
Sign up to save your podcasts
Or


Sosyalizm ve geriye dönüşler konusundaki podcast dizimizin 15. programında H. Selim Açan’la konuğu Marksist tarihçi Erdoğan Aydın partinin öncü rolü üzerine konuşmayı geçen programda kaldıkları yerden sürdürdüler.
Sohbetin başında konuşmaların uzamasının konuların öneminden kaynaklandığı görüşünde birleşen konuşmacılardan Erdoğan Aydın, devrimci bir gelecek perspektifi inşa edebilmek için doğru soruları sormanın ve cesur bir muhasebenin önemine dikkat çekti.
Bu görüşü paylaştığını söyleyerek konuşmasına başlayan H. Selim Açan ise, bu dizinin genel amacını da Marksizmin bilimsel sosyalizm öğretisinin özüne uygun devrimci bir gelecek perspektifinin en azından belirli ipuçlarını yakalamak oluşturduğunu vurguladı. Marksizmde öncülük anlayışı ve partinin rolü konusuna ilişkin bu programın ağırlık noktasını da bunun oluşturması arzusunu dile getirdi.
Nitekim bu haftaki sohbetin son bölümünü her iki konuşmacının da gelecekte nasıl bir devrimci öncülük anlayışıyla hareket edilip partinin hem kendi içinde hem de işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle ilişkisinin hangi esaslar temelinde nasıl kurulması gerektiğine dair somut önerileri oluşturdu.
O konuya gelmeden önce H. Selim Açan, öncülük misyonunun kapsamı ve gerektirdiği nitelikler bakımından devrim öncesi ile siyasi iktidarın ele geçirilmesinden sonraki sosyalizmi inşa süreci arasındaki farka dikkat çekerek sözlerine başladı. Aygıt olarak partinin ve onu oluşturan kadroların birincisi bu farkı gözden kaçıran bir tutuculukla hareket ettikleri zaman, ikinci olarak da elde edilen başarıların başlarını döndürmesi sonucu “doğruların tekelini ellerinde tuttukları” vehmine kapılmalarının öncü-kitle ilişkisinin kuruluşunda tepeden inmeci, bürokratik bir yozlaşmayı beraberinde getirdiğine işaret etti.
Bu bozulmanın her şeyden önce sosyalizmin insanı her bakımdan özgürleşme amacıyla çeliştiğini vurguladı. Kendini kitlelerin üstünde görmeye başlayan bu tarz bir “öncülük” anlayışının akıl satıcılığına soyunmasının, farklı görüşleri bir sapma olarak giderek düşmanca bir faaliyet olarak görmesinin kaçınılmaz sonuçlar olarak karşımıza çıkacağını dile getirdi.
Bu bağlamda Sovyetler Birliği örneğinde 1925 sonrası yaşanan ve bütün tarafların kabul edilemez yöntemlere başvurduğu parti içi mücadele sırasında hiçbir kanadın bu açıdan özde birbirinden farklı bir yaklaşım içinde olmadıklarına dikkat çekti. Fakat bunun tabii ki işlenen karşılıklı suçları mazur gösterme gerekçesi olarak kullanılamayacağını özellikle vurguladı.
Bu noktada Erdoğan Aydın, o süreçte bütün tarafların “mutlak doğruyu kendilerinin temsil ettiği” vehmiyle hareket ettikleri tespitini paylaşmakla birlikte “yapamamış” olanla “yapmış” olanı aynı kefeye koyamayacağımıza işaret etti.
Sohbetin ilerleyen bölümlerinde “Lenin’in vasiyeti” olarak da adlandırılan “son mektup” konusu gündeme geldi. Bu mektubun varlığına inandığını belirten Erdoğan Aydın Lenin’in o mektupta Stalin’e yönelttiği eleştirileri hatırlattı. O mektubun Krupskaya’yla Lenin’in kızkardeşi Mariya Ulyanova’nın bir tezgahı olduğuna dair fanatik bir anti-Stalinist tarihçi olan Stephen Kotkin ve Yuriy Yemelyanov’un son yıllarda yayınladıkları belgelere dayalı incelemeleri hatırlatan H. Selim Açan, velevki doğru saysak bile Lenin’in hasta yatağında kaleme aldığı o “mektup”ta Stalin’i “yoldaşlarla ilişkilerinde kabalıkla” suçlarken Troçki’ye hem o mektupta hem de Parti tarihi boyunca bundan çok daha ağır eleştiriler yönelttiğini hatırlattı. Devamla isterse Lenin olsun komünist bir partide veliaht tayini anlamına gelecek tutum ve yaklaşımların sahiplenilip onaylanamayacağını vurguladı. (...)
Programın konuğu Marksist tarihçi Erdoğan Aydın’dı.
Erdoğan Aydın ve H. Selim Açan, 1917 Ekim Devrimi sonrası Sovyetler Birliği deneyiminde proletarya partisinin pratiği ve bu deneyimden çıkarılması gereken dersler üzerinde durmaya geçmeden önce Marksizmde parti ve öncülük anlayışının tarihsel evrimine göz atarak konuya girmeyi tercih ettiler.
J. Molyneux’un Marksizm ve Parti kitabında, “Lenin’in parti anlayışı konusunda Marx’ı da aşarak Marksizmi ileri noktaya taşıdığı” tezini hatırlatan H. Selim Açan, bunun karşı kutbunda ise Lenin’in tam da bu nedenle gerçekte Marksizmden uzaklaştığını iddia edenlerin bulunduğunu belirttikten sonra Erdoğan Aydın’a bu konuda ne düşündüğünü sorarak sohbeti başlattı.
Erdoğan Aydın, sözlerine Molyneux’un tezine özde katıldığını fakat resmi Sovyet yazımının Lenin’in bu konuda Marx’ı takip ettiği iddiasını da doğru görmediğini, aralarında büyük farklılıklar bulunduğunu vurgulayarak başladı. Çünkü dönemlerin farklı olduğunun altını çizdi. Marx ve Engels’in bilimsel sosyalizm öğretisinin temellerini atarlarken proletaryanın ve proletarya hareketinin kapitalizmin gelişimine paralel gelişme özelliklerinden hareketle işçi sınıfının burjuvaziye karşı sendikal mücadele sürecinde “kendisi için bir sınıf” bilincine ulaşacak bir yetenek ve kapasiteye sahip olduğu görüşünü esas aldıkları görüşünü dile getirdi.
Onların parti ve öncülük anlayışının da bu ön kabul temelinde şekillendiğini ifade etti. Sınıf bilincinin edinilmesi gibi partiyi de sınıfın doğrudan kendisinin yaratacağı bir örgütlenme olarak gördüklerini belirtti. Lenin’in farkının bu noktada ortaya çıktığına dikkat çekti. Aradaki bu farkın da kapitalizmin gelişme düzeyi ve tarihsel koşullardaki farklılıktan kaynaklandığının altını bir kez daha çizdi.
Bu tespitlerin devamı olarak Lenin’in parti ve öncülük anlayışını –ister olumlu isterse olumsuz anlamda yorumlansın- “Marksizmde devrim-devrimde devrim” niteliğinde bir sıçrama olarak tanımladı.
Lenin’in devrimci bir sıçramayı temsil ettiği tespitine katıldığını söyleyen H. Selim Açan, bunun temelde onun emperyalizm tahlilinin devrimci karakterinden kaynaklandığını ve sadece parti anlayışıyla da sınırlı olmayıp ona da yol gösteren bir devrim anlayışının ifadesi olduğuna dikkat çekti. Parti ve öncülük anlayışı konusunda Lenin’in farkının da zaten bu devrim ve devrimcilik anlayışının farkından kaynaklandığını vurguladı.
Alman Sosyal Demokrat Partisi örneğinden hareketle sendikal ve parlamenter mücadele alanlarında büyük başarılar elde etmenin yanında sınıfın geniş kitlelerini kucaklayan değişik tipte toplumsal örgütlenmeler ağı yaratmanın hiç de kendiliğinden devrimci bir sınıf bilinci yaratmadığına, tersine partiyi ve sınıfı nasıl içten içe çürütüp düzene bağladığına işaret etti. Leninist parti anlayışına sahip partilerde ilerleyen yıllarda ortaya çıkan bürokratizm ve yozlaşma örnekleri görülürken Alman SPD örneğini de görmek ve bundan da ders almak gerektiğine dikkat çekti.
Sosyalizm ve geriye dönüşler konusundaki podcast dizimizin 13. Programında da partinin rolü konusu ele alındı.
Program konuğu Ziya Ulusoy’du.
Ziya Ulusoy, konuşmasının başında devrim sürecinde olduğu gbi sosyalizmin inşasında da partinin öncü rolünün zorunluluğu ve önemi üzerinde durdu. Sovyetler Birliği deneyiminde bu önemin kendisini özellikle iç savaş ve faşizme karşı savaş kesitlerinde gösterdiğinin altını çizdi. Fakat parti proletaryanın en yüksek örgütü olsa da örgütlerinden biridir dedi. Buna bağlı olarak Partinin Sovyetler, kadın ve gençlik örgütlenmeleri, sendikalar, diğer kitle örgütleri ve örgütsüz kitlelerin varlığıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini vurguladı.
Sovyetler başta olmak üzere bu örgütlerin devrimin ilk yıllarında çok aktif ve canlı olduğunu hatırlattı. Fakat 1920’lerin sonlarından başlayarak bu dinamizmin giderek zayıflayıp biçimselleştiğinin altını çizdi. Bunun sınıfın ve kitlelerin parti ve devlet işleri üzerindeki denetimini zayıflattığı gibi partinin kitlelerden beslenmesini de zayıflattığına işaret etti. Bu noktada teoriden uzaklaşıldığını söyleyerek Partinin devletle iç içe geçtiği ve kendi içindeki canlılığını yitirerek bozulduğu tespitini dile getirdi.
Bu konuda H. Selim Açan, Ulusoy’un partiyi kendisiyle sınırlı değil, kendisini çevreleyen değişik tipte örgütler ağıyla birlikte ele almasını çok önemli bulduğunu vurguladı. Buna bağlı olarak Türkiye solunda özellikle “Ortodoks Marksist” geçinen çevreler içinde kendini gösteren “iktidar” tutkusuna, parti, merkeziyetçilik ve diktatörlük fetişizmine, bu temelde şekillenen tek yanlı-çarpıtılmış Lenin ve Stalin algısına dikkat çekti. Proletarya diktatörlüğü döneminde parti-devlet ilişkisinin ve partinin öncü rolünün de bu çarpık anlayış temelinde şekillendiği görüşünde olduğunu belirtti.
Ziya Ulusoy, konuşmasının ikinci bölümünde öncü partiyle proletarya ve emekçi kitleler arasındaki canlı iletişimin koparak partinin gücü elinde toplamasında koşulların da rolünün olduğunu hatırlattı. Ama parti ve Sovyet kongrelerinin bile giderek seyrekleşip biçimselleşmesi dışında başarıların yarattığı baş dönmesi, geçici durumların genelleştirilip teorileştirilmesi, maddi teşvikler yoluyla ücret eşitsizliğinin kalıcılaşması, kürtajın yasaklanması, enternasyonal ilişkilerdeki tek yanlılaşma gibi bozulma etkenlerinin ortaya çıkışı üzerinde durdu. Bu arada ortaya çıkan parti içi mücadeledeki sertleşmenin sosyalist demokrasiye, parti içi düşünce hayatına ve kolektivizme verdiği zararların bozucu rolünü vurguladı. Revizyonizmin bu bağlamda bir sonuç olarak ortaya çıktığını dile getirdi.
Sohbetin son bölümünde Kültür Devrimi deneyimi üzerinde duruldu. İki konuşmacı da adı Kültür Devrimi olsa bile bunun siyasi bir hareket olduğu, kitlelerin seferberliği gibi görünse de arka planında parti içindeki iktidar savaşımının yattığı, zaten bu yüzden Mao ve Çu En Lay tarafından başlatılıp yine onlar tarafından düğmeye basılarak bitirildiği noktalarında hemfikir oldular. Yine de kitlelerin parti üzerindeki denetim yöntemlerinden biri olarak üzerinde durulup sonuç çıkarılacak bir deneyim olarak görülebileceğini belirttiler.
Sosyalizm ve geriye dönüşler konusundaki podcast dizimizin 13. Programında da partinin rolü konusu ele alındı.
Program konuğu Ziya Ulusoy’du.
Ziya Ulusoy, konuşmasının başında devrim sürecinde olduğu gbi sosyalizmin inşasında da partinin öncü rolünün zorunluluğu ve önemi üzerinde durdu. Sovyetler Birliği deneyiminde bu önemin kendisini özellikle iç savaş ve faşizme karşı savaş kesitlerinde gösterdiğinin altını çizdi. Fakat parti proletaryanın en yüksek örgütü olsa da örgütlerinden biridir dedi. Buna bağlı olarak Partinin Sovyetler, kadın ve gençlik örgütlenmeleri, sendikalar, diğer kitle örgütleri ve örgütsüz kitlelerin varlığıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini vurguladı.
Sovyetler başta olmak üzere bu örgütlerin devrimin ilk yıllarında çok aktif ve canlı olduğunu hatırlattı. Fakat 1920’lerin sonlarından başlayarak bu dinamizmin giderek zayıflayıp biçimselleştiğinin altını çizdi. Bunun sınıfın ve kitlelerin parti ve devlet işleri üzerindeki denetimini zayıflattığı gibi partinin kitlelerden beslenmesini de zayıflattığına işaret etti. Bu noktada teoriden uzaklaşıldığını söyleyerek Partinin devletle iç içe geçtiği ve kendi içindeki canlılığını yitirerek bozulduğu tespitini dile getirdi.
Bu konuda H. Selim Açan, Ulusoy’un partiyi kendisiyle sınırlı değil, kendisini çevreleyen değişik tipte örgütler ağıyla birlikte ele almasını çok önemli bulduğunu vurguladı. Buna bağlı olarak Türkiye solunda özellikle “Ortodoks Marksist” geçinen çevreler içinde kendini gösteren “iktidar” tutkusuna, parti, merkeziyetçilik ve diktatörlük fetişizmine, bu temelde şekillenen tek yanlı-çarpıtılmış Lenin ve Stalin algısına dikkat çekti. Proletarya diktatörlüğü döneminde parti-devlet ilişkisinin ve partinin öncü rolünün de bu çarpık anlayış temelinde şekillendiği görüşünde olduğunu belirtti.
Ziya Ulusoy, konuşmasının ikinci bölümünde öncü partiyle proletarya ve emekçi kitleler arasındaki canlı iletişimin koparak partinin gücü elinde toplamasında koşulların da rolünün olduğunu hatırlattı. Ama parti ve Sovyet kongrelerinin bile giderek seyrekleşip biçimselleşmesi dışında başarıların yarattığı baş dönmesi, geçici durumların genelleştirilip teorileştirilmesi, maddi teşvikler yoluyla ücret eşitsizliğinin kalıcılaşması, kürtajın yasaklanması, enternasyonal ilişkilerdeki tek yanlılaşma gibi bozulma etkenlerinin ortaya çıkışı üzerinde durdu. Bu arada ortaya çıkan parti içi mücadeledeki sertleşmenin sosyalist demokrasiye, parti içi düşünce hayatına ve kolektivizme verdiği zararların bozucu rolünü vurguladı. Revizyonizmin bu bağlamda bir sonuç olarak ortaya çıktığını dile getirdi.
Sohbetin son bölümünde Kültür Devrimi deneyimi üzerinde duruldu. İki konuşmacı da adı Kültür Devrimi olsa bile bunun siyasi bir hareket olduğu, kitlelerin seferberliği gibi görünse de arka planında parti içindeki iktidar savaşımının yattığı, zaten bu yüzden Mao ve Çu En Lay tarafından başlatılıp yine onlar tarafından düğmeye basılarak bitirildiği noktalarında hemfikir oldular. Yine de kitlelerin parti üzerindeki denetim yöntemlerinden biri olarak üzerinde durulup sonuç çıkarılacak bir deneyim olarak görülebileceğini belirttiler.
Sosyalizm ve Geriye Dönüşler konusundaki podcast dizimizin 12. programının konusu “Sosyalizmin inşasında partinin önderliği hangi sınırlar içinde, nasıl anlaşılmalı? “ konusuydu.
Bu ana başlık bağlamında “Tarihsel deneyimlerde gelişme hangi yönde oldu? Bunun nedenleri neydi?” sorusuyla “Bütün eski sosyalist ülkelerde geriye dönüş süreçlerinde parti kadroları, proletarya ve emekçi yığınlar neden bu kadar edilgen kaldılar” sorusuna yanıt arayışı da konunun alt başlıklarını oluşturdu.
12. programın konuğu Nabi Kımran’dı.
H. Selim Açan’la konuğu arasında kimi temel noktalarda farklı görüşlerin dile getirildiği çok canlı ve dinamik bir sohbet yaşandı.
Programın başında önce öncü parti fikrinin hangi ihtiyaçtan doğduğu ve zorunlu olup olmadığı üzerinde duruldu. Konuşmacıların her ikisi de proleter devrimin örgütlenme sürecinde olduğu gibi sosyalizmin inşası sürecinde de partinin öncülüğünü reddeden anlayışların liberal ya da anarşist fanteziler olmaktan öte bir anlam ve geçerlilik taşımadığı noktasında hemfikirdiler.
Buna bağlı olarak 20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa deneyimleri sırasında zamanla ortaya çıkan bürokratik bozulma ve yozlaşmayı doğuran nedenler konusu gündeme geldi. Bu noktada Nabi Kımran özellikle 1917 devrimini izleyen günlerde kitlelerle parti, kitlelerle devrimin öncüleri arasındaki ilişkinin nasıl dolaysız ve teklifsiz olduğuna dair örnekler vererek konuya girdi. Fakat koşulların farklılaşmasına paralel olarak, en başta da iç savaş süreci ve arkasından yaşanan sıkışmaların basıncıyla yetkilerin partide toplandığı merkeziyetçi tarz ve yöntemlerin öne çıktığını ve bunun giderek yerleştiğini dile getirdi. Bu gidişi, kitlelerin özneleşmesi, bütün eşitsizlikler gibi yöneten-yönetilen ayrımının ortadan kaldırılması yerine onun tersi yönde bir gidiş olarak tanımladı.
1920’lerin sonlarında kendi başımıza kalmış olsak da sosyalizmi kurabiliriz yönelimine girmenin yanında parti içindeki görüş ayrılıkları ve savaşımın sertleşmesine paralel olarak bürokratik merkeziyetçi tutum ve anlayışların büsbütün yerleştiğini vurgulayan Nabi Kımran, 1929 sonrası tarımda kolektifleştirme hareketi sırasında uygulanan şiddet ve keyfiliklerin emekçi kitlelerde büyük yaralar açarak onlarla rejim arasına bir kama gibi girdiğine işaret etti.
H. Selim Açan, konuğunun dile getirdiği kimi ilişkilendirmeler ve örneklere neden katılmadığını anlatmaya 1956 sonrasının anti komünist propagandasıyla ona kan taşıyan Troçkist tarih yazıcılığının bildiğimizi zannettiğimiz hatta kanaat sahibi, dahası taraf olduğumuz konularda bile aslında bilinçlerimize nasıl etki ettiğine, nasıl olumsuz tortular bıraktığına dikkat çekerek başladı.
Buna örnek olarak o döneme dair kimi eleştirileri olmakla birlikte sosyalizmin inşasına ve tarihine büyük katkıların yapıldığı bir dönem olarak devrimciliğe adım attığı günden bu yana savunup sahiplendiği Stalin yoldaş ve Stalin dönemi konusunda bile nasıl karanlıkta bırakıldığımızı örnek verdi. Stalin’in partide ve devletteki bürokratik yozlaşmayı görerek hem 1936’da hem de daha savaş bitmeden 1944’ten itibaren partiyle devlet işlerini birbirinden ayırmak ve hem partiyi hem de devlet yönetimini demokratikleştirmek için nasıl kavga verdiğini ama gücünün zirvesinde olduğunu zannettiğimiz her iki dönemde de parti bürokrasisi tarafından nasıl kuşatılıp etkisizleştirildiğine dair ikisi Rus (Yuriy Jukov ve Vladimir L. Bobrov) diğeri ABD’li (Grover Furr) üç tarihçinin 1990 sonrası açığa çıkan belgelere dayalı –Türkçeye de çevrilmiş- kitaplarını kaynak gösterdi.
Bu programda bir değişiklik yaptık. Moderatörlüğü Alınteri yazarlarından Oya Açan yaptı. H. Selim Açan ise bu kez konuktu.
Oya Açan konuyu açarken, proletaryanın devrimci diktatörlüğünü sosyalizmi inşa edebilmek için başvurulması gereken zorunlu araç ve yöntemlerden biri olarak tanımladı. Fakat özellikle liberal-reformist kesimlerin proletarya diktatörlüğü sözcüğünü dahi “itici” bularak karşı çıktıklarını, kendilerini “Marksist” olarak tanımlayan kimilerinin de 1989 çöküşü sonrasında bunlara katıldığını hatırlattı. Bu hatırlatmaların arkasından “Proletarya diktatörlüğünü kabul ya da reddetmek ne anlama gelir” sorusunu sordu.
H. Selim Açan bu soruyu, Lenin’in Devlet ve İhtilal’de Marx’ın Weydemer’e yazdığı bir mektupta yazdıklarından hareketle koyduğu ölçüyü anarak yanıtladı: Sınıfların varlığını ve sınıf mücadelesinin kabulünü proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunun kabulüne kadar genişletip genişletmemenin Marksist olup olmamanın ölçütü olduğunu söyledi. Dolayısıyla konuyu Marksizm zemininde ele alıp tartışmanın ancak bu kabul zemininde kalındığı sürece mümkün olacağının altını çizdi.
Oya Açan’ın ikinci sorusu proletarya diktatörlüğünün işlevi üzerineydi. Burjuvazinin sınıf diktatörlüğünü yıkmak için savaşan devrimci proletaryanın burjuvaziyi iktidardan alaşağı ettikten sonra hâlâ niye böyle bir diktatörlüğe ihtiyaç duyduğunu sordu.
H. Selim Açan bu soruyu yanıtlarken, proletarya diktatörlüğünün işlevinin genellikle sadece devrilmiş ama henüz ortadan kalkmamış sömürücü sınıfların baskı ve denetim altında tutulmasına indirgendiğini ama bunun eksik dolayısıyla sığ bir kavrayış olduğuna dikkat çekti. İşin bu yönünü Lenin’in “en kolay ve basit tarafı” olarak tanımladığını, proletarya diktatörlüğünün asıl işlevinin sosyalist temellerde yeni bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmak olduğunu vurguladı. Bu noktada, proleter sosyalist devrimle sömürücü bir düzenin yerini başka bir sömürü düzeni ve onun temsilcisi sınıfın iktidarının aldığı devrimler arasındaki temel farkı hatırlattı.
(...)
Lekesiz bir geçmiş savunusuyla her şeyi karalama yarışına çıkmış bir inkârcılık Marksizme aynı ölçüde uzaktır.
Sosyalizm ve Geriye Dönüşler konusundaki podcast dizimizin 10. programında da “tek ülkede sosyalizm” tartışmaları üzerine konuşuldu.
Bu programın konuğu gazetemiz yazarlarından Mürüvet Küçük’tü.
30 yılı aşan ortak bir geçmişe sahip iki komünistin yoldaşça sohbetinin başlangıcında, bütün tarihsel olgu ve süreçler gibi Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmi inşa süreci ve buna dair tartışmalar sırasında da zıt kutuplarda yer almakla birlikte aynı tek yanlılıkla malül taraftar fanatizmiyle sınır çekmek gereği üzerinde duruldu.
Sosyalizm ve Geriye Dönüşler konusundaki podcast dizimizin 9. programında “tek ülkede sosyalizmi kurma yönelimi” üzerine tartışma devam ediyor.
Bu haftaki programın konuğu Marksist tarihçi Erdoğan Aydın.
H. Selim Açan’la Erdoğan Aydın arasındaki sohbet konuya ilişkin değişik pencereler açıyor. Fakat bundan da önce farklı düşünülen noktalarda dahi karşılıklı saygıyı elden bırakmayan yoldaşça bir sohbet oluşuyla dikkat çekiyor.
Sosyalizme yeniden çekim gücü kazandırabilmek için 20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa deneyimlerinin Marksist teorinin ilkeleri ışığında cesur bir muhasebesinin yapılması gerektiği noktasında birleşen konuşmacılar, sohbetin başında önce bu sorgulamanın toptan reddiye şeklinde inkarcılığa dönüşmemesinin sınır çizgileri üzerinde duruyorlar.
Sosyalizm ve Geriye Dönüşler konusundaki podcast dizimizin 8. programında “Sosyalizmi tek ülkede inşa mümkün mü” konusundaki tartışma devam etti.
Bu programın konuğu Hasan Demir’di.
Konuya ilişkin görüş alışverişinin açılışını yazarımız H. Selim Açan, “Avrupa merkezli birleşik bir devrimi sosyalizmi inşa edebilmenin zorunlu ön koşulu olarak gören Marx ve Engels, bu tezi hangi öncüllerden hareketle formüle ettiler” sorusunu sorarak yaptı.
Konuğu Hasan Demir, sosyalist harekette yaklaşık 150 yıldır çeşitli dalgalanmalara ve tartışmalara kaynaklık eden bu konuya ilişkin yaklaşımının genel çerçevesini 3 ana başlık altında toplayacağını belirterek sözlerine başladı.
Bu ana başlıklardan ilkini Marx ve Engels’in formüle ettikleri Avrupa merkezli devrim anlayışının oluşturduğunu belirtti. İkinci olarak “tartışmaların fitilini ateşleyen adım” olarak tanımladığı ve “Lenin’in de bahsettiği ama esas olarak Stalin’e ait olduğunu” söylediği tek ülkede sosyalizm anlayışı üzerinde durmak istediğini dile getirdi. Üçüncü olarak da bu tartışmanın bugün ne anlam ifade ettiği konusunu önemli bulduğunu söyledi. Daha sonra bu başlıkları açımlamaya yöneldi.
İlk ana başlığa ilişkin olarak, kapitalizmin 1840’larda henüz sadece Avrupa’da hatta sadece Batı Avrupa’da egemen hale geldiğine dikkat çekerek Marx ve Engels’in dönemin Avrupa’da bile hâlâ güçlü gerici feodal kuvvetleri karşısında ancak birleşik bir devrimin ayakta kalabileceği gerçeğinden hareket ettiklerinin altını çizdi.
Marx ve Engels’in Avrupa merkezli birleşik bir devrim tezini hangi somut tarihsel koşullarda hangi öncüllerden hareketle formüle ettikleri noktasında H. Selim Açan, bir dünya sistemi haline gelme yolunda henüz ilk adımlarını atan kapitalizmin serbest rekabet aşamasıyla bağlantısı içinde özellikle üç noktaya dikkat çekti: 1) Emek-sermaye çelişkisinin bütün çıplaklığı ve keskinliğiyle kendini gösterip egemen hale gelmiş olması, 2) Üretici güçlerin toplumun bütün temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek ölçüde gelişmiş olması, bu bağlamda açlık tehlikesi başta olmak üzere vahşi sınıf çatışmalarının tekrar baş göstereceği “eski çirkefe dönüş” riskinin ortadan kalkmış olması, 3) 1830 ve 1848 devrimlerinde de görüldüğü gibi Avrupa işçi hareketinin o yıllarda hâlâ çok güçlü olan birleşik hareket refleksine duydukları güven. Onların formüllerinin bundan dolayı Avrupa merkezli olduğunu, daha doğrusu bu tarihsel bağlam içinde ele alınması gerektiğini vurguladı.
Tek ülkede sosyalizm konusuna girişte Hasan Demir, “Avrupa Birleşik Devletleri” ve “Kooperatifçilik Üzerine” makalelerinde Lenin’in de değindiği fakat sonrasında Stalin’in yaptığı ölçüde teorileştirmediği tek ülkede sosyalizm yönelimi konusunda fikirlerin bir anda değişmediğine dikkat çekiyor. Bolşeviklerin de 1924 sonlarına kadar birleşik bir devrim anlayışında ve Avrupa’da yeni bir devrimci dalganın yükseleceği beklentisi içinde olduklarına işaret ediyor. Bunun simgesel bir ifadesi olarak Lenin’in “Başkentimiz Berlin olacak” sözünü hatırlatıyor.
Konuşmasının devamında tek ülkede sosyalizmi mümkün görmenin arkasında Lenin’in emperyalizm tahlilinin yattığını vurguluyor. Buna bağlı olarak devrim sorununun bir Avrupa sorunu olmaktan çıkıp bir dünya sorunu haline geldiğine dikkat çekerek bu değişimi açımlıyor. SB pratiğinin sonraki seyrine dair ise özellikle sosyalizmin tarihsel amaçlarıyla çelişen uygulamalara, özellikle de enternasyonalizmden uzaklaşmaya örnekler vererek dikkat çekiyor. Sosyalizmi bir “şey” olarak değil bir “süreç” olarak kavramanın farkı ve anlamı üzerinde duruyor.
Sohbetin son bölümünde ise konuşmacılar günümüz koşullarında birleşik bir devrim imkanının ne denli güçlendiğine dikkat çekiyorlar.
“Tek ülkede sosyalizm yönelimi tarihsel bir hata mıydı” konusunun tartışılması Sosyalizm ve Geriye Dönüşler konusundaki podcast dizimizin 7. programında da sürüyor.
Bu haftaki program konuğu, ’68 kuşağından örgütlü mücadelede ısrarın temsilcilerinden biri olan Ziya Ulusoy.
Programın girişinde yazarımız H. Selim Açan’ın, “Sovyetler Birliği’nde 1925 sonrası sosyalizme inşa yönelimine girilmesi ‘Marksizmden bir sapma, tarihin olağan seyrine karşı yanlış bir iradi müdahale miydi” sorusuyla konuyu açmasına yanıt olarak Ziya Ulusoy sözlerine, hem 1917 Ekim Devrimi’ni hem de 1925 sonrası sosyalizmi inşa yönelimini “tarihsel bir girişkenlik” olarak tanımlamakla başladı. 1953 sonrasında adım adım kapitalizme geri dönüşle de noktalansa Sovyet komünistlerinin bu devrimci tarihsel girişkenliğinin insanlığın önüne hangi ufukları açtığını yaşamın değişik alanlarından verdiği örneklerle sergiledi.
Sosyalizmin altını çizdiği tarihsel kazanımlarından biri olarak “Eğer Sovyetler Birliği olmasaydı faşizm yıkılmaz, belki 50 yıl daha insanlığın başına bela olurdu” dedi.
Programdaki sohbetin ikinci başlığını, Avrupa devriminden beklenen desteğin gelemediği ve belirsiz bir süre daha gelemeyeceğinin ortada olduğu 1925 koşullarında parti önderliği içinde hangi tartışmaların yaşandığı konusu oluşturdu.
H. Selim Açan konuyu, “Başını Stalin yoldaşın çektiği MK çoğunluğunun sosyalizmi inşa yönelimi değil de Zinovyev-Kamenev çizgisi, Buharin-Radek-Sokolnikov’ların savunduğu yönelim ya da dünya devrimi devrimci sloganının arkasına saklanan Troçki’nin yenilgici bakış açısı benimsenseydi sonuç ne olur, karşımıza muhtemelen nasıl bir tablo çıkardı” sorusuyla açtı. Sonra kendi görüşü olarak, “1989 çöküşünden sonra karşımıza çıkan kapitalist Rusya manzarası büyük olasılıkla daha o dönemde karşımıza çıkardı” görüşünü dile getirdi.
Ziya Ulusoy bu konuda ağırlıklı olarak “tersyüz edilmiş sağcılık” olarak tanımladığı Troçkizmin “dünya devrimi” anlayışının maceracı karakteri üzerinde durdu. 1919-1921 savaşı sırasında Varşova kapılarına dayanan Kızıl Ordu’nun geri çekilmek zorunda kalmasının ardından Polonya’da Pilsudski faşizminin konumunu nasıl güçlendirdiğine dikkat çekti.
Programın son bölümünde ise 20 yüzyıldaki sosyalizmi inşa girişimlerine nasıl yaklaşmak gerektiği üzerinde duruldu.
H. Selim Açan, o süreçlerde yapılan bazıları vahim uygulamaları, hataları, dar görüşlülükleri ve bunların sonuçlarını öne çıkararak sadece olumsuzlukların üzerinde duran inkârcı yaklaşımlar kadar “tarihimize sahip çıkma” adına sosyalizmin özüyle de tarihsel amaçlarıyla da bağdaşmayan uygulamaları dahi savunma çabasına giren taraftar fanatizminin ikisinden de uzak durma zorunluluğunun altını çizdi.
Aynı vurguyu dile getiren Ziya Ulusoy da, özellikle enternasyonalizm konusunda düşülen dar görüşlülüklerin altını çizdi. Tarihsel koşulların sınırlandırıcı, geriye çekici etkisinin üzerinden atlamamak gerektiğini vurgulamakla birlikte özellikle tarımda kolektifleştirme hareketi sırasında sergilenen aşırılıkların, maddi teşvik yöntemlerinin kullanımının, hızlı sanayileşme çabalarından kaynaklanan kimi gerilimlerin ve parti içi mücadeledeki aşırılıkların savunulamayacak yönleri ve sonuçları olduğunu dile getirdi.
Dizimizin 7. Programını burdan dinleyebilirsiniz...
From the publisher's feed