
Sign up to save your podcasts
Or


Gaybın mutlak bilgisi sadece Allah katındadır. Peygamberler gibi, onun hakkında kısmî bilgiye sahip olanlar, ancak Allah’ın bildirmesiyle ona sahip olabilirler. Bu nokta, özellikle Cenab-ı Allah’ın varlığı, birliği ve varlıklar üzerindeki mutlak hakimiyeti açısından çok önemlidir. Yaratılmış varlıklar íçinde en zengin donanıma ve öğrenme kapasitesine sahip olan insan bile, bırakın gaybı, duyularının ve inceleme sahasının dışında kalan alanı, geleceği, Âhiret’i ve Cenab-ı Allah’ın Zâtını, dünü ve içinde yaşadığı ânı bile tam olarak bilemez. İnsan, kendisi hakkında bile mükemmel bilgiye sahip değildir. Öyle ki, fayda ve zararının nerede yattığını dahi tam olarak kestiremez. Ayrıca, önceki âyette buyrulduğu gibi, her canlı hayatta kalmak için rızka muhtaçtır ve rızık da bütünüyle Allah’ın elindedir. Sonra, ihtiyaçlarını ve bu ihtiyaçların giderilme yollarını belirleyen de canlıların kendileri değildir. Bunun dışında, her bir insan ferdi, diğer türlerin üyelerine nazaran ayrı bir tür gibidir ve başlı başına bir âlemdir. Bütün bunlar açıkça ortaya koymaktadır ki, her türlü özellikleri, ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların giderilme yollarıyla birlikte her bir canlıyı kusursuz bilen ve “tabiat”ı onlar için bir rızık deposu olarak var eden ve bu depoyu sürekli dolduran, dolu tutan, her bir varlığın hayatını devam ettirme gücüne sahip Biri olmalıdır ve elbette vardır. Yine bütün bu gerçekler ortaya koymaktadır ki beşer, mutlak yararına ve adalete dayalı olarak kendi hayatını tanzim etme bilgi ve kabiliyetinden yoksundur. Âhiret hayatı adına ise, onun kendiliğinden karar verip yapabileceği hiç şey yoktur. O, bu açılardan da Allah’a ve O’nun göndereceği Din’e, dolayısıyla Risalet’e ve Kitaba muhtaçtır. Kısaca, Allah’tan başka hiçbir varlığın mutlak ve izafî yanlarıyla gaybı bilememesi, Allah’ın varlığını, birliğini, Risalet’i, Kitabı ispat eden başlı başına büyük ve kapsamlı bir delildir.
kısaca denebilir ki, bu sûre bir bakıma güvenilirlik etrafında dönmektedir.
Harcama, ya aslî bir ihtiyacı karşılamak için veya Din’in yasaklamadığı meşrû bir güzellik ihtiyacını gidermek için olmalıdır. Hayatı sürdürecek kadar yemek aslî bir ihtiyacı, şişmanlığa sebep olmaması kaydıyla doymak meşrû iştahı veya ihtiyacı, canın çektiği güzel yemekler yemek ise, bir güzellik ihtiyacını gidermektir. Aslî ihtiyaç için harcamak vacip, iştah veya meşrû ihtiyaç için harcamak mübah, en fazla tavsiye edilebilir, bir güzellik ihtiyacını karşılamak ise, toplumun genel durumuna göre zararsız olabilir. Ama toplumun, hattâ bütün dünya Müslümanlarının çoğunluğu ihtiyaç içinde iken rahat bir hayat ve güzellik için harcamak israftır, caiz değildir. Buna karşılık, çok az miktarda bile olsa gayr-ı meşrû yerlere, meşrû yerlere ise gereğinden fazla, yani kendisini ve bakmakla yükümlü olduğu kimseleri muhtaç duruma düşürecek ölçüde harcamak veya lüks için harcamada bulunmak, hiç şüphesiz israftır ve haramdır. El sıkılığı veya cimrilik ise, insanın kendisi, bakmakla mükellef olduğu ailesi ve varsa başkalarının zaruri ihtiyaçlarından kısmak, zekât ve sadaka vermekten kaçınmak veya gerektiği kadar vermemek, ayrıca İslâm yolunda imkânları olduğu halde gerekli harcamayı yapmamaktır.
Müslümanlar veya içlerinden ilgili ve yetkili bazıları, her ne zaman toplumu alâkadar gelen bir konuyu görüşmeye çağrılırlarsa mutlaka icabet etmeli ve yöneticinin izni olmadan toplantıyı terk etmemelidirler. Geçerli bir sebeple ayrılmak istediklerinde izin almalı ve izin verilirse ayrılmalıdırlar. Yönetici, izin sebebini kendisi değerlendirir ve izin verip vermeme konusunda da kendi tercihine göre davranır.
Peygamberler dışında hemen herkes, kabrin sıkmasına ve kabirde az da olsa çok da olsa bir azaba maruz kalır; bu, bazıları için kabir sorgusunun bir sıkıntısı olarak geçer gider; bazıları için ise, durumuna göre belli şiddette devam eder. Mü’minler içinde kabir azap veya sıkıntısı, Cennet’e giden yolda bir arınma fonksiyonu görür. Mü’minin durumuna göre bu arınma, Mahşer’de, Terazi’de, amel defterlerinin verilme ânı ve yerinde, Sırat’ta, bazıları için ise A’râf’ta da devam eder. Çünkü her bakımdan pak olan Cennet’e ancak tam paklığa erişince girilebilir.
Kur’ân’da akıl bir melekenin adı olarak değil, “akletme” şeklinde kalbin bir ameli ve fonksiyonu olarak geçer. Kalb, sebeple netice, müessirle eser arasındaki münasebet üzerinde düşünür; eserden müessire, müessirden esere, iki eserin birinden diğerine, aynı şekilden sebepten sonuca, sonuçtan sebebe, iki sonucun birinden diğerine yürüyerek (tümevarım, tümdengelim, kıyas) bir hükme varır. Ayrıca, insanı yanlıştan, günahtan ve zararlıdan sakınıp doğruya, sevaba ve faydalıya yönelmesi için ikaz eder; ortaya çıkan yeni durumlar, şartlar ve meseleler üzerinde İlâhî hükümler ve temel İslâmî düsturlar çerçevesinde çalışır ve bu yeni durum, şart ve meselelerin hayır mı şer mi, faydalı mı zararlı mı olduğu konusunda istidlâllerde (çıkarsama) bulunur. Eşya ve hadiselerdeki, İlâhî ahkâm ve İslâmî düsturlardaki illetleri ve hikmetleri kavramaya gayret eder. İşte, kalbin bütün bu fiillerine “akletme” denir. Akletmeyi gerçek anlamda gerçekleştirebilecek olan kalb, iman etmiş ve iman ışığında çalışan kalbdir. Kalb, imanda ne kadar mesafe almışsa, akletmede de o ölçüde mesafe alır. Netice olarak, Kur’ân’da akıl, bir fiildir, kalbin bir amelidir. Kalb ise, insanda gerçek veya mutlak bilginin yansıma yeridir, onun ışığında yeni bilgilere ulaşma melekesidir, ruhun merkezidir
Zebur, Hz. Davud’a inen kitaptır. Hz. Davud (a.s.), peygamberler içinde halife peygamber olarak O’nunla yeryüzüne salih kulların mirasçı olması arasında bir münasebet elbette vardır. Meşhur Osmanlı şeyhülislâmı İbn-i Kemal, bu âyetten çıkardığı tam on tane delille, Yavuz Sultan Selim’e Mısır’ı fethedeceğini söylemiş ve fetih için teşvikte bulunmuştur. İsrail Oğulları’nda halife peygamber olarak Hz. Davud’un mukabili, Osmanlılarda halife-sultan olarak Hz. Yavuz’dur denebilir. “Yeryüzü” olarak çevrilen ve aslı “arz” olan kelime, Kur’ân-ı Kerim’de yer yer Mısır için de kullanılır. Dolayısıyla, Hz. Yavuz’la Mısır fethi olarak gerçekleşen bu müjde, Âhir Zaman’da yeryüzü olarak gerçekleşecektir. Cenab-ı Allah (c.c.), bunu Levh-ı Mahfuz’da bir hüküm olarak kaydetmiş, sonra da Zebur’a bir âyet olarak koymuş, Kur’ân’da da tekrarlamıştır. Bu müjdenin muhatabı olan topluluğun birinci özelliği salih olması, ikinci önemli özelliği de, bundan sonraki âyette geleceği üzere âbid, yani kendilerini Allah’a ibadete adamış rabbanî insanlardan teşekkül etmesidir.
Hak Din’in temsilcisi ve bilhassa tebliğcilerine peygamberlerin mucizelerinden ve galibiyetlerinden çıkan önemli bir ders vardır. Her peygambere mucize, o peygamberin döneminde hangi ilim revaçta ve gelişmiş ise onun cinsinden verilmiş ve peygamber, o mucize ile o ilmi aşmıştır. Dolayısıyla Müslümanlar, aşkın ve kamu vicdanında kabul görecek hususiyetlerin, faziletlerin yanısıra, kendi dönemlerindeki ilmi veya ilimleri aşan bir ilmî ve teknik üstünlüğe de sahip olmalıdırlar.
Bütün peygamberler aynı inanç, ibadet, yaşayış ve ahlâk esaslarıyla gelmiş ve gelişen zamanla birlikte değişen şartların getirdiği yeni hükümler, hep bu esaslar üzerine bina edilmiştir. Peygamberlerin mesajları arasındaki farklılıklar da, işte sadece bu değişen hükümlerdedir. Hz. İsa da (a.s.), önce Allah’ın varlık ve birliğini, sonra kendisinin O’nun kulu ve rasûlü olduğunu tebliğ etmiş, ibadet adına da iki ana temel olarak namaz ve zekâtı öne çıkarmıştır.
Kıyamet’e kadar geçerli olan Kur’ân, dört esas veya hedefi takip eder:
1) Allah’ın varlığını ve birliğini,
2) Peygamberliği,
3) Haşir ve Âhiret’i zihinlerde ve kalblerde tesbit,
4) İbadet ve Adalet.
O, bu maksatlar etrafında döner ve her seviyeden insana hitapta bulunur. İnsanların çoğu avam olduğu ve gözüne, kulağına, kısaca beş duyusuna dayandığı için, Kur’ân onların duyularıyla idraklerine de saygı gösterir. Bu sebeple, herkesin anlayabileceği, fakat her sahada en üst seviyedeki insanların da kendi seviyelerine göre tatmin olacakları bir dil ve üslûp kullanır. Bu bakımdan, zaman zaman teşbih (benzetme), istiare (kapalı benzetme), tecsim (cisim giydirme), telmih (atıfta bulunma) ve mecaz gibi sanatlara başvurur, temsiller getirir. Bilhassa ilimde derinleşenler (Âl-i İmran Sûresi/ 3: 7) Kur’ân’a nasıl yaklaşacaklarını ve ondan nasıl en iyi şekilde faydalanacaklarını bilir ve onun Allah Kelâmı olduğuna içten inanırlar.
From the publisher's feed