UFUK TURU

UFUK TURU

By H. Selim AçanNewsPolitics
Download on the App Store

UFUK TURU episodes

  • İranlı Sosyolog Sara Baherirad ile Ufuk Turu

    Podcast dizimizin bu programında Alınteri Gazetesi'nin Ankara Temsilcisi Zarife Çamalan, İranlı Sosyolog Sara Baherirad ile İran'daki gelişmeleri toplumsal mücadelenin öne çıkan dinamiklerinden biri olan kadın mücadelesi ekseninde konuştu.

    43 yıllık İslamcı molla rejimi boyunca İran halkı hiçbir zaman suskun kalmadı. İçten içe kaynayan bu tepki deryası zaman zaman kitlesel protestolara yol açtı. 2009'daki olaylı cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra başlayan eylemler 2017 ve 2019'da daha da büyüdü.

    Jîna Mahsa Amini'nin katledilmesinin ardından başlayan halk isyanı 50 günü aştı. Faşist molla rejiminin saldırıları ise durmak bir yana daha da gaddarlaşarak sürüyor. İran İnsan Hakları Örgütü, İran ve Rojhilat’ta devam eden protesto gösterilerinde şimdiye kadar otuz dördü çocuk, on dokuzu kadın olmak üzere 253 kişinin İran rejimi tarafından katledildiğini duyurdu.

    Fitilini kadınların ateşledikleri bu öfke patlaması, genç bir Kürt kadınının, Jîna Mahsa Amini’nin ‘ahlak polisi’ denilen zebanilerce dövülerek katledilmesi üzerine patlak vermişti.

    İranlı Sosyolog Sara Baherirad ile söyleşi şu sorular ışığında şekillendi:

    1)İran yıllardır içten içe kaynıyor. Özellikle 2017'den başlayarak yoksulluk ve yolsuzluklara karşı gelişen eylemlerden söz edebiliriz. Peki, Mahsa Amini isyanını öncekilerle ortaklaştıran ve ayıran özellikleri nelerdir?

    2)Kadınların İran'daki direniş 50. gününde. Protesto gösterilerinde şimdiye kadar otuz dördü çocuk, on dokuzu kadın olmak üzere 253 kişi katledildi. Buna rağmen direniş durmuyor. İran'da kadınları sokağa döken nedenler sadece kadın olmaktan ve kadına karşı ayrımcı, aşağılayıcı, köleleştirici uygulamalardan mı kaynaklanıyor? Yoksulluğu, açlığı, işsizliği bunları tetikleyen, birleştiren şeyler miydi?

    3)Genç bir Kürt kadını olan Jîna Mahsa Amini'nin katledilmesi dünyanın her yanında yankısını buldu. “Jin jiyan azadi” veya “Zen, zendegi, azadi” sloganlarıyla enternasyonal bir söylem haline geldi. Bu, direnişteki kadınlar tarafından nasıl karşılandı? 

    4)Gözaltına alınanların, tutuklananların idam edilmesiyle ilgili bir karar çıkarmaya çalışıyorlar. Çıkarabilirler mi bu kararı, uygulayabilirler mi?

    5) Ahlâk polisi ne iş yapar İran'da?


    ---
    Send in a voice message: https://anchor.fm/alinteri/message
    24 min
  • Can Dündar'la Ufuk Turu: Seçim süreci üzerine

    Türkiye bir seçim düzlemine girmiş görünüyor ama süreç hâlâ bir dizi belirsizlik ve riski de içinde taşıyor. Öyle ki seçimlerin ne zaman yapılacağı, yapılıp yapılmayacağı, yapılacak olsa bile bunun hangi koşullarda nasıl bir seçim olacağı dahi belirsiz. 

    Bu noktada özellikle seçmen iradesinin düpedüz çöpe atıldığı 7 Haziran 2015 genel seçimleri ve 2019'daki İstanbul belediye seçimlerinde yaşadıklarımızla mühürsüz oyların bile geçerli sayıldığı 2017'deki Anayasa referandumu deneyimlerini akılda bulundurmak gerekiyor. 

    Keza geçen yıl yapılan ve sandık kurullarının oluşumu, yargı denetimi ve sayım kuralları konusunda istismara açık yeni düzenlemeler getiren seçim yasası değişikliği ya da geçenlerde çıkan sansür yasası gibi hazırlıkları da hafife almamak lâzım.

    Öte yandan Tayyip Erdoğan-Bahçeli ikilisi ve şürekalarının iktidarı bırakmamak için ellerinden geleni yapacakları kaygısı yüksek. Bunun tümüyle yersiz ve temelsiz olduğunu da söyleyemeyiz. Ülke içinde kurdukları rüşvet ve yolsuzluk mekanizmaları aracılığıyla işledikleri mali suçlar yanında özellikle Suriye’de işledikleri savaş suçlarına ilişkin dosyaların ucunun açılması olasılığı dahi ödlerini koparmaya yetiyor. Dolayısıyla bir bahaneyle olağanüstü hal ilan edip ya da savaş dahil uluslararası bir kriz çıkarıp seçimleri ertelemek hatta iptal etmek istemeleri çok uzak bir olasılık değil. 

    Bütün bunlar elbette kaygı verici. Ciddiye alınması gereken olasılıklar. Ama “ciddiye almak” derken korkudan sinip paralize olmamıza ya da “aman belayı biz davet etmiş olmayalım” psikolojisiyle pısıp “ölü balık taktiği” izlememize de yol açmamalı. Bu iki tutum da olası felaketi büyütmekten başka sonuç doğurmaz.

    Bu tehlikelerin farkında olmak, bizlere sadece “bu iş bitti, bu iktidar gitti gidiyor” rehavetine kapılmamak gerektiğini hatırlatmalı. Tabii bir de en kötü olasılığı bile dikkate alarak bunlara karşı bugünden çok yönlü bir hazırlık içine girmemiz gerektiğini. 

    Bu bağlamda tehlikelere gözünü kapatarak hafife alan aymazlık ne kadar tehlikeliyse “aman provokasyon olur, iktidarın ekmeğine yağ süreriz” gerekçesiyle siniklik vazeden yaklaşımlar da o denli silahsızlandırıcı. 

    Alınteri gazetesi olarak yayınladığımız podcast dizisinin bu programında gazeteci Can Dündar’la bu konuları konuştuk. 

    Aşağıdaki sorular ekseninde gelişen sohbeti Alınteri’nin Youtube ve Spotify hesaplarından dinleyebilirsiniz: 

    1) Can, sen tabloyu nasıl görüyor, süreci hangi yönlerden nasıl okuyorsun?

    2) Muhalefet cephesinde "Tayyip Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin" ruh hali çok yaygın ve belirleyici. Bu arada AKP-MHP blokunun oy kaybından hareketle "gitti gidiyor" havası körükleniyor. Bu doğru mu sence? Hakikaten "gidiyor mu güç kaybetmekte olan"?

    3) Muhalefetin başını -güç anlamında- 6'lı Masa olarak da adlandırılan Millet İttifakı çekiyor. Yalnız bu iyi-kötü kaynaşmış bir ittifaktan çok herkesin ötekilere dirsek atıp öne geçmeye çalıştığı bir yengeç sepeti görünümünde. Bundan da önemlisi olur da seçimleri kazanırlarsa Kürt sorunu, kadın sorunu, dış politika, yoksulluk ve işsizlikle savaş, emeğin ve doğanın hayasızca sömürülüp yağmalanmasının önüne geçme başta olmak üzere Türkiye'nin temel meselelerinin çözümü konusunda şimdiki faşist iktidar blokundan farklı olarak neyi nasıl yapacakları belirsiz. 

    Bu tabloda umut nerede sence? Daha doğrusu şöyle sorayım, umutlarımızın yeni bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmaması için ne yapmamız gerekiyor?

    38 min
  • Erk Acarer'le Ufuk Turu: Sedat Peker'in ifşaatları

     H. Selim Açan, Sedat Peker'in ifşaatları konusunu gazeteci Erk Acarer'le konuştu.

    Erk Acarer, Peker’in ifşaatlarının kamuoyuna yansıması konusunda öne çıkan gazetecilerden biri. Bu yüzden bazı bedeller ödedi. Evinin önünde saldırıya uğradı, daha önce çalıştığı BirGün gazetesiyle yolları bu yüzden ayrıldı. Bu arada “haber kaynağıyla arasına gerekli mesafeyi koymadığı” temelinde eleştirilere hedef oldu. 

    'Devlet' denilen mekanizmanın doğasından kaynaklanan bu çürümenin önce 12 Eylül askeri faşist cunta döneminde, ardından Kürdistan'da yürütülen kirli savaşa paralel olarak 1990'lar sonrasında ivmelendiği görüşünde birleşen yazarımız ve konuğu arasındaki sohbet, aşağıdaki sorular ekseninde gelişti: 

    1) Yeraltı dünyasının devletle en içli dışlı isimlerinden biri olarak bilinen Sedat Peker iki yıldan beri ifşaatlarıyla gündemde. Devletteki çürümeyi, yozlaşmayı, çeteleşmeyi, buna paralel gelişen uyuşturucu kaçakçılığı, soygun ve gasp süreçlerini somut olay ve belgeler temelinde sergilemeye başladı. Görünen o ki elinde çok daha fazlası var. Bu yönüyle ucunu göstererek ilerlediği bir şantaj siyaseti izliyor. 

    Fakat şu soru yanıtını hâlâ bulmuş değil: Ne oldu da Peker konuşmaya başladı? Sansasyon peşinde koşmadığı açık da neyin peşinde koşuyor? Senin yorumun ne bu konuda? 

    2) Peker, başlangıçta “Bir kamera-Bir tripod” sloganıyla doğrudan yayın yapıyordu. Sonra belli ki perde arkasında yapılan bazı pazarlıklar sonucu BAE bu yolu kapattı. Bunun üzerine bir süre sonra farklı isimlerle açtığı hesaplar ya da 3. şahıslar üzerinden verdi mesajlarını. Fakat şimdi sesi iyice kısılmış görünüyor. Bu arada etrafındaki çemberin daraldığını düşündüren gelişmeler var. Peker’i ortadan kaldırmaları için uluslararası bir mafya çetesine 25 milyon dolar gibi çok yüksek bir fiyat teklif edildiği dile getirildi, hakkındaki İnterpol araması önceleri “ifadesinin alınması” ile sınırlıyken şimdi “bulunduğu yerde iade amaçlı yakalanmasına” çevrildi, bir süreden beri “Basın danışmanı” kimliğiyle boy gösteren bir adamı çok ilginç bir sınır dışı edilme süreci sonunda “adrese teslim” Türkiye verildi. Diğer yandan Peker, seçime iki ay kala çok daha sarsıcı dosyaların kapağını açacağını iddia etmişti. 

    Sen bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsun? Süreç hangi olasılıklara gebe, muhtemelen nasıl bir seyir izler sence?

    3) Peker’in ifşaatlarının kamuoyuna yansıması konusunda öne çıkan gazetecilerden biri oldun. Bu yüzden hem evinin önünde saldırıya uğradın hem de BirGün gazetesiyle yolun ayrıldı. Gazeteciliğin temel ilkelerinden biri olan “haber kaynağıyla aradaki mesafeyi koruma” noktasında gereken özeni göstermemekle eleştiriliyorsun. Bu konuda ne diyorsun?

    1 hr
  • Ufuk Turu: İnşaat işçileri greve hazırlanıyor

    Podcast dizimizin bu programında Alınteri editörlerinden Mürüvet Küçük  İnşaat-İş Örgütlenme Sorumlularından Yunus Özgür ve DİSK Dev Yapı-İş  Genel Başkanı Özgür Karabulut’la hem nasıl bir yol katettiklerini hem  grevle neyi amaçladıklarını, taleplerinin neler olduğunu, inşaat  işkolunun özelliklerini, birleşik mücadele içinde nasıl bir kültür  yarattıklarını konuştu.  

    Programımızda şu sorularla birlikte yürüyen bir sohbet gerçekleştirildi:   

    - İnşaat işkolu denilince aklınıza ilk elde neler gelir? 

    - Herkesin birleşik mücadele dediği, ama bunu pratikte örmekte güçlükler  yaşadığı bir dönemde siz böyle bir örnek yarattınız. Sizi buna motive  eden neydi? Bu konuda nasıl bir yol katettiğinizi, varsa hangi  noktalarda zorlandığınızı, olumluluklarının neler olduğunu özetlemenizi  istesek… 

    - Şimdiye kadar nasıl bir çalışma yürüttünüz, bu çalışmanın kazanımları  neler oldu? 

    - Sizi hep işçilerin ücret ve diğer haklarıyla ilgili sorunlar üzerinden  gerçekleşen fiili eylemlerle biliyoruz. İşçi hakkı gasbedilince geliyor  ve birlikte direnerek genelde sorunu çözüyorsunuz. Görünürde mesele  ücret meselesi gibi duruyor, siz bu konuda deneyimlerinizle de birlikte  düşününce ne dersiniz? 

    - Grev fikri bugüne kadarki genel çizginizden farklı bir eşiği ifade  ediyor. Bu fikre hangi ihtiyaç ve hedeflerle yöneldiniz? 

    - Bu nasıl bir grev olacak, biraz açar mısınız? 

    - Bu çağrıda hangi talepleri öne süreceksiniz? 

    - Bu talepler aynı zamanda inşaat işkolunun daha bütünlüklü sorunlarını  ifade ediyor. Elbette çalışmanıza da böyle bir zemin sunuyor. Grev  sonrasında işkolunda nasıl bir hat izleyeceksiniz?

    48 min
  • İlkay Akkaya ile Ufuk Turu: Toplumların Saati

    Türkiye’de konser yasakları son aylarda adeta patlama yaptı. Furya 14-22  Mayıs’ta Eskişehir’de yapılacak olan Anadolu Fest’in yasaklanmasıyla  başladı. Gülşen’in konserlerinin yasaklanıp ardından tutuklanmasını  zincirlerinden boşanan bu zorbalığın zirvesi sanıyorduk ki, Ankara’da  Onur Şener’in kendisinden istenilen parçayı çalmadığı gerekçesiyle  öldürülmesine kadar vardı iş.  

    Yasakların iki ortak özelliği gözüküyor: Birincisi yasaklama  kararlarının ya valilik ve kaymakamlıklarca ya da AKP ve MHP’li  belediyelerce gerçekleştirilmesidir. Bu da yasakların hükümetin algısı  ile paralel olduğunu gösteriyor. İkinci ortak özellikse yasaklanan  konser veya festivallerin illa hükümet-iktidar karşıtı olmamasıdır.  İktidarın kültür algısının dışında olması, yani onlardan olmaması  yasaklama için yeterlidir.   

    Sanatın ve sanatçıların hedef alınması sadece Türkiye’ye özgü bir durum  değil. Bu saldırı türü insanlık tarihi kadar eskidir. Fakat Türkiye’nin   seçim düzlemine  girmesiyle birlikte vites büyütüp çeşitlenen saldırı  cephelerinden biri haline geldi.   

    Konser, festival yasaklarının neden birden ivme kazandığını  yorumlayabilmek için birkaç sorunun yanıtına ihtiyacımız var: AKP  Hükümeti, bizzat Tayyip Erdoğan’ın da birkaç kez dile getirdiği gibi  “kültürel hegemonyasını” bir türlü kuramadığı için mi saldırı  pozisyonuna geçti?  

    Son yasakların amacı 2023 seçimi için kendisinden  hızla koptuğu (hatta kaçtığı) artık aleni olan muhafazakar  tabanından  geri kalanları korumak, hatta bir kısmını yeniden kazanmak için mi ?  

    Bu sorular çoğaltılabilir, çoğaltılmalıdır da. Çünkü konser-festival  yasaklamalarını bazı gerici odakların işgüzarlığına ya da yerel  yöneticilerin merkezi iktidara yaranma çabalarına bağlamak, meseleyi  büyük resmin görülmesini engelleyecek biçimde darlaştırmak anlamına  gelir.   

    Alınteri yazarlarından  D. Emrah Zıraman,  konser yasaklarını, kendisi  de bu yasaklardan nasibini alan müzisyen İlkay Akkaya ile aşağıdaki üç  ana soru  ekseninde konuşuyor:    

    -   Son dönemde yeni bir konser yasakları furyası baş gösterdi.  İmamların camilerde hutbe ile fetva vermeleri ya da adı sanı bilinmeyen  gerici örgütlerin yaygaraları üzerine konser, festival yasakları oldu. Sence bu yasak furyası neden çıktı, neden yaygınlaştı, bunun arkasında  ne yatıyor ve bu yasakların müzisyenler ve dinleyiciler açısından  sonuçları neler oluyor ?   

    - Erdoğan mealen “toplumu her konuda değiştirdik ama kültürel  hegemonyamızı kuramadık” cümlesini son zamanlarda çokça tekrar etmeye  başladı. Ama bu hegemonya faşizmin doğası bakımından Gülşen  örneğinde  olduğu gibi tutuklamaya, Ankara’da Onur Şener’in öldürülmesi gibi  olaylara doğru evrilmeye başladı. Hatta Onur Şener olayında devlet  memuru olan eğitimli insanların cinayet işleyecek noktaya getiren bu  “kültürel hegemonya” nedir?   

    -  Sanatçı olarak Türkiye’de mevcut politik süreçte sanatsal, kültürel  atmosferi nasıl görüyorsun ? Sence buradan nasıl çıkılabilir?

    21 min
  • Ayşegül Karakülhancı'yla Ufuk Turu: Yeşiller ne kadar yeşil?

    Yeşiller olarak bilinen hareket, 1970’lerin sonlarına doğru Avrupa’da filizlendi. Fakat asıl olarak dünya çapındaki devrim dalgasının geri çekildiği 1980’li yıllarda güçlendi. Hareket özellikle Almanya’da çok büyük popülarite kazandı. 

    Çevre duyarlılığı yanında nükleer silahlanma ve savaş karşıtlığıyla özellikle eğitimli kentli orta sınıf içinde büyük sempati topladı. Sosyalizm adına sergilenen pratiklerin yarattığı hayal kırıklığı ve tepkilerin payı da büyüktü bu güçlenmede. 

    Değişik biçimlerde sivil itaatsizlik eylemlerini esas alsa da 1980’li yıllarda yeşil hareket gerçekleştirdiği militan protesto eylemleriyle tanınır oldu. Frankfurt Havaalanı pistlerinin genişletilmesine karşı direniş, Almanya’daki NATO üslerinin kuşatılması, nükleer silah taşıyan trenlerin yollarının bloke edilmesi  gibi eylemleri bütün dünyanın ilgisini çekti. 

    Alman yeşilleri 1980 başlarında partileşme yönelimine girdiler. Sonrasında ilk kez 1998’de hükümet ortağı oldular. O yıl Sosyal Demokrat partiyle kurdukları Kızıl-Yeşil koalisyonu, yeşil hareketin o zamana kadar verdiği görüntü-yarattığı algı ile gerçekliği arasındaki açıklığı gözler önüne serdi. Hitler faşizminin yenilgiye uğratıldığı 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonra Alman Ordusu ilk kez Yeşillerin hükümet ortağı oldukları bir dönemde Almanya toprakları dışında bir savaşa katıldı ve Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde aktif rol oynadı. 

    Bugün bu filmin üstelik genişlemiş bir versiyonunu izliyoruz. Yeşiller Almanya’da bir kez daha hükümet ortağı, üstelik 1998’den daha güçlü bir konumdalar ve bu kez sadece NATO’nun kışkırttığı Ukrayna’daki savaş ateşine odun taşımakla kalmıyorlar. Nükleer karşıtlığını da bordalarından atıp düne kadar kapatılmalarını savundukları atom santrallerinin üretime devamını içeren politikaların savunucusu olarak karşımıza çıkıyorlar. Düşünün ki Yeşiller Partisi’nin eski eşbaşkanlarından şu an Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, “Alman seçmenler ne düşünürlerse düşünsünler (savaşı sürdürmesi için) Ukrayna’yı desteklemeye devam edeceklerini” dile getirmekten çekinmiyor. Partinin bir diğer önde gelen ismi şu an Almanya Tarım Bakanı olan Cem Özdemir de, “Dünyanın açlıkla karşı karşıya kalmaması için Ukrayna’ya gelişmiş silah sistemleri göndermek gerektiğini” savunan bir mantık tutulmasını dillendirebildi. 

    Bugün artık “Yeşiller ne kadar yeşil, ne kadar sol, ne kadar hümanist” soruları gündemde. 

    Podcast dizimizin bu programında H. Selim Açan, Avrupa ve Almanya siyaseti konusunda bilgilendirici makale ve haberleriyle tanıdığımız gazeteci Ayşegül Karakülhancı ile bu bariz siyasi ve ahlaki deformasyonu konuşuyor. 

    Aşağıdaki soruların yanıtlarını birlikte arıyorlar:

    Bir süredir genelde AB’nin özel olarak ise Almanya’da koalisyon ortağı Yeşillerin izledikleri politikanın ikiyüzlülüğüne dair eleştirel makaleler kaleme alıyorsun. Bunları gözden kaçırmış olabilecek dinleyicilerimizi de gözeterek eleştirdiğin konuları spotlar şeklinde hatırlatır mısın ?

    Yeşillerin bu evrimini neye bağlıyorsun? Bu bağlamda Almanya’daki Yeşiller Partisi hâlâ “yeşil” mi sence? Onu “sol”da görebilir miyiz? 

    Almanya nereye gidiyor? Geçenlerde bu kez SPD’li (Sosyal Demokrat Parti) Savunma Bakanı Lambrecht “Almanya’nın Avrupa’da askeri olarak (da)  öncü güç rolünü oynamak zorunda olduğunu” söyledi. Yani Wehrmacht Almanyası’nın hortlatılması yolundaki emeller artık açıkça dillendiriliyor. Öte yandan Ukrayna konusunda savaşı körüklemekte ısrarlı fanatik politika yüzünden şimdiden ciddi bir enerji krizi baş gösterdi, enflasyon tırmanıyor, fiyatlar ve kiralar fırlamış durumda, işçi ve emekçilerin yanı sıra artık orta burjuvazi de gelecek kaygısı duyuyor. Toplumsal ve politik gelişmeler açısından önümüzdeki süreçte nasıl bir Almanya manzarası öngörüyorsun?

    26 min
  • Ayşe Düzkan'la Ufuk Turu: İran'dan yayılan dalga

    İran iki haftadır yeni bir isyan dalgasıyla çalkalanıyor. Fitilini kadınların ateşledikleri bu öfke patlaması, genç bir Kürt kadının, Jîna Mahsa Amini'nin 'ahlak polisi' denilen zebanilerce dövülerek katledilmesi üzerine patlak verdi. İran’ın dört bir yanında kadınlar sokaklara döküldü, başörtülerini yakarak “Jin Jiyan Azadi” sloganlarıyla yeri göğü inletti. 

    Hız kesmeyen öfke kısa sürede dünyanın her yanına yayıldı. 

    Oya Açan, İran'da kadın mücadelesinin evrimini, İran toplumunu pençesine almış derin toplumsal çelişkileri, bunun kadın isyanıyla bağını Türkiye'de feminist hareketin önde gelen isimlerinden gazeteci Ayşe Düzkan'la konuştu.

    Aşağıdaki sorular ekseninde gelişen sohbeti Alınteri’nin Youtube ve Spotify hesaplarından dinleyebilirsiniz: 

    1. Öncesi de olmakla birlikte özellikle 2000 sonrası yıllarda kadınların toplumsal mücadelelerin başını çeken öncü bir rol oynadıklarını görüyoruz. Sudan Devrimi, Şili’den yayılan La Testis dalgası, Polonya ve ABD'deki kadınların kürtaj “hakkı”nın ellerinden alınmasına karşı yürütülen mücadele... Uzaklara gitmeye de gerek yok Kürdistan ve Türkiye gözümüzün önündeki örnekler. Bu zincire şimdi fitilini Jina Mahsa Amini’nin ateşlediği İran'daki yeni isyan dalgası eklendi. Öncelikle bu son dalgayı nasıl değerlendirdiğini sormak istiyorum sana?

    2. İran'da 2019'dan bu yana böylesi bir isyan dalgası görülmemişti. Sokakta yalnızca kadınlar yok, mesele de rejimin kuruluşundan bu yana temel direklerinden biri olan kadın düşmanlığının simgesel örtüsü “tesettür” olmaktan çıktı. Kadın-erkek, etnik kimlik farklarının silindiği bir halk hareketinden bahsedebiliriz. Hayat pahalılığı, zamlar, ekonomik ve toplumsal baskılar etnik kimlik farklılıklarını bile geçersizleştirerek sınıfsal temelde bir toplanma olduğunu gösteriyor. Ne dersin? 

    3. Dünyada da Türkiye'de de kendini sürekli büyüten kadın hareketinin önünü kimse kesemez artık! Örneğin Emine Şenyaşar'ı kimse söküp alamıyor o Adliye’nin önünden. Barış Anneleri, Cumartesi Anneleri geri adım atmıyor. 8 Mart'larda kabaran dalgaları kimse engelleyemiyor. Fakat şöyle de bir gerçek var: Kadınlar hala defansif temelde harekete geçiyorlar. Kendilerine yönelik şiddete, bedenlerine, kimliklerine, kazanılmış haklarına bir saldırı olduğunda hareketleniyorlar. Hareketi bu düzlemden bir adım ileriye, yani kadını yok sayıp hiçleştiren koşullar ve sistemle daha köklü bir hesaplaşma düzlemine sıçratabilmek için/neler yapmalıyız?


    23 min
  • Neslihan Acar’la Ufuk Turu: Sınıfı örgütlemek

    İşçi sınıfı hareketi son yıllarda gözle görülür bir canlanma içinde. Bu henüz 1970’lerin sonu, 1987’deki Bahar eylemleri ya da 2017’deki Metal Fırtına gibi bir dalga halini almış değil. Fakat her an buna dönüşme potansiyeli yüksek. 

    Bu süreçte gerçekleşen bazı direnişler hem sergilenen kararlılık yönüyle hem de sermaye ve burjuva devlet karşısında elde ettikleri kazanım yönüyle kamuoyunda büyük sempati topladı, emekçi kesimler için bir moral ve cesaret kaynağı oldular. 

    Soma madencilerinin inatçı kavgasını, inşaat işçilerinin gerçekleştirdikleri onlarca direnişi, Migros işçilerinin, motokuryelerin, Antep ve Adana’daki saya işçilerinin grevlerini  buna örnek verebiliriz. 

    Bazıları sendika ağalarının ihaneti yüzünden satışla sonuçlansa da Ankara, İstanbul, İzmir belediyelerindeki işçilerin grevleri, Urfa’da Uğur ve Özak Tekstil ile Hakan Plastik  grevleri, Mersin Çimsataş, Çorum maden, Düzce Standart Profil direnişleri  gibi örneklerse sınıf içindeki kaynamanın yaygınlığını göstermesi yönüyle dikkat çekiciydi.

    Emek-sermaye çelişkisinin keskinleşmesine paralel olarak kavganın kızışması bir taraftan da yeni bir öncü kuşağı öne çıkarıyor. İflas etmiş geleneksel sendikal anlayış ve sendika ağalığına taban tabana zıt yeni sendikalar ve işçi önderleriyle tanışıyoruz.

    Yazarımız H. Selim Açan, podcast dizimizin bu programında militan sınıf sendikacılığı çizgisinde yürümekte ısrarlı bu yeni tip sendikal örgütlenme ve işçi önderliğinin temsilcilerinden biri olarak kamuoyunun özellikle Migros direnişiyle tanıdığı DGD Sen (Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası) başkanı Neslihan Acar’la konuştu. 

    Ona şu soruları sorduğu sohbeti, Alınteri’nin Youtube ve Spotify hesaplarından dinleyebilirsiniz: 

    Türkiye’deki işçi hareketi ve  sendikal hareketin bugünkü görünümünü ana çizgileriyle resmetmeni istesem nasıl bir tablo çizersin? 

    Son yıllardaki işçi eylemlerinde kadınların öne çıktığını görüyoruz. Bu arada bizzat sen kadınların öncüleşmesinin cisimleşmiş bir örneğisin. Hem yılların işçisi hem de öncü bir kadın olarak sınıfın kadın sorununda eğitilmesi, erkek egemen kültürün geriletilmesi konusunda neler yapılmalı?

    Sınıf hareketinin hâlâ aşamadığı eşiklerden biri de sendikal ve siyasal önderlik boşluğu. Bu boşluk sence nasıl giderilir? Militan bir sınıf sendikacılığı çizgisinin güç kazanması için nasıl bir hat izlenmeli? 

    27 min
  • Ertuğrul Kürkçü’yle Ufuk Turu: Şili dersleri

    Şili'de 4 Eylül’de yapılan Anayasa referandumda seçmenlerin yaklaşık yüzde 62’si, “dünyanın en ilerici ilerici anayasası” olarak değerlendirilen anayasa taslağına “Hayır” dedi.

    Oysa 2 yıl önce yapılan referandumda Şili halkının yüzde 80’i Pinochet faşizminin yaptığı mevcut anayasanın değiştirilmesi yönünde oy kullanmıştı.Geçen yıl yapılan başkanlık seçiminin ikinci turunda da “solcu” öğrenci lideri Boriç'i devlet başkanı seçmişti. 

    Sonucun şaşırtıcılığı bu zigzaglarla sınırlı değil. Halkın seçtiği bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanan anayasa taslağı salt siyasal alanda bazı temel demokratik hakların tanınmasıyla sınırlı  değildi. “Yaşam için gerekli olan asgari elektrik enerjisi hakkı” gibi toplumsal eşitlik taleplerinin yanı sıra yerli hakları, cinsel kimlik farklılıkların tanınması, doğaya saygı, iklim ve ekoloji krizleri konusunda devlete sorumluluklar yüklemesi gibi konularda da gerçekten çok ilerici maddeler içeriyordu.

    Buna rağmen Şili'nin Kürtleri olarak tanımlayabileceğimiz Mapuche yerlilerinin yoğun olduğu bölgelerde dahi yüzde 50 destek görmedi. 

    Hal böyleyken sonuca bakarak “Bir halk dünyanın en ilerici anayasasını nasıl reddeder” şaşkınlığını yaşayanlar var. Kimileri bunu hazırlanan metnin hantallığına , maddelerinin çokluğuna ve kimi konularda kullanılan dilin belirsizliğine bağlıyor. Kimileri sonucu “Düzen sola siyaset dersi verdi” diye yorumluyor.

    Sonuç olarak Şili’de ne oldu, neden oldu, nasıl oldu soruları zihinleri hâlâ meşgul ediyor.  

    H. Selim Açan, konuyu Türkiye sosyalist hareketinin önde gelen isimlerinden Ertuğrul Kürkçü’yle konuştu. 

    Konuğuna aşağıdaki soruları sorduğu sohbeti Alınteri’nin Youtube ve Spotify hesaplarından dinleyebilirsiniz:

    1) Şili'de Pinochet diktatörlüğünden kalma faşist Anayasa'yı değiştirmek üzere hazırlanan ve “dünyanın en ilerici anayasası olarak” nitelenen Anayasa taslağı şaşırtıcı bir sonuçla reddedildi. Sen bunu neye bağlıyorsun? Neden böyle bir sonuç çıktı ortaya?

    2) Yeni Yaşam gazetesinin sitesinde yayınlanan Şili'den Hisse... başlıklı yazında “Şili’de 2019 ayaklanmalarıyla başlayan değişim sürecinde gerçekleşen peş peşe üç halk oylaması -2020 Anayasa Meclisi referandumu, 2021 Başkanlık ve Kongre seçimleri ve 2022 Anayasa referandumu- yalnızca Şili değil, büyük değişimlere gebe toplumlar için de büyük bir dünya-tarihsel ders ortaya koydu: Umudu oylamak bir şeydir, hükümeti değiştirmek başka bir şey, devleti ve toplumu değiştirmek ise bambaşka bir şey...” şeklinde bir tez ileri sürüyorsun. Bu dersi biraz açar mısın?..

    3) Şili'de 2019 sonrası tanık olduğumuz gelişmeler, radikal bir siyasal ve toplumsal dönüşüm arzusu ve beklentisi içinde olunan Türkiye toplumu ve sol güçler  açısından hangi dersleri içeriyor? Bu anlamda Şili ne anlatıyor sence bizlere?

    23 min
  • Kavel Alpaslan'la Ufuk Turu: Lübnan

    Ufuk Turu podcast dizimizin bu programında Alınteri yazarı H. Selim Açan gazeteci Kavel Alpaslan'la Lübnan'ı konuşuyor. 

    Sohbette şu sorulara yanıt aranıyor:

    1) Kısa bir süre önce Lübnan'daydın. Lübnan uzun süredir ağır bir ekonomik, siyasi ve toplumsal kriz içinde. Bazı bakımlardan kriz sözcüğünün yetersiz kaldığı çok yönlü bir çöküş-iflas söz konusu. Gözlemlerine dayanarak bugünkü Lübnan'ı ana hatlarıyla nasıl resmedersin?

    2) Lübnan yıllardır özellikle dinsel-mezhepsel fay hatları temelinde bölünmüş bir ülke. Bu yüzden iç savaş dahil büyük acılar yaşadı. Bugünkü çürüme ve çöküşün yanı sıra kronikleşmiş siyasal çözümsüzlüğün temel nedenlerinden biri de bu parçalanmışlık zaten. Yalnız son yıllarda patlak veren kitle gösterilerinde bu bölünmüşlüğün üstüne çıkan sınıfsal refleksler kendisini hissettiriyor. Lübnan toplumunun değişik kesimlerini yakından gözleyerek toplumsal nabzı yakalamaya çalışmış biri olarak sen ne dersin, bu damar güçlenebilir mi?  Soruyu şöyle de sorabilirim: Lübnan'ın bu bataktan çıkabilmesi mümkün mü? Bunun yolu nereden geçiyor sence?

    3) Sadece Lübnan değil, Filistin, Irak, zaman zaman parlayan İran... Ortadoğu'da alttan alta yeni mayalanmalar yaşanıyor. Sence nelere gebe bu süreç? Yeni bir halk isyanları dalgasının patlaması olasılığından söz edebilir miyiz? 

    22 min

About UFUK TURU

From the publisher's feed

Alınteri sitesi olarak iki yıldır Geleceğe Dönüş ve Bi Durup Düşünsek başlıkları altında yaptığımız podcast serisini bu yayın döneminde Ufuk Turu başlığı altında sürdüreceğiz.