
Sign up to save your podcasts
Or


Bir insanın gerçek insanlığı iki önemli haslette yatar ve denebilir ki bu iki haslet, ona hidayetin bahşedilmesine de vesiledir. Bunlardan biri, insanın aczini, kusurunu ve hatalarını kabul edip sürekli istiğfar hali içinde bulunması; diğeri ise, kendisine yapılan en küçük bir iyiliği bile takdir edip teşekkürle mukabele etmesidir. Nankörlük, kibir, enaniyet ve zulüm, bunların zıddı olup, küfre de sebeptir. Denebilir ki, istiğfar ve teşekkür bilmeyen insan, sureta insan da olsa, gerçekte insanlıktan çıkmış biridir. Bu bakımdan, vicdanı bütün bütün kararmamış bir kişi, hatasını kabulden kaçınmayacağı gibi, kendisine yapılan iyilikleri de takdir eder. Bu sebeple Kur’ân, insanlara bir yandan Allah’ın onlara olan nimetlerini hatırlatır ve onlardaki şükür, teşekkür duygusunu harekete geçirirken, bir yandan da bu nimetlere karşılık, düşmemeleri gerektiği halde düştükleri çukurları hatırlatarak, onları istiğfara çağırmaktadır. Bu iki husus, hem gerçek insanlık, hem de tebliğ adına çok önemlidir
İman, basit bir kabulden ibaret değildir. Nasıl tam yetişmiş ve meyvesini vermiş bir (hurma) ağacında çekirdeğinden meyveleri olan hurmalara kadar; aynı şekilde, güneşte yeryüzündeki her varlıkta yansıyan ısı ve ışık tecellilerinden kendisine kadar sayısız denebilecek mertebeler ve dereceler varsa, aynen bunun gibi imanın da, akılda basit ve icmalî bir kabul, kalbde basit ve icmalî bir tasdikten, hücrelere kadar vücudun her azasına, hayatın her ânına kadar yayılan, en âmî bir insanın imanından, en yüksek derecede Efendimiz Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ın imanına kadar ve her birinin yaşayışına yön veren dereceleri ve mertebeleri vardır. İşte, bu derece ve mertebelerin ilk basamağı, bu âyette sözü edilen esaslara inanmaktır; daha sonra, bu imanda sebat göstermek ve derinleşmek gelir. Nitekim Kur’ân’da “Ey iman edenler!” ifadesinden sonra daha çok İlâhî emir ve yasaklar buyrulur ki, bunları yerine getirmek, hem iman etmiş olmanın gereğidir, hem de imanda takviye ve derinleşmenin yoludur.
Her şeyden önce bilinmelidir ki, Kur’ân nasıl teşrî kaynağı ise, Allah’tan aldığı yetki ile Rasûlüllah da teşrî kaynağıdır. Ayrıca, O’nun yolu, Kur’ân’ı tatbik şekli de, mü’minler için uyulması gereken yegâne ölçüdür. Âyetler Sünnet’in çok yönlü önemini ortaya koyduğu gibi, Kur’ân’ın ve Sünnet’in dışında temel bir hüküm kaynağı aranmaması ve bu ikisinin hükümlerine mutlak itaat edilip bağlanılması konusunda da çok ciddî ikaz ihtiva etmektedir
Bütün bunlar, Allah’ın çizmiş olduğu sınırlardır. Kim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder (ve bu sınırlar içinde kalırsa), Allah onu içlerinde sonsuzca kalmak üzere, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte budur çok büyük kazanç, çok büyük başarı. Buna karşılık, kim de Allah’a ve Rasûlü’ne isyan eder ve O’nun (koymuş olduğu) sınırları aşarsa, Allah da onu, içinde sonsuzca kalmak üzere (çok korkunç bir) Ateş’e koyar. Onun hakkı, alçaltıcı bir azaptır.
Allah’a iman ve teslimiyetin sağlanması (Tevhid), iyilik ve güzellikleri yayıp yerleştirme ve kötülüklerin önüne geçme, adalet, kanun hakimiyeti, günah ve isyana yönelik olmaması kaydıyla itaat, iyilik ve hayır adına düşünce ve düşünceyi ifade hürriyetinin yanısıra bilhassa istişare, İslâmî bir idarenin olmazsa olmaz şartıdır. Uhud’un ikinci safhasında geçici olarak uğranılan mağlûbiyetin görünür sebeplerinden birisi, Hz. Peygamber Efendimiz’in ve önde gelen sahabîlerin görüşlerine rağmen, istişare sonucunda meydan savaşı verilmesi fikrinin benimsenmiş olmasıydı. Kur’ân’ın buna rağmen ve bu mağlûbiyetin üzerinde durduğu bir noktada istişareyi bilhassa emretmesi, onun önemini göstermeye yeter. istişare neticesi verilen karar, artık meclis de dağılmışsa uygulamaya konulur ve ondan dönülmez. Uhud Savaşı öncesi yapılan istişarede meydan savaşı verilmesi fikri benimsenmiş ve meclis dağılmıştı. Fakat, önde gelen sahabîler, meydan savaşı verilmesi fikrinde ısrarlı davranan genç sahabîleri ikaz ettiler. Onların görüşlerinden vazgeçme tavırları üzerine de Efendimiz’e gelip durumu arz ettiler. Fakat Efendimiz, “Bir Peygamber, zırhını giydi mi artık onu çıkarmaz.” (Buharî, “İ’tisam”, 28) buyurdular. Bu noktada artık karardan dönülmez ve Allah’a tevekkülle karar uygulamaya konulur. Çünkü karardan bir defa dönülünce, dönme âdet haline gelir ve fikirlerde dağınıklık ve tereddütler yaşanır; bu da doğrudan saflara yansır ve kalblerde zaaflar meydana getirir.
Kur’ân-ı Kerim’de, başka bazı âyetlerde de Allah’ın hile ve tuzağından söz edilir. Bu âyetler, bir açıdan bir mukabele ifade ettiği gibi, bundan daha da öte, mü’minlere karşı girişilen hilelerin, kurulan her tuzağın esasen Allah’ın onu kuranlara karşı kurduğu bir ‘tuzak’ olduğunu beyan içindir. Yoksa bunu sadece Allah’ın hile ve tuzaklara mukabelesi olarak anlamak, Cenab-ı Allah’ı tepkici bir konuma yerleştirme manâsı ifade edecektir. Söz gelimi, Firavun’un Hz. Musa ve yanındaki mü’- minleri yakalamak için ordularıyla onların peşine düşmesi, onun Hz. Musa ve yanındaki mü’minlere karşı bir tuzağı idi. Oysa Allah (c.c.), onu ordularıyla birlikte denizde boğmayı diliyordu ve dolayısıyla Firavun’un bu teşebbüsü, temelde Allah’ın onu kendi nihaî kaderine doğru bir sevkiydi. Bunun gibi, Mekke müşrikleri Peygamber Efendimiz’i evinde öldürmek için harekete geçtiklerinde aslında Allah, O’na İslâm’ın zaferine giden hicret yolunu açıyordu. Yine, Mekke ordusu, İslâm’ı Medine’de boğmak için harekete geçmişti. Oysa Kur’ân-ı Kerim, onlarla Bedir’de karşılaşmaları konusunda mü’minlere hitaben, Eğer onlarla bu şartlarda savaş için randevulaşmış olsaydınız, bu zemin ve şartları böyle ayarlayıp, randevuyu yerine getiremezdiniz. Fakat Allah, takdir buyurmuş olduğu bir işi icra etmek için sizi bu şekilde buluşturdu ki, her şey apaçık cereyan etsin de, helâk olan, (bâtıla uymakla helâki hak ettiğini gösteren) açık bir delile göre helâk olsun; (hakka tâbi olmakla) hayatta kalmayı, ebedî hayat ve kurtuluşu hak eden de açık bir delile göre hak etsin. buyurmaktadır (Enfâl Sûresi/8: 42). Şu halde, mü’minlere karşı kurulan tuzaklar, esasen, bizzat Allah’ın o tuzakları kuranlar aleyhindeki iradesini uygulamaya koyması olmaktadır.
Kur’ân’ın Tevrat olarak anıp tasdik buyurduğu kitap, bir kısım âyetleri Kitab-ı Mukaddes’te de yer alan ve Hz. Musa’ya vahyedilmiş bulunan kitaptır. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan bu Tevrat âyetleri Kur’ân-ı Kerim’le karşılaştırıldığında, arada temel öğretilerde hiçbir farklılığın olmadığı görülür. Farklılıklar, sadece ikinci derecede hukuki meselelerde veya ahkâmdadır. Bugün bile, dikkatli bir okuyucu, hem bu âyetlerin hem de Kur’ân’ın tek ve aynı İlâhî kaynağa dayandığını anlayabilir. Bunun gibi, İncil de, Hz. İsa’ya (a.s.) gelen vahiyler toplamıdır. Bunların bizzat Hz. İsa zamanında yazıya geçirilip geçirilmediği konusunda bir şey söylemek mümkün değildir. Belki bazıları, O konuşur veya vaz verirken notlar tutmuş veya onları ezberlemiş olabilirler. Hz. İsa’nın dünyadan alınışının üzerinden bir süre geçtikten sonra O’nun hayatını anlatan pek çok kitap veya kitapçık ortaya çıkmıştır. Bu kitapçıklara şüphesiz, Hz. İsa’nın havari ve şakirtlerinin anlattıkları, İncil’den yaptıkları nakiller de dahil edilmiştir. Dolayısıyla, elde bulunan ve Kilise tarafından ikinci asrın sonuna doğru 300’den fazla benzeri kitap içinde resmî İncil kabul edilen Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın orijinal İncil olması mümkün değildir. Bunların yazarları, Hz. İsa’dan sonraki ikinci veya üçüncü nesle aittirler. Kur’- ân-ı Kerim’in anıp tasdik buyurduğu İncil, bir kısım âyetleri şüphesiz bu dört resmî nüshada da bulunan, Hz. İsa’ya gelmiş vahiylerdir. Ne var ki, eldeki nüshalarda bulunan asıl İncil âyetlerini ayırdetmek için elimizde kesin ölçüler yoktur. Belki, biyografik anlatımlar değil de, doğrudan Hz. İsa’ya atfedilen ve daha çok “Ve İsa dedi ki” gibi ifadelerle başlayan bölümler, orijinal İncil âyetleri olabilir. Buralarda anlatılan gerçeklerle Kur’ân arasında çelişki bulmak mümkün olmadığı gibi, eğer varsa, dikkatli ve önyargısız bir göz ve muhakeme ile, çok rahat telife gidilebilir
Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, her iki cihad şeklini en mükemmel şekilde temsil eden insandır. O, mesajını tebliğ ederken insanların en cesuru olmasına mukabil, Allah’a kullukta da insanların en deriniydi. İbadetlerinde Allah aşk ve saygısıyla kendinden geçer ve O’nu böyle görenler, âdeta O’na karşı şefkat duyarlardı. Sahih- i Buharî’de geçtiği üzere, gece ibadetinde bir defasında ayaklarının altı şişinceye kadar ayakta kaldığını gören Hz. Ayşe (r.ah.) kendisine, bütün günahları affedilmiş, yani günahsız bir insan olmasına mukabil, kendisini neden bu kadar tükettiğini sorduğunda şu cevabı almıştı: “Allah’ın şükreden bir kulu olmayayım mı?”
İslâm, ibadet vakitlerinin belirlenmesinde, her zaman, her yerde ve her seviyede insanın görebileceği işaretleri esas almıştır. Bu bakımdan, bilimsel ve teknik gelişmelere ve hesaplamalara, onlardan istifade edilse bile, mutlaka gerek duyulmaz. Bazıları, bu şekilde kutuplarda namaz vakitlerinin tesbit edilemeyeceği itirazında bulunmaktadırlar. Böyle bir itiraz, eksik coğrafya bilgisinden kaynaklanmaktadır. Gece ve gündüzlerin 6 ay kadar sürdüğü kutup bölgelerinde 24 saatlik zaman dilimi çerçevesinde sabah ve akşamın işaretleri o kadar açıktır ve bu işaretler o kadar düzenli görülür ki, halk buna göre yatma, kalkma ve diğer işlerini yapma vakitlerini kolayca ayarlayabilmektedir. Saatlerin yaygınlaşmadığı zamanlarda, Grönland, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde oturanlar, günün ve gecenin saatlerini ufukta beliren çeşitli işaretlere göre ayarlarlardı. Bu işaretler, kendilerine günlük programlarını düzenlemede yardımcı olduğu gibi, ibadet vakitlerini ve bu arada sahur ve iftar yemeklerini tesbit etmelerinde de yardımcı olurdu.
Esbâb- ı nüzûl, Kur’ân’ı anlama ve âyetler arasında ki münasebetleri kavramada çok önemlidir. Fakat bazı zihinlerde Kur’ân’ı iniş zamanına ve âyetlerin iniş sebeplerine hasretme gibi bir temayüle yol açabilmektedir. Oysa tarih, misliyle tekerrürler süreci olduğundan, esbâb-ı nüzul, benzeri durumda, şartlarda ve benzeri kişilere karşı davranış tarzıyla, ilgili hükümleri anlamamız ve uygulamamız açısından Kur’ân’ı ve ahkâmını ebedileştiren di-namiklerdendir. Ayrıca, her zamanda yaşayan herkes, Kur’ân’a doğrudan kendisine iniyor gibi yaklaşmalı ve kendisini onun ilk muhatabı kabul etmelidir. Kaldı ki, sebebin hususîliğinin, yani âyetin inişindeki sebebin hükmün umumîliğine mani olmayacağı, yani o âyetin hükmünün kapsamına tesir etmeyeceği de bir başka kaidedir
From the publisher's feed