
Sign up to save your podcasts
Or


TÜRKİYE - FAY HATTI MI, ÖN CEPHE Mİ YOKSA BİR SINAV KONUSU MU
TÜRKİYE DE MEVCUT İSLÂMÎ ORTAM
İslâm ve Devlet
28 Şubat Süreci: Din, Toplum ve Devlet Arasında
Osmanlı Döneminde İslâm ve Devlet
Osmanlı Döneminde Lâiklik
Kemalist Ülkü
Lâikliğin İki Farklı Yorumu
Politikada İslâm ve "İslâm Devleti"
İslâmî Yükseliş ve Kemalizmin Uyanışı
Resmî
Yeni İslâmî Hareketler
Tarikatlar ve Mevcut İlişkileri
İslâmda Tasavvuf Anlayışı
Tarikatlar ve Osmanlı Devleti
Nakşibendî Tarikatı
Tarikatlara Kemalizmin Yaklaşımı
Said Nursî ve Nurcu Hareketi
Süleymancılar
Fethullahçılar
Tarikatların Finansmanı: Vakıflar ve Birlikler
Sünnî İslâm ve Alevilik
İslâm, Köktendincilik ve Terörizm
Terörist Saldırılar
Modernizn, Köktendincilik ve Gelenekselcilik
ÎBDA-C
Hizbullah
Köln Halifeliği
Türkiye'deki Hıristiyanlar ve Yahudiler
Müslüman Toplumunda Müslüman Olmayanlar
Türk Müslüman mıdır?
TÜRKİYE İle AB ARASINDA 1963 yılında başlayan üye
'TÜRKİYE İle AB ARASINDA 1963 yılında başlayan üyelik ilişkisi, inişli çıkışlı bir süreç takip etmiştir. Sonunda 1999 Helsinki zirvesinde Türkiye'nin aday üyeliğe ka-buiü ile yeni bir sürece girilmiştir. Türkiye'nin AB aday lığının ilanı ile birlikte Avrupa kamuoyunda Türkiye'nin AB üyeliğine dönük itirazlar da gündeme gel meye başlamıştır. Oysa olayın başlangıcında 31 Term muz 1959'da Türkiye'nin AET'ye ortak üyelik için baş-vurduğu dönemde Türkiye'ye karşı Avrupa kamuo-yunda oldukça iyimser ve hoşgörülü rüzgârlar esi-yordu. 7 Kasım 1959'da The Economist'de Türkiye'nin başvurusu ile ilgili yayınlanan yorumda "Türkler sa-mimi Avrupahlar olarak kıt'ada bir birlik oluşturma ar zularında muhtemeldir ki, HollandalI ve Alınanlardan çok daha ileridedirler. Avrupa Konseyi'nin en ateşli savunucuları onlardır. Ortak Pazar'a gelince onun ne olduğu konusunda hiçbir fikri olmayan Türkler daha ona üye olmak için yanıp tutuşuyorlar... Türkler Orta Asya'yı terk ettiklerinden beri sözcük ve metaforik anlamıyla hep Batıya doğru yürümüşlerdir. Muhtemeldir ki Ortak Pazar'da da ruhlarına uygun bir yer bulacak lar." ifadeleri yer alıyordu.
Peki geçen zaman içinde ne değişti de Avrupa kamuoyunda Türkiye'nin Avrupa'ya ait olmadığı hususundaki görüşler yaygınlaştı? Bunda kuşkusuz birçok iç ve dış siyasal neden vardır. Ancak asıl önemli olan ne den Türkiye'nin AB üyeliğini ciddiye alıp ilgili kriterleri yerine getirmeye başlamasıdır. Bu durum Avrupa'daki Türkiye karşıtı çevreleri harekete geçirmiştir. Bu çevreler, Türkiye nasıl olsa üyelik için gereken şartlan yerine getiremez düşüncesiyle Türkiye konusundaki çekincelerini açıkça ifade etmeyi diplomatik bulmuyorlardı. Türkiye' nin üyelik kriterlerini karşılama yolunda ciddi çaba gös termesi bu çevreleri şimdi acaba ne yapar da Türkiye'yi üvelik sürecinden uzaklaştınnz telaşına sürüklemiştir.
Eric Hoffer, anne ve babasının Almanya’dan Amerika’ya göç etmesinden birkaç yıl sonra, 1902’de New York’ta dünyaya geldi. Baba Hoffer küçük bir marangoz dükkânında çalışarak ailesini geçindiriyordu. Ailenin tek çocuğu olan küçük Eric yedi yaşındayken annesini kaybetmiş ve aynı yıl bir kaza sonucu aniden kör olmuştu. Küçük Hoffer’ın bakımını yine Almanya’dan göç etmiş olan komşu bir hanım üstlenmişti. Hoffer on beş yaşma geldiğinde mucizevî bir şekilde, görme yeteneğine yine birdenbire kavuşmuştu. Hiçbir okula gitme imkânı bulamamış olan Hoffer, tekrar görebilmenin heyecanıyla büyük bir okuma açlığı hissediyordu, içinde duyduğu bu açlığı hiçbir zaman da doyuramadı. İlk önce evde, babasının kitaplarını gündü on-on iki saat okuyarak bitirdi. Sonra evdeki bozuk para kesesinden aldığı parayla civardaki bir kitapçıya giderek kitapları seyretmeye başladı. Birden rafta duran Dostoyevski’nin Budala isimli eseri gözüne takıldı. Hoffer kör iken bir gün babasının “Bu budala çocuktan ne hayır gelir ki” dediğini hatırlamış ve dayanılmaz bir arzuyla “Budala”yi satın almıştı. Hoffer bu kitabı okuduktan sonra o kitapçıda ne kadar kitap varsa hepsini birer birer okudu. Üç yıl sonra, 1920’de baba Hoffer ölünce Eric babasından kalan üç yüz dolarlık servetle tek başına kalmıştı. Hoffer yoksullar için daha çok imkânın bulunduğunu öğrendiği California eyaletine göç etmeye karar vererek bir otobüs bileti aldı ve Los Angeles’a gitti.
Los Angeles’a varan 18 yaşındaki Hoffer hemen Merkez kütüphanesine yakın bir yerde ucuz bir oda tutarak üç aylık kirasını peşin ödedi ve kitap okumayı sürdürdü. Ne var ki parası çabuk bitti ve açlıkla yüz yüze kaldı. Kendisine iş arayan Hoffer, ilk önce işportada meyve satarak para kazanmaya başladı. Fakat kafasını çok meşgul ettiği için, bu işi bırakarak bir demir boru ambarında çalışmaya başladı. Bu iş de onu tatmin etmeyince, güneye göç ederek tarlalarda ırgatlığa başladı. Fakat bir işte uzun süre kalmak onu ürkütüyordu ve o işten de ayrıldı. Bir ara işsizler kampında diğer işsizlerle beraber yaşadı. Orada diğer işsizleri yakından tanıma fırsatı bulan Hoffer, onlarda ve kendinde ortak olan bir yöne, yani “topluma uyamayan kişiler” olduklarına dikkat etmişti. Topluma uyamayan kişilerde bir atıhmcıhk ruhu bulunduğunun farkına vardı ve bu kişilere fırsat verildiği takdirde zor olan birçok işi başaracak kapasitede oldukları üzerine düşünceler geliştirmeye başladı. Almanya ve İtalya’da bu gibi kişiler Nazizm, Faşizm ve Komünizm gibi hareketlere katılıp kendi istenmeyen benliklerinden kurtulmanın yollarını arıyorlardı. Topluma uyamayanlar, eğer yaratıcı bir güce sahipse, kişisel bir atılım yapıyorlar veya yaratıcı güçleri yoksa ve kendi yeteneksizliklerinin ezikliğinden kurtulmak istiyorlarsa, kitle hareketlerinin içinde kişiliklerini eriterek bir tür “yıkıcılık özgürlüğüne” kavuşmak istiyorlardı.
Hoffer daha sonra madenlerde çalışmaya başladı. Dağlarda çalışan maden işçileri çok kar yağdığı zaman çalışamıyorlar ve haftalarca kulübede bekliyorlardı. Bunu fırsat bilen Hoffer dağdaki maden ocağına gitmeden önce bir kitapçıya uğrayarak orada mevcut en kalın kitap hangisi ise onu satın almak istedi. Aldığı kitap Montaigne’in 17. yüzyılda çevirisi yapılmış Denemeler isimli kitabıydı. Kış ağır geçmiş ve Hoffer bu kitabı tekrar tekrar okuyarak Montaigne’nin ifade şekline hayran kalmış ve ilk defa olarak kendinin de günün birinde bir yazar olabileceği duygusuna kapılmıştı.
1946 yılında iki ay devam eden grev Hoffer’a kitle hareketleri hakkındaki notlarını düzenleme fırsatını verdi. 1948’de kitabının önsöz ve fihristini New York’taki yayınevine gönderen Hoffer, onların verdiği cesaretle 1949’da notlarını yeniden düzenleyerek yayınevine gönderdi. Kesin İnançlılar-, 1951’de kitap olarak yayınlandı.
Boğaziçi Üniversitesinde neler oluyor?
Neden cehalet hayatımızı rezil ediyor?
1400 yıl süresince yaşanan karabasan nasıl 1000 yıl önceki bilim insalarını yok etti?
Cehilce yaşamak zorunda mıyız?
Bilim nedir? İnanç nedir?
Siyasetin nasıl finanse edildiği, ülkenin demokratik olgunluğunun ve gelişmişliğinin göstergesidir, özellikle iktidar partisinin kamu kaynak ve imkânlarını kullanarak ülke demokrasisini, hukuk sistemini, kurum ve kurallarını yozlaştırarak iktidarını korumak ve sağlamlaştırmak şeklindeki uygulamalarının engellenmesi, demokrasinin sağlıklı işlemesi bakımından zorunludur.
Bu kitapta siyasetin finansmanı konusu "Siyasetin kamu kaynaklarıyla finansmanı” çerçevesinde ele alınmakta ve siyasi partilere bütçeden yapılan hazine yardımlarının çok ötesinde bir konu olarak İncelenmektedir. Bu çalışmanın kapsamı iktidarı elinde bulunduranların; kamu harcamaları, kamu ihaleleri, teşvik, imtiyaz, ruhsat, izin verme işlemleri, hazine arazilerinin tahsisi, imar rantları, KÎT’ler, kamu bankaları ve benzeri pek çok yolla kamu kaynaklarını kamu yararı yerine iktidarlarını sürdürme amacıyla nasıl kullandığını gözler önüne sermektedir.
Bu çalışma, demokrasi üçlemesi olarak başladığımız serinin üçüncü ve son kitabıdır. Kontrolsüz Güç vergileri ve vergi sistemimizi, Obez Devlet Devleti besleyenler ve Devletten beslenenleri, Siyaseti Besleyenler, Siyasetten Beslenenler ise kamu kaynaklarıyla özellikle iktidarın ve iktidara yakın çevrelerin nasıl finanse edildiğini, bu finansmanın iktidarın devamını garantilemek adına nasıl siyasi ranta dönüştürüldüğünü masaya yatırmaktadır.
SOSYAL TRANSFERLER: YOKSULLUKTAN OY DEVŞİRME SİSTEMİ.
CEMAAT VE TARİKATLAR: AL GÜLÜM VER GÜLÜM.
KAMU KAYNAKLARIYLA MEDYAYI KONTROL ETMEK
KAMU İHALELERİYLE SİYASETİN FİNANSMANI
KARTELLEŞEN HAZİNE PARTİLERİ.
BESLEME SİVİL TOPLUM SİYASETİN ARKA BAHÇESİ OLUR..
TROL FABRİKALARI VE ÇİFTLİKLERİ ÖZELLEŞTİRME: KAZANAN KİM?
PARANIN SİYASETLE ÇİFT YÖNLÜ İLİŞKİSİ
KAMU BANKALARI
DEVLET ÎÇÎNDE DEVLET: VARLIK FONU
TMSF HOLDİNG AŞ
SİYASETİN FİNANSMANI VE YOLSUZLUK KOL KOLA YÜRÜR
ŞEFFAFLIK, SADECE PARTİ PROGRAMINDA KALIYOR
DEVLETİ ŞİRKET GİBİ YÖNETMEDE SINIR YOK.
SİYASETÇİNİN SERVETİ SORULMAZ!.
SİYASİ ETİK: HÜKÜMSÜZDÜR
Ozan Bingöl
"Başlangıcından günümüze insanoğluna yol gösteren düşünsel iklim. YENİDEN ROMAN BOYU..."
Dört bin yıllık düşün, sanat ve bilim tarihinin klasik yapıtları üstüne eleştirel inceleme
Başlangıcından günümüze insanoğluna yol gösteren düşünsel iklim…
Orhan Hançerlioğlu, insanlığın var ettiği kimi kavramları, akımlar ve yapıtlar temelinde incelerken bilim, sanat ve evrensel düşünce tarihinin dönüm noktalarını oluşturan atılımları eleştirel ama nesnel bir gözle değerlendirmektedir.
Yoğun bir emek ürünü olan kitap, insanoğlunun dört bin yıllık düşünsel birikiminin yanı sıra dünyayı anlama, kavrama ve yorumlamada biricik rehber olma özelliğini koruyor.
Düşünce Tarihi, çağdaş, yenilikçi ve kuşatıcı yaklaşımıyla günümüzün olduğu kadar gelecek kuşakların da düşünsel yolunu aydınlatıyor.
“Sizin için ve şirketiniz için oyunun kurallarını tamamen değiştirecek bilgi ortamda mevcut. Bu bilgiye ulaşmak için doğru kişiye, doğru soruyu, doğru şekilde sormalısınız. Bununla birlikte, etik kurallara sıkı sıkıya bağlı kalırsanız, hem gizli servis teknikleriyle iş dünyasında ilerlemeniz hem de dürüstlüğünüzü korumanız mümkün olur.”
J. C. Carleson geçmişte yaşadığı gizli servis tecrübesinin içindeki bazı uygulamalardan yola çıkarak, bunların kurumsal iş hayatına uyarlanabileceğine olan inancıyla şirketiniz ve kariyeriniz için çok önemli noktalara temas ediyor.
Eski istihbarat servisi çalışanı Carleson, sadece operasyon tecrübesi ve kriz yönetimi bilgisini değil; bilgi edinmenin, yeni tekniklerin, insan doğasının ve olası güvenlik sorunlarının farkında olarak güçlü bir şekilde bunları işinize nasıl adapte edebileceğinizin ve nasıl verim alabileceğinizin yollarını gösteriyor.
Tüm bunları anlatırken, zekice ve güçlü bir algıyla rekabet etmenin başarıyı getireceğini savunuyor ve iş dünyası aktörlerine hileli oyunları değil, dürüstlükle edinecekleri güvenilir bir tanınırlığın peşinden gitmelerini salık veriyor.
Elinizde tuttuğunuz bu kitap, iş hayatınızda bilgi toplama, bölümlere ayırma, analiz etme, dağıtım, uygulama ve istihbaratın korunması konularına bakışınızı temelden değiştirecek. J. C. Carleson’ın yılların ajanlık deneyimine dayanan sunumu, bulunduğunuz kurumda çok daha etkili bir yere gelmenizi sağlayacak.
İçinde yaşadığımız modern şehir hayatında, bir yandan görevler ve zorunlu ilişkiler içinde boğulurken, diğer yandan algı yöneticilerinin manipülasyona dayalı kandırma teknikleriyle baş etmeye çalışıyoruz.
Zira gerçekle aramıza giren manipülatörler; gördüklerimizi, duyduklarımızı ve hatta dokunduklarımızı nasıl yorumlayacağımızı belirlemek için profesyonel bir çaba gösteriyor. Neticede algı yöneticileri kolaylıkla verebildiğimiz "hayır" deme ve itiraz etme tepkisini ortadan kaldırarak insanları edilgen hale dönüştüren uzmanlık kodlarından yararlanmakta son derece mahirdirler. Oysa bu teslimiyetçi durum aile, siyaset ve bilim ilişkileri başta olmak üzere toplumsal alanın farklı katmanlarında bizi türlü yalanların kurbanı haline getirebilir.
Peki, algı yöneticilerinin manipülasyonları karşısında "hayır" demek hepimize neden bu kadar zor gelir? Usta yalancıların yönettiği bir dünyada yaşadığımızın farkında mıyız? Onaylamadığımız düşünceleri onaylar görünmek pahasına, bizi başkalarına uyum sağlamaya iten nedir? Dahası kandırmanın başarılı olmasında "niçin?" sorusunu sormayışımızın etkisi ne düzeydedir? Kampanyalar ve sürekli tekrar bizi nasıl yönlendirir? Manipülasyonları başarılı kılan unutkanlık, duygusallık ve düşüncesizlik zaaflarından kurtularak algı yöneticilerine karşı direnmeyi nasıl başarabiliriz?
Mücahit Gültekin, Algı Yönetimi ve Manipülasyon'da kanmanın ve kandırmanın psikolojisinin nasıl işlediğini çeşitli örneklerle gözler önüne seriyor. örnekler sağlık, eğitim, bilim, siyaset, sinema, ticaret ve İslam tarihi gibi farklı alanlardan seçilmiştir. Elinizdeki kitap manipülatörlerin tekrara dayalı kandırma süreçlerini sekteye uğratmak için her daim eleştirel düşünmenin gerekli olduğunun altını çiziyor.
Gerçeğin peşinden sabırla yürüyerek yalanı, yalancıyı ve yalana maruz kalanı inceleyen yazar, algı yöneticilerinin operasyonlarına karşı direnememenin sebep olduğu sıkıntılardan kurtulmayı vaat ediyor.
Fethullah Gülen’in cemaati ABD’de rahat durmuyor, örgütsel faaliyetlerini devam ettiriyor. Kendisi, devletimizin istihbarat birimleri tarafından sadece yakından izlenmesi değil, ABD dışına çıktığı saptandığında derdest edilmesi ve uçakta kendisine “memlekete hoş geldin Fethullah Gülen” denilmesi gereken çok önemli bir kişi.
Hiç şüphesiz, cemaati tek başına yönettiğini zaten hiç kimse iddia etmiyor ama o tu bir simge, karizma sa hibi bir yönlendirici olarak önemini kabul etmek, “burnu akan” bir vaiz nitelemesi ile geçiştirmemek gerekiyor. İstihbarat birimleri açısından ne kadar önerdi olduğu, 30 Ocak 2001 tarihinde sözkonusu internet sitesinde yayınlanan şu satırlardan net bir biçimde anlaşılıyor:
“İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir. Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı.
Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE’SİNİ BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK’DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR”
From the publisher's feed