Dün Kemal Kılıçdaroğlu'nun başlattığı Adalet Yürüyüşü'ndeydim. Hem yürüyüş sırasında yaşananları, hem 69 yaşında bir liderin büyük kararlılıkla sürdürdüğü demokratik eylemi, hem de gece yaşanan tezek dökme olayını konuşalım istiyorum bugün.
Ülkenin ana muhalefet partisinin genel başkanının adalet için yaptığı yürüyüşe göstermediği ilgiyi, uyduruk bir yarışmada elenen ve kendisinin oy atarak desteklediği yarışmacı için isteyen insanlar var artık aramızda. 2 genç öğretmenin canları pahasına yattıkları açlık direnişi kimseyi ilgilendirmiyor artık...Sürekli din vurgusu yaparak kendini tanımlayan insanlar, İstanbul'un göbeğinde bir caminin 'denize çakılan kazıklar nedeniyle' yıkılma tehlikesi yaşamasına da sessizler...
İktidarla ana muhalefet arasında başlayan 'yargıya talimat verme' tartışması belki de enerjimizi en gereksiz yere harcadığımız tartışma. Yargının bağımsızlığını tartışmadan bu konuya girebilmek mümkün değil çünkü... Çünkü önümüzdeki asıl soru bağımsız yargının var olup olmadığı... Gelin konuşalım.
Mahkemenin MHP'li muhaliflerin tüzük kongresine yönelik iptal kararı, sağ siyasetin Türkiye'deki yeni rotasını net şekilde belirledi. Gelin biz hem sağ hem de (ne kadar kaldıysa artık) sol partiler açısından bu yaza bakalım.
Zamana zemine göre değişmemesi gereken, kişiye özel uygulanamadığı gibi kişiye göre saygı duymanın zorunlu olamayacağı bir kavram... ve zor bir soru... Gelin dürüstçe sorup, dürüstçe yanıtlayalım.
İktidar- medya ilişkisi kuşkusuz bugünlerin en önemli tartışma konularından olmak zorunda. Çünkü, gerçeğin ne kadarının bilineceğine karar verebilecek güçte olduğunu keşfeden iktidarlar, bu gücü sınırsız şekilde kullanarak 'olgu yerine algı' üzerinden hareketle varlıklarını sürdürüyor. Üstelik bu öyle bir güç ki adalet yürüyüşünü darbe emeli, Londra'daki açık terör saldırısını sıradan trafik kazası gibi tanıtabiliyor...