
Sign up to save your podcasts
Or


Cehennem Ateşi’nin kıvılcımlarının saraya ve dağılıp yayılmalarının sarı renkli deve sürülerinin dağılıp yayılmasına benzetilmesinde kıvılcımların büyüklüğü kadar, Ateş’e müstehak olmada insanın dünyada onu iman ve ibadetten alıkoyan saraya, rahata, lükse, (çöl hayatında pek değerli) sarı develere ve onlara kıyasla, her dönem insanların tutkusunu çeken vasıtalara düşkünlüğüne de işaret vardır denebilir.
Sabah ve gündüz namazlarında Rabbin isminin zikredilmesi, buna karşılık Akşam Namazı ve Yatsı Namazı için secdenin öne çıkarılması, Teheccüd Namazı’nda ise uzun uzun tesbihten söz edilmesinden, Sabah Namazı ile gündüz namazlarında kıraatin uzun tutulması, Akşam Namazı ile Yatsı Namazı’nda secdenin daha bir önemli olduğu, kıraatin kısa tutulacağı, Teheccüd Namazı’nda ise tesbihin, yani bir bakıma namazın bütün rükünlerinin uzun tutulması ve namaz içinde ve dışında tesbihe bilhassa önem verilmesi manâsı çıkarılabilir.
Hz. Cebrail (a.s.) Allah Rasûlü’ne vahyi getirirken, yol boyunca sayısız denebilecek melek ona eşlik eder, vahye müdahale etmek isteyen şerli cinleri, şeytanları kovarlar, bazı melekler de Allah Rasûlü’nün etrafını kuşatırlardı. Allah Rasûlü (s.a.s.) vahyi tebliğ ederken de benzer bir koruma olurdu. Yani vahiy ve onunla bildirilen İlâhî–gaybî gerçekler, Allah’tan geldiği şekilde hiçbir değişikliğe, eksiltme ve artırmaya maruz kalmadan insanlara tebliğ edilmiştir. Cenab–ı Allah (c.c.), vahyin Allah Rasûlü’ne iletilmesini, O’nun tarafından insanlara tebliğ edilmesini tam bir emniyet altına almış, bu esnada olup biten her şey gibi, vahye ve onun tebliğine karşı insanların davranışlarını da aynı şekilde tesbit buyurmuştur.
Allah Rasûlü’nün en yüksek derecede sahip olduğu ahlâk, tarihen ve herkes nezdinde sabittir. Son asırların en garazkâr ve kasıtlı birkaç oryantalisti dışında, O’nun en amansız düşmanları bile O’nun bu eşsiz ahlâkına dil uzatmamış, uzatamamıştır. (O’nun bu ahlâkı hakkında bkn: Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, c:2.) Hz. Ayşe (r.ah.) O’nun ahlâkı hakkında soranlara, “Siz Kur’ân okumuyor musunuz? O’nun ahlâkı Kur’ân’dı.” cevabını vermiştir Bu manâda âyet, hem O’nun ahlâkının ne kadar büyük olduğunu, hem de O’nun bu ahlâk üzerinde yol aldığını, ahlâkının, yani bir bakıma Kur’ân’ın, O’nun davranışlarının temelini oluşturduğunu, O’nun canlı Kur’ân olduğunu ifade etmektedir.
Çevremizdeki varlığa ve kendi varlığımıza sathî bir bakış bile Allah’ın inkârın muhal olduğunu ortaya koymaya yeter. Mekke müşrikleri de Allah’ı inkâr edemiyorlardı ve onlar O’nu inkâr davası güden modern ateist ve materyalistlerden daha akıllıydılar. Ama insan, nefsine mağlûbiyetle hayatını tanzim etmek, dilediğince yaşamak için kendi üzerinde güç olsun istemez. Bu sebeple de, hayatına yön verme adına kendisi ve çevresi üzerindeki hakimiyette Allah’a nefsini, heveslerini, arzularını ortak koşmaya girişir. Sonra da, bu suçluluğunu paylaşmak için daha başka nesnelere de rububiyet ve ilahlık verir. İşte bundan dolayıdır ki Kur’ân, Allah’ın birliği, Tevhid üzerinde ısrarla durur.
Her şeyi ve insanların davranışları dahil her hadiseyi yaratan Allah’tır. Ve O’nun yaratması kendi zâtında güzeldir. O’nun insanları yaratması da güzeldir. O, her bir insanı iman edebilme kabiliyeti, imana temayül ve iman için gerekli donanımla yaratır. Bununla birlikte, bazı insanlar bu donanımlarını istismar eder, yanlış kullanır ve küfre düşerler. İnsanları iç hallerini bilemediğimiz ve bilme gibi bir sorumluluğumuz da olmadığı için, dünyada beyanlarına ve davranışlarına göre hükmederiz ve dolayısıyla bazılarına mü’min, bazılarına ise kâfir muamelesinde bulunuruz. Bununla birlikte, Cenab–ı Allah (c.c.), herkesin her yaptığını ve niçin yaptığını kusursuz olarak bilir ve dolayısıyla O, insanlar gerçekte ne ise ona göre hükmeder. O’nun katında da bazı insanlar gerçekten mü’min, bazıları gerçekten kâfirdir. Bununla birlikte, bir de imana yol bulamayan, kendilerine tebliğ gitmemiş fetret ehli vardır ki, bunlar kavramın tam anlamıyla mü’min olmamakla birlikte, durumları Allah’a kalmıştır. Âyet, münafıklar için de ikaz ihtiva etmekte ve insanları imanda samimiyete çağırmaktadır.
Ey iman edenler! Sizi pek acı bir azaptan kurtaracak çok kârlı bir ticareti size bildireyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne gerektiği gibi inanır ve Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihad edersiniz. Eğer biliyorsanız, sizin için hayırlı olan budur.
Cenab–ı Allah (c.c.), âyetin diliyle, O’nu unutanlara ve bu vesileyle mü’minlere şöyle sesleniyor: Siz, kendinizi de unuttunuz, kendinizin farkında değilsiniz. Başkalarını hep ölüme mahkûm gördüğünüz halde kendiniz için ölümü hiç aklınıza getirmezsiniz. İş yapma ve zorluklara katlanma vakti hep yan çizer, fakat ücret alma zamanı daima ön sırayı kollarsınız. Günlük hayatınızda asla Allah’ı ve O’nun emirlerini, yasaklarını hatırlamak istemez, keyfinize göre yaşar, böylece dünyada var oluş gayenizi hiç düşünmezsiniz. Kendinizi bundan kurtarmak, ve siz ey mü’minler, aynı duruma düşmek istemiyorsanız, ölümü akıldan çıkarmayın ve ona hazır olun, ama dünyada mükâfat beklemeyi ve almayı düşünmeyin, gaye edinmeyin. Dünyada niçin varsınız ve varlık gayeniz size neyi gerektiriyor; kimin yolunda hangi gaye için çalışmalısınız, bunu asla aklınızdan çıkarmayın. Yoksa bir gün gelecek ve size denecektir: “Siz nasıl size va’dedilen bugüne ulaşmayı unuttunuz ve hiç hesaba katmadı iseniz, bugün de (af ve mağfiret konusunda) Biz sizi unutuyoruz. Barınağınız Ateş’tir ve size yardım edecek hiç kimse yoktur.” (Câsiye Sûresi/45: 34)
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, “İslâm’da ruhbanlık yoktur.” buyurmuşlardır. Yine O, “Ümmetimin ruhbanlığı, Allah yolunda cihaddır.” açıklamasında bulunmuşlardır. İslâm, şahsî feyiz ve kemalât için insanlardan uzaklaşıp bir köşeye çekilmeyi tasvip etmez. Bunun yerine, insanlar içinde bulunup, pek çok çile ve ızdırabı beraberinde getirecek de olsa, onların dünya ve bilhassa Âhiret saadetleri adına çalışmayı teşvik eder. Bununla birlikte, tarihte özellikle Müslüman sufiler arasında uzlet ve inzivayı tercih edenler olmuşsa da onlar, bunu daha çok eğitim için ve bir süreliğine yapmış, genellikle irşad adına insanların içinde kalma yolunu seçmişlerdir.
Cenab–ı Hakk’ın bize bahşettiği her şey safi nimettir. Bu bakımdan, O’na daima şükür halinde olmamız gerekmektedir. Eğer hikmeti gereği bazen bizi sıkar ve nimetini az verse bile, asla O’ndan şikâyetçi olmamalı, eğer şikâyet etmemiz gerekecekse, ancak kendimizden şikâyet etmeliyiz. Allah (c.c.), nimetin kadrini öğrenmemiz ve gereken şükrü ifa etmemiz, zaman zaman da günahlarımızdan tevbe ile kendimize gelmemiz için bazen nimetini kısar, bazen hastalık verir, bazen bizi musibetlere düçar bırakır. Bütün bunlardaki sebep ve hikmeti kavrayıp, ona göre davranmamız gerekmektedir. Dolayısıyla, bilhassa mü’min kullarına O’ndan ne gelirse gelsin şükrü gerektiren bir hayırdır.
From the publisher's feed