
Sign up to save your podcasts
Or


Nimet ne kadar büyükse, imtihan ve külfet de o kadar ağır olur. İşte Hz. Süleyman da (a.s.), Allah’ın dininin korunması, en mükemmel manâda tatbiki ve tebliği, bu uğurda cihad adına misyonunun devamını arzuluyor ve bunun için de oğullar sahibi olmak istiyordu. Böylece kesintisiz sevaba da mazhar olacak ve Allah’ın dininin beşerî sahadaki hakimiyeti de kusursuz devam edecekti. Ne var ki, Allah’ın muradı başka idi. Çünkü, insanların nasıl ve kimler tarafından idare edileceği, bir bakıma onların iradesine bırakılmıştı ve onlar nasıl bir idareyi hak ederlerse, kendileri nasıl iseler, öyle idare edilirlerdi. Dolayısıyla, Hz. Süleyman’ın tahtının üzerine bırakılan cansız beden, (Allahü a’lem) O’nun oğullarından birinin, muhtemelen de vefatını müteakip yerine geçmesini istediği oğlunun cesedi idi. Cesedin tahta bırakılması, oğlunun vefatı manâsına geliyordu ve ceset, oraya bir sebeple bırakılmıştı. Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.), Cenab-ı Allah’a (c.c.) kendisine öyle bir hakimiyet vermesi duasında bulundu ki, O’nun yolunda, eğer bütün nesli hükümdar olsa idiler ancak başarabilecekleri ve daha sonra hiçbir hükümdarın ulaşamayacağı derecede hizmet etsin. Bu, Allah’ın dinine hizmet yolunda teşvik edilen bir müsabakayı, hayırlarda yarışmayı ifade ediyordu ve Hz. Süleyman oğul isteğinde, niyetinde ve duasında samimi olduğu için bu duası kabul olundu
Hz. Âdem (a.s.) yeryüzünde eşi Hz. Havva ile birlikte ilk insan, ayrıca kendisi ilk peygamberdi. O, ilk defa olarak Allah’ın Mesajı’nı insanlara iletmiş olmakla birlikte, misyonu bir bakıma ailesiyle sınırlıydı. Fakat Hz. Nuh (a.s.) geldiğinde insanlık artık çoğalmış, kavim ve kabilelere bölünmüş bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Nuh, bu kavim ve kabileleri Allah’ın dini üzerinde birleştirmek için çalıştı ve başta şirk olmak üzere her türlü zulümle mücadele etti. 950 yıllık tebliğ ve mücadelesine rağmen, kendisine pek az kişi inandı ve inanmayanların tamamını Allah büyük bir tufanla helâk etti; kısaca, umumî bir dezenfekte yaşandı. Hayatta kalanlar, yeni bir hayata başladılar. Bu, Hz. Nuh’un kavminin veya O’nun zamanında insanların ne kadar inatçı ve bozulmuş, buna karşılık Hz. Nuh’un vazifesinin ne kadar zor olduğunu, hayatının ne kadar çetin geçtiğini gösterir. Eğer Hz. Nuh’un 950 yıllık mücadelesi ve bunun neticesinde az da olsa O’na inananlar olmasaydı, dünya daha o zaman yıkılırdı. Dolayısıyla, bütün sonraki insanlar, cinler ve diğer varlıklar Hz. Nuh’a şükran borçludur. Kur’ân, böyle bir selâm ve şükran ifadesini, sadece O’nun için kullanır. Bu sûrede daha sonra anacağı rasûllere de selâm göndermekle birlikte, onlar hakkında bütün varlıklar içinde ifadesini kullanmaz.
Her şeyin Cenab–ı Allah’ın “Ol!” emriyle ve birden yaratılmasını anlamak için bir kıyas olarak bilgisayar işletim programlarını ve artık bilgisayar tuşlarının ağızdan çıkan sözün etkisiyle de harekete geçmesini zikredebiliriz. Bilgisayar programları veya bilgisayarın çalışması tamamen emirlerden ibarettir ve ağızdan çıkan sözler, tuşlar vasıtasıyla ekranda yazı olarak görünmektedir. İşte, İlâhî Kudret’in yaratması, icraatı da bir emirden ibarettir ve emir, yani Kelâm, Kudret gibi tecelli etmekte veya Kudret, âdeta Kelâm ile icraatta bulunmaktadır.
Tesbih, Allah’ın her türlü noksanlıktan, eksiklikten, yaratılmışlara ait doğma, üreme, ölme, ihtiyaç hissetme gibi özelliklerden ve ortakları bulunmaktan mutlak münezzeh olduğunu kabul ve ikrar etmektir. Kısaca, Allah ne değildir, ne olamaz, bunu bilmek ve ilân etmektir. Tahmid, Allah’ın bütün kemal sıfatlarına sahip Allah olduğu için hamde, senâya, ibadete lâyık olduğunu ve O’na hamd, senâ ve ibadet edilmesi gerektiğini kabul ve ikrardır. Bir başka ifadeyle, Allah’ı müsbet (sübutî) sıfatlarıyla tanımak, O’nu bu sıfatlarla anmak, yani O’nun nasıl bir İlâh ve Rab olduğunu bilip, O’nu öyle tanıyıp öyle anmaktır. Tekbir, Allah’ın bizim idrakimizin ötesinde ve sonsuz büyüklüğünü, O’nun karşısında başka hiçbir büyüğün olamayacağını, bizim hayal ve tasavvurumuzda O’nun hakkında ne canlanırsa, O’nun bütün bu tasavvur ve tahayyüllerin sonsuzca ötesinde olduğunu kabul ve ilan etmektir. Tehlil ise, O’nun mutlak birliğini, O’ndan başka hiçbir ilâh ve ma’bud olamayacağını kabul ve ilandır. Namazdan sonra tesbihatta Subhânellah, Elhamdü lillâh, Allahü ekber, Lâ ilâhe illallah derken, işte bunları ilan ederiz.
Putperestlerin çoğu, kendilerinden yardım umulan iyi ruhlar olarak gördükleri meleklere ve kendilerinden korunmak için kötü ruhlar olarak gördükleri cinlere taparlardı. Fakat zamanla cinlerin etkisine giriyor ve meleklere tapıyoruz derken de aslında, cinlerin tesirinde hareket ettiklerinden cinlere tapıyorlardı. Pek çoğu cinlere ilâhlık da atfediyorlardı, çünkü onları kendiliklerinden zarar verebilen, dolayısıyla kendilerinden korunulması gereken güçte varlıklar olarak telâkki ediyorlardı.
Allah Rasûlü’ne ömürde en az bir defa salât ü selâm getirmek, her mü’mine farzdır. Bunu O’nun adı her anıldığında yapmak ise kuvvetli bir sünnettir. İmam-ı Şafiî ve Ahmed ibn Hanbel’e göre, namazlarda ikinci oturuşta Tahiyyat’tan sonra O’na ve Ehl-i Beyt’ine salât ü selâm okumak, namazın onsuz tamam olmayacağı şartlarındandır. Bu, Hanefî ve Malikî mezheblerinde ise sünnettir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’a salât ü selâm getirmek, mü’minlerle O’nun arasında bir bağdır. O’nun vazifesi oldukça ağırdı ve O, vefatından sonra bile tek tek her mü’minle ve bütün mü’minler topluluğuyla sürekli alâkadardır. Dolayısıyla, O’na salât ü selâm getirmek, O’nun sağlığında olduğu gibi, vefatından sonra da müminlere aynı derecede borçtur. Aslında O’na salât ü selâm getirmek, bir bakıma kendimize dua etmek demektir. Çünkü hem O’nunla aramızda irtibat kurar, hem de O’nun vesileliğiyle dinî vazifelerimizi yapabilmemiz için Allah’a dua etmiş oluruz. Allah Rasûlü’ne salât ü selâm getirirken, Ehl-i Beyt’ini, hattâ ıtretini (Ehl-i Beyt’inden Kıyamet’e kadar gelecek mü’minleri) de salât ü selâma dahil etmemiz gerekmektedir. Allah Rasûlü’ne vefatından sonra da salât ü selâm getirmenin sağlığındaki gibi geçerli bir vazife olması, ölmüş mü’minler için dua etmenin geçerliliğini ve bu duanın onlara faydası olacağını da gösterir.
Yaratıcı olmak demek, yarattığının yegâne sahibi ve onu idarede yegâne otorite, dolayısıyla onun ibadetine hakkı olan yegâne merci demektir. Tek bir Yaratıcı olduğuna göre, O Yaratıcı’nın yarattığını idarede ortaklığa ve onun üzerindeki hakimiyetini paylaşmaya herhangi bir ihtiyacı olmayacaktır. Dolayısıyla bu tek gerçek bile, Allah’a Ulûhiyetinde, yegâne Ma’bud oluşunda, Rubûbiyetinde ve kâinat üzerindeki hakimiyetinde ortaklar tanıyan her türlü sistem ve ideolojiyi temelinden yıkmaktadır. Bilimsel materyalizm veya materyalist bilim gibi bazı modern düşünce sistemleri kâinata başka bir kaynak arama çabası içinde iseler de, bu çabalar tamamen ideolojiktir ve maksatlıdır. Yoksa, o sistemlere saplananların da, aslında vicdanlarında Yaratıcı’yı itiraf etmekten başka bir yol bulabildiklerini, bulabileceklerini düşünmek mümkün değildir. Bazıları Yaratıcı’yı kabul edivermeyi kolaya kaçma gibi takdim etse de, asıl O’nu kabul etmeme gerçeklerden, gerçekleri kabul ve itiraftan onları inkâr kolaycılığına kaçmaktır ve nefsin bir oyunu, bilimsel görünme gibi bir kompleksi tatminden başka bir şey değildir.
Temelde sahip olduğumuz her şey Allah’a aittir; bizim diye sahiplendiğimiz her şey, Allah’ın ya doğrudan ikramıdır veya bize verdiği güç, bilgi ve kabiliyeti bize kullandırma imkânı tanımasının neticesinde gelen ikramıdır. Yetiştirdiğimiz ve bizim dediğimiz, meselâ bir elmada bile bizim katkımız yok denecek kadar azdır. Çünkü bir elmanın olması için hava, su, toprak, güneş, elma çekirdeği ve o çekirdekteki ağaç olma özelliği gibi, hiç birinde en küçük bir katkımız olmayan unsurların varlığı ve elmanın meydana gelebilmesi için iş birliği gerekir. Bunun dışında, bizim yaptığımız araçlarda da katkımız çok azdır. Çünkü o araçların da ana malzemesi ve o aracı meydana getirme özelliği, bununla ilgili “kanunlar” da yine tamamen Allah’a ait olduğu gibi, bize öğrenme ve yapabilme kabiliyetini veren de O’dur. Bu gerçeğe rağmen, gerek özel mülkiyetimiz altındaki mallarda, gerekse sahip olduğumuz makam ve mevkilerde mutlak bağımsızlık ister, en azından onları kullanmada kendimize ortak kabul etmeyiz. Fakat kendimiz dahil bütün kâinatın mutlak Sahibi’ne, Yaratanına, Yaşatanına mülkünde, hakimiyetinde ortaklar tanırız; hattâ bizzat O’nun varlığını kabul etmek istemeyiz. Herhalde bundan daha öte bir cehalet ve daha öte bir zulüm olamaz.
İşte, her insan, Cenab–ı Allah’ın fevkalâde değerli bir sanat eseridir. O’nun Sanatkârı Allah’tır. Malzemesi su, toprak, hava da olsa, taşıdığı sanat ve sanatkârı sebebiyle o, kâinattan bile kıymetlidir. Onu nakış nakış dokuyan Cenab–ı Allah’ın isimleridir; ona varlık kazandıran bu isimlerin tecellileridir. Ne var ki, insandaki bu kıymeti ortaya çıkaran, onun görülüp anlaşılmasına sebep olan ise imandır; çünkü ancak iman nuruyladır ki, insanın Allah’ın en büyük bir sanat eseri olduğu anlaşılabilir. Yoksa, kendisine iman nuruyla bakılmadığı ve Sanatkârı’yla irtibatı görülmediği, materyalist gözle maddenin, “tabiat” ın, tesadüflerin eseri olarak algılandığı zaman o, varlığı dünya hayatı ile sınırlı ve bu hayatı da yiyip–içme ve üremeden, yani sadece bedenî arzularını doyurmaktan ibaret ve nihayette toprak altında çürüyüp gidecek et–kemik–kan yığını zavallı bir varlık olur. Ama iman, derecesine göre ondaki İlâhî sanatı ortaya çıkarır. Neticede, imanı ve Allah ile irtibatı ne kadar güçlüyse, değeri de o nisbette artar; çünkü onu dokuyan İlâhî sanatlar daha bir belirgin hale gelir. Bu haliyle o, yeryüzünde Allah’ın Cennet’e lâyık ve ebediyete namzet nazdar bir misafiridir.
Bu sûre indiğinde Mekke’de Müslümanlar ağır işkenceler altında idi. Âyet, çok erken bir dönemde Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın ve beraberindeki Müslümanların Mekke’yi terke mecbur bırakılacaklarını, fakat oraya muzaffer olarak tekrar döneceklerini ve bu süre içinde Kur’ân’ın hayatlarının bütününe hayat olacağını müjdelemektedir.
From the publisher's feed