Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

By Tarkan Bulan - Öğrenmeyi ÖğrenmekEducation
Download on the App Store

Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam episodes

  • Özgürlük Demokrasi ve Kültür John Dewey

    1939 yılında yayınlanan bu raporla G20'nin çehresi değişir. Bu rapordan önce Atatürk devrimlerinin özünü oluşturan düşünceleri hatırlayınca ne kadar cahiliz dememiz gerekir.

    “Çocuğa düşünmeyi öğretmek; ne düşüneceğini değil. ”

    Ve vurguladığı bir başka nokta da; “Yaşam gelişmedir, oluştur; gelişme, büyüme yaşamın kendisidir. ”

    Bunu eğitimdeki karşılıklarıyla söyleyecek olursak:

    1) Eğitim pratiğinin kendinden başka amacı yoktur, eğitim kendi kendinin amacıdır;

    2) Eğitim pratiği durmaksızın yeniden düzenlenme, kurma, biçim değiştirmedir.

    John Dewey, eğitime ne getirdi diye araştırılacak olursa, şunu ona borçlu olduğumuz anlaşılacaktır:

    Bütün kurumlar, toplu ya da tek başına yapılan bütün işler, eninde sonunda, insanlar üzerindeki eğitsel etkileriyle ölçülmesi gerekir. Buna göre her politik kurum, her ekonomik düzen, her felsefe, her gelenek, her kişisel alışkanlık karşısında soracağımız bir soru vardır: Bu, bütün ilgililere, yaşamda önlerine çıkacak olanakları daha iyi niyetle ve daha etkili bir yoldan kullanmayı öğretiyor mu? Çünkü, bütün toplumsal düzenlemelerin değerini belirtecek nokta budur.

    Aynı ölçü okullar için de göz önünde tutulursa, amaç ve yöntemlerinde, eskisine oranla birçok köklü değişiklikler yapmak gerektiği görülür:

    1)   Eğitim, birinci derecede kitap bilgisini değil, kişiliği gözetmelidir.

    2)   Kişiliğin temeli, günlük yaşamın zenginliğini durmaksızın arttırmaktır. Okulda kullanılacak kitaplar bu türden, yaşamı zenginleştiren kitaplar olmalıdır.

    3)   Çocuğun güçlerinin geliştiğine en şaşmaz kanıt ilgisidir. Bize düşen, bu gücün gidişini izlemek ve bir yola sokmaktır. Çocukta ilgi uyanmışsa, emek harcamak ona güç gelmez. İşte, disipline bu ilgili emek yoluyla gidilmelidir.

    4)   Böylelikle eğitim, deneyleri durmamacasına yeni düzenlemelere sokuyor demektir. Bununla da, hem geçmişin toplumsal değeri artmış, hem de çocuğun ilerideki deneylerine daha etkili biçimde egemen olması sağlanmış olur.

    5)   Eğitim ancak okul toplum olanaklarını kullandığı ölçüdedir ki çocuk, yurttaşlık sorumluluğuna hazırlanır.

    6)   Bir karar, kimleri etkileyecekse bu kararın verilmesinde o kimselerin hepsinin oy hakkı olması gerekir: Demokrasinin özü budur. Böyle olunca, polis-devletten, despot-devletten kaçınmanın en iyi yolunu eğitimde bulacağız. Bu hesapça da her topluluğun eğitime karşı borcu, o topluluğun toplumsal görevleri başında yer alacaktır.

    Profesör John Dewey’in Raporları

    Milli Eğitim Bakanlığının çağrısı üzerine 1924’te Türkiye’ye gelerek bir iki ay kadar incelemelerde bulunan Columbia Üniversitesi profesörlerinden ve çağın en büyük eğitim filozoflarından Profesör John Deıvey, Bakanlığa incelemelerini ve düşüncelerini içeren iki rapor vermiştir. Bunlardan biri, bir rapor olmaktan çok, bütçeye acele konulması gereken bazı ödenekleri ve bunların nerelere harcanacağını gösteren bir muhtıra niteliğindedir, ki profesör bunu daha Türkiye’deyken vermiştir. Diğeri büyük boyutta otuz sayfadan oluşan asıl rapordur. Bunu, John Deıvey Amerika’ya döndükten sonra yazarak göndermiştir.


    6 hr 42 min
  • Atatürk ve İrtica - İsmail SAYGILI

    En büyük savaş CEHALETLE yapılan savaştır.

    Matbaayı kafir icadı diyen müslümanlar cehaleti sevdikleri için 1923 yılına kadar bütün islam coğrafyasında 200 kadar değişik kitabı 25000 adet basar. Ancak kafir dediklerinin 12 milyon farklı kitabı 8 milyar adet basarak okumasıyla Elhamdürillah, Allahuekber diyen IQ80-90 beyinliye dönüşerek 60 kat fakir 8 kat zır cahil 3 kat namussuz olarak yaşamayı tercih eder. Çünkü imanları olanların Allah tarafından ebedi hayatta pornografik 80 yıllık orgazm vaat edilmektedir.


    Bir diğer örnek; Sultan III. Murat zamanında (1590) rasathane kuran Takıyuddin Efendinin "bidat" ile suçlanır, "Allah'ır işine karışmak günahtır, Takıyuddin bidat içindedir" diyen CEHALET rasathaneyi yıktırılır.


    1772 yılında ise III. Mustafa; saraya doldurduğu büyücülere muskalar yazdırır, Rusya ile savaşan komutanlara gönderir Onlar da Rus delegelerin geçeceği yollara koyarak zaferin kazanılmasını umarlar. Fakat Kırım'ın elden çıkması ve donanmanın Çeşme'de yakılması önlenmez!

     

    Fatih Sultan Mehmet'ten itibaren teokratikleşme, Yavuz Sultan'dan itibaren de Emevici\Saltanatcı Ulema ile akıl bağlanması başlamıştır. Devlet dini var edilmeye, diğer inançlar; pranga vurulmaya, "Allah" diyerek Muhammedi inanç sa hip-lerine katliam uygulanmaya başlanarak "altın yüzyıl" deniler XVI. yüzyılda düşüşün temelleri atılmıştır. XVIII. yüzyıl; ulaşıldığında, artık Devlet-i Ali; küffann karşısında zafiyetler kompleksler ve aşağılık duygulan içine girmiştir. Denize düşenin psikolojisi içinde yılana sarılma dönemi başlar. Bir kurtulup refleksi olarak ilan edilen "Tanzimat" silkelenmesi, inanç ve sadakat samimiyetsizliği yüzünden çare olmaktan uzak kalır.

     

    Tanzimat Fermanı ile gerçekleştirilmek istenen yeniliklerin başında, yurttaşlık ilkesi gelir. "Kimsenin yargılanmadan suçlanmayacağı, sürütmeyeceği; bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvencede olacağı" vaat edilir. Fakat bu ilkeler "azınlıklara' uygulanırken, reayaya uygulanmaz. Onları "kul" olarak görme anlayışından vaz geçilmez. Nitekim 25 Eylül 1871'de Mahmul Nedim Paşa döneminde; sorgusuz, duruşmasız olarak devleıadamlarının sürgününe devam edilir. "Eski düzen içinde çare düşünmek boşunadır" dediği için, şair Keçecizade Molla; Sivas'a sürgün edilir.

     

    Böylesi gelişmeler sırasında, 1875'de Hersek ayaklanması, 1876'de Bulgar ayaklanması, 1876'da Selanik ve Çerkez Hasar Olayları, 1877'de Rus Savaşı (93 harbi), 1878'de Kıbrıs'ın İngiltere'ye terki, 1881'de Teselya ve Narda'nın Yunanistan'a terki, 1881'de Duyunu Umumiye'nin kurulması, 1892'de Girit'e özerklik verilmesi gibi dramlar yaşanır. Ardından da 1902'deki Makedonya İhtilali ile sonun başına varılır. Ekonomik boyunduruğun altına girilen ve gazetelerin padişaha dua ile başlayıp dua ile bittiği dönemde Sultan II. Abdülhamit, sansür ile güvenlik sağlamaya çalışır.

     

    TÜRKLERİNİN KURDUĞU BÜTÜN DEVLETLER, VATANDAŞININ SEVDİĞİ CEHALETLE YAŞAYANLARI, ALLAHIN DESTEKLEDİĞİ HAİNLERİN YÖNETMESİYLE YIKILMIŞ

    8 hr 51 min
  • İLK DEFA YAYIMLANAN ARŞİV BELGELERİYLE MİT POLAT SAFİ

    2005’ten bu yana sürdürdüğüm istihbarat ve gayrinizami harp (GNH) tarihi çalışmaları ışığında rahatlıkla söyleyebilirim ki modern Türk istihbarat ve GNH tarihini bütüncül bir şekilde anlamak için Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) tarihi serüveni ana harlarıyla da olsa yazılmış olmalı. Böyle bir çalışmanın yapılması, her şeyden önce istihbarat ve GNH tarihimizle ilgili çoğu yanlış zeminde kurulmuş veya dağınık şekilde bulunan anlatı ve analizlerin toparlanabilmesine, son 200 yıllık tarihimizin daha iyi anlaşılmasına ve bazı yönlerden tekrar değerlendirilmesine hizmet edebilir. İkincisi, araştırmacılara istihbarat tarihimizin çok boyutluluğunu, karmaşıklığını, çıkmazlarını ve bunlarla birlikte bazı fırsatları göstermeye katkı sağlayabilir. Üçüncüsü, derli toplu bir çalışma ortaya konabilirse bu, Türk istihbarat tarihini, dünya istihbarat tarihinin dikkat çekici bir parçası yapabilir. Son olarak da Türkiye’de henüz emekleme aşamasında olan istihbarat araştırmalarının daha sağlıklı bir zemine oturtulmasına ve istihbarat tarihi okuryazarlığının artırılmasına hizmet edebilir.

    Modern Türk istihbaratı hakkında yapılacak kapsamlı bir çalışmanın bu sonuçları verip vermeyeceği elbette kitap yayımlandıktan ve literatürde etkileri görülmeye başladıktan sonra anlaşılacaktır. Bu notla birlikte kitaba başlamadan önce, Türkiye’deki istihbarat araştırmalarının neden henüz yolun başında olduğundan ve istihbarat tarihi okuryazarlığımızın mevcut durumundan kısaca bahsedeceğim.

    Türkiye’de istihbarat tarihi araştırmaları son yıllara kadar çok az sayıda çalışmanın yapılabildiği ve çerçevesi oldukça sorunlu bir görünüm arz ediyordu. Bu sorun, her şeyden önce Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde istihbarat ve türevi konuların milli güvenlik ve savunma ile ilişkilendirilme-sinden kaynaklanıyor. Güvenlikçi anlayış, istihbarat ile ilgili tarihi araştırmaları fazla özel konu başlıkları haline getiriyor ya da çalışmalar kapalı devre ortamda ortaya konabilen, doğrudan kurumların güncel ihtiyaçlarının yarattığı dikeylerdeki bir tür hizmete özel tarih çalışmaları oluyor.

    Hizmete özel çalışmalar dışındaki alandaysa yukarıda söz ettiğim güvenlikçi yaklaşım, araştırmacıların karşısına gizlilik ve tasnif kısıtlamalarını çıkarıyor. Kaynak malzemeye erişimin zor, hatta bazı durumlarda neredeyse imkansız olduğu bir çalışma alanı ise konuyu akademik çerçevede çalışmak isteyenlere cazip gelmiyor. Her türlü engele rağmen konuyu çalışmak isteyenler de, güncel “tehdit” ve “risk” alanlarının dışında, hiçbir açıdan bugün ile temas etmeyen bir uzak geçmişi araştırma konusu olarak belirlemek zorunda kalıyor.


    17 hr 56 min
  • Politik Psikoloji Vamık Volkan

    Milliyetçi/dindar kişinin kendi birimine duyduğu sadakat ve bağlılık bir obsesyon niteliğindedir. Kendi biriminin aşağılanması, küçümsenmesi veya rakip organizasyonların övülmesi milliyetçi kişide huzursuzluk yaratır. Kişi ancak sert bir tepki vererek rahatlar. Milliyetçinin sadakatla ilgili obsesyonu, onun bunu transfer etmesini engellemez. Freud (1921) 1895'te Le Bon gibi tesir altında kalmanın, düşünmeden hareket etmenin ve değişebilirliğin bir grup tarafından gösterilebileceğini gözledi. Bu tür gruplar kendini çalışmaya adamış veya aşık olmuş insanlardan farklı olarak bir lidere, hedefe veya amaca bağlanmaya hazırdır. Bir grubun narsisizmi kendini bir seçeneğe kolaylıkla bağlayabildiği gibi, geride çekebilir.

     

    Milliyetçi/dindarlığın ikinci özelliğine düzensizlik adını verir. Yıllarca idealize edilen ülkeler veya belirli sosyal üniteler aniden değer kaybedip düşman olarak nitelenebilirler. Aynı şekilde başka ülkelerle aniden dostluk oluşturabilir. Orwell'e göre milliyetçiliğin değişim göstermesi, kişinin tavrını geliştirmeden elde ettiği bir durumdur.

     

    Milliyetçi/dindar, Üçüncü özelliği gerçekliğe duyarsızlıktır. Milliyetçi kişi koşullar arasındaki benzerliği algılayamaz. Orwell buna örnek olarak kendi zamanındaki İngiliz muhafazakarların Avrupa'da hür iradeyi şiddetle savunup, Hindistan'ın hür İrade elde etme çabalarına şiddetle karşı çıkmalarım gösterir. John E. Neck'in (1979) "Aldatmanın Egoizmi" olarak adlandırdığı fenomene göre, geleneksel düşman olarak algılanan bir grubun yaşadığı ızdıraplar için gerçek bir empati duyulmaz. Orwell milliyetçiliğin kendi grubu tarafından yapılan zulme karşı gelmek bir tarafa, bu zulmün farkında değilmiş gibi davranacağını vurgular. Toplumlarm objektif gerçeklere karşı duyarsız kalmaları dünya haberlerinin yanlı aktarılmasına sebep olabilir. Herşey gazetecinin hangi tarafı tuttuğuna bağlıdır.

     

    2 hr 47 min
  • Epigenetik Deneyimler Kalıtımla Nasıl Aktarılır Bernhard Kegel

    "Berhard Kegel hücre çekirdeğinin içinde olup bitenleri öyle iyi anlatıyor ki, biyoloji bilmeyenler bile konuyu anlayabiliyor."

     

    "Günümüzde genetik DNA'nın tek başına hikâyenin sadece yarısı olduğu anlaşılmıştır."  Linda Van Speybroeck, Ghent Üniversitesi, Belçika

    "Bu her şeyi değiştiriyor. Kalıtımla ilgili düşüncelerimi kesinlikle değiştiriyor."

     Robert Pruitt, Purdue Üniversitesi, West Lafayette, Indiana, ABD

    "İnsanların derin bir nefes alıp geri adım atma vakitlerinin geldiğini düşünüyorum."  John Mattick, Queensland Üniversitesi, Brisbane, Avustralya, ENCODE

    Doğuştan gelen özelliklerin "gen" denen aktif DNA dizilimleriyle kuşaktan kuşağa aktarıldığını biliyoruz. Fakat bilim insanları yakın zaman içerisinde, sonradan kazanılan özelliklerin de kuşaktan kuşağa aktarılabildiğini keşfettiler. Gelgelelim, tuhaf bir şey vardı: Sonradan kazanılan bu özellikler DNA dizilimlerinde bir değişikliğe yol açmıyor ama yine de sonraki kuşaklara aktarılabiliyordu. Çok geçmeden DNA dizilimleriyle bağlantılı ikincil enformasyon yapıları keşfedildi. Epigenetik sözcüğü işte bu yapıları ifade ediyor. Bu epigenetik "programlar", genleri, hatta bir kromozomun tamamını "açıp kapatabiliyor", çevre ile genom arasında ara halka görevi yapıyor.

    Bernhard Kegel epigenetiğin sonuçlarını etraflıca ve ustaca betimliyor. Biyolojide etkileyici bir paradigma değişimine tanık olacaksınız.


     

    Överkalixliler

    Kuzey Avrupa'nın epeyce yukarısında uzayıp giden Botni Körfezi'nin ucunda, İsveç'in Norrbotten eyaleti yer alır. Başlangıç hikâyemiz herhalde dünyanın herhangi bir yerinde geçiyor olabilirdi, ancak burada, Laponya ile Finlandiya arasında, Kuzey Kutup Dairesi'nin sadece birkaç kilometre güneyinde, ormanların, sulak alanlann ve göllerin ortasmda, şans eseri ortaya çıkmıştır.

    Norrbotten kilometrekare başma sadece yedi kişi düşen, Orta Avrupa standartlarına göre neredeyse ıssız bir bölgedir. Küçük Överkalix topluluğunda insan sayısı çok daha azdır. Ormancılık ve artan turizm insanlara iş olanakları sunuyor olsa da, günümüzdeki refah şartları, güzel, rengârenk boyalı ahşap evler ve kiliseler, hatta Kalix ve Ângesân'ın kesişme noktasmda resmedilmeye değer bir konumda duran, görkemli otel Grand Arctic bile, Överkalix'te hayatın çok uzun zamandır zor ve mahrumiyetle dolu olduğu gerçeğini gizleyemiyor. Yıllık ortalama sıcaklık l,3°C'dir, Ekim sonundan Nisan ayma kadar don hüküm sürer, Ocak ve Şubat aylarında termometre ortalama l,5°C’ye ulaşır, birkaç saatlik gün ışığından bahsetmeye bile gerek yok. 19. yüzyıl boyunca Överkalixliler, gözlerden çok uzak, dünyanın geri kalanından yalıtılmış ve çoğunlukla kötü hasatla mücadele

    eden yoksul bir topluluktu. Överkalix'ten anlatılacak hikâye yemekle, daha doğrusu çok fazla veya çok az yemekle ilgilidir. Ne yediğimiz bizi ilgilendiren özel bir konudur ve sadece bize fayda sağlar. En azmdan biz öyle düşünüyoruz. Yeterince ve sağlıklı beslenenler veya beslenebilenler bunun yararını görür. Açlık çekenler ya da çok fazla yemek yiyenler, çok fazla yağ veya şeker tüketenler, içki ve sigara içenler, sağlıkla ilgili sonuçlarına bizzat kendileri katlanmak zorunda kalır. Bunun tek istisnası hamile ve bebeğini emziren kadınlardır. Sadece kendilerinden değil, aynı zamanda çocuklarından da sorumludurlar.

    Ancak aynı şey kadm ya da erkek tüm insanlar için geçerliyse? Yiyip içtiklerimizin (gıdalarımızın) niteliği ve niceliğinin sadece bizi etkilediği inana sağlam temellere dayanmıyorsa? Ya yiyip içtiklerimiz yalnızca bizi ve çocuklarımızı değil, torunlarımızı da etkiliyorsa? O zaman patates kızartmasını mayoneze bandırırken neler hissederdik?

    10 hr 14 min
  • Laiklik, Dincilik ve Atatürkçülük AZİZ NESİN

    NE KADAR ACDIR Kİ YIL 2023, KURAN AYETLERİNE GÖRE YÖNETTİLER VE 60 KAT FAKİRLEŞTİK, 8 KAT ZIR CAHİL OLDUK, 3 KAT NAMUSSUZ VE İKİYÜZLÜ VE IQ82 OLDUK SADECE 20 YILDA İMANIMIZ ALLHIMIZ VAR DİYENLER SAYESİNDE ÇOCUK TECAVÜZLERİNDE DÜNYA ÜÇÜNCÜSÜ, KONUK VE GÖZLEMCİ ÜLKLERE DAHİL 74 ÜLKENİN OECD İÇERİSİNDE KADIN CİNAYETLERİ VE ŞİDDETTE BİRİNCİ OLDUK.

    DİNLEYELİM, CUMA NAMAZINDAN SONRA BEZİNLE ŞERİAT İSTERİZ DİYE 30 KİŞİYİN ÇIRA GİBİ YAKILDIĞI VAHŞET ALANINDAN KAÇAN, YILLARCA YOBAZLARLA SAVAŞAN BİR KAHRAMANIN YAZDIKLARINI DİNLEYELİM.

    Ne Olur Hatırlayın!

    Biz, dirilerin ölülerden medet umduğu günlerin çocuklarıyız. Analarımız, komşu hanım teyzelerimiz kısmetlerinin açılması için, türbe avlularındaki şadırvan musluklarını açmışlar, kendilerine birer koca, yani babalarımızı böyle bulmuşlardır. Daha kundaktayken çoğumuz “Baba Cafer” hazretlerinin türbedarmm binlik teşbihinden geçmiştik. Kıskanç analarımız, elimizden tutup, bizi de “Niyet kutusu”na götürmüş, babalarımızın mutlu aile yuvalarına sadakatsizliğini, o kuyu başında öğrenmişlerdi. Komşu teyzenin camını sapan taşıyla kırınca, annemizle komşu teyze birlikte bizi “Pabucu büyük” hazretlerinin türbedarma, uslanmamız için nefes ettirmeye götürmüşlerdi.

    Zihin açıklığı için, çalışmadan sınıf geçelim diye, annelerimiz bizi Zenbilli Ali Efendi, Telli Baba türbelerine götürmüş, küçücük avuçlarımızla türbenin aşınmış parmaklık demirlerine tutunarak peltek çocuk dilimizle “Eyham” “Kuyhuvayyahi” okumuştuk.

    Günün birinde bütün bunların topuna “Yalan” dediler. Çoğu adı sanı belirsiz evliya türbelerinin demir parmaklıklarına, bir uçkur parçası, başörtüden, entariden, oyalı yemeniden yırtılmış bir bez parçası bağlamakla içimizden geçen niyetin mutlaka olacağını söylediler. Nerede bir mezar görsek üstünü bir açıkgözün mumladığı bu mezar taşma, yerden bir küçük taş alıp yapıştırmayı huy edinmiştik. Yapışırsa niyetimiz olacak diye sevinir, yapışmazsa üzülürdük.

    Günün birinde, bütün bunların topuna birden, “İnanmayın, yalan!” dediler. Bu değişiklik, Atatürk devriminin bir parçasıydı.

    Sonra?.. Yıllar geçti. Biz, “Hayat kırkından sonra başlar” diye avunulan yaşa geldik. Kimimizin romatizması havayı barometreden iyi bildirir oldu. Kimimiz şeker hastası, kimimiz romatizma olduk. Öksürük, aksırık, idrar zorluğu, nefes darlığı başladı.

    Hatıralarımız mı canlandı ne oldu? Tarih değeri var, diye türbeleri ziyarete açtık. İyi mi yaptık, kötü mü, bunu bilmem. Bilsem de söyleyemem. Şimdi Merkez Efendi’nin çilehanesi önünde, hastane kapılarında bekleyenlerden on kez daha çok hasta kalabalığı birikmiş, Sümbül Efendi türbesinde yalvaranlar, doktorlarına muayene olanlardan daha çok. Tezveren Dede türbesinde, dudakları rujlu, tırnakları ojeli bir genç kızı, niyetinin gerçekleşmesi için ‘Allahım senden rica ederim!” derken duydum. Allah’a niyaz ile daire müdürüne ricanın farkı kalmadı.

    Elekli Baba türbesi önünde lüks arabalar duruyor. İçinden çıkan yüksek sosyete hanımları, gebe kalıp kalmadıklarını, erkek mi, kız mı doğuracaklarını Elekli Baba’nm ruhuna soruyorlar.

    Göbekatan Dede, Baba Câbir, Tokludede türbeleri dolup dolup taşıyor. Eskiden türbelerin parmaklık demirlerine bağlanan, bürümcük, tülbent, oyalı yemeni, mermerşahi, sadakor, pazen parçasıydı. Şimdi naylon sutyen bağı, plastik korse parçası, şanjanlı bir krep...

    Çocuklar! Siz bizim yaptıklarımıza pek aldırmayın. Bikez biz, daha kundaktayken anasonla beynimiz uyuşturulup da zorla uyutulurduk. Çoğumuzu, destursuz işediğimiz için iyi saatte olsunlar çarptı. Beyinlerimiz, hâlâ tütsülerle dumanlıdır.

    Afsunla, üfürükle, tükürükle büyüdük. Eh, biz yaptıklarımızdan pek de sorumlu sayılamayız. Hatta cezai ehliyetimiz bile olmamak gerektir. Ama siz... Çocuklar! Bigün bu memlekete bir Atatürk geldiğini ne olur hatırlayın!

    Akbaba, 1957

    4 hr 38 min
  • Yunanca Düşünce Arapça Kültür Bağdat'ta Yunanca-Arapça Çeviri Hareketi ve Erken Abbasi Toplumu

    İSLAM’IN ALTIN ÇAĞINI YARATAN, KUR'AN OLMAYIP, ANTİK ÇAĞ YUNAN KÜLTÜRÜ OLMUŞTUR


    (Kur’an eğitimi, düşünme gücünü baltalayıcı ve fikirsel gelişmeyi yok kılıcı bir nitelik taşımaktadır. Her ne kadar 1300 küsur yıllık İslam tarihi içerisinde, üç yüz yıllık “İslam uygarlığı” diye bir uygarlıktan söz edilir ve bu uygarlığın Kur’an sayesinde ya da Kur’an’a dayalı olarak oluştuğu sanılırsa da, tamamen yanlıştır. Çünkü İslam uygarlığı, Kur’an’dan kaynaklanmış değildir. Kur’an dışı ve özellikle antik Yunan’dan kaynaklanmıştır. Bunun böyle olduğunu, bizzat İslam düşünürleri ortaya koymuştur.


    Yine her ne kadar İslam Dünyasının büyük düşünürleri ve bilim adamları arasında Razi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun, El Kindi vs. gibi niceleri, Batı Dünyasından etkilendikleri doğru olmakla beraber, bu simalardan hiçbirisi Kur’an’ı kaynak edinip, bilim yapmış değildir. Çünkü Kur’an ile gerçek anlamda bilim yapılamayacağını, en iyi bilen onlar olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’a bağlıymış gibi görünmekle beraber –aksi takdirde dinsizlikle suçlanıp yok edilebilirlerdi- gerçekte Kur’an’dan yararlanarak değil de; Antik Yunan kaynaklarından feyz alarak bilim yapmışlardır.


    Örneğin El Cahiz, (776-869) Kitabü’l Hayavan adlı yapıtında; İslam uygarlığının, Antik Yunan bilim kaynaklarına dayalı olarak çıktığını, şöyle açıklamıştır:

    “Eğer ebedi hikmetlerle dolu Antik Yunan kaynaklarına sahip olmasaydık; eğer bu yapıtlarla korunan ve bize aktarılan, geçmişi önümüze koyan ve başkaca hiçbir şekilde bilmemize imkân bulunmayan, bilim dünyasından habersiz kalsaydık, şimdi eriştiğimiz her bilgiden, yoksun olacaktık.

    Eğer Antik Yunan bilimleriyle zenginleşmemiş ve bu kaynakları temel edinmemiş olsaydık, bilgi hazinemiz son dere zavallı kertede kalır ve sınırsız güçlüklere uğrardık. Ve eğer kendi kaynaklarımızın ve kendi çabalarımızın sonuçlarıyla yetinme zorunda kalsaydık, bilgi dağarcığımız gerçekten kısır kalır ve bu yüzden bilimsel uygarlık girişimini yitirmiş olurduk.”


    Bu gerçeği yansıtan, sadece El Cahiz değildir. Onun gibi daha niceleri, aynı görüşte olmuşlardır. Kapalı bir dille anlatmak istedikleri şudur ki; şeriat verileriyle, daha doğrusu Kur’an’ı kaynak alarak, bilim yaratmak mümkün değildir.)

    Prof. İlhan Arsel: Kur’an’ın Eleştirisi. 1. Kitap. Sf: 40-/41)

    **

    Muhammet’in vefatından sonra, İslam Dünyasına Eşarilik ve Selefilik egemen olmuştu. Bu iki akım veya mezhep, aşırı derece bağnazdı. Ancak Abbasi Halifesi Memun döneminde, Yunancadan yapılan çevirilerle, Antik Yunan kültürüyle sağlam bir bağ kuruldu ve bir tür çeviri bürosu niteliğinde olan “Beytü’l Hikme oluşturuldu. Böylecene Miladi 830 yılından sonra İslam’ın altın çağı başlamış oldu. Bu dönemde ve bundan sonraki dönemler de, şu bilim adamları yetişmiştir: Cabir bin Hayyan, Harizmi, El Kindi, El Cahiz, Belazuri, Farabi, Razi, İbni Sina, Biruni, İbni Rüşd vs. bilim adamları yetişmiştir.


    Ne var ki, 1060’lara gelindiğinde, İslam Dünyasında küçüklü büyüklü 50’den fazla mezhep bulunuyordu. İşte bu yıllarda, Büyük Selçuklu İmparatoru Alp Aslan’ın birinci veziri olan Nizamü’l Mülk; Sünni mezhepler dışında, diğer mezhepleri ortadan kaldırmak ve dinde birliği sağlamak amacıyla, Nizamiye medreselerini kurdu(1067) ve ilk medrese Nişapur’da açıldı. Ardından peş peşe Belh, Herat, Rey, İsfahan, Basra Tus ve Musul kentlerinde açıldı. Nizamü’lmülk öldürülmeden önce, 1091 yılında bu medreselerin başına Gazali'yi (1058-1111) getirdi. Ne var ki, nakilcilerle akılcılar arasında süregelen savaşım, nakilcilerin başarısıyla son bulunca; İslamın altın çağı da, düşüş trendine girmiş oldu

    6 hr 58 min
  • Ölümsüz Atatürk Psikobiyografi - Vamık D. Volkan - Norman Itzkowitz

    PİKOLOJİ PSİKANALİZ BİLİMSEL DÜŞÜNCE ELEŞTİREL OKUMA VE DÜŞÜNME KAVRAMLARININ ANLAMINI BİLMEYEN,

    KENDİSİYLE BARIŞIK OLAMAYAN, PENİSİNİ BİR MASAL UĞRUNA KESİLDİĞİNİ BİLMEYENLER IQ95 VE ALTI, ŞEKİLCİLER DİNLEMESİN

    Bu kitapla Atatürk'ün iç dünyasını onun kişilik yapısına göre inceledik. Bütün insanların adeta bir elbise giyer gibi giyindikleri çeşitli kişilik yapıları vardır. Diğer insanlar veya dünyayla ilişkimizde belli bir tarzda hareket etme eğilimindeyizdir. Örneğin; bazı insanlar, her konuda çok dikkatli davranır, temizlik ve düzen konusunda aşırı titiz ve dikkatlidirler. Bazıları sağlıkları konusunda sürekli kaygılanır, dünyaya kuruntu dolu gözlerle bakarlar. Bazı kişilik yapılarını da, kişinin kendi benliğine yaptığı sevgi ve saygı yatırımının ölçüsüne göre değerlendirmekteyiz. Bu yatırıma teknik olarak narsisizm (self love) denir. Her ne kadar olumsuz çağrışımlarla yüklenegelmişse de, narsisizm ne kötü ne de iyidir. Nefes alıp vermek kadar doğal bir şeydir. Gerçekte, narsisizm olmazsa sıradan işleri bile yapmamız mümkün olmaz. Bazı kişilerde bu yatırımın miktarı azdır, düşük seviyededir. Bu kişiler sürekli çocuksu ve bağımlı durumda kalırlar. Bazılarında ise narsisizm abartılmıştır. Bu şekilde abartılı narsisizmin bulunduğu kişilik yapısına, İngilizce'de teknik olarak "narcissistic personality" diyoruz. Bu terimi Türkçe'ye "görkemli kişilik yapısı" olarak tercüme ettik. Diyebiliriz ki, bütün mesele kişinin bu görkemli kişilikle ne yaptığıdır. Örneğin, bir insanın kendisine olan sevgisi fazla olmakla birlikte bunun gerçekle bir ilişkisi yoksa, sonunda bu insanın hayatı hayal kırıklıklarıyla ve depresyonla geçebilir. Diğer yandan, eğer görkemli kişi gerçek dünyada da başarılı ise, dünyayı değiştirip iç dünyası ve dış dünyası arasında uyum sağlayabilirse, böyle bir kişiye başarılı görkemli kişi deriz.

    Volkan 1980'de görkemli liderleri onarıcı ve yıkıcı görkemli lider olmak üzere ikiye ayırmıştır. Onarıcı görkemli lider zihninde kendi grubunu ülküleştirmek için uğraşır. Böylece yüksek seviyedeki bir grubun lideri olur. Yıkıcı görkemli lider ise yıkacağı bir "düşman" grup bulur ve o grubu daha da yıpratarak, o gruba karşı kendisini ve kendi grubunu yüceltir. Psikanalitik literatürde bu yıkıcı liderin örneği olarak Hitler'den bahsedilmiştir. Hitler "düşman" kabul ettiği Yahudileri ezerek ve katlederek, kendisinin ve ait olduğu grubun görkemliliğini sağlamaya çalışmıştır.


    Sonuç olarak, Atatürk'ün yaşam öyküsünü anlatan ve iç dünyası ile gerçek dünya arasındaki ilişkiyi gösteren teferruatlı bir kitap yazdığımızı düşündük. Kitap bittiği zaman Itzkovvitz gözyaşlarını tutamadı. Bu kitabın ilk baskısı yapıldığı zaman Virginia Üniversitesi Tıp Okulu'nun dekanı, yazarların onuruna bir resepsiyon verdi. O gece, Volkan rüyasında birçok ülkede ve çeşitli dilde çıkan gazetelerde Atatürk'ün öldüğünü bildiren büyük manşeti! haberleri okudu ve hüngür hüngür ağladı. Kitabı hazırlarken yıllarca Atatürk'ün imgesi ile beraber yaşadığımız için projemiz bittikten sonra artık onu ebedi istirahatgahında huzur içinde bırakabiliyor ve onun kaybı için yas tutabiliyorduk.

     

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf R. Denktaş'a göndermiştik. Sayın Denk-taş'ın Atatürk ilkelerini en yakından takip edenlerden biri olduğundan hiç kuşkumuz yoktu. Cumhurbaşkanı kitabımızı dikkatle okudu ve bize, Atatürk'ü bir kahraman ve lider olarak bilmenin yanı sıra onu bir insan olarak tanımanın kendisini etkilediğini ifade eden bir mektup yazdı. Ayrıca, Sayın Denktaş Atatürk'ün çocukluk ve daha sonraki yaşam devrelerinde kişisel zorluklara karşı yaptığı savaşta, tarihi savaşlarda olduğu gibi, başarılı olmasının Atatürk'ü daha da ülküleştireceğini görüyordu. Bu mektup, yazarların duygusal yaralarına sürülen ferahlatıcı bir merhem oldu.

     

    16 hr 2 min
  • Stratejik Göç Mühendisliği Prof Dr Ümit Özdağ

    Irak'm kuzeyinde oluşmuş bulunan Barzanistan, Suriye, Türkiye ve İran'da dört parça ile bunların birleşmesinden oluşacak Kürdistan... Suriye'nin kuzeyinde ve bizim güneyimizde kurulacak bir Sünnî Arap devleti ve Türkiye'den geriye ne kalırsa o... Öyle ya, burada yalnız Kürt ve Arap yok, daha neler var neler. Ve hepsinin "birleşmesi" ile nur topu gibi bir federasyon, üstüne bir de Hilafet eklenirse tadından yenmez. Hedef bu!

    Özdağ, Kaçınılmaz Çöküş- AKP'nin Dörtlü Krizi kitabında Hilâfet Devleti için döşenen taşların dördünü ele alıyordu:

    1) Ekonomik kriz;

    2) Devlet krizi: Yani Türkiye Cumhuriyeti'nin temel taşlarının tek tek sökülmesi;

    3) Millî Birlik Krizi: Her gün tıpa tıp kendileri gibi düşünmeyenlere akıl almaz hakaretler yağdırma, “burada yalnız Türk yok” diye her fırsatta haykırma, tıpa tıp onlar gibi düşünmeyeni dinsiz ilan etme, halkın yüzde ellisine terörist, çukur deme ve nihayet;

    4) Suriyeli sığınmacılar krizi.

    Uzaktan bakıldığında birbirinden ayrı imiş gibi görünen bu dörtlü, aslında Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde taş üstüne taş komama stratejisinin adımlarıdır. Ekonomik kriz bunlardan ayrı diye düşünülebilir; değildir. O da yıkım operasyonuna kaynak sağlamak için yapılmış harcamaların sonucudur.

    Stratejik Göç Mühendisliği işte bu dörtlü harekâtın dördüncüsünü, Suriyeli sığınmacıları ele alıyor. Bütün indikatörler Suriyelilerin Türkiye'de temelli kalacağına ve hızla çoğalacağına işaret ediyor.

    Önümüzdeki on yıllarda kucağımızda nüfusumuzun yüzde onunun üstünde bir kitle bulacağımızı gösteriyor. Kimlik krizi içinde bir kitle... Teröristlerin, mafyanın cirit attığı, iç savaş fünyesi görevi üstlenmiş bir kitle.

    Israrla kimliği, yani Türkiye'nin millî birliği reddedildi. Anayasanın amir hükmüne rağmen Türkiye Türklerin değildir, burada şu var, bu var diye yıllarca haykırıldı. Türkiye buna, "Hayır, biz Türk’üz, Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür" cevabını verince... Anlaşılan terbiye edici ithalata girişildi. İçerde üretilemeyen azınlık yurt dışından ithal edildi.

    Basınımızda BOP haritası diye popüler olan Amerikan Yarbayı Ralph Peters'in "Kan Sınırları" haritasını bilirsiniz. Yazı Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisi'nin 1 Haziran 2006 tarihli sayısında çıkmıştı. Ancak pek azımız yazının metnini okudu. Yazıda Yarbay Peters keyifle şöyle buyuruyordu: "Ah, ve size 5000 yıllık tarihten başka bir küçük gerçek: Etnik temizlik iş görür." Keyifle tabi, ne de olsa herif Texas veya California'ya Meksikalıların yerleştirilip oraların Amerikanlardan temizlenmesinden değil, Türkiye'nin Sevrvari parçalanmasından söz ediyor.

    Önce Irak, sonra da Suriye'de olup bitenler ve en sonunda Türkiye'ye akan milyonlar, ABD veya AB'yi pek rahatsız etmiyor. Onlar ancak kendi ülkelerine şu veya bu şekilde gelmiş birkaç bine ifrit oluyor. Bizim karşılaştığımız ise tam da budur: Etnik temizlik. Suriyeli yerinden yurdundan ediliyor. Bu insanlık suçu şüphesiz. Bir taşla iki kuş: Hem Suriye'nin kuzeyi Araplardan hem de Türkiye'nin güneyi Türkler-den temizleniyor. Birinciye PKK, İkinciye de bizim sığınmacılar yerleşiyor: Göç Mühendisliği! İki kuş daha vuruluyor: Yarbay Peters da bizim hilafet kulisimiz de mutlu!

    Şimdi göğsümüzü gere gere Türkiye Türklerin değil diyebiliriz. Burada şüphesiz Arap da var artık. 1071'de başlayan sıkıcı Türk egemenliğine ortak geldi. Hayırlı olsun!

    Özdağ, pek az kalemin yazdığını yazmaya cesaret etmekte: Bu, millî egemenliğimize yönelmiş bir saldırıdır. Bir iç harp bombasının fünyesidir.

    Eline, aklına sağlık sevgili Ümit Özdağ hocam. İnşallah birkaç göz daha açılır.

    Prof. Dr. İskender Öksüz

    3 hr 14 min
  • FELSEFE TARİHİ Ahmet Cevizli 1350 sayfa

    Büyük Alman şairi ve düşünürü Johann Wolfgang von Goethe, "Üç bin yılın hesabını göremeyen karanlıkta yolunu bulamaz; günü gününe yaşar ancak" derken, sadece bireylerin değil, toplum ya da kültürlerin de felsefe tarihine duydukları ihtiyacı anlatmak istiyordu. Modern dünyanın karmakarışık ve her yönüyle bunaltıcı koşulları içinde insan, hayatını doğru yönetebilmek ve ona anlam katıp değer yükleyebilmek için felsefeye, büyük felsefi soruları yanıtlamaya ihtiyaç duyar. Felsefe yapmayı öğrenebilmek içinse felsefe tarihine ihtiyaç duyulur. Bunun da en önemli nedeni, büyük filozofların iki bin beş yüz yıldan beri ele aldığı konu ve soruları, hâlâ onların bize sağladığı ipuçları veya argümanlar üzerinden sorguluyor olmamızdır. "Adaletin, mutluluğun, aşkın ne olduğu", "kimin, nasıl yönetmesi gerektiği", "siyasal bir sistemin hangi temel etik ve politik ilkeler üzerine inşa edileceği", "gerçekten var olanın ne olduğu", "bizim başkalarına karşı ne tür yükümlülüklerimizin bulunduğu" gibi soruları soranlar ilk bizler değiliz. Bu sorular, Sokrates, Platon ve Aristoteles tarafından da sorulmuş ve felsefe tarihi boyunca daha pek çok filozofun ilgi odağında yer almıştır. İşte bundan dolayıdır ki felsefe ve felsefe tarihi, entelektüel dünyamızı zenginleştirecek, yolumuzu bulmada bize yardımcı olacak fikirlerle ve çıkartabileceğimiz derslerle doludur. Çağdaş İspanyol düşünürü George Santayana "Geçmişi hatırlayamayanlar onu tekrarlamaya mecburdurlar" sözüyle tam da bunu kastediyordu. Ahmet Cevizci’nin Felsefe Tarihi, Antik Yunan’dan Hıristiyan ve İslam felsefesine, modernizmden postmodernizme kadar, işte bu iki bin beş yüz yıllık düşünce tarihini ayrıntılı, sistemli ve anlaşılır bir biçimde sunuyor.

    0 min

About Öğrenmeyi Öğrenmek - Bilişsel Çarpıtma - Etik - Stoacı Yaşam

From the publisher's feed

Öğrenmeyi öğrenmek, tam öğrenme kavramının temeli ve eleştirel düşüncenin sonucudur. Bilgiye nasıl erişileceği, nasıl işlenip uygulamayla uzun dönem hafızamıza işleme hedefini öğretir. Bu denli önemli…