Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

By Tarkan Bulan - Öğrenmeyi ÖğrenmekEducation
Download on the App Store

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam episodes

  • Gaslight, ikinci cumhuriyet 21 yıllık karanlık dönemin özeti, kutsal cehalet 2000-2023, Yılmaz Özdil

    2023.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılıydı.

    Her gününü gururla, mutlulukla, coşkuyla hissetmemiz gerekirken, adeta duygularımızın üstüne umutsuzluk fanusu çökmüştü. Cumhuriyet’i kuran kuvvaci bağımsız ruh, yüz yıldır ilk kez Meclis’te azınlığa düşmüştü. Yüz yıldır ilk kez, karşıdevrimcilerin, tarikatların, cemaatlerin, ikinci cumhuriyetçilerin, bölücülerin, hatta terör örgütü bağını inkar etmeyenlerin çoğunlukta olduğu bir Meclis oluşmuştu.

    Şeriat isteyen milletvekilleri vardı.

    Şeriat için referandum isteyen milletvekili vardı.

    “Kemalizm ırkçılıktır” diyen milletvekili vardı.

    Sözde soykırımı savunan milletvekilleri vardı.

    Anayasaya aykırı olduğu için partileri defalarca kapatılan siyasal dinciler, farklı farklı postlara bürünerek Meclis’e sızmışlardı.

    Tarikatçı milletvekilleri vardı.

    PKK’cı milletvekilleri vardı.

    Hizbullahçı milletvekilleri vardı.

    Türklük anayasadan çıkarılsın diyen milletvekilleri vardı.

    Kürdistan isteyen milletvekilleri vardı.

    İmam nikahı resmi nikah olmalı diyen milletvekilleri vardı.

    Fethullah Gülen’i öve öve bitiremeyen milletvekilleri vardı.

    Öcalan’ı özgürlüğüne kavuşturacağız diyen milletvekilleri vardı. İstiklal Madalyalı Gazi Meclis mutasyona uğramıştı.

    Genetiği değiştirilmişti.

    Meclis’i kuran, Cumhuriyet’i kuran CHP bile tanınmaz haldeydi.

    ...........................

    Yüz yıl önce Duyun-u Umumiye’yi lağvedip, Osmanlı’nm bugünkü döviz kuruyla 500 milyar dolar borcunu ödemişken, yüz yıl sonra yeniden 500 milyar dolar borca batırılmıştık.

    .......................................................

    Cumhuriyet, en savunmasız olduğu yerden vurulmuştu. İçerden işgal edilmişti.

    Ve, bu hazin noktaya usul usul nasıl geldiğimizi, sinsi sinsi nasıl getirildiğimizi ibretle hatırlamak için, makarayı taa en başına sarmak gerekiyor

    YIL 2002

    20 hr 54 min
  • Ces Turcs fous Turgut Ozakman

    En 1948, dix de nos amis ont participé à une longue marche organisée par une association appelée Anadolu Oymağı, dont un ami nommé Nezih Bayman était le président. Nous allions marcher de Polatlı à Dumlupınar-Zafer Tepe et ajouter la terre que nous avons prise dans les tranchées de Sakarya à la terre du monument de Zafer Tepe.


    Le 19 août 1948, nous sommes allés d’Ankara à Polatlı en train. Nous avons marché à pied pendant dix jours de Polatlı à Zafer Tepe.


    Notre ligne de route était la suivante : Polatlı, Beylikköprü, Acıkır, village de Mulk, Sivrihisar, Çifteler, Seyitgazi, forêt turkmène, Alayunt, Kütahya, Altıntaş, village de Çal, monument Zafer Tepe-Zafer.


    Nous sommes arrivés à Zafer Tepe dans la nuit du 29 août et avons dormi dans la boue. Dans la matinée, des dizaines de milliers de personnes ont afflué sur le site de la cérémonie depuis la ville et les villages en train, en bus et à pied. Ici, nous avons participé au défilé du 30 août. Cette marche a eu lieu l’année suivante. J’ai de nouveau rejoint le tronçon Kütahya-Zafer Tepe. Cette fois-ci, nous sommes arrivés à Dumlupınar non pas par Altıntaş, mais par Olu-cak.


    Les endroits que nous avons traversés étaient des endroits où il y avait des guerres, où les Grecs étaient occupés et où ils ont connu les jours d’occupation et de victoire. Notre peuple qui a participé à la guerre et qui en a été témoin était vivant. Nous les avons écoutés.


    J’ai pris des notes en cours de route.


    C’est ainsi qu’a commencé ma collection sur la lutte nationale. Au fil du temps, j’ai compilé des mémoires qui ont été publiés dans des livres, des magazines et des journaux. J’ai parlé à des soldats et à des civils qui ont vécu cette période. J’ai élargi les limites de ma compilation et j’ai commencé à rassembler tous les documents originaux ou traduits, à rechercher et à critiquer des livres liés à la lutte nationale et à la période républicaine. Ce que je n’ai pas pu obtenir – il n’y avait pas de photocopies à l’époque – je l’ai reproduit de ma main. Rondes 1 et 2 J’ai fourni le procès-verbal de l’Assemblée parlementaire. J’ai lu les livres traduits du grec dans la bibliothèque du département d’histoire de la guerre, et comme je ne pouvais pas en obtenir une photocopie, je les ai copiés de ma main. Mon défunt beau-père, İlhamı Gökçekoğlu, ou ma mère lisaient les vieux livres sur ce sujet qui n’ont pas été traduits en nouveaux écrits.


    J’ai collectionné des cartes et des photos. J’ai visité Sakarya et la Grande Offensive plusieurs fois.


    Ma passion pour la collecte d’informations et de documents sur la lutte nationale dure depuis une cinquantaine d’années. Je peux dire que je n’ai presque jamais pris de pause. Je suis toujours en train de compiler et de lire cette compilation et de lire.


    J’ai tellement lu et étudié cette source que j’ai l’impression d’avoir appris à connaître les gens de près et d’avoir été témoin de certains événements. Il y a des moments où j’ai l’impression de vivre certains événements.


    J’ai pensé à écrire La Lutte nationale, qui devient plus grand et plus passionnant qu’un roman d’aventures, comme un roman pour la jeunesse, et c’est ainsi que j’évaluerais cet effort long et intense. J’ai voulu le raconter dans son intégralité, sous tous ses aspects, pas en tournant autour de quelques personnages de roman. Pour ce faire, j’ai utilisé le modèle de la fiction en chaîne et en parallèle utilisé dans de tels récits.


    Je voulais que les lecteurs lisent ce grand sujet sans se fatiguer, comme un roman simple et curieux.


    J’aurais adore y parvenir.


    1 hr 51 min
  • Said-i Nursi (kürt said) MECZUP YARATMAK, Yüzyıllık Yanıltma Ustalığı, Mustafa Yıldırım

    Said-i Nursi (kürt said) MECZUP YARATMAK, Yüzyıllık Yanıltma Ustalığı, Mustafa Yıldırım

    Selcenli Veli Yıldırım Hoca'nın anısına saygıyla "Bilakis, cennete gitmek üzere İslam'a dahil olan toplulukların karşısına, engel ve mania olarak çıkan küfür yığınının başına darbeyi vurma, önünü alma, darbeyi vurup onu sarsınca, hemen onu teşrih (ameliyat) masasına yatırma, kalbine ve kafasına iman enjekte etme; sopayı sadece onun içine imanı sokabilmek için tepesine vurup bayıltma... Budur İslam’ın şuuru."

    .......

    Her inanç odaklı grup, beş özellik taşır:

    (1) Üye kazanmak, fikir aşılamak ve üyelerini bağlı tutmak için ruhsal (psikolojik) baskı uygular; kişilerin var olan yaşam ilkelerini, toplumsal bağlarının dayandığı inançlarını siler ve yerine kendi grup inançlarını yerleştirir.

    (2) Seçkinci tek boyutlu bir topluluk oluşturur.

    (3) Kurucu lideri kendi kendini tayin etmiş, dogmatik (düşünce saplantılı), kendini dinsel kurtarıcı sayan (Mesihçi), sorumluluk taşıyan ve etkileyici bir kişidir.

    (4) Gruba gelir sağlamak için "Amaç uğruna her şey geçerlidir" ilkesiyle yeni üyeler kazanır.

    (5) Mal varlıklarından ve zenginliklerden grup üyelerinin çoğunluğu ve toplum yararlanamaz.

    Hakkında en çok yayın yapılan kişilerin başında Saidi Nursi (Kürdi) gelmektedir. Onun kendi yaşamı üstüne yazdıklarının (yayınladıklarının) yarattığı karışıklığa yukarıda sözü edilen özel abartmalar da eklenince, gerçekler duman altında kalmış ve maksatlı ya da maksatsız yanıltıcı bilgiler yeni kuşakların gözlerini ve basiretlerini bağlar olmuştur. Gerek onun yazdıkları (yayınladıkları) ve gerekse onun yaşamı üstüne yazılanlar büyük bir ticari olanak yaratmaktadır.


    Denemektedir, çünkü şu ya da bu inanca kapılma özgürlüğüne karışılamaz. Ne var ki, yalan ile gerçeği ayrımsadıktan sonra kişinin, istediği seçimi yapması; şu ya da bu inanç öbeği içinde yer alması ve hatta bir faniye bağlanması daha sağlıklı olabilir. Ancak o zaman gruplara gözü kapalı girmek yerine, düşünerek bir seçim yapabilir ya da bağlandığı gruptan ayrılabilir.

    .........

    Kitabın okurları bir yandan Saidi Nursi'nin yaşam özetini tarihsel dizin içinde okurken, öte yandan safsataları, uydurmaları da irdeleyebileceklerdir. Uzun süredir hiçbir kuşku duymadan inandıklarının tersini okuyunca ilk şaşkınlıklarının yarattığı tepkiyi bir yana bırakabildikten sonradır ki, isterlerse senaryonun tümünü gözden geçirebilirler.

    Ayrıca, dinsel anlatımların altına gizlenmiş olan siyasetticaretistihbarat bağlantılı ve çoğunlukla yabancı devletlerce güdümlenen bir ağın içinde yer alıp almamayı yeniden değerlendirerek bir karar verebilirler. Ankara, 24 Nisan 2006 Mustafa Yıldırım Saidi Nursi, Bitlis ilinin Hizan ilçesine bağlı Nurs (Nors) adındaki küçük bir köyde, 1873 yılında, kendi yazımına göre 1877 yılında doğdu. Babası yoksuldu. Göbek adı Rıza olan Saidi Kürdi, köklerinin Hz. Muhammed'e dayandığını ileri sürmektedir./2 17 Kasım 1921 tarihli "hal tercümesi"nde kimliğini açıklar:

    "İsmim Said, şöhretim Bediüzzaman'dır. Pederimin ismi Mirza'dır. Bir sülalei ma'rufeye nisbetim yoktur. Mezhebim Şafii'dir. Devleti Aliyei Osmaniye tebaiyetindenim. Tarihi veladetim 1293 (1877)'tür" Sonraki yıllarda mezhebini de şu sözlerle belirtmektedir:

    "Mezhebi Hanefî'nin ulviyetine ve safiyetine münafî bir surette, vicdanını dünyaya satan bir kısım ülemaüssû'un (kötü âlimler) yanlış fetvalarıyla, benim gibi Şafıül Mezheb adamlara, hangi usûl (hak) ile teklif ediyorsunuz? Bu meslekte milyonlar etbaı (bağlıları) bulunan Şafiî Mezhebini kaldırıp, bütün Şafıîleri Hanefîleştirdikten sonra, bana zulüm suretinde cebren teklif edilse, sizin gibi dinsizlerin bir usulüdür denilebilir. Yoksa keyfî bir alçaklıktır! Öylelerin keyfine tabi değiliz ve tanımayız!"


    4 hr 20 min
  • Şeyh said İSYANI VE GERÇEKLER, Ümit Doğan,

    Şeyh said İSYANI VE GERÇEKLER, Ümit Doğan

    Şeyh Said İsyanı yakın dönem siyasi tarih yazıcıları tarafından her zaman gündemde tutulan tartışmalı bir konu olmuştur. İsyanla ilgili mutabakat sağlanamayan hususların başında ayaklanmanın temelinde dinî kaygıların mı, yoksa etnik unsurların mı yer aldığı konusu gelmektedir. Şeyh Said şeriat için mi, yoksa bağımsız bir Kürt devleti kurmak için mi isyan etmiştir? Doğu illerimizde yüzlerce yıldır örselenmiş bulunan otorite boşluğunun tesisi için büyük bir sınav, Musul meselesini etkileyen önemli bir kilometre taşı olan bu isyan uzun süren bir hazırlık aşamasından sonra planlı şekilde mi başlamış, yoksa dönemin siyasi gelişmelerine karşı oluşan halk tepkisiyle birdenbire mi ortaya çıkmıştır? Şeyh Said bu isyanın neresindedir? Başından beri isyanın planlayıcısı mıdır, yoksa diğer asiler gibi hâlihazırda başlamış olan isyana sonradan mı dâhil olmuştur? “Azadi” adıyla bilinen Kürt İstiklal Komitesinin isyanla ilgisi var mıdır? Musul müzakerelerinin devam ettiği süreçte ortaya çılan bu isyanda İngiltere’nin parmağı var mıdır? Bilimsel çevrelerde bu gibi tartışmalara neden olan Şeyh Said İsyanı, kamuoyu nezdinde de çoğu zaman hamasetten öteye geçemeyen yorumlarla ele alınmıştır. Bunun temel nedeni, tarihsel bir mesele olarak incelenmesi gereken bu isyanın çeşitli sebeplerle günümüz siyasetine alet edilmiş olmasıdır. Kimi zaman ideolojik, kimi zaman dinî saplantıların şişirdiği hamasi tavırlar bize göre yaşanan sürecin objektif bir şekilde ele alınmasını engellemekte ve gerçeklerin üzerini örtmektedir.

    Tarihî olayların gerçekliğini tarafsız şekilde ortaya koymanın en net yolu ise iddia sahiplerine belge ve kaynak sunmaktan geçer. Meydana getirdiğimiz bu çalışmamızda da her zamanki gibi

    yine bu yolu tercih ettik. Hatta bu sefer işin boyutunu daha da öteye taşıyarak, Şeyh Said İsyanı sonrasında gerçekleşen yargılama sürecine dair, isyanın elebaşlarının Şark İstiklal Mahkemesindeki ifadelerini, yüzleştirme tutanaklarını, isyana müdahil olan tüm sanıkların mahkemede yaptıkları savunmaları, bu savunmalardaki itirafları, pişmanlıkları ve af taleplerini günümüz Türkçesiyle ve herhangi bir yorum katmaksızın okura aktarmayı uygun gördük. Bu nedenle de kitabımızın adını Şeyh Saidİsyanı ve Gerçekler vermek uygun düştü.

    Elinizdeki bu kitap üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde isyanın öncesindeki gelişmeler, isyanın başlaması ve yayılması; ikinci bölümde askerî müdahale, isyancıların yakalanması ve yargılanması konuları ele alınmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise günümüz diline çevrilen Şark İstiklal Mahkemesi tutanaklarına yer verilmiştir. Gerek metin içinde gerekse kitabın ekler kısmında konuyla ilgili pek çok belgenin görüntüsü de sîzlere sunulmuştur.

    Kitabın hazırlanma sürecindeki sabır ve desteklerinden dolayı kıymetli aileme teşekkür ederim. Kitabın yayma hazırlanmasında emek sarf eden Kripto Kitaplar Yayınevi çalışanlarına da teşekkürü borç bilirim.

    Dilerseniz sizleri daha fazla bekletmeyelim. 1925 yılına gidelim. Şeyh Said ve onunla beraber hareket edenler kimlermiş, ne için isyan etmişler, amaçları ne imiş; kendi ifadelerinden dinleyelim. Akabinde devletin onlara nasıl bir cevap verdiğini, akıbetlerinin ne olduğunu öğrenelim. Gerçeklere olan yolculuğumuz başlasın...


    11 hr 39 min
  • Bilmiyorlar ama Yapıyorlar - Nevzat Evrim Önal

    Adı Türkiye olan ve yirmi yıldır kolonları, kirişleri, her şeyiyle çürümekte olan bina, birincisi 1999’da ve gerçek, İkincisi 2001’de ve finansal olmak üzere iki sarsıntıyla çökmeye başladığında birkaç yıl “bize bir şey olmaz”cılıkla idare etmeye çalıştım ama yürümedi. Çocukluğumdan beri nefret ettiğim yobazlar iktidara gelmişti, bir türlü istediğim akademik kariyere başlayamıyordum ve hepsinden önemlisi, o kariyer de daha şimdiden anlamsız gelmeye başlamıştı. “Ya bu komünistler de ilginç adamlar”dan “dur bakalım ne diyorlar”a geçiş bu sırada oldu. Örgütlendim.

    Kendi tarih ve coğrafyamın, kuşak ve çevremin insanı olarak, bunların içinde siyaset yapmak, insanları birlikte eyleme geçersek dünyayı değiştirebileceğimize ikna etmek gibi bir işe girişmiştim ve bu yeni ilişkilenme biçimi hayatıma daha önce hiç olmayan sorular katmıştı. Sonuçta kendi tür ve neslimin içinde geziniyordum ve bana benzeyen insanlar örgütlenme fikrine pek uzaktı. Başlangıçta bunu salt “bizim” derdimiz zannettim, ama zamanla 12 Eylül’den bu yana toplumun patronlar ve gericiler hariç bütün kesimlerinin örgütlü mücadeleden uzaklaşmış ama her birinin kendi yönünde (dolayısıyla yalnız örgütlü mücadeleden değil birbirlerinden de) uzaklaşmış olduğunu anladım. Ben, ortak bir soruna kendi ortamımda, cumhuriyet aydınlanmasından bir ölçüde beslenmiş, kentli, eğitimli emekçilerin içinde yanıt arıyordum.

    .............................

    Haziran Direnişi başından sonuna bir kentli, eğitimli emekçi eylemiydi. Kuşkusuz toplumun yalnızca bu kesimi değildi harekete geçen; ama eylemlilik o kesimin, içgüdüsel olarak yapabildiği kadarıyla ve tüm politik eksikliklerini (başta da örgütsüzlüğünü) yansıtan öncülüğünde gerçekleşmişti. Eylem bitip, gazı ve tozu dağıldığında, hepimiz değişmiştik, Türkiye değişmişti. Artık bu ülkede, toplumsal mücadele söz konusu olduğunda plazaların en az “fabrikalar, tarlalar” kadar önemli olduğu gerçeğini sadece görmek istemeyenler görmeyecekti.

    Bu ortamda, 2014 yılının Eylül ayında, soL Haber Portalı’nâa, o güne kadar biriktirdiklerimle beyaz yakalılar hakkında bir köşe yazmaya başladım. İlk yazımın başlığı “Kaybedecek Neyimiz Var, Aklımızdan Başka?”ydı. Bu köşeyi iki yıl boyunca sürdürdüm. Elenerek ve rötuşlanarak elinizdeki kitabın gövdesini oluşturan denemeler orada yazıldı.

    Peki, bu kitap neyi anlatıyor?

    Öncelikle, kuşağımı, Türkiye’nin birinci jenerasyon “gerçek” beyaz yakalılarını; onların hayallerini, hayal kırıklıklarını, öfkelerini, umutlarını, umutsuzluklarını, küskünlüklerini, kaçışsızlık ve çıkışsızlıklarım, kaçış ve çıkışlarını. Bütün bu sıkışmışlık sadece güncel değil tarihsel; dolayısıyla tarihlerini. Bütün bu sıkışmışlık esasen bir “kent sıkıntısı”; dolayısıyla kentliliklerini. Sadece ben orada yaşıyor olduğum için değil, Türkiye’nin beyaz yakalı kenti olduğu için İstanbul’u. Ama aynı zamanda dertlerinin evrenselliğini, toplumsallığını, altında yatan ekonomik ve siyasi zemini.

    Bir de, aklım kestiği ve dilim döndüğü ölçüde, geri kalan herkesin de kurtuluşu olacak kurtuluşlarını.

    Kitabın ismiyle ilgili birkaç kelime etmek istiyorum, zira beni yazmaya iten temel meselenin bu olduğunu düşünüyorum. “Bilmiyorlar, ama yapıyorlar” bir alıntı ve Kapital'm birinci Almanca baskısından. Marx sonraki basımlarda burayı tashih ediyor ve “bunun farkında olmayız, ama gene de yaparız” şeklinde yeniden yazıyor. Dâhi mi, eğlenceli bir kaçık mı yoksa şarlatanın teki mi olduğunu henüz çözemediğim (daha doğrusu birincisi olmadığına eminim ama İkincisi mi üçüncüsü mü ona karar veremiyorum) ahir zaman feylesofu Slavoj Zizek, Marx’ın ideoloji hakkın-daki görüşlerini özetlediğini iddia ettiği bu cümleyi reddediyor ve şöyle değiştirilmesi gerektiğini savunuyor: “Biliyorlar, gene de yapıyorlar.”


    7 hr 28 min
  • İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü - Cengiz Özakıncı

    Daha önce hiç duymadığınız gerçeklerin varlığıyla şok olacaksınız.

    .......Kölelik bulununcaya kadar savaş tutsakların ne işe yarayacağı bilinmiyor, bunun sonucu savaşta tutsak alınanlar düpedüz öldürülüyorlardı; daha da eski bir tarihte onları yi­yorlardı. Ama, sonradan erişilmiş bulunan "ekonomik du­rum" düzeyinde, bu savaş tutsakları bir değer kazandılar; yaşamları bağışlandı ve emeklerinden yararlanıldı ... Kölelik bulunmuştu. Kölelik, kısa zamanda gelişmesi eski topluluğu aşan bütün halklarda egemen üretim biçimi, ama aynı zamanda, bu halkanın başlıca çöküş nedenlerinden de biri durumuna geldi. Tarım ile sanayi arasında oldukça geniş ölçüdeki bir işbölü­münü ve sonradan eski dünyanın doruğu­nu, hellenisme'i olanaklı kılan tek şey kölelik oldu. Kölelik olmasaydı Yunan devleti, Yunan sanat ve bilimi olamazdı; kölelik olmasaydı Roma imparatorluğu olamazdı. Ne var ki, hellenisme ve Roma imparatorlu­ğu temeli olmasaydı, modern Avrupa da olmazdı. Bizim tüm ekonomik, siyasal ve entelektüel evrimimizin, köleliği önkoşul olarak koştuğunu hiç bir zaman unutmamalıyız. Bu anlamda şöyle diyebiliriz: eski kölelik olmasaydı modern sosyalizm de olmazdı. Kö­lelik ve ona benzer başka şeylere karşı genel formüllerle savaşa girişmek, ve böylesine bir alçaklık üzerine yüksek bir ahlak öfkesi yağdırmak, pek para etmez. Ne yazık ki böyle yapmakla herkesin bildiği bir şeyden yani duygulara uygun düşmediğinden başka hiç bir şey anlatıl­mış olmaz. Ama bu da bize, bu kurumların doğuş biçimi, varlık nedenleri ve tarihte oynadıkları rol üzerine hiç bir şey öğretmez. Ve eğer bu sorun üzerine eğilirsek, o zaman ne denli çelişik ve ne denli aykırı görünürse görünsün, o za­manki koşullar içinde köleliğin ortaya çıkışının büyük bir ilerleme olduğunu söylemek zorunda kalırız... İlk ekonomik ilerlemeler de, üretimin köle emeği aracılığıyla artması ve ge­lişmesi olmuştur. Sorun açıktır: insan emeği henüz zorunlu aşama araçları ötesinde ancak çok az bir artık sağlayacak denli üretken olduğu sürece, üretici güçlerin arşı, alışverişin yaygınlaşması, devletin ve hukukun gelişmesi, sanat ve bilimin kuruluşu, ancak ve ancak, ister istemez yalın kol emeği sağlayan yığınlar ile, kendini çalışmanın, ticaretin, devlet işlerinin yönetimine, daha sonra da sanat ve bilim uğ­raşlarına vermiş az sayıdaki ayrıcalıklı arasındaki büyük işbölümü temeline dayanacak, güçlendirilmiş bir işbölümü sayesinde olanaklıydı. Bu işbölümünün en yalın, en doğal biçimi de, köleliğin ta kendisiydi. Eski dünyanın, özellikle Yunan dünyasının önertileri, antecedens nedeniyle, sınıf karşıtlıkları üzerine kurulu bir toplumun ileriye doğru gidişi ancak kölelik biçimi altında gerçekleşebilirdi. Hatta köleler için bile bu bir ilerleme oldu. Köleler yığınının içinden çıktığı sa­vaş tutsakları hiç değilse şimdi yaşamlarını kurtarıyorlardı, oysa eskiden onları öldürüyorlar, ve daha da eskiden kebap yapıyorlardı.......

    9 hr 52 min
  • Cumhuriyetten günümüze Müslüman Terör Örgütleri

    TERÖR VE TERÖRİZMİN TARİHİ

    Fundamentalizm

    Dini Örgütlenme ve Terör Örgütleri

    Terör ve Terör Çeşitleri

    Devlet Terörü

    Etnik Ayrılıkçı Terör

    İdeolojik Terör

    Teknolojik ve Siber Terör

    Dini Radikalleşme ve Dini Terör

    Dini Radikalleşmede Önemli Kavramlar

    Şeriat

    Cihad

    Tagut

    Dârülharp-Dârüssulh-Dârül İslam

    Tekfir

    Ridde–Mürted

    Bidat

    Hicret

    Beyat-Biat

    Devrimci Cihadın Fikir Akımları

    Hariciler

    Haşhaşiler

    Selefilik

    Devrimci Cihadın İdeologları

    İbnTeymiye

    Muhammed Bin Abdulvahhab ve Vahhabilik

    Hasan El-Benna

    SeyyidKutub

    Ali Şeriati

    Ayetullah Humeyni

    Ebul Ala El Mevdudi

    TÜRKİYE‟DE DİNİ REFERANSLI TERÖR ÖRGÜTLERİ

    Hizbu‟t-Tahrir Örgütü

    İslâmî Büyük Doğu Akıncılar - Cephesi (İBDA-C)Örgütü

    Hizbullah Terör Örgütü

    El Kaide Terör Örgütü

    DAEŞ- İŞİD Terör Örgütü

    FETÖ Terör Örgütü

    3 hr 2 min
  • Ateist manifesto - Michell Onfroy

    TANRI öldü mü?.. Bakıp görmek lazım... Her zaman boşu boşuna beklediğimiz ve en ufak bir kanıtı olmayan bu haber, aslında güneşse] etkiler yaratmış olmalıydı. Oysa Tanrı’nın ölümünün ortaya çıkması için işaretler, kanıtlar gerekiyordu. Ama tüm bunlar eksikti. Cesedi kim gördü? Nietzche'den başkası görmedi ve onun görmesi de yetersizdi...

    Moritanya çölünde birkaç saat dolaştıktan sonra, iki devesi, genç karısı, kaynanası ve kızı ile yaşam için temel olan her şeyle yüklü eşekler üzerindeki erkek çocukları ile birlikte gördüğüm yaşlı çoban bana Muhammed’in bir çağdaşı ile karşılaştığım izlenimini veriyor. Beyaz ve yakıcı bir gökyüzü, ender ve yanmış ağaçlar, portakal renkli kumların sonsuz enginlikleri üzerinde kum rüzgârlarınca tomarlaş-mış dikenli çalıların görüntüsü beni Kuran’ın coğrafi, dolayısıyla zihinsel ortamına; deve kervanları, göçebe kampları, çöl aşiretleri ve onların çatışmalarının sırasız dönemlerine götürüyor.

    İsrail ve Juda-Samari topraklarını, Kudüs ve Bethle-hem’i, Nasıra ve Tabaraiyah gölünü, güneşin yaktığı, bedenleri kuruttuğu, ruhları susuz bırakırken soğuk, berrak suların şakır şakır aktığı, rüzgârın yumuşak teni okşayan esintisi ve hoş kokulu, yiyecek ile içeceklerin bol olduğu vaha arzularıyla birlikte, cennet özlemleri doğuran yerin düşüncesine dalıp gidiyorum. Öbür dünya bana, birden bire kumullar içinde veya korlaşmış çakılların üstünde sürekli tekrarlanan yolculuklarında yorgun düşüp bitkin kalmış, derileri kurumuş insanların icat ettiği “Karşı Dünya” olarak göründü hep.

    Köyleri kaçınılmaz bir şekilde tümüyle ama sabırla yutan kumulların içine gömülmüş Islâm kütüphanelerini görmek için geldiğim Chinguetti’nin doğusunda Ouadane antik kentinde, şoförümüz Abdurrahman, dışarıda bizim bulunduğumuz evinin avlusunda seccadesini yere sererken, ben küçük bir odada, misafir döşeğinin üzerinde oturuyorum. Griye kaçan mavi gece Abdurrahman’ın siyah derisinin üzerinde parlıyor, dolunay renkleri perdahlarken teni menekşe rengine bürünüyor. Sanki dünyanın hareketlerinden esinlenmiş gibi, gezegenimizin atalarımızdan kalmış ritimleri ile yavaşça eğiliyor, diz çöküyor, alnını toprağa değdiriyor, dua ediyor. Ölü yıldızların ışığı çölün gece sıcaklığında bize kadar ulaşıyor. İnsanların ilk kutsal coşkusunun muhtemelen çağdaşı olan bir vücut hareketinin seyircisi olarak, sanki primitif bir sahneye şahit oluyorum.

    Ertesi gün, yol boyunca, Abdurrahman’a İslâm hakkında sorular soruyorum. Bir batılı beyaz adamın bu konuya ilgisine şaşırmış halde cevaplar verirken, kutsal metine başvurmak söz konusu olduğunda bunu anında red ediyor. Elimde kalem, Kuran’ı okumayı bitirmişim, aklımda hâlâ kelimesi kelimesine birkaç ayet var. İnancı, İslâmcı tezlerin bazılarının geçerliliği halikında tartışmak için kutsal kitabına başvurulmasına tahammül etmesini engelliyor. Onun için, İslam iyi, hoş görülü, cömert, barışçı bir din. Ya kutsal savaş, Cihat?.. Kâfirlere karşı ilan edilmiş Cihat?.. Bir yazara karşı verilen ölüm fetvası?.. Hiper modern terörizm?.. Kesinlikle delilerin işi, Müslümanların böyle şeyler yapması söz konusu olamaz diyor, imkânsız...

    Müslüman olmayan bir kişinin Kuran’ı okumasından ve onun görüşlerini doğrulayacak şu veya bu ayete gönderme yapmasından hoşlanmıyor. Aynı kitapta, davası için kurban olmaya hazır, yeşil saç bantlı silahlı militan, üstünde patlayıcı dolu Hizbullah mensubu, Salman Rüşdi’yi ölüme mahkûm eden Ayetullah Humeyni, Manhattan kuleleri üzerine sivil uçaklarla kendini atan kamikazeler, sivil rehinelerin kafalarını kesen Bin Ladin taraftarları da haklı çıkaracak bir o kadar metnin de bulunduğundan bahsetmemden de rahatsız oluyor. Ona göre sövgü sınırındayım... Ve güneş ateşiyle yakılıp yıkılmış harabe manzaralarının sessizliğine geri dönüyoruz.

    8 hr 43 min
  • Biz Neden Osmanlı'ya İsyan ettik - Kral ABDULLAH

    "Ümmet, ümmetcilik" diye yırtınan, isteyerek cahil kalarak, kıçlarından uydurdukları, tarihi çarpıtarak komplekslerini tatmin etmeye çalışan, ucubelerin yüzüne bir tokat gibi cevap. Onların anlattıkları "ümmeti" kandırdılar.

    Keşke "Yunan kazansaydı da" diye diye Büyük büyük analarını, karılarını, kızları, Soylu Türk kadınlarını peşkeş çeken soysuzların yalanlarını ifşa eden bir eser. Gerçekleri yazan Kral Abdullah'a teşekkür borçluyuz.

    Al sana 10 cilt anılardan sadece bizim vatanımızı ilgilendiren kısımları kapsayan itirafları dinleyin.

    "Bre cahil, yobaz, develerinin güzelliğini de anlatan bu kitapta dinle de öğren":

    Senin ümmet dediklerin, kavi Necip diyerek Türk'lüğü ayaklar altına alan soysuzlar ve ümmet dediğiniz, yüz yıllarca sömürdüğümüz, hem kendimizi hem de onları da cahil bıraktığımız Arap ve Araplaşmış toplumların, özgürlük için ayaklanmaları, yüzünden, 2 milyon 600 bin Türk askeri seferberlikle savaşa başlamış, 1 milyonu ümmet tarafından gayri nizami harp ile arkadan vurularak, öldürülmüş esir alınmış ama daha vahimi sizin ümmet dediğiniz hainler (aynı sizin soysuz büyük dedeleriniz, yunana veren büyük neneleriniz, düşmandan peydahlanan piç dedeleriniz neneleriniz gibi) yüzünden 2 milyondan fazla Anadolu Türk'ü ölmüştür.

    Dinleyenler gerçekleri öğrenecekler.

    9 hr 3 min

About Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

From the publisher's feed

Öğrenmeyi öğrenmek, tam öğrenme kavramının temeli ve eleştirel düşüncenin sonucudur. Bilgiye nasıl erişileceği, nasıl işlenip uygulamayla uzun dönem hafızamıza işleme hedefini öğretir. Bu denli önemli…