Cumhuriyet gazetesi

Cumhuriyet gazetesi

By Cumhuriyet gazetesiNews
Download on the App Store

Cumhuriyet gazetesi episodes

  • Suçun üstünü örttükleri bayrak - Barış Pehlivan

    Sokakta yürüyorsunuz... Tanımadığınız bir kişi sizi “dövmekle” ya da “tecavüzle” tehdit etti. O kişinin suçu Türk Ceza Kanunu’ndaki 106’ncı maddede yazıyor. Buna göre; yargılama sonucunda sanık altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Peki, ya o kişi tehdit etmeyip direkt saldırırsa size? Yani mesela yumruk atarsa, sizi yere düşürürse? İşte o zaman TCK’nin 86’ncı maddesindeki “kasten yaralama” suçu işlenmiş oluyor. Buna göre; o saldırgana dört aydan bir yıla kadar hapis verilebiliyor. Ya da cezası paraya çevriliyor. Yanlış yazdığımı mı düşünüyorsunuz? Hayır. Doğru okudunuz. Bir kişi size saldırırsa saldırmakla tehdit etmesinden daha az ceza alıyor. Bitmedi... Ya aynı kişi sizin vücudunuza değil de malınıza zarar verirse? TCK 151’e göre; üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabiliyor. Yani, yüzünüze yumruk atınca maksimum bir yılla cezalandırılan kişi, malınıza zarar verirse üç katına kadar hapisle karşı karşıya kalabiliyor. Çarpıklığı görebiliyor musunuz? Bir virgül…

    “Dark web” kavramını duymuşsunuzdur. İnternette olan ancak özel yazılımlar aracılığıyla erişilen yasa dışı içeriklerin adıdır. Devletlere dair gizli belgeler de orada olur, ağır suç organizasyonları da şiddetin her türlüsü de... Suçun ve cezasızlığın konuşulduğu bugünlerde, bu satırları yazabilmek için o karanlık kuyuya girdim. Yarım saatlik aramada karşıma çıkanlardan bir alıntı yapacağım sadece: “Türkiye’nin ilk ve tek gerçek kiralık katil ayarlama platformu. Tek bir karar ile tüm sorunları ortadan kaldırın. Problemleri çözmek için kendinizi riske atmaya değmez. Temiz, profesyonel ve gizli bir şekilde kolayca halledilebilir.” Evet, dark webdeki bir kiralık katil sitesinin “hakkımızda” bölümünde yazanları okudunuz. Orada uyuşturucu ve silah satışı, özel hayat ifşaları, hatta istihbarat hizmeti ilanı dahi var. Bakın, Dark Web’in doğası gereği yasaklanması imkânsıza yakın. O halde suça yönelimi önlemek ve suç işleyeni ıslah etmek kalıyor elimizde. İşte tam da burada, mesele “Cezalar artsın” kolaycılığına indirgeniyor. Halbuki, bir mahkûm için orantısız çok cezanın da cezasızlık gibi bir etkisi olduğu hiç düşünülmüyor. Toplumu suçtan arındırmak iddiasıyla kaybedecek bir şeyi kalmayan, haliyle sürekli suça meyleden, ıslah olmak yerine içeride yeni suçları öğrenen, nihayetinde örtülü aflarla aramıza karıştırılan on binlerce insan görülmüyor. Yeni hapishanelerin inşaatı yerine, herkes için aynı hukukun yani adaletin işleyeceği bir sistemin inşa edilmesinden kaçınılıyor. Sadece kâğıt üstündeki yasa değişiklikleriyle olmayacağı, eğitim ve ekonomide de devrimsel atılımların yapılması gerekliliği gözden kaçırılıyor. Sözün özü, beyin kanaması gerçekleşirken yara bandı aranıyor. Açık cezaevinde sohbet ettiğim bir hükümlü anlatmıştı. Uyuşturucu transferi yaptıkları arabayı, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türk bayrağı ile donatmışlardı. Böylece uyuşturucu taşımalarına rağmen hiçbir polis tarafından çevrilmemiş, hatta kendilerine yol verilmişti. Kıssadan hisse, suçun üstünü örtenlere inat, size gösterilene değil daha derine bakın.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    5 min
  • Kapalı ve açık - Altan Öymen

    Dün bu satırları yazarken Meclis’in “kapalı toplantı”sının hazırlıkları başlamıştı. Meclis’in toplantıları genel kural olarak açıktır. Bu “açıklık” anayasanın 97’nci maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında şöyle ifade edilir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki görüşmeler açıktır ve Tutanak Dergisi’nde tam olarak yayımlanır.

    Meclis’teki açık görüşmelerin, o oturumdaki Başkanlık Divanı’nın teklifi üzerine Meclis’çe başkaca bir karar alınmadıkça, her türlü vasıta ile yayını serbesttir.” Kapalı oturumlarla ilgili fıkrada ise şu kural belirtilir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, iç tüzük hükümlerine göre kapalı oturumlar yapabilir. Bu oturumdaki yayımı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararına bağlıdır.” Bu fıkra da bu cümlesiyle kapalı görüşmelerin yayınının ne zaman, nasıl mümkün olacağının belirlenmesini Meclis’in kararına bırakıyor. Bu, diğer demokratik ülkelerin bazısında uygulanan bir usuldür. Bazısı, yayımlanma süresi için genel bir kural koymuştur. En az 10 yıl, 20 yıl sürecek bir “gizlilik” döneminin geçmesini öngörür. Mesela İkinci Dünya Savaşı sırasındaki bazı parlamento görüşmelerinin ilk yayımlanışı, o sürelerin geçmesinden çok sonra mümkün olmuştur. Bizde ise bu toplantı için 10 yıllık kapalılık süresi uygulanacaktır. Tabii bizdeki kapalılık ve süresinin ne kadar isabetli olduğu ancak görüşmeler başladıktan sonra, o toplantıya katılan milletvekilleri tarafından görülecektir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in belirttiği gibi, eğer kapalı oturumda verilecek “bilgi”ler, bugün savaş alanlarından ve diplomatik merkezlerden gelip de herkesin radyolardan, televizyonlardan, gazetelerden, internetten izleyebileceği haber ve yorumların özetlerinden ibaret değilse ve o “bilgi verme” süreci, sadece “İşte biz Meclis’e bilgi verdik” demek için düzenlenmiş ise bunun demokrasi alanındaki ihtiyaçlarımıza önemli bir katkısı olmayacağı açık. Tabii konuya, iyimser bir görüşle bakmaya çalışırsak “Gene de ülkemizde bir Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin varlığı hatırlandı. İnşallah arkası gelir” diyebiliriz. “Arkası gelir” derken Türkiye Büyük Millet Meclisi’mizin bugünkü yönetim sistemimizin içinde de sorumluluğu altında kalan daha birçok konu var. O sorunların hızla büyüdüğü ve arttığı ortada. Ve o sorunlarla ilgili katkılarda ve eleştirilerde bulunmak, o alandaki çalışmaları denetlemek görevi de bugün pek çok anayasa değişikliği ve fiili değişiklikler yapılmış da olsa gene Meclis’imizin görevi.

    Ülkemizde, Meclis’e bilgi verme ihtiyacını her zaman duymasalar da hâlâ 20’den fazla bakan var. Dışişleri bakanının da politika alanında dün kapalı oturumda vermiş olacağı bilgiler, şimdilik kapalı oturumda kalsa bile, öteki bakanların da, “Ben de bilgi vereceksem, kapalı oturumda veririm” diyecek durumları yok. Mesela milli eğitim bakanı... Okulların tuvaletler dahil, iç temizliği bile aşılması kolay olmayan bir sorun haline geldi. Eğitimin, hele ilköğretimin, en azından devlet okullarında ücretsiz olması Cumhuriyetin ilk günlerinden beri anayasal bir kural olduğu halde, velilere yüklenen masrafların giderek -üstesinden gelemeyecekleri kadar- yükseldiği ortada. Devlet okullarının imkânları açısından eşitliğinin ortadan kalktığının, bazılarının daha imtiyazlı hale getirildiğinin örnekleri de birbirini izliyor. Başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere, yükseköğretimde de öğretim elemanlarına ve öğrencilere baskı örnekleri de öyle.

    Başında “milli” sıfatı bulunan iki bakanlığımızdan biri olan Milli Savunma Bakanlığı’nın eğitim kuruluşlarından mezun olanların diploma törenlerinde, Atatürk’ün anılmasına, iktidardan tepkiler ve tahkikat açma niyetleri işitiliyor. İçişleri Bakanlığı’nın alanına giren güvenlik önlemlerinin İstanbul’un ana merkezinde bile yeterli olmadığı görülüyor.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    7 min
  • İktidar ve uyuşturucu bataklığı - Emre Kongar

    Değerli okurlarım, bütün uluslararası güvenlik görevlilerinin ve özellikle de uyuşturucu kaçakçılığı uzmanlarının üzerinde anlaştıkları bir gerçek var: Herhangi bir ülkedeki uyuşturucu pazarı ve uyuşturucu trafiği mutlaka o ülkedeki iktidarın içindeki bazı kişi ve/veya örgütlerin desteği ile işliyor.

    Türkiye uyuşturucu üreticileri ile tüketicileri arasındaki Doğu-Batı ticaret yolunun üzerinde olduğu için, uzun süre “transit ülke” muamelesi görüyordu. Fakat ne yazık ki 22 yıllık Erdoğan/AKP iktidarı sonunda, (her nasılsa?) ülkemiz de “hedef ülke” oldu, uyuşturucu bataklığı yaygınlaştı ve özellikle gençlerimizi pençesine alan uyuşturucu sorunu çok önemli boyutlara ulaştı.

    Sevgili okurlarım, sınırlardan kaçakçılık yapmak, bir meslek, bir uğraştır: Kaçakçılar, her şeyi kaçırmakta uzmanlaşmışlardır. Normal olarak, ülkede bulunmayan, kahve gibi, sigara gibi tüketim malları üzerinden başlayan kaçakçılık faaliyetleri, ulusal ve uluslararası konjonktürün de etkisiyle, zaman zaman silah kaçakçılığına, uyuşturucu kaçakçılığına, kadın kaçakçılığına dönüşür. Elbette kaçakçıların, kaynak ve hedef ülkelerdeki bağlantıları, sahip oldukları siyasal ve/veya ailesel/ örgütsel destekler çok önemlidir. Bu çerçevede kaçakçılığı destekleyen, güçlendiren üç faktör göze çarpmaktadır. Birinci faktör, kaynak ve hedef ülkelerdeki siyasal iktidarın içinden alınan destektir. İkinci faktör, ülkelerin sınırlarındaki denetimlerin ciddiyetsizliği, bu sınırların aşılmasındaki kolaylıklardır. Üçüncü faktör de hedef ülkelerdeki yabancı kişi ve örgütlerin, özellikle de kaynak ülkelerde bağlantıları olan kişi ve örgütlerin varlığıdır.

    Ne yazık ki

    1) Türkiye’deki iktidarın Ortadoğu sorunlarındaki yanlış dış politikası…

    2) Irak, Libya ve Suriye savaşlarındaki ilişkilerinden dolayı sınırların adeta kevgire dönmüş olması…

    3) Ayrıca gayri resmi sayılara göre on milyonu aşan, on üç milyona ulaştığı iddia edilen sığınmacı, düzensiz göçmen sayısı... Ülkemizin uyuşturucu bataklığına gömülmesinde çok önemli roller oynamıştır. 

    Sevgili okurlarım, her hafta www.kongar.org adresli kendi internet sitemde buradaki yazılarımdan farklı olarak yazdığım GÜNCEL başlıklı bölümde, kadın cinayetleri ve uyuşturucu sorunlarının birbirleriyle bağlantılı olduğuna işaret ederek bazı bilgiler ve sayılar paylaşmıştım. Gürsel Tekin’in yolladığı bilgilerin uyuşturucuya ilişkin birkaç sayısını burada alıntılayarak işin ciddiyetine dikkatinizi çekmek istiyorum: (Olanaklı ise www.kongar.org adresindeki tüm yazıyı okumanızı öneririm.) 

    Uyuşturucu bağlantılı ölümler.

    2021: 945 ölüm.

    2022: 1027 ölüm.

    2023: 1158 ölüm.

    Cinsiyete Göre Dağılım.

    2023: Erkek 1024, Kadın 134.

    Yaş Gruplarına Göre Dağılım.

    18-24 yaş: 93 ölüm.

    25-34 yaş: 438 ölüm. 

    35-44 yaş: 373 ölüm.

    45-54 yaş: 187 ölüm.

    55-64 yaş: 59 ölüm.

    65+ yaş: 8 ölüm.

    Madde Türlerine Göre Dağılım.

    Eroin: 421 ölüm.

    Esrar: 32 ölüm.

    Kokain: 26 ölüm. 

    Sentetik Kannabinoidler: 198 ölüm.

    Fentanil: 87 ölüm.

    Diğer Opiyatlar: 173 ölüm.

    Metamfetamin: 115 ölüm.

    MDMA/Ecstasy: 9 ölüm.

    Diğer/Karma Madde: 97 ölüm. 

    Sitemdeki yazımda İçişleri Bakanı Yerlikaya’nın bazı sayısal açıklamaları da var.

    Sadece tarihten gününüze de ışık tutan bir anımsatma: 1972 yılında MHP Senatörü Kudret Bayhan Fransa’ya yaklaşık 145 kilo baz morfin sokmaktan yakalanmış ve hem Fransa’da hem Türkiye’de hapis yatmıştır. Tarihten başka örnekler için sevgili rahmetli Tufan Türenç’in “Babiâli’nin Öteki Yüzü”, İstanbul, Remzi Kitapevi, adlı kitabına bakılabilir. Günümüzdeki olaylar da iktidar değiştiğinde ve yargı, bağımsızlığa kavuştuğunda, daha ayrıntılı ve kanıtlı olarak açıklığa çıkacaktır hiç kuşkusuz

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • Şifrelenmiş bir mesaj aldınız - Orhan Bursalı

    Lübnan’daki ve Suriye’deki Hizbullah elemanları, çağrı cihazlarına gelen Arapça bu uyarıyı ekranda görünce, iki ellerini kullanarak mesajı görmek için davrandılar. Önemliydi. Mesaj Hizbullah’ın merkezinden veya elemanların bağlı bulundukları örgüt şeflerinden geliyordu. Mesajı görüntülemek için iki ellerini kullanmak ve iki düğmeye basmak zorundaydılar.

    “Tam bize uygun”: Çağrı cihazları hantal ama çok sağlamdı; savaş alanı koşullarına dayanacak şekilde Tayvan’da tasarlanmış ve üretilmişti. Hatta su geçirmezdi ve aylarca şarj olmadan çalışabilen büyük bir pili vardı. Telefon ve benzeri iletişim araçlarının İsrail istihbaratınca izlenebiliyordu. Bu çağrı cihazlarında ise bu risk sıfırdı. Hizbullah liderleri iki yıl önce şubat ayında yeni AR924 -Apollo- modelinden etkilendiler ve 5 bin tane satın alarak orta düzey savaşçılara ve destek personeline dağıtmaya başladılar. Aracının ABD ve İsrail’le bir bağlantısı görülmüyordu. Tayvan’daki üreticinin Ortadoğu’daki resmi temsilcisiydi. Hizbullah’ın güvendiği birisiydi, daha önce da satışlar yapmıştı. İsrail’de montaj: İsrail istihbaratı, uzun süredir çağrı cihazlarını izleyebileceğini ve hatta içine bir bomba yerleştirilebileceğinin planlarını yapmıştı. 5 bin adetlik yeni sipariş bu fırsatı yarattı. Çağrı cihazının parçaları Tayvan’da üretilmiş ama montajı ise İsrail’de yapılmıştı. Burada satış görevlisinin veya Tayvanlı üreticinin İsrail istihbaratınca kontrol altında tutulduğu anlaşılıyor. İçine yerleştirilen bomba: İsrail istihbaratı, çağrı cihazının içine çok güçlü bir bombadan eser miktarda yerleştirecekti. Ayrıca Mossad’ın cihazlara uzaktan erişimi de gerçekleştirildi. Fakat bu elektronik erişimi Hizbullah’ın fark etmesi ise olanaksız görülüyordu. Veya Hizbullah’ın elektronikçileri acaba satın alınan çağrı cihazının ıcığını cıcığını inceleme gereğini duymuşlar mıydı, bilinmiyor. Sadece izlenemez bilgisine güveniyorlardı. Ama izlenemezliğin izlenebilirliğe ve hatta bir bombaya dönüştürülebileceğini ise hayal edemediler. Şifrelenmiş patlama: İsrail istihbaratından gelen elektronik bir sinyal, binlerce cihazın aynı anda patlamasını tetikleyebilirdi. Üstelik, bir patlama gerçekleştiğinde de maksimum hasarı garantilenmişti. Hizbullah elemanı cihazına gelen şifrelenmiş mesajı görebilmek için iki elini de kullanmak zorundaydı. Kimsenin haberi yok: Mossad bu cihazları iki yıl önce tasarlamış ve Hizbullah’ın kullanımına sunmuştu. Hamas’ın İsrail’e saldırısından bir yıl önce. Elektronik dinlemelerini yapıyordu. İsrail’deki en üst düzey seçilmiş yetkililerin çoğu eylüle kadar Mossad’ın kurduğu bu tuzaktan habersizdi. 12 Eylül’de bir toplantı ile haberdar oldular. Geniş siyasi ve askeri şüpheler ve tartışmalardan sonra 17 Eylül’de ise düğmeye bastılar.

    Cihaza sahip Hizbullah elemanları çağrılarına bir mesajın geldiğini gördüler: “Şifrelenmiş bin mesaj aldınız”. İki ellerini kullanarak mesajı açtılar ve cihazlar patladı. Çoğunluğu arka kademelerde yer alan 3 bin’e yakın Hizbullah subayı ve mensubu ile bilinmeyen sayıda sivil hayatını kaybetti veya sakat kaldı.

    Yukarıda çok özetlediğim ve yeniden kurguladığım, son yılların en önemli ve büyük casusluk sızması ve elektronik savaş öyküsünü, Washington Post, yeni elde ettiği bilgileri bir araya getirerek yayımladı. Diyor ki “Bu öykü, Arap ve ABD güvenlik yetkilileri, politikacılar ve diplomatların yanı sıra Lübnanlı yetkililer ve Hizbullah’a yakın kişilerle yapılan röportajlardan bir araya getirildi. Hassas istihbaratı görüşmek üzere isimlerinin açıklanmaması koşuluyla konuştular.”

    Tabii gerçek ana hatlarıyla böyle olsa da gizliliğin doğası gereği saklanmış bir dizi ayrıntıyı da içeriyordur ve dışa aktarılan görüntüde ise saptırılmış noktaların da olması doğaldır. İsrail bu elektronik saldırıdan sonra da adım adım izledikleri Hizbullah liderini 14 kat yer altında ağır bombalarla öldürecekti.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • 8 Ekim 2024 - Günün Manşetleri - Diyarbakır’da ‘cihat’ çağrısı

    * Hizbullah’ın medrese yapılanmasının etkinliğinde ‘kılıç şart’ vurgusu: Diyarbakır’da ‘cihat’ çağrısı

    * Cinsel istismara ve şiddete uğrayan iki yaşındaki Sıla bebek yaşamını yitirdi: Koruyamadık

    * Kadın cinayetleri çığ gibi büyüyor, sabıkası olanlar suç işlemeye devam ediyor: Şiddet her yerde

    * 91.8 milyar bütçeli Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çalışan sayısı 140 bin 185’e ulaştı: Diyanet holding gibi

    * CHP’liler Meclis’teki oturumda İsrail’le olan ilişkileri sorgulayacak: Ticaret çelişkisi

    * İsrail ordusu, 7 Ekim’in yıldönümünde de Filistinliler için tahliye emirleri verdi: Gazze’de yine sürgün

    * Hindistan’da sel felaketi

    * İTO Başkanı Şekib Avdagiç enflasyonla mücadele için sorumluluğu tüketiciye yükledi: Zamlara karşı boykot

    * Eleman.net’in anketine göre çalışanların yüzde 39’u yol ücreti almıyor: Yol masrafı yüzde 50 zamlandı

    * Altın Portakal’da ‘Ayşe’ ve ‘Galata’ filmleri Türkiye prömiyerini yaptı: Görünmeyeni görünür kılmak

    * Bineal kapılarını açtı

    * Hacıosmanoğlu ile 4 büyük kulübün başkanı bir araya gelip sorunları görüştü: Riva’da dev zirve

    * Fenerbahçeli futbolcuyu Norwich ve Lens almak istiyor: Osayi için 2 talip

    * Semih’te soru işaretleri

    * Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

    11 min
  • Yasak kardeşim yasak - Barış Terkoğlu

    Adalet haksızlığa uğramayana önemsiz görünür. Bu yüzden bazen öksüz bazen yetimdir. Geçen hafta İsmail Saymaz’ın haberiydi. Altın Portakal’da sansürlenen “Kanun Hükmü” belgeselinin gösterimi, bu yıl da Antalya Valiliği tarafından yasaklanmıştı. Belgeselde KHK ile işinden edilen biri doktor biri öğretmen, iki solcu sendika üyesi konu ediliyordu. Haberi okuduğum gün, CHP Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca’yla telefonda konuştum. Hayır, belgesel hakkında değil. Denizli’de yıllardır süren ve çifte standardı gösteren tartışmalı bir dosya hakkında. Şöyle anlatayım... Anadolu Sağlık-Sen isminde milliyetçi cenaha yakın bir sendika var. Sendika yönetimi, bir süredir Denizli Sağlık İl Müdürü B.Ö. ile sert bir mücadele veriyor. Nitekim ortaya serilen dosya, sendikanın il başkanı Ahmet Yılmaz sayesinde ortaya çıkmış. Söylediğine göre 15 Temmuz sonrasında, il sağlık müdürü hakkında, içinde ciddi delillerin olduğu bir müfettiş raporu yazılarak Sağlık Bakanlığı’na teslim edilmiş. Söylediğine göre, Denizli’de etkili olan bir AKP’li siyasetçinin koruması altında olan B.Ö’nün dosyası sümen altı edilmiş. Yılmaz, ısrarla var olduğunu iddia ettiği, numarasını ve tarihini verdiği raporun üstüne gitmiş. Devletin bütün kurumlarına dilekçe üstüne dilekçe vermiş. Ne mi olmuş? Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu, Ahmet Yılmaz hakkında soruşturma başlatmış. Dilekçe vermenin suç olmadığı tespitine rağmen, bakanlık tuhaf bir gerekçeyle sürgün kararı almış: “Şikâyetleri birden fazla kuruma yaparak kurumları meşgul etmesinin ve konu ile ilgili yaptığı basın açıklamaları ile kurumlara olan güveni sarsmasının önüne geçilmesi, kurum yöneticilerinin yıpratılmasının önlenmesi amacıyla Ahmet Yılmaz’ın Denizli il emrinden alınarak başka bir il emrine atanmasının yapılmasının...” Fakat... Bu sürgün kararı uygulanmamış. Yılmaz’ın bu konuyla ilgili bir teorisi var. Söylediğine göre eğer bu karar uygulansa mahkemeye başvuracak, bu sefer sümenaltı edilen rapor mahkeme sürecinde açığa çıkacakmış. Bu yüzden sürgün kararı da bekletilmiş.

    Ancak bu sendika temsilcisini daha da hırslandırmış. Daha çetin bir mücadele başlamış. Bir sürü olay da buna ek olmuş. Örneğin geçmişte AKP’li olan Denizli Kale Belediye Başkanı Erkan Hayla, B.Ö’nün yeniden görevlendirilmesi nedeniyle B.Ö. hakkında FETÖ iddialarında bulunarak AKP’den istifa etmiş. Yetmemiş, bu süreçte B.Ö’nün eşinin şehirdeki bir özel hastanenin ortağı olması sebebiyle de “nasıl denetleyecek” sorusu gündeme gelmiş. Bunlara B.Ö’nün mahkeme kararlarına rağmen sürgün ettiği, hatta birinin babasının bu sürgün sırasında tedavisinin aksaması nedeniyle öldüğü sağlık çalışanlarının şikâyetleri eklenmiş. Sonuçta... Sağlık bakanı değişmiş. Ahmet Yılmaz bu kez yeni sağlık bakanına hitaben durumu anlatan bir dilekçe yazmış. Geçenlerde aldığı yanıtın ardından o da şaşırmış: “Müfettişler tarafından düzenlenen dört raporun bakanlık makamından alınan onay akabinde gereği yapılmak üzere Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne, Denizli Valiliği’ne ve İçişleri Bakanlığı’na gönderildiği anlaşılmıştır.” Yıllardır yok denilen, kurcalayana soruşturma açılan, yetmedi sürgünlere neden olan rapor devlet tarafından resmen kabul edilmiş.

    Ahmet Yılmaz darbeden 8 yıl sonra haklı çıktığına mı yansın? Yoksa bugüne kadar raporların devlet görevlileri tarafından saklanmasına mı? Haliyle herkes “Peki şimdi ne olacak” diye soruyor. Zira AKP’li ünlü siyasetçinin gölgesi halen şehrin üzerinde dolaşıyor. İl sağlık müdürü B.Ö. ise belki de bu güvenden dolayı soruları yanıtsız bırakıyor. Gülizar Biçer Karaca da söz konusu siyasetçinin olan bitene müdahale ettiğini doğruladı.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • Suskunluğa esir olmadan eşit, özgür yaşam hakkı - Mine Esen

    Sadece ekonomik veriler üzerinden bir ülkenin gelişim tablosunu değerlendirmenin doğru olmadığını bir kez daha görüyoruz. Siyasetin ayrıştırma ve gerilimden beslendiği, Cumhuriyet değerlerinin aşındırıldığı, demokratik, laik, hukuk devletinin yara aldığı bir ortamda şiddetin yaygınlaştığına tanık oluyoruz. Kadın ve çocukların bu şiddetin hedefi haline gelmesinin arkasında ise yıllardır süren gerici, baskın eril zihniyetin payı büyük. Ülkede sadece geçen hafta 10 kadın daha erkekler tarafından hayattan koparıldı. Cinsel saldırı, taciz ve kayıp çocuk haberleri devam etti. Sokakta, evde, okulda, hastanede şiddet artarken uzmanların bireysel silahlanma, silahlara kolay ulaşabilme konusundaki uyarıları alarm verici boyutta. Yaşananlar karşısında “İktidar cephesinin çözümü nedir” sorusunun yanıtı ise tartışmalı... Görünen o ki aileden eğitime, çalışma yaşamına dek “çözüm” anlayışının merkezinde, dayatmacı, dini-maneviyat temelli, kaderci, gelenek-görenek nitelemeleriyle çevrili bakış açısı var.

    Diyanet bugüne kadar görülmemiş şekilde milli eğitim, kadın ve aileden sorumlu bakanlıklarla içli dışlı. İmamlar okullarda, “medrese” kavramı daha sık kullanılır halde. Oysa, 1924’te “Öğretim Birliği” yasasıyla medreseler kapatılmış, bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştı. Ne diyelim, o günün bakanlığından bugüne mi... Yandaşlık-çıkar hesapları üzerinden yozlaşan siyasetin üstüne, bağımsız yargı terazisinin denge bozukluğunu da ekleyin. Tüm bunlar sosyal çürümenin tehlikeli virajında olduğumuzu gösteriyor. Geçen haftalarda Fahrettin Öztürk imzalı haberimizde AKP’nin ceza infaz kanununda yaptığı değişiklikler ve üstü kapalı af kanunları ile cezasızlık algısı oluşturduğu görüşlerine işaret edilmişti. Toplumda “Yapan yaptığı ile kalıyor, adalet işlemiyor” algısı artarken diğer yandan da demokratik hukuk devletinde asla olmaması gerekecek şekilde “O halde cezasını ben veririm” şeklinde yanlış, tehlikeli yönelimler de görülüyor. Kimi kesimler ise toplumdaki öfkeyi kullanarak ölüm cezasını yeniden gündeme getirme çabasında. Geçen hafta yazarımız Zülâl Kalkandelen, ölüm cezasına karşı tutumunu yinelerken şu ifadeleri dikkat çekiciydi: “Katillerin ve suç ortaklarının en ağır ceza ile cezalandırılmasını, tartışmasız tüm toplum istiyor. Türkiye’deki en ağır ceza ağırlaştırılmış müebbet hapistir. Öyleyse soralım: Niye katillere ve tecavüzcülere ‘iyi hal indirimi’ veriyorsunuz. Niye en fazla 10-15 yıl arası yatırıp hapisten çıkarıyorsunuz?” Mert Öner ve Erdem Öktem imzalı dünkü haberimizde ise hukukçuların “Zifiri karanlığın ortasındayız. Bunun adı kadın cinayeti değil cins kırımı” dediği aktarıldı. Kadınlar önceki gün ve dün farklı şehirlerde “Yasaları uygulayın, cezasızlığı durdurun” çağrısıyla meydanlara çıktı. İstanbul Sözleşmesi’ne dönülmesi istendi.

    Tüm bu zorluklar arasında Cumhuriyetin aynı zamanda kadın hakları devrimi olduğunu sıklıkla hatırlamalı. Bu çerçevede geçen hafta önemli bir tarihin yıldönümüydü. Atatürk Devrimlerinin kazanımlarından Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesinin 98. yılı kutlandı. Laik hukukun simgesi bu yasayla, kadınlar tek eşlilik, resmi nikâh, boşanma, miras gibi temel haklarını elde etti. Yıllarca baskı ve yasaklarla çevrili Türk kadını, çevresini kuşatan susma/susturulma esaretinden de kurtuluşun anahtarına uzandı. Ve dün devrimci Cumhuriyet aydını, ödünsüz laiklik savunucusu Cumhuriyet yazarı Doç. Dr. Bahriye Üçok’un katledilmesinin yıldönümüydü. Bir kez daha kendisini saygı ve özlemle anıyoruz. Günümüzde, içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşananlar onun canı pahasına karşıdevrime yönelik mücadelesinin değerini bir kez daha gözler önüne seriyor.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • 7 Ekim 2024 - Günün Manşetleri - İmam hatiplere ne yapsalar boş

    * İktidarın desteklediği okullara öğrencinin ilgisi azaldı, başarı artmadı: İmam hatiplere ne yapsalar boş

    * Kadınlardan iktidara: Cezasızlığa son verilsin

    * Helikopter yakıtsız kaldı: Tanker gitti orman yandı

    * Hatay ve Osmaniye’de halkla buluşan Özel, konut ve ekonomi üzerinden Erdoğan’ı eleştirdi

    * Cumhuriyet aydını Üçok’u özlemle andık

    * Kuvayı Milliyeci, Cumhuriyetin ilanını duyuran isim: Yunus Nadi 

    * Soykırım suçuyla yargılanan İsrail’in katliamları Ortadoğu’daki ateşi harladı: Gazze can çekişiyor

    * ‘7 Ekim saldırısı, İsrail’i aklamaz’ 

    * Kartlı alışverişlerde yüzde 4’ü bulan komisyonlar, bankalar ve zincir marketlere kazandırıyor: Komisyon esnafı yaktı

    * CHP’li Karabat, 31 şirketin tespit edildiğini ancak korunduğunu söyledi: ‘Pos’la tefecilik yapıyorlar

    * 61. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali yeniliklerle başladı:

    * CRR’de görkemli açılış

    * G.Saray, Alanyaspor’u Rams Park’ta yenip liderliğini perçinledi: Aslan tek golle

    * Siyah-Beyazlılar, G.Antep deplasmanında 1-0’lık üstünlüğünü 90+5’te kaybetti: Besiktas zirve ‘Gazi’si 

    * Lille, F.Bahçe’de fazla şans bulamayan yıldız ismi yakın takipte İstanbul’u koştular: İrfan Can’ı istiyorlar

    * Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

    12 min
  • Bahriye Üçok’u katlettiniz ama o aydınlatmayı sürdürüyor - Zülal Kalkandelen

    34 yıl önce bugün İslam tarihçisi Doç. Dr. Bahriye Üçok kalleşçe katledildi. İlmi Araştırmalar Vakfı’ndan gönderilen kitap paketini Çankaya’daki evinin önünde açmaya çalışırken paketteki bomba patladı. Acilen hastaneye kaldırılan Üçok, ameliyata alınamadan hayatını kaybetti. İki kolu ve bir bacağı kopmuştu! Cumhuriyet gazetesini telefonla arayarak İslami Hareket Örgütü adına konuştuğunu bildiren bir kişi, Üçok’u “tesettür konusundaki düşünceleri yüzünden cezalandırdıklarını” söyledi. Aynı kişi, “İslam’a sınır koyanları öldürmeyi borç bildiklerini” de ekledi. Dönemin DGM Başsavcısı Nusret Demiral, “‘İslami Hareket’ diye bir örgütün bulunmadığını, Hizbullah’ın uzantılarının cinayeti işlemiş olabileceğini” söyledi. Birçok aydın cinayetinde olduğu gibi, Bahriye Üçok’un katillerinin bulunması için de gerekenler yapılmadı, cinayet aydınlatılmadı!

    Bahriye Üçok, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk kadın akademisyeniydi. Türbana karşı tavrı ve laikliği savunmasıyla tanınıyordu. Ordu’nun ilk ve tek kadın milletvekiliydi. Cumhuriyet gazetesi yazarıydı. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucularından biriydi. Türkiye’nin karanlığa sürüklendiği 90’lı yıllarda İslam dinini çağdaş ve gerçekçi yorumlaması, dinci gericileri rahatsız etti. Dini kullanarak siyasi çıkar sağlayan ve emperyalizmin maşası haline gelen siyasetçiler ile laik Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının hedefindeydi. Kasım 1988’de televizyonda yapılan bir açık oturumda, “İslam’da örtünmenin ve oruç tutmanın zorunlu olmadığı” yönündeki açıklamalarından sonra tepkiler arttı.

    Bahriye Üçok’un yazılarına bakarken, 1986 bütçe görüşmelerindeki konuşmasını, Oktay Akbal’ın bir yazısında buldum. SHP grubu adına Ordu milletvekili olarak şu sözleri dile getirmiş Üçok: “Sayın milletvekilleri, bugün Türkiye’de 376 imam hatip lisesi, 4000 Kuran kursu, 8 ilahiyat fakültesi, 2 de İslami İlimler Fakültesi, İslam dini üzerinde öğretim yapmaktadır. 1951’den bu yana, 35 yıldan beri doğrudan dinsel eğitim yapan bu okullar yüz binlerce imam yetiştirmiştir. Gene 1949’dan beri ilkokullarda, giderek ortaokul ve liselerde gençlerimiz din dersleri okumuştur. Radyolarda, TV programlarında din eğitimi haftada altı saat olarak yer almıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda bile bu denli çok medrese yoktu. Genel ve yaygın din eğitimi yoktu kuşkusuz. Ama sayın bakan geçen yıl bütçe dolayısıyla yaptığı konuşmasında ‘ülkeyi 12 Eylül’e getiren nedenlerin başında gençliğe İslamiyet prensiplerini öğretememiş olmanın geldiğinden’ bahsetmiştir. Bunca yıldır verilen emeklere, sarfedilen milyarlara karşın gençlerimiz hâlâ İslamiyet prensiplerini öğrenemedilerse, bu yüzden de anarşist oldularsa, demek oluyor ki bizim gençlerimiz öğrenme yeteneğinden mahrumdurlar. Ben sayın bakanın yargısına katılamıyorum. Çünkü biliyorum ki Türkiye’de ilk boykot ve işgal, Fransa’dan da önce, Nisan 1968’de Ankara İlahiyat Fakültesi’nde başlamış; Atatürkçü dekan öğrencileri tarafından tartaklanmış ve yüksek din eğitimi gören öğrenciler, fakülte bahçesinde ‘şeriat isteriz’ diye polis gücünün önünde kazan kaldırmışlardı. Tarihte Kabakçı Mustafa Olayı’nı, 31 Mart olaylarını, Şeyh Sait ayaklanmalarını, Menemen Olayı’nı yapanlar kimlerdi? Bütün bu anarşiyi, isyanı din eğitimi görmeyenler mi çıkarmışlardı? Eğer bu yargı doğru olsaydı, Mayıs 1876’daki talebe-i ulum yani medrese öğrencileri, başbakan ve şeyhülislama karşı bir ayaklanma gerçekleştiremezdi. Tarihteki büyük isyanların çoğu hep din adına yapılmış, şeriat elden gidiyor gerekçesi bayraklaştırılmıştır.” Bahriye Üçok, bugün yaşasa aynı konuşmayı her yerde yapar, susmazdı. Onun anısına saygıyla biz de gericiliğe, yobazlığa karşı asla susmayacağız.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • Sanduka değil sendika - Özdemir İnce

    İlk olarak İngiltere’de ve ABD’de 18. yüzyıl sonlarında işçilerin örgütlenmesiyle karşımıza çıkan sendikalar, 19. yüzyıldan itibaren Sanayi Devrimi boyunca Batılı ülkelerde ve 2. Dünya Savaşı sonrasında da -Türkiye dahil- bütün demokratik ülkelerde yaygınlaşmıştır. Demek ki işçi haklarını savunan sendikalar kurulmadan; sendikalar görevlerini özgürce savunmadan bir ülkenin yönetimi demokratik olmuyor, olamıyor. Bunu aklımızda tutup bu ilişkiyi unutmayalım. Türkiye’de sendikalar, 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu’nda “Sınıf esasına dayalı cemiyet kurulamaz” ifadesinin 5 Haziran 1946’da metinden çıkarılmasıyla yasallık kazandı. 7 Aralık 1946 tarihinde sıkıyönetim kararıyla kapatılan sendikalar, 1947’de “İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun”un kabul edilmesiyle tekrar yasal oldu. Sendikanın sözlük anlamı: İşçilerin ya da işverenlerin ayrı ayrı olmak üzere iş, kazanç, toplumsal ve kültürel konular yönünden çıkarlarını korumak, yeni haklar sağlamak ve onları daha da geliştirmek amacıyla aralarında yasalar uyarınca kurdukları birliktir. Türkiye’de emek hareketi tekstil işçilerinin mücadelesi ile başlayan ve bugünkü TEKSİF Sendikası halini alan Tekstil İşçileri Sendikaları Federasyonu 21 Aralık 1952 tarihinde doğmuştur. Bu nedenle TEKSİF Sendikası’nın tarihçesi Türk sendikacılık hareketinin başlangıcı sayılabilir. Teksif’le tanıştığım zaman 14 yaşımdaydım. 12-18 yaşlarım arasında yazları Eliyeşiller’in Mersin’deki Çukurova Sanayi İşletmeleri’in iplik fabrikasında çalışıyordum. İhtiyarlık Sigortası numaram 418665 idi. Fabrikada kantar kâtibi olarak çalışan babam aynı zamanda işçi temsilcisi idi. TEKSİF’in Mersin şubesini kurdu. Sendikanın ilk başkanı idi. Sendikada gönüllü olarak çalışıyor, işçi kayıtlarını tutuyor, temizliğini yapıyordum. Daktiloda yazmayı şubenin daktilosunda öğrendim. Anayasa madde 51. Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.

    Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu. Madde 17. On beş yaşını dolduran ve bu kanun hükümlerine göre işçi sayılanlar, işçi sendikalarına üye olabilir. Sendikaya üye olmak serbesttir. Hiç kimse sendikaya üye olmaya veya olmamaya zorlanamaz. Bu yazı için bu iki madde yeterli bana: Demek ki 15 yaşını dolduran ve işçi sayılan her vatandaş iş koluyla ilgili bir sendikaya üye olabilirmiş ve hiç kimse sendikaya üye olmaya ya da olmamaya zorlanamazmış. Öyle ama sendikalı olmayla ilgili son kötü örneği anımsayalım: İstanbul Çatalca’daki Polonez sucuk fabrikasında, Tek-Gıda İş Sendikası’na üye oldukları için 146 işçi işten atılıyor. Bu işçiler 63 gündür süren direnişleri sonucunda önemli bir kazanım elde etti. İşçilerin yasal eylem alanları iade edildi ama Çatalca Emniyet müdürü, kolluk kuvvetlerine “müdahale” emri verdiği ve yasal hakları olan eylem yerlerini ellerinden aldığı için grev yeri değişikliliği yapıldı. Geçtiğimiz günlerde polis müdahalesine maruz kalan ve bazıları yaralanan işçilerin eylem alanı olan Polonez fabrikasının önü, Emniyet güçleri tarafından kapatıldı. İşçiler, eylemlerini Çatalca Kaymakamlığı önüne taşıyarak direnmeye devam etti. Televizyonda gördüm: Polis, grevcileri dağıtmak ve engellemek için zor kullanıyor. 1961 Anayasası işçilere grev hakkı verdi. 15 Temmuz 1963 tarihinde çıkarılan Sendikalar Kanunu’yla birlikte Türkiye’de işçilere ilk defa grev hakkı tanındı. Polonez fabrikası grev işçilerinin başına gelen bu zulüm bir sendikaya üye oldukları için... Anayasanın 51. maddesine ve Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 17. maddesine karşın işçiler işlerinden atılıyor.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min

About Cumhuriyet gazetesi

From the publisher's feed

Cumhuriyet'in 100. yaşında yapay zeka desteğiyle seslendirilen podcast yayınlarımızı her gün siz değerli okuyucularımız ile buluşturuyoruz.