
Sign up to save your podcasts
Or


Cinsiyet Üzerine Sigmund Freud
Cinsiyet Üzerine; Sigmund Freud'un yazdığı, Türkçeye A. Avni Öneş tarafından çevrilen, özellikle çocuklar üzerindeki cinsel bastırımları ele alan kitabıdır.
İnsanın ve hayvanın cinsel gereksinimlerini açıklamak için biyolojide bir Cinsel Dürtü nün varlığı kabul edilir; ve aynı şekilde açlığı anlatmak için bir beslenme dürtüsü varsayılır. Bununla birlikte halk dilinde cinsel gereksinim için açlığın karşılığı olan bir kelime yoktur. Bilim dili 'libido' kelimesini kullanırken, Freud bu noktada müdahale etme gereği duyar ve cinsel bastırmaların çocuklar üzerindeki evrilişini ortaya çıkaramaya çalışır.
Cihadın mahrem hikayesi Bosna'dan Afganistana Yahya Konuk
Arkadaşların fikriydi, yer yer istihza yer yer infial ile seslendirmişlerdi, “Bunu da yaz, asıl hikaye burada, her şeyi bu daha iyi özetliyor” demişlerdi ısrarla. Kendisi başıma bu kadar gaile açmışken bir de onun hikayesiyle mi uğraşacaktım. Ne var ki şimdi söylemem gereken yeni birkaç şeyi söyleyebilmek için Cihadın Mahrem Hikayesi’nin hikayesini seri biçimde hülasa etmem gerekiyor.
Haci Ahi’nin vuruluşundan, artık benim de gemileri tamamen yakışımdan sonra yazmaya karar vermiştim, 2004 sonlarında. Yazacak, basılması için bir yayıneviyle anlaşacak, kitabın çıkmasını beklemeden basıp gidecektim, Irak Afganistan neresi olursa. Anlatacaklarımın uzun zamandır içimde yoğrulmuşluğu ve damıtılmışlığı, ayrıca gayemin berraklığı sebebiyle kitap oldukça dar bir zaman aralığında tamam oldu, bu hayra alametti, daha tashihine başlamadan yayınevi aramaya başladım. Çıktıyı bir dosya haline getirip koltuğumun altına koydum ve eşiklerinin önüne geldim.
Bu kadarını beklemiyordum, böyle olacağını bilsem tek satır yazmayabilirdim. 28 Şubat’ı şöyle böyle kazasız belasız atlatmış, yorgun argın gecikmiş bahara hazırlanan İslamcı yayınevleri daha kitabın ilk kelimesini duyar duymaz bana uzun bir adliye koridorunun sonundan veya hapishane mazgalından bakar gibi oluyorlardı. Niçin kendilerinin seçildiğine dair bin çeşit komplo teorisi imalatına başlıyorlardı içlerinde, camekan gibi gözlerinden içerdeki hummalı imalatı görebiliyordun. Sonrası laf ı güzaftı, kem küm faslından sonra hele ver bir bakalım ne yazmışsın diyen bile olmadı, parmak izleri dosyada çıkmasın diye zahir, ellerini bile sürmediler. Katalogunda rafında Cihad, Hareket, Şehadet kelimeleri geçen kitaplar bulunduran, bu kelimelerden ekmek yemiş yayınevleri anlattıklarım arasında başı çekiyordu. Onlar neden sıra sıra rafta, bu gariban neden tek başına ucuz bir naylonun arasındaydı?
Çünkü onların Cihad’ı teorik, farazi, fantastik bir şeydi, maziyi anlatıyordu, hatıraydı, bugün ve gelecek sadet dışı tutulmuştu, en azından yayıncı ve okuyucuları tarafından böyle bir bağlama oturtulmuştu; savcı amcalar bu tarzı hoş görüyorlardı, benimkisi tarzın dışına çıkıyor, tekinsiz vadilerde geziniyordu. Devletin savcıları affetse camianın komiserleri ebediyen affetmezdi. Önüne gelene çatmıştı çünkü. Kimse kayırılmamış, gözetilmemişti.
Geçmişi anlatırmış gibi yaparken nabız hep bugün ve yarın için zonk zonk vuruyordu her sayfanın derisinin altında. Ali’si Veli’siyle tüm İslami camiaya Amerikan işgaline karşı askeri bir seferberlik çağrısında bulunuyor, bunu yapmayan ve yapmayacak olanlara karşı dilini huşunetle uzatıyordu, davet etmiyor ihtar ediyordu. Camianın köküne kibrit suyu dökmüyor, bunu yapamıyor ama belki daha kötüsünü yapıp, en dipten bir alternatifi tehditkar biçimde seslendiriyordu. Oysa Türkiye İslamcılığının Amerikan işgaline ve buna karşı Irak’ta ve Afganistan’daki Kaide ve Taliban öncülüğündeki cihada yaklaşımı en saygılı ifadeyle Bekle Gör politikasıydı. Bir sel dağlardan aşağı olanca tehlikesiyle akarken İslamcılarımız arazinin en emniyetli kısımlarına itinayla yerleşme telaşına düşmüşlerdi, üstlerine başlarına su sıçramasına bile razı değillerdi, ben sele atlamayı (mı?) öneriyordum. Benimle ikinci bir kez görüşmeleri bile önlerindeki ilk 30 yıllık kalkınma planlarına zarar verebilirdi. İlçe parti başkanları kadar içtenliksiz gülümsüyorlardı gülümseyecek olduklarında ve bitiriş cümleleri kişilikleri kadar pastörize ve standartizeydi: Hayırlısı olsun... Olsun muhterem.
Kürt Kapanı Murat Yetkin
Yirmi yıl kadar önceydi.
İmralı Adası'na getirildiğinin üçüncü günüydü. Savcı Talat Şalk “Nasıl Yakalandın?" diye sorunca, bir çırpıda ağzından dökülmüştü kelimeler:
"Ben de bilmiyorum nasıl yakalandığımı."
Bu yanıttan yirmi yıl kadar önce bağımsız Kürt devleti hedefiyle PKK'yı kurmuş olan Abdullah Öcalan, bu yanıttan yirmi yıl sonra hâlâ İmralı'da hapis yatıyor; on binlerce cana mal olan bir silahlı kalkışmanın sorumlusu olarak ömür boyu hapse mahkûm. Yirmi yıldır 20 metrekarede yaşıyor.
Yok, düzeltelim, yirmi metrekareye geçmesi beş yıl önce, 2014'te oldu.
2014 yılı, “çözüm süreci" adı verilen, PKK [Partiya Karkerên Kurdistan-Kürdistan İşçi Partisi] ile dolaylı görüşmelerin neredeyse elle tutulacak kadar sonuca yaklaştığı bir yıldı.
Suriye İç Savaşı'nın bir yan ürünü olarak 2013'te kurulup, sergilediği cehennemi şiddetle, önüne geleni yutarak ilerleyen IŞİD, Ocak 2014'te Suriye'nin Rakka şehrinden sonra haziranda Irak'ın ikinci büyük şehri Musul'u almış ve Türkiye sınırında, Suruç'un karşısındaki Ayn el Arab, ya da Kobani'yi kuşatmıştı. Hükümet, uyarılara karşı boşaltmakta gecikince IŞİD [ed-Devlet'ül Islamiyye fi 'l-'Irak ve'ş-Şam-Irak ve Şam İslam Devleti] militanları Türkiye başkonsolosluğunu basarak, Başkonsolos Öztürk Yılmaz dahil 49 kişiyi, fidye beklentisiyle rehin almıştı.
İşin doğrusu, Ankara, IŞİD'in şimdiye kadarki selefi İslamcı örgütlerden, hatta El-Kaide'den bile çok farklı bir yapı olduğunu teşhis etmekte gecikmiş, bu yüzden IŞİD'e yardım ettiği eleştirilerine maruz kalmıştı. Belki diğer ülkeler de ilk başta anlayamamıştı ama bir tek Türkiye'nin Suriye ile 911 kilometre sınırı vardı; en büyük riske Türkiye maruz kalıyordu. Nitekim Türkiye tarihinin bir defada en çok kişinin öldürüldüğü terör saldırısınu 10 Ekim 2015'te Ankara Ganı önünde IŞİD yapacaktı; Ankara Katliamı'nda 103 kişi öldürüldü, en az 390 kişi yaralandı. MIT Irak'taki Sünni aşiretleri araya koyarak esirleri serbest bıraktırma yolları ararken, Kobani'yi ziyaret edip dönen HDP eşbaşkanı Demirtaş, seçileli iki ay bile olmamış Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a Kobani'de IŞİD'e karşı PYD'yi destekleme çağrısında bulunmuştu. Çağrı yanıtsız kalınca da HDP, halkı "Kobani ile dayanışma” yürüyüşlerine çağırmıştı. Diyarbakır, Batman, Şırnak, Van başta olmak üzere HDP'liler sokağa dökülmüş, 53 kişinin öldürülmesi, 360 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan 6-8 Ekim olayları böyle başlamıştı. İki yıldır ilk defa kan dökülüyordu. Ve olaylar, Öcalan'ın el yazısıyla yazdığı mektubun Sırrı Süreyya Önder tarafından (uçak korkusu nedeniyle otomobil kullanarak) Kandil'e ulaştırılmasıyla bastırılabilmişti.
Bu ağır bir durumdu: Ankara bütün dünyanın dehşet içinde lanetlediği IŞİD ile mücadele için şartlar öne sürmesinin Batı âleminde yaratacağı tepkiyi hesaplayamamış, ABD'nin zorlamasına maruz kalmıştı.
Aslında daha 7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde Demirtaş'ın "Seni başkan yaptırmayacağız” sözlerinden çok önce, diyalog süreci o telefon görüşmesiyle dağılmaya başlamıştı.
Kandil, artık ABD ile müttefik oldukları düşüncesiyle Ankara'ya yeni müzakere çerçevesi dayatmış, Ankara bunu ancak silah bırakma söz konusu olursa görüşeceğini söylemiş, ancak Öcalan'ın 21 Mart Nevruz konuşmasında beklenen silah bırakma çağrısı gelmemişti.
Sonrasını biliyoruz.
ABD, Türkiye'nin bütün itirazlarına karşı PKK'nın Suriye kolu PYD [Partiya Yekîtiya Demokrat-Demokratik Birlik Partisi] ve onun silahlı kolu YPG'yi [Yekîneyên Parastina Gel-Halk Savunma Birlikleri] “kara gücü", bir tür lejyoner birliği olarak ortak aldı. PKK ile ilişkisini perdelemek için ona SDG [Suriye Demokratik Güçleri] gibi paravan bir isim taktırdı. Ve bugünlerde ABD Başkanı Donald Trump'ın Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun da dediği gibi Suriye'den çıksalar bile “boğazlanmalarına izin vermeyeceklerini" beyan ediyorlar.
Nereden nereye değil mi?
BÜYÜK SATRANÇ TAHTASI Zbigniew Brzezinski
Amerika’nın küresel üstünlüğü ve bunun jeostratejik gereklilikleri
Süpergüç Siyaseti
Avrasya yaklaşık olarak beş yüz yıl önce, kıtaların siyasi olarak etkileşimde bulunmaya başlamasıyla birlikte, dünya iktidarının merkezi olmuştur. Avrasya’da yaşayan insanlar, farklı biçimlerde, farklı zamanlarda -her ne kadar bu çoğunlukla Batı Avrupa bölgesinden de olsa- dünyanın diğer bölgelerine nüfuz etmiş ve egemen olmuş, bu süreçte bu özel konuma erişen Avrasya devletlerinden her biri, dünyanın baş iktidarı olma ayncalığının keyfini sürmüştür. Yirminci yüzyılın son on yılı, dünya meselelerinde tektonik bir değişime şahit oldu. Tarihte ilk kez, Avrupalı olmayan bir güç Avrupa iktidar ilişkilerinin başhakemi olmakla kalmadı, aynı zamanda dünyanın en büyük gücü olarak belirdi. Sovyetler Birliği’nİn başarısızlığı ve çöküşü. Batı Yarıküre’-den bir gücün, Amerika Birleşik Devletleri’nin, tek başına ve aslında gerçek anlamıyla ilk küresel güç olarak hızlı yükselişinin son hamlesiydi.
Ancak, Avrasya jeopolitik önemini yitirmemiştir. Avrasya’nın batı bölgesi Avrupa, halen dünya siyasetinin ve ekonomik gücün pek çok yönden merkezi olmaya devam ederken, doğu bölgesi Asya da yakın zamanlarda ekonomik büyümenin ve yükselen siyasi nüfuzun önemli bir merkezi olmuştur. Bundan dolayı, bütün dünya ile uğraşan Amerika’nın karmaşık Avrasya iktidar ilişkileriyle nasıl baş ettiği sorusu ve özellikle baskın ve rakip bir Avrasya iktidarının ortaya çıkışını engelleyip engelleyemeyeceği noktası Amerika’nın küresel üstünlüğünü kullanma kapasitesine bağlı kalmaktadır.
Bunun sonucu olarak, iktidarın çeşitli yeni boyutlarını -ticaret ve finansa ilaveten, teknoloji, iletişim ve enformasyon- geliştirmenin yanı sıra. Amerikan dış politikası jeopolitik merkezli olmayı sürdürmeli ve Avrasya’daki nüfuzunu Amerika’nın siyasi hakem olduğu kalıcı kıtasal dengeyi yaratmak için kullanmalıdır.
Bu nedenle Avrasya, küresel üstünlük mücadelesinin oynandığı satranç tahtasıdır ve mücadele jeostratejiyi, yani jeopolitik çıkarların stratejik idaresini de içerir. 4O’lı yıllar kadar yakın zamanlarda her biri küresel gücü elde etmeyi ümit eden Adolf Hitler ve Joseph Stalin (o yılın kasım ayındaki gizli görüşmelerde), Amerika’nın Avrasya’dan dışlanması gerektiği konusunda açıkça anlaştılar. Her ikisi de Avrasya’nın dünyanm merkezi olduğu ve Avrasya’yı kontrol edenin dünyayı da kontrol edeceği varsayımını paylaşıyorlardı. Yarım yüzyıl sonra bu durum yeniden tanımlandı: Amerika’nın Avrasya’daki üstünlüğü etkisini ve gücünü uzun süre koruyabilir mi ve daha hangi maksatlarla kullanılabilir?
Amerikan siyasetinin mutlak hedefi, uzun vadeli eğilimleri ve insanlığın temel çıkarlarını korumada tam anlamıyla katılımcı küresel ortaklığı biçimlendirmek için, müşfik ve ileri görüşlü olmalıdır. Ama aynı zamanda Avrasya’ya hükmetmeye muktedir, dolayısıyla Amerika’ya da meydan okuyabilecek Avrasyalı bir rakibin ortaya çıkmaması zorunludur. Bu nedenle kapsamlı ve bütünleşmiş Avrasya jeostratejisini oluşturmak bu kitabın amacıdır.
Raymond H. Hamden tarafından yazılan "Teröristlerin Psikolojisi: Profilleme ve Karşı-Eylem" adlı kitap, terörizmin tarihçesini, farklı terörist tiplerini (etno-coğrafi politik ve dini teröristler, intikamcı teröristler ve psikopat teröristler), profilleme stratejilerini ve terörizmle mücadele tekniklerini ele alıyor. Kitap, teröristlerin psikolojik profillerini oluşturmak ve bunlara karşı müdahale yöntemleri geliştirmek için kapsamlı bir çerçeve sunuyor. Ayrıca, medya, radikalizasyon ve terörle mücadele politikaları arasındaki ilişkiyi de inceliyor. Hamden'in araştırması, terörizmin karmaşık doğasını anlamak ve etkin müdahaleler geliştirmek için çok yönlü bir yaklaşımı savunuyor.
Profilleme, suç mahallindeki davranışları değerlendirerek teröristlerin kişisel yaşamları ve karakteristikleri hakkında bilgi edinmeyi hedefler. Bu bilgiler, soruşturmaları yönlendirmede önemli rol oynar.
Terörist profillemesinde kullanılan başlıca yöntemler şunlardır:
Bireysel Profilleme: Teröristlerin kişisel geçmişlerini analiz ederek, casusluk, sabotaj, hükümeti devirme gibi eylemlere eğilimlerini belirlemeyi amaçlar. Bu analizde sosyoekonomik ve psikopatolojik faktörler incelenir.
Sosyoekonomik Profilleme: Bireyin sosyal statüsü, eğitimi, geçim kaynakları, medeni hali gibi faktörler üzerinden terörist eğilimini belirlemeye çalışır. Teröristlerin genellikle orta veya üst sınıftan ve yüksek eğitimli olduğu görülmüştür, ancak bu durum zamanla ve yere göre değişebilir.
Patolojik ve Psikolojik Profilleme: Terörist eğilim ile psikopatolojik davranışlar arasında ilişki kurmayı hedefler. Geçmişte yaşanan travmalar, cinsel yoksunluk veya baskıcı ortam gibi faktörler incelenir. Bu profilleme, çeşitli kişilik kategorilerini ve davranış bozukluklarını değerlendirir.
Grup Profilleme: Terörist grupların sosyal etkilerini ve motivasyonel temellerini anlamaya odaklanır. Grup içindeki sosyalizasyon ve beyin yıkama süreçleri analiz edilir.
Örgütsel Profilleme: Terörist örgütlerin yapısını, işleyişini ve ideolojisini inceleyerek örgütlenme dinamiklerini anlamaya çalışır. Bu, örgütün nasıl yeni üyeler kazandığı ve ideolojiyi nasıl yaydığını anlamayı içerir.
Irksal, Cinsiyet ve Yaş Profillemesi: Irk, cinsiyet ve yaş gibi faktörleri dikkate alarak profilleme yapar. Ancak bu tür profilleme yöntemleri hem ayrımcı hem de yanıltıcı olabilir. Örneğin, erkek teröristlerin sayısal çoğunluğu olsa da, kadınlar da terörist eylemlerde önemli roller üstlenir.
Terörist profillemesinin sınırlamaları da bulunmaktadır:
Genellemelerin Zorluğu: Teröristler, etnik, ekonomik ve sosyal kökenler açısından karmaşık bir yapıya sahiptir ve genellikle gezgin veya göçmen olabilirler. Bu nedenle, tek bir profile oturtulmaları zordur.
Aşırı Basitleştirme Riski: Teröristlerin sadece psikolojik veya politik bir olgu olarak görülmesi, karmaşık motivasyonları ve etkenleri göz ardı etmeye yol açabilir.
Ayrımcılık ve İnsan Hakları İhlalleri: Irk, din gibi faktörlere dayalı profilleme, insan haklarını ihlal edebilir ve toplumda ayrımcılığı artırabilir. Bu tür uygulamalar, hedef alınan grupların toplumdan dışlanmasına ve yetkililere olan güvenin azalmasına yol açabilir.
Gizlilik ve Kaçma Becerisi: Teröristler, gizlenme ve kaçma konusunda uzmandır. Bu durum, profilleme çalışmalarını zorlaştırır ve teröristlerin belirlenmesini güçleştirir.
Değişkenlik: Terörizm, siyasi ortama bağlı olarak değişebilir ve sosyal ve ekonomik koşullar değiştikçe teröristlerin demografik yapısı da değişebilir. Bu nedenle, profilleme çalışmalarının sürekli olarak güncellenmesi gerekir.
Psikolojik Profillerin Yetersizliği: Teröristlerin psikolojik profillerini oluşturmak zordur, özellikle de gözaltında tutulan ve henüz sorgulanmamış teröristler için.
Son olarak, terörist profilleme henüz mükemmel bir yöntem değildir. Deneyim ve bilimsel araştırmalarla geliştirilecek kanıta dayalı yöntemlerle profilleme stratejileri objektif olarak yönlendirilebilir.
SELEFİ İDEOLOJİ VE ŞİDDETİN MOTİVASYONLARI
Mesut ÖZDİL
İslam’ın tarihte yaşamış olduğu ve günümüze miras kalan en büyük bunalımı, problemleri kendi iç bütünlüğü içinde değerlendirneme, içtimai meselelere nasstan ve fikirden hareket etmeye çalışmak olmuştur. Uygun olanı sosyal realitenin içinde aramak bu şekilde ihmal edilmiş, olgular görmezden gelinmiş hülasa akliliğin ve insani görüşün akamete uğramasını beraberinde getirmiştir. Selefe göre ideal hayat “Asr-ı Saadef’te yaşanmış, hakikat geçmişte aranmıştır. Tanrı ve Peygamberin kutsadığı ilk nesiller eliyle din tamamlanmıştır, Selef kendi asrında bütün meseleleri çözmüş, bütün beşeri ihtiyaçları temin edilmiştir. Diğer dinlerde olduğu gibi İslam’da da radikal bir zihni arkaplanın taşıyıcısı konumunda olan gruplar mevcuttur. Bu radikallik küresel ve bölgesel bir alanda teolojik, politik ve sosyolojik bir çerçevede şiddet ile anılır hale gelmiştir. İslam, radikal olma ve şiddet vasıtasıyla, Selefi hedeflerin aracı haline gelmiştir. Selefıliğin, intihar saldırıları, masumların öldürülmesi gibi şiddet olaylarını onaylayan radikal yorumunun mümkün oluşunu sağlayan koşulların sorgulanması; şiddet yoluyla “iyiliği eınretme, kötülükten ahkoyma”nın İslâmî bir söylem içerisinde nasıl uygulanacağının gösterilmesi ve Selefıliğin İslam dini içerisindeki konumunu anlamak bakımından önemlidir. Bu çalışmada dinin şiddet eyleminin neresinde yer aldığı, dini radikalizm içinde dini idealizmin yeri, eylemlerin ve fikri dünyanın Îslamî meşruiyeti sorunu, eylemlerde dini motivasyon ve meşrulaştırma problemleri ele alınmaktadır. Şiddet ve terör eylemleri ile radikalizm arasında kurulan bağın makul olmadığı görülmektedir.
*Meraklısı için Ortadoğu Kitabı Bölüm 3/3 Murat Yetkin*
Bu kitabı okumadan ve tüm istihbarat oyunlarını, emperyalizm, kapitalizm ve çıkar savaşlarını öğrenmeden konuşanlar ZIR CAHİLDİR. Özellikle Osmanlıcılık ve Müslümanlık kimliğiyle kendilerini küçük düşürenlere öğrenmek için verilen bir fırsat. Değerlendiren öğrenir, değerlendirmeyen cemaat tarikat zır cahil ortamda kendini kandırarak sefaleti ve vatansızlığı kucaklar.
"Ortadoğu geçmiş zamanla yazılamaz, şimdiki zamanda yazılmaktadır."
Türkiye'nin dört Cumhurbaşkanı Filistin Cephesi'nde çarpıştı, ikisi İngilizlerin Mısır'daki esir kampında kaldı. Hepsi Kurtuluş Savaşı'nda on saflardaydı.
Türkiye'nin üç Cumhurbaşkanı, zamanında Sovyetler Birliği olan Rusya'ya karşı İsrail ve Iran'la kurulan gizli istihbarat işbirliği anlaşmasında görev almıştı.
Uygarlıkların ve savaşların beşiği Ortadoğu'da rüzgârların ve ittifakların ne kadar çabuk yön değiştirdiğini biliyorlardı.
Nitekim Türkiye'nin NATO müttefiki ABD'nin bir başkanı, PKK liderinin yakalanıp hapsedilmesine yardımcı olurken, bir başkasının PKK'nın Suriye koluyla askeri işbirliğine gittiğine tanık olduk.
Kitapta "Başka bir Suriye siyaseti mümkün müydü?" sorusuna yanıt ararken, Gazze faciasıyla dünyanın vicdanını kanatan İsrail-Filistin çatışmasını ya da Kürt milliyetçiliğini mercek altına alırken, bütün bunların bir asır önce yarım kalmış hesaplardan ayrı düşünülemeyeceğine tanık olacaksınız. Siyasal İslamcılığı uluslararası ilişkilerde kullanma fikrinin İngiliz icadı olmayıp onların başka bir müttefikimizden kopya çekip geliştirdiğine de...
Düşünün ki “Ortadoğu" ifadesi bile bizlere, bölgemizin halklarına ait değil: Nerenin ortası, nereye göre doğu, değil mi? Kitapta bulacaksınız.
Coğrafyamızda yüzlerce kez tekerrür eden tarih elbette geçmiş zamanla anlatılamaz, her gün haberlerde yazılmaya devam ediyor.
*Meraklısı için Ortadoğu Kitabı Bölüm 2/3 Murat Yetkin*
Bu kitabı okumadan ve tüm istihbarat oyunlarını, emperyalizm, kapitalizm ve çıkar savaşlarını öğrenmeden konuşanlar ZIR CAHİLDİR. Özellikle Osmanlıcılık ve Müslümanlık kimliğiyle kendilerini küçük düşürenlere öğrenmek için verilen bir fırsat. Değerlendiren öğrenir, değerlendirmeyen cemaat tarikat zır cahil ortamda kendini kandırarak sefaleti ve vatansızlığı kucaklar.
"Ortadoğu geçmiş zamanla yazılamaz, şimdiki zamanda yazılmaktadır."
Türkiye'nin dört Cumhurbaşkanı Filistin Cephesi'nde çarpıştı, ikisi İngilizlerin Mısır'daki esir kampında kaldı. Hepsi Kurtuluş Savaşı'nda on saflardaydı.
Türkiye'nin üç Cumhurbaşkanı, zamanında Sovyetler Birliği olan Rusya'ya karşı İsrail ve Iran'la kurulan gizli istihbarat işbirliği anlaşmasında görev almıştı.
Uygarlıkların ve savaşların beşiği Ortadoğu'da rüzgârların ve ittifakların ne kadar çabuk yön değiştirdiğini biliyorlardı.
Nitekim Türkiye'nin NATO müttefiki ABD'nin bir başkanı, PKK liderinin yakalanıp hapsedilmesine yardımcı olurken, bir başkasının PKK'nın Suriye koluyla askeri işbirliğine gittiğine tanık olduk.
Kitapta "Başka bir Suriye siyaseti mümkün müydü?" sorusuna yanıt ararken, Gazze faciasıyla dünyanın vicdanını kanatan İsrail-Filistin çatışmasını ya da Kürt milliyetçiliğini mercek altına alırken, bütün bunların bir asır önce yarım kalmış hesaplardan ayrı düşünülemeyeceğine tanık olacaksınız. Siyasal İslamcılığı uluslararası ilişkilerde kullanma fikrinin İngiliz icadı olmayıp onların başka bir müttefikimizden kopya çekip geliştirdiğine de...
Düşünün ki “Ortadoğu" ifadesi bile bizlere, bölgemizin halklarına ait değil: Nerenin ortası, nereye göre doğu, değil mi? Kitapta bulacaksınız.
Coğrafyamızda yüzlerce kez tekerrür eden tarih elbette geçmiş zamanla anlatılamaz, her gün haberlerde yazılmaya devam ediyor.
Meraklısı için Ortadoğu Kitabı Bölüm 1/3 Murat Yetkin
Bu kitabı okumadan ve tüm istihbarat oyunlarını, emperyalizm, kapitalizm ve çıkar savaşlarını öğrenmeden konuşanlar ZIR CAHİLDİR. Özellikle Osmanlıcılık ve Müslümanlık kimliğiyle kendilerini küçük düşürenlere öğrenmek için verilen bir fırsat. Değerlendiren öğrenir, değerlendirmeyen cemaat tarikat zır cahil ortamda kendini kandırarak sefaleti ve vatansızlığı kucaklar.
"Ortadoğu geçmiş zamanla yazılamaz, şimdiki zamanda yazılmaktadır."
Türkiye'nin dört Cumhurbaşkanı Filistin Cephesi'nde çarpıştı, ikisi İngilizlerin Mısır'daki esir kampında kaldı. Hepsi Kurtuluş Savaşı'nda on saflardaydı.
Türkiye'nin üç Cumhurbaşkanı, zamanında Sovyetler Birliği olan Rusya'ya karşı İsrail ve Iran'la kurulan gizli istihbarat işbirliği anlaşmasında görev almıştı.
Uygarlıkların ve savaşların beşiği Ortadoğu'da rüzgârların ve ittifakların ne kadar çabuk yön değiştirdiğini biliyorlardı.
Nitekim Türkiye'nin NATO müttefiki ABD'nin bir başkanı, PKK liderinin yakalanıp hapsedilmesine yardımcı olurken, bir başkasının PKK'nın Suriye koluyla askeri işbirliğine gittiğine tanık olduk.
Kitapta "Başka bir Suriye siyaseti mümkün müydü?" sorusuna yanıt ararken, Gazze faciasıyla dünyanın vicdanını kanatan İsrail-Filistin çatışmasını ya da Kürt milliyetçiliğini mercek altına alırken, bütün bunların bir asır önce yarım kalmış hesaplardan ayrı düşünülemeyeceğine tanık olacaksınız. Siyasal İslamcılığı uluslararası ilişkilerde kullanma fikrinin İngiliz icadı olmayıp onların başka bir müttefikimizden kopya çekip geliştirdiğine de...
Düşünün ki “Ortadoğu" ifadesi bile bizlere, bölgemizin halklarına ait değil: Nerenin ortası, nereye göre doğu, değil mi? Kitapta bulacaksınız.
Coğrafyamızda yüzlerce kez tekerrür eden tarih elbette geçmiş zamanla anlatılamaz, her gün haberlerde yazılmaya devam ediyor.
Bölüm 4/4
Peşin Hükümlüler Robert A. Burton
Bir şeyi kesinlikle bildiğinizde bunu bilirsiniz, öyle değil mi? Gökyüzünün mavi olduğunu, trafik ışığının yeşile döndüğünü veya sabah kalktığınızda o günün çarşamba olduğunu "bilirsiniz''. Bunları bilirsiniz, çünkü bilirsiniz işte ... işte, nörolog Robert Burton bu kitapta, bildiğimiz şeyler hakkında düşünme biçimimize dair kavramlara meydan okuyor, bir şeyi bildiğimiz zaman sahip olduğumuz emin olma hissinin, kontrolümüzün ve bilgimizin ötesindeki kaynaklardan geldiğini ifade ediyor.
Burton'a göre, emin olmak, gerçeğe dayalı bir kanıt olmaktan çok zihinsel bir duyumsamadır. Bu bilme hissi, bilginin teyidi gibi gözüktüğü için onu aklın bir ürünü gibi görmeye eğilim gösteririz . Fakat gitgide artan kanıtlar, emin olma gibi duyguların beynin ilkel alanlarından kaynaklandığını ve aktif, bilinçli düşünme ve mantık çerçevesinden bağımsız olduğunu gösterir.
Bilme hissi kendiliğinden oluverir, onun oluvermesini sağlamak bizim elimizde değildir.
Robert Burton, yeni ve ileri nörobilimi, deneysel verileri ve büyüleyici anekdotları bir araya toplayarak, düşüncelerimiz ile gerçekten bildiğimiz şeyler arasındaki tutarsız ve kimi zaman da mantıkla bağdaşmayan ilişkiyi keşfe çıkıyor. Peşin Hükümlüler, zihin, bilgi ve akıl hakkında bildiğiniz (ya da bildiğinizi sandığınız) şeylere meydan okuyor.
From the publisher's feed