Cumhuriyet gazetesi

Cumhuriyet gazetesi

By Cumhuriyet gazetesiNews
Download on the App Store

Cumhuriyet gazetesi episodes

  • S.Ö. - Barış Pehlivan

    “Bir gün bizim köyün de masum olmadığını anlayacaksınız. Hepsi biliyor ama susuyor!” Bunu diyen Ebuseleme Gülen. Yani Fethullah Gülen’in öz yeğeni. Kuşkusuz, 15 Temmuz darbe girişimini kastediyor. Fethullahçıların o güne dair gerçekleri söylememesini, Narin cinayetinin yaşandığı Tavşantepe köyündeki sessizliğe benzetiyor. Yeğen Gülen’in o sosyal medya mesajı, benim aklıma S.Ö’yü getirdi. Bundan tam 17 yıl önce. S.Ö. isimli 15 yaşındaki kız çocuğu, 29 Ekim 2007’de Erzurum Dadaşkent Polis Merkezi’nden içeri girdi. Birçok erkek tarafından tehdit edilerek tecavüze uğradığını söyledi. Çocuğun verdiği isimler arasında Fethullah Gülen’in kardeşi Seyfullah Gülen ile oğulları da vardı. Ve işte... Ne zamanki Fethullah Gülen’in yakınlarının ismi bu utanç dosyasına girdi, olayın seyri değişti. İddia o ki dönemin Erzurum valisi, sonranın AKP Milletvekili Celalettin Güvenç mağdur S.Ö’nün kaldığı yurdu bastı ve yurt yöneticilerine “Hoca’ya komplo mu kuruyorsunuz” diye çıkıştı. “Hoca” dediği Fethullah Gülen’di. Devletin o zamanki sahibi Fethullahçılar devredeydi artık. Mağdur S.Ö. apar topar Erzurum’dan uzaklaştırıldı. Hem de AKP’li Güvenç’in başında olduğu valiliğin aracıyla, iki istihbaratçı polis eşliğinde. Yetmedi. Seyfullah Gülen Atatürk Üniversitesi’nden “cinsel ilişki yetisi yok raporu” aldı. Gülen ailesi kendileri hakkındaki suçlamayı yalanlayıp çocuğun başkaları ile ilişkiye girdiğini ileri sürdü. Sonuç ne mi oldu? Resmi raporlara göre S.Ö’nün birçok defa tecavüze uğradığı ortaya çıkmasına rağmen dosyanın üzeri kapatıldı. Ve dosya hakkında “Davaya yer yok” kararı verildi. Ne zaman ki iktidar ile Fethullahçılar karşı karşıya geldi, 2017 yılında dosya yeniden açıldı. Seyfullah Gülen öldüğü için hakkında takipsizlik kararı verildi. Oğulları Ammar Gülen ve Selahaddin Gülen’in de aralarında bulunduğu sanıklar hakkında yargılama yapıldı. Ve sonradan öğrenildi ki... Mağdur çocuk S.Ö’ye kim yardım eli uzatmışsa, telefonları “terör suçlusu” şüphesiyle dinletilmişti. Peki, emri kim vermişti? Eski Erzurum İstihbarat Şube Müdürü Abdullah Güler ifadesinde, telefonları dönemin Erzurum Valisi Celalettin Güvenç’in talimatları ile dinlemeye aldıklarını söyledi. 198 sayfalık iddianamede 42 ayrı yerde dönemin Erzurum Valisi Celalettin Güvenç’in ismi vardı. Polislere ceza yağdı ama kimse AKP’li Güvenç’i yargılamaya cesaret edemedi. Barış Terkoğlu ile birlikte bu konuyu “Mahrem” adlı kitabımızda ve köşelerimizde defalarca kaleme aldık. Sonuç ne mi oldu? O yazılar bugünün adalet bakan yardımcısı olan hâkim tarafından engellendi, Terkoğlu da hapisle cezalandırıldı. Utanç da suskunluk da tarih de bugün başlamadı.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    4 min
  • 18 Eylül 2024 - Günün Manşetleri - Kriz böyle geldi

    * Kamu kaynaklarının verimsiz kullanımı yurttaşı olumsuz etkiliyor: Kriz böyle geldi 

    * Eski Bakan Ağbal’ın yönetiminde olduğu Kazancı Holding, orman ve tarım alanına RES kuracak: Yine ağaçlar kesilecek

    * Eğitim Sen’den, Tekin’in ‘Eğitimde devrim yapıldı’ sözlerine deprem bölgesi yanıtı: Okullar tamir edilmedi

    * Öğretmenlere camide seminer verilecek

    * Yapıcıoğlu için yargı göreve çağrıldı 

    * AB Başkanlığı’na bütçe dayanmıyor, sekiz ayda eridi: Artırılan ödenek de bitti

    * Gölge kabine üyeleri, partinin yeni programı için alanlarında sunum yapacak: CHP seçime odaklandı

    * Lübnan ve Suriye’de çağrı cihazlarının patlaması sonucu en az 16 kişi öldü, 2 bin 800 kişi yaralandı: İsrail’den siber saldırı

    * Hollanda’dan yasadışı göçe karşı sert önlemler

    * Mobil operatörlerin peş peşe zam yapmasıyla faturalar son bir yılda en az yüzde 300 arttı: Fahiş zamma dev tepki

    * İhale öncesi ‘çöpsüz üzüm’ teslimat

    * Usta oyuncu Erkan Can, Gemlik Film Festivali’nin direktörlüğünü üstleniyor: Sanat için elimizden geleni yaparız

    * Denizli Caz Festivali 27 yıl sonra yeniden

    * G.Saray evinde Gaziantep’i yenerek derbi öncesi liderliğe yükseldi: Zirveyi ertelemedi

    * Beşiktaş hakem hatalarına isyan etti, ‘Futbolu koruyun’ dedi: Adalet istiyoruz

    * Fenerbahçeli Tadic golleri ve asistleriyle takımını sırtlıyor: 10 numara fark

    * Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

    11 min
  • Narin düğümü kördüğüm oldu - Mustafa Balbay

    Narin’in zincirleme katılımla öldürülmesinin üzerinden bir aya yakın zaman geçti, olay düğüm olmaktan çıktı, kördüğüm oldu. Böylesi toplumu geren büyük vahşi olayların genel bir ayrımla iki boyutu vardır: Olay ve sonrasında yaşananlar! Genellikle sonrası, olaydan çok daha vahimdir! Narin cinayetinde de öyle oldu. Cansız bedenin bulunduğu 8 Eylül’den bu yana yaşadıklarımız bize öyle bir ayna tuttu ki 360 derece. Nereye dönsek bir başka gerçeğimizle karşılaşıyoruz. Öncelikli istemimiz Meclis’te mutlaka bir araştırma komisyonunun kurulmasıdır. İki nedenle: 1- Olay bütün boyutlarıyla araştırılabilir. 2- Başka Narin’lerin öldürülmesi önlenebilir. Komisyonun cinayeti aydınlatacağına dair bir beklentimiz ise yok.

    “Kanım dondu” diye ifade edebileceğimiz gelişmeleri sadece gerçekleri yazan medya değil, iktidar medyası da haberleştiriyor. Özellikle A Haber’in ve TRT Haber’in konuya en aktif şekilde katılımı akla bir dizi soru işaretini de getiriyor. İktidar yayın organları kimi tanık ya da sanık ifadelerine herkesten önce ulaştılar. Ancak bu yayınların bir özelliği vardı; cinayetin çözülmesinden çok daha karmaşık hale gelmesine neden oluyordu. Olay zaten karmaşıktı ama iktidar yayın organlarının verdiği “ayrıntılı” haberler, kördüğüme yeni düğümler de atıyordu. Hepimizin gözü önünde yaşanan bu gerçek üzerinden yorumlarsak olayın köpürtülmesinin ayrı bir çaba ve hedef olduğunu söylemek mümkün. Bu yanına ilişkin yeni yorumlar yapacağımız gelişmeler olacak! Bir başka boyut şu: 11 tutukludan 9’u akraba. Güran ailesi yaptığı yazılı açıklamada devlet gücüyle oynayabilecek bir özgüven sergiledi. Bu görüşümüzü doğrulayan gelişmelerden biri de sülalenin jandarmayı ve savcılığı yanıltmak için yanlış ihbardan yangın çıkarmaya kadar bir dizi faaliyette bulunması. Biz faaliyet diye tanımladık ama bunlar en hafif anlatımla “delil karartma”, “yargı ve güvenlik birimlerini yanıltma” suçunun unsurları. Bundan çekinmemek için bu güçlerin üstünde bir dayanak gerekir! Ailenin sergilediği tavır akla şu soruyu da getiriyor: Türkiye ilk kez böyle bir cinayetin tarafları ile böylesine ayrıntılı biçimde muhatap. Kamuoyu gücü olmasaydı bu mümkün değildi. Ülkemizde bu tür ne kadar cinayet oldu?

    Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf romanı 1937’de dönemin koşulları içinde yargılama konusu olmuştu. Bilindiği gibi roman aile içi ihanetler, entrikalar, cinayetler, köy halkının toplu halde cinayeti gizlemesi üzerine... Sabahattin Ali’ye üç suç yüklendi: Devletin kolluk güçlerine hakaret, halkı askerden soğutma, aile kavramına zarar verme! İstanbul 1. Asliye Ceza Mahkemesi romanı bilirkişinin okumasına karar verir. Bilirkişi olarak Reşat Nuri Güntekin seçilir. Güntekin özetle şöyle rapor yazar: “Suç unsuru yoktur. Yazar ülkenin gerçeklerini kaleme almış. Eğer bazı konuların abartı olduğunu düşünüyorsanız, olabilir. Katılmıyorum ama böyle olsa bile bu, yazarın hakkıdır. Yazar topluma gerçekleri anlatmak için gerektiğinde büyüteç kullanır!” Mahkeme bilirkişiye uyar! Narin olayında ise büyüteç kullanmaya gerek yok! Her boyutu bir yazarın hayal gücünü zorlayacak derinlikte! Belki de cinayet bilerek düğümden kördüğüme dönüştü(rüldü). Bu kördüğümü çözmek, bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermek, yargının, siyasetin, gazetecilerin, aydınların, sanatçıların ülkeye borcudur!

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/


    5 min
  • Patates soğan düzeni - Murat Ağırel

    Yoksulluğun özeti gibi bir olay anlatacağım. Hem de tam olarak hepimizi ilgilendiren bir konu. Patates ve soğandan bahsediyorum. 31 Mart yerel seçimlerinin hemen öncesinde Tarım Kredi Kooperatifi, tedarikçilerden 50 bin ton soğan ve 100 bin ton patates aldı. Neden? Çünkü seçimler öncesinde “En azından patates soğanın fiyatını düşük tutalım da milletin öfkesi sandığa yansımasın” dendi. Tarım Kredi Kooperatifi, soğanı tedarikçilerden 9 TL’ye alıp Toprak Mahsulleri Ofisi’ne 12 TL’ye, patatesi de 18 TL’ye alıp yine TMO’ya 20.90 TL’ye sattı. Tarım Kredi kooperatifi bu satışta soğandan 125 milyon 500 bin TL, patatesten 250 milyon TL kazanç sağladı. TMO ise zincir marketlere soğanı 6 TL’den, patatesi ise 9 TL’den sattı. TMO’nun 1 milyar 425 milyon TL zararı oluştu. Aslında TMO’nun vatandaşın lehine zarar etmesi anlaşılabilir bir durum. Ama öyle olmuyor. Elde ürünler kalıyor. Bu sefer tedarikçilere dönüp “Elde kalan ürünü alın” diyorlar. Tedarikçiler almıyor. Onlar almayınca tedarikçilerin teminatlarını yakıyorlar. Tek bir teminatta 36 milyon TL’den bahsediyoruz. Bakın bu süreç seçimin hemen öncesinde yaşananlar. Hem kamu zarara uğramış hem de zincir marketler haksız kazanç elde etmiş. İş savcılığa gidiyor. Zarara uğrayan TRK Agro şirketi başvurusunda, “Kamu kurumu niteliğindeki davalının taahhüt ettiği soğanları almayarak iç piyasaya sürmeyip çürümeye terk etmesi kamu zararına yol açması görevini kötüye kullanma suçunun oluşması için yeterlidir” diyor. Yetmiyor CİMER’e de başvuruyorlar. Sonuç? Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı veriyor, CİMER’de de düz bir açıklamayla konu kapatılıyor. Çarpık düzene bir örnek daha vereyim. Tarım girdilerinin fiyatları o kadar arttı ki çiftçi ürettiği ürünü satamıyor çünkü üretim maliyeti, ürünün satış fiyatlarından daha fazla hale gelmiş durumda. Pandemi döneminde artan fiyatlar nedeniyle, un fabrikalarına ucuz hammadde verilerek ucuz un piyasaya sürüldü ve ekmeğin maliyeti düşürülmeye çalışıldı. Verilen taahhütler karşılığında TMO tarafından piyasa fiyatının neredeyse yarı fiyatına buğday satışı yapıldı. TMO, un fabrikasında yapılan üretimi belgelemek üzere fabrikanın elektrik tüketimini gösterir fatura ile üretilen unun fırınlara ve imalathanelere satışının yapıldığına dair faturaların ibrazını istiyor.

    Bu koşullarda Mill Star isimli firma adına yetkili H.Ş., taahhütleri vererek TMO’dan ekmeklik buğday alıyor. Savcılığa ulaşan evraklara göre Mill Star’ın resmi kayıtlar nezdinde şişirilmiş ve gerçeği yansıtmayan buğday stokları var. Mill Star üreticiden satın almış olduğu buğdayı Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı ve fakat üretim yapmayan çiftçiler üzerinden gösterip bunu satmış. Bu çiftçiler dosyada şüpheli olarak yer alıyor. Bu yöntem ile Mill Star’ın resmi kayıtlar nezdindeki buğday stokları şişirilmiş. Mill Star TMO’dan satın almış olduğu ekmeklik buğdayı H.Ş., G.Ş. ve M.Ş., AGRO’ya aktarmış. Esas itibarıyla Mill Star’dan anılan kişilere aktarılan buğday TMO’dan alınan ekmeklik buğday olmakla birlikte, Mill Star’ın kayıtlar nezdinde şişirilmiş ve gerçeği yansıtmayan buğday stokları olması nedeniyle şirket stoklarından böyle bir buğday çıkışı yapılması muhasebesel anlamda mümkün olduğuna dikkat çekilmiş. Mill Star tarafından H.Ş., G.Ş. ve M.Ş., AGRO’ya aktarılan bu buğdayların satışı direkt olarak piyasaya, yahut lisanslı depolar aracılığıyla Türkiye Ürün ve İhtisas Borsası üzerinden yapılmış. Mill Star, TMO nezdinde imzalanan taahhütnamenin aksine bir un üretimi yapmamış ve fakat bu üretimi yapılmış gibi göstermek adına fırınlara gerçek bir mal alış ve satışını yansıtmayan sahte faturalar düzenlemiş. Özetle, bahsi geçen isimler tarafından kamu kurum ve kuruluşları zararına nitelikli dolandırıcılık suçu, bu kapsamda ilgili kuruluşlara ibraz edilen belgeler bakımından belgede sahtecilik ve un satışı yapılmış gibi gösterilerek de sahte fatura düzenleme suçları işlenmiş.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • 17 Eylül 2024 - Günün Manşetleri -Bahçeli'ye zor soru

    * CHP lideri Özel, anayasanın ilk dört maddesini hedef alan ittifak ortağı HÜDA PAR’ı anımsattı: Bahçeli’ye zor soru 

    * Orman köylüsüne ‘ödenek olmadığı’ gerekçesi ile paralarının verilmediği öne sürüldü: Otele var emekçiye yok 

    * ‘Her kapıda bir fidan’ projesi 

    * Üniversitelerde tek bir kişiyi tarif eden özel şartları olan ilanlar devam ediyor: Adrese teslim kadro kuruyorlar

    * Okullarda yaşanan sorunlara dikkat çeken Eğitim-İş iktidara seslendi: Görevinizi yapın

    * CHP sol söylemlerle sahada olacak 

    * Can Atalay davası: AİHM savunma istedi

    * Covid uyarısı geldi: Yeni varyant gribe benziyor

    * ABD’de Cumhuriyetçi başkan adayı Trump’a yeni bir suikastın önlendiği duyuruldu: İki ayda ikinci girişim 

    * İsrail’de Gallant bilmecesi 

    * Uzmanlar, Almanya’nın sıkılaştırdığı sınır kontrollerini değerlendirdi: Türklere vizeler daha da zorlaşabilir

    * Tasarruf söylemine karşın bütçe açığı ilk 8 ayda 973.6 milyar TL’ye çıktı: 1 trilyon koşusu

    * Polonez emekçileri gözaltına alınırken maden ve tekstil işçileri Ankara’da eylemdeydi: İşçiler bakanlığa yürüdü

    * Tarık Akan, 8’inci ölüm yıldönümünde mezarı başında anıldı: Yürekli bir aydındı

    * Ustanın fotoğrafları Budapeşte’de

    * TBF başkan adayı Aydan, basketbolun özlenen başarıyı yakalayacağını söyledi: Eski günlere döneceğiz

    * TFF’den hakem hatalarına isyan eden kulüplere ‘aba altından sopa’: Çok konuşmayın

    * G.Saray yönetimi: Anlaşmamız sezon sonuna kadar 

    * Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

    11 min
  • Profesör doktor Erdoğan - Barış Terkoğlu

    İnsan anlattığına kendi de inanır. Oysa bizi biz yapan eylemlerimizdir. Cumhurbaşkanı kürsüde. Sorsanız üniversite kampüsü açıyor. Adını da koymuş: Marmara Üniversitesi Recep Tayyip Erdoğan Külliyesi! “Okullara siyaset girmesin” derken, “stadyumda sloganın ne işi var” diye sorarken, daha dün “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diyen teğmenleri bile hedef alırken, üniversite binasında muhalefettekilere ağzını geleni söylüyor. Mayıs seçimlerinden girip Gezi Parkı’ndan çıkıyor, 28 Şubat’tan girip mülteci meselesinden çıkıyor. Deseniz ki “burası üniversite”. Yani konuşmanın, düşünmenin, tartışmanın en özgür olması gereken yer. En arkadan biri el kaldırsa, “bence öyle değil” dese başına geleceği biliyoruz: Akşamına tutuklanma haberini okuyacaktık. Haliyle ortada inşaat var, bina var, hoca var ama üniversite yok! Zaten Erdoğan, “Söz verdik, üniversitesi olmayan şehir bırakmayacağız dedik ve bırakmadık” diye konuşunca üniversiteyle neyi kastettiğini anlıyoruz.

    İşte Erdoğan konuşurken ben de telefonda eski YÖK başkanı ile konuşuyordum. Bu köşede delilleriyle defalarca anlattığım 28 Şubat kumpas davasının tek sivil sanığı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ü kastediyorum. AKP’nin FETÖ ile işbirliği ile başladığı, ardından kendi yargısıyla devam ettirdiği davada halen yargılanıyordu. 8 yıl YÖK Başkanlığı yapmış, siyasi görüşleri tartışılır ama bilimadamlığı tartışılmaz bir isimdi. Ona çok basit bir soru sordum: 1990’larda mı üniversiteler daha özgürdü, şimdi mi daha özgür? Kemal Gürüz bu soruya belgeyle yanıt verdi. Önce uluslararası akademik bir çalışmayı paylaştı. Sistemik Barış Merkezi tarafından 2019 yılında yapılan çalışmada dünyada başarılı ve başarısız darbelerin listesi çıkarılmıştı. Darbe kavramı “ülkenin yönetici veya siyasi elitleri içindeki karşı grup tarafından yürütme yetkisinin ve makamının zorla ele geçirilmesi” olarak tanımlanıyordu. Çalışmada 15 Temmuz vardı. Ama 28 Şubat da Gezi de yoktu. Kısacası dünyada “28 Şubat darbesi” ya da “Gezi darbesi” diye bir tanım yoktu. Birileri zihninden yeni element uyduruyordu.

    Peki özgürlükler? Gürüz bir başka çalışmayı paylaştı. Mart 2020’de Küresel Kamu Politikaları Enstitüsü yapmıştı. Tarih içinde akademik özgürlüklerin değişimini ele alıyordu. Türkiye de yıl yıl incelenmişti. 27 Mayıs’tan sonra düşüş değil kısa bir yatay seyir, 12 Mart’tan sonra bir süre düşüş, 12 Eylül’den sonra ise tartışmasız bir dibe vuruş vardı. 12 Eylül, akademiye de darbe vuran tam anlamıyla büyük bir darbeydi. Ancak bir süre sonra, ülkedeki özgürlük ortamıyla birlikte akademi de özgürleşiyor, grafik tekrar yukarı doğru ivmeleniyordu. Gürüz’ün de görev yaptığı ve 28 Şubat’ın da yaşandığı 90’lı yıllarda ise büyük bir yükselişle zirveye doğru tırmanmıştı. İlginç, AKP’nin iktidara geldiği Aralık 2003’ten sonra önce yavaş bir düşüş, 2008’lerden başlayarak ise adeta büyük bir çöküş vardı. Akademi, 12 Eylül seviyesine gerilemişti. Bu kadar değil... Birden fazla kaynak var. Gürüz, uluslararası akademik çalışmalara dayanarak hazırlanan “Akademik Hürriyet Endeksi”ni de paylaştı. 1995 yılında dünya ortalaması 0.61 iken Türkiye’de 0.29’du. 2003’te dünya ortalaması 0.65 olduğunda Türkiye 0.60’a yükselmişti. Gelgelelim 2020’de dünya ortalaması 0.63 iken Erdoğan’lı yılların sonunda Türkiye 0.06 ile Mısır’ın bile gerisine düşmüştü.

    Uzatmayayım... Tarihte karşılaştırma ancak zaman çizgisiyle yapılabilir. Her şey kendi dönemiyle kıyaslanır. Bu yüzden Büyük İskender’e kol saati sorulmaz! Bir asır önce dünyanın faşizme koştuğu koşullarda ilk adımlarını atan Cumhuriyet özgürlüklere doğru yürümeye çalışıyordu. Sonucunda faşizmin boğuculuğundan kaçan dünya akademisyenleri Türkiye’de toplandı. Mimarlıktan müziğe Türkiye’nin kalkınmasındaki akla katkı verdi. Bugün ise... Ciddi çalışmaların gösterdiği gibi 12 Eylül rejimi Türk üniversitelerine ne yaptıysa Erdoğan rejimi de aynını yaptı.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    7 min
  • Çürümüş bir topluma dönüşmemek için - Mine Esen

    Küresel ekonomi ve siyasetin günümüz tablosu, geleceğin nasıl şekilleneceğine ilişkin fazla ipucu vermiyor. Birçokları bu nedenle bulunduğumuz dönem için öngörülemezlik nitelemesi yapıyor. Belki de üzerinde en çok uzlaşılan nokta ise teknoloji/yapay zekâ devlerinin yeni dünya düzeninin iktidar, güç odakları olabileceği. Küresel açıdan bu belirsizlik görüntüsü kuşkusuz Türkiye açısından da riskler içeriyor. Bölgedeki savaş, çatışmalar, göç-demografik değişimlerin yarattığı sonuçların yanı sıra ülkemizdeki kutuplaşma, ekonomik kriz, gelir dağılımı eşitsizliği derinleşiyor. Küresel çapta yeni yapılanma sancıları yaşanırken Türkiye bu duruma, kendi içinde en zor dönemlerinden birinde yakalanmış görünüyor. Gidişat nasıl diyenlere yanıt açık: İyi değil. Ülkenin kuruluş temellerinden demokratik, laik, hukuk devleti aşındırılıyor. Ekonomiyi geçelim, orada durum zaten ortada; emekçilerin isyanı meydanlara yansıyor. Adalet konusuna gelirsek yurttaşın yargı bağımsızlığına güveninin güçlü olduğunu söylemek mümkün mü? Toplum şiddet sarmalında. Çocukları, kadınları koruyamayan, vahşetle, yozlukla örülü bir yapı buzdağının görünen kısmı gibi. Bunun içinde adeta bilinçli şekilde yaygınlaştırılmaya çalışılan hatta övülür hale getirilen cehalet de dinci söylem, tarikatcemaat yapısı, erkek hegemonyası, feodal bakış da var. Din siyasete alet edilirken çağdaşlığı sadece teknoloji kullanımıyla sınırlandıran sığ anlayış alan açmaya çalışıyor. Hep yazıp çiziyoruz, ahlak dinle sınırlandırılamayacak kadar geniş bir tanım. Etik değerler, bağımsız yargı, güçler ayrılığı ilkeleri olmayan bir toplum kör sağır değil de nedir? Liyakat yerine yandaşlık, tarikatçılık merkeze konulursa toplumsal çürüme kaçınılmaz hale gelmez mi?

    Ülkece minik Narin’le, Sıla’yla vicdanlar bir kez daha yangın yeri. Onlar karanlık tablonun ilk kurbanı değil, son olmayacağını tahmin etmek ise acı ama gerçek. Geçen hafta Rengin Temoçin imzalı haberimizde, Adalet Bakanlığı raporuna göre geçen yıl çocuklara yönelik istismar suçuna ilişkin dosya sayısının 66 bin 138’e yükseldiğine işaret edildi. Hukukçular adliyeye yansımayan “aile içinde halledilen vakalar” bulunduğuna dikkat çekti. “İktidar uyguladığı politikalarla çocukları koruyamıyor” diyen hukukçular, “bütüncül politikalar” vurgusu yaptı. “Kız çocukları çifte kıskaçta” başlıklı, eğitim şefimiz Figen Atalay imzalı haberimizde ise tüm itirazlara karşın 4+4+4 eğitim sistemine geçen iktidarın başta kızlar olmak üzere çocukların okuldan koparılmasını kolaylaştırdığı belirtildi. Yapılan araştırmada, liseye devam etmeyen kız çocuklarına nedenleri sorulduğunda, “Maddi gerekçelerden sonra, en çok ailem okumamı istemedi, evlendiğim için” yanıtı verildiği aktarıldı.

    OECD’nin raporunda ise Türkiye’de öğrenci başına yapılan yıllık harcamanın ortalama 5 bin 425 dolar olduğu belirtildi. OECD ortalaması 14 bin 209 dolar. Rapora göre, ailelerin özel eğitim harcama payı listesinde ise lideriz! Diyanet adeta gölge MEB’e çevrilirken okullara imam sokan ÇEDES uygulamasına karşı çıkan öğretmenlere soruşturma başlatıldığı haberleri de geçen haftanın gündemi arasındaydı. MEB, okulların açılışında ilk dersi “Çanakkale’den Gazze’ye bağımsızlık ruhu ve vatan sevgisi” ile yaptı. Ancak o ders planında bu ülkenin bağımsızlık ateşinin lideri, kurucusu Atatürk’ün adı yoktu. Selda Güneysu imzalı haberimizde uzmanların “Tarih çarpıtılıyor” tepkileri aktarıldı. Haftanın gündemi bunlarla sınırlı değildi elbette... Eğitimi Allah korkusuna bağlayan da vardı, devletin en üst yargı organındaki törende dini referans içerikli konuşma yapan da... Kendi imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen iktidar, “Şiddetle mücadeledeyiz” diyor. Ama kadına, çocuğa ölümcül şiddet devam ediyor. Sağlık çalışanlarına, öğretmenlere de. Sanki toplumsal cinnet hali içine sürükleniliyor. Dik bir uçurumun kenar köşelerinde dolaştırılıyoruz.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • 16 Eylül 2024 - Günün Manşetleri - Ne proje var ne de para

    * Erdoğan, Kalamış Yat Limanı’nın özelleştirilmesine onay verdi: Ne proje var ne de para

    * Uzmanlar ‘İstismara karşı bilinçlendirildiğinde çocuğun yardım istemesi kolaylaşır’ görüşünde: Ailelere eğitim uyarısı

    * ‘AKP’den hesap soracağız’ 

    * 240 gölden 186’sı kurudu

    * İşverenlerin bir dediklerini ikiletmeyen iktidar işçi ve emekçiye TES dayatıyor: Patrona kıyamadılar 

    * Hesaplamaların aday beyanına göre yapıldığı ileri sürüldü: TUS’ta haksız puan

    * Bilal Erdoğan’dan mülteci çıkışı 

    * Çankaya Kent Konseyi’nde konuşan ABB Başkanı Yavaş, ‘yolsuzluk’ vurgusu yaptı: Yöneten hesap verecek

    * ‘Ne Cumhuriyetten ne de laiklikten vazgeçmeyiz’

    * Haaretz: İsrail’deki sığınmacılar oturum izni karşılığında askere alınmak isteniyor

    * Avrupa selle boğuşuyor

    * Fahiş zam devalüasyon beklentisinden

    * Okul kantinlerinde maliyetleri yüzde 25 zamla fiyatlara yansıtan esnaf da kan ağlıyor: Biz bıktık, çocuklar da aç

    * Denizli, suyun ve inancın kenti olarak da anılan Hierapolis gibi birçok tarihi yerleriyle dikkat çekiyor: Antik kentlerin buluşma noktası

    * Borusan Contemporary’de bu sezon ABD’li sanatçı Aitken’in eserleri yer alıyor: ‘İçimdeki Şehir’ kapılarını açtı

    * Trabzonspor, 13. dakikada 10 kişi kaldığı maçta evinde Beşiktaş’la puanları paylaştı: 1-1’lerini aşamadıllar 

    * Sarı-Lacivertliler, Maximin’in etkili futboluyla deplasmanda K.Paşa’yı yenip ligin lideri oldu: Zirve ‘paşa’sı Fenerbahçe

    * Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

    14 min
  • Amcası kızın rızası varmış - Işıl Özgentürk

    Sevgili okurlarım gerçekten artık ne yazacağımı şaşırdım. Narin olayının ardından ülkemin batısından, Tekirdağ’dan gelen bir haberle dehşete düştüm. İki yaşında bir kız çocuğuna tecavüz... İmdat, imdat! Yavrucuk yaşam savaşı veriyor. Birden 2013 yılında yazdığım bir yazı aklıma düşüyor. İzninizle o yazımı paylaşıyorum. Bakın hiçbir şey değişmemiş: “Birileri öfke çıkarma odası yapmış, içeri giriyorsun elinde bir sopa, artık Allah ne verdiyse çevredeki eşyaları kırıp döküyorsun. Bu yazıyı yazmadan önce, aklımdan acaba evde küçük çaplı bir öfke odası mı kursam, diye geçirdim. Mesela şu; Mardin’de dedesi yaşındaki esnaf ve yüksek düzey bürokratların arkadan tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki N.Ç. olayı sanırım hepinizin belleklerindedir ve bu olayda yerel mahkeme, yıllarca sürdü ve sayın mahkeme üyeleri, karşılarına kravat takarak gelen, ve ‘Evet sayın hâkim’, ‘Öyle sayın hâkim’ diye hitap eden tecavüz suçlularına, ‘iyi halden’ ve de ‘kızın rızası söz konusu’ diyerek 3 ila 5 yıl arasında uyduruk cezalar verdi. Mahkeme kararı Yargıtay’a gitti, Yargıtay ne yaptı, ‘iyi hali’ görmedi, cezaları 7-9 yıla yükseltti ama ‘Kızın rızası söz konusudur’ baki kaldı ve en az 25 yıl ceza verilmesi gereken esnaf ve yüksek düzey bürokratlar yargının kimselere göstermediği acayip bir şefkatle adeta sarıp sarmalandı. Ben bir yurttaş olarak bu davanın seyrinden utanıyorum! Utanmaktan vazgeçtim çok öfkeliyim. Bu mahkemelerde ‘Kardeşim 13 yaşındaki bir kız çocuğunun kendi rızası ne demeye geliyor’ diye soracak, vicdan sahibi biri yok mu? Vazgeçtim yasalardan, mahkemelere ‘merhamet duygusu’ hiç mi uğramıyor, bu hâkimlerin, bu savcıların kızları yok mu? Tanrılar Türk adaletinden bizi korusun! Çünkü aynı adalet, aynı gün başka bir gencecik kıza Sevil Sevimli’ye 21 yıl istiyor. Ne yapmış bu kız. Ülkesini merak ettiği ve sevdiği için Fransa’da eğitim görürken, öğrenci değişimiyle Eskişehir’e gelmiş, üniversitede dönemini tamamlarken 1 Mayıs yürüyüşüne katılmış, başka ne yapmış Grup Yorum’un konserine gitmiş. Öyle mi hakkında ‘yasadışı DHKP-C örgütü üyesi olmak, örgüte yardım ve yataklık etmek, örgütün propagandasını yapmak’ suçlarından dava açılıyor ve söylediğim gibi hakkında 21 yıl isteniyor. Kızcağızın yaptığı ne? Bu kızcağız elinde silahla mı yakalanmış? Canlı bomba mı? Hâkim amcalar, savcı amcalar 1 Mayıs’a katılmak ne zamandan beri bir suç? Sadece Sevil değil, pek çok genç insanı içeri alıp son derece yasal olan eylemlere örgüt kılıfı geçirip içeride yatırıyorsunuz. Nedense N.Ç. olayında, tecavüzcülere gösterdiğiniz şefkat bu ülkeyi daha aydınlık, daha özgür bir ülke kılmaya çalışanlara pek işlemiyor. Bir düşünün, şu ‘iyi hal’ ve ‘rıza’ ortadan kalksa ve Türk adaleti, kadınlara ve çocuklara yapılan zulümleri hiçbir indirim olmadan uygulasa, durum ne olur? Yeni Türk Ceza Kanunu her suçun doğru dürüst cezasını tek tek yazmış. Bu indirim muhabbeti ne? Öyle görülüyor ki, savcılara, hâkimlere, polise öncelikle kadın-erkek her yurttaşın hukuk açısından eşit bireyler olduğunu öğretmek gerekiyor. ‘Kadının, çocuğun rızası var!’ sözünün bilinçaltındaki algısını ben size sözcük haline getireyim: ‘Canım kadın kuyruk sallamasa erkek bir şey yapmaz!’ ‘Erkek adam sürekli tahrik olur, bu nedenle kadını kapamak gerekir.’ ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin!’ Peki ya dinimiz, yazılan dinsel içerikli kitaplardan biliyoruz ki cennetin vaat ettiği en önemli şey; huriler ve ereksiyon halleri hiç bitmeyen dini bütün erkek vatandaşlar. Allah aşkına siz cennette kadınları ne beklediğini yazan bir din kitabına rastladınız mı? Cennetin bile kadınlara ne vaat ettiğinin bilinmediği bir ülkede erkek egemenliği ve bunun her alana yansıması elbette korkutucu boyutlarda olacaktır.

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    6 min
  • AYM başkanının konuşması  laikliğe darbedir - Zülal Kalkandelen

    Göreve yeni başlayan Kadir Özkaya, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da aralarında olduğu devlet erkânının katıldığı yemin törenindeki konuşmasını, Kuran’dan alıntılar yaparak hukuk yorumunu dini referanslar ve ayetler üzerine oturttu. AYM başkanının o bölümlerdeki konuşmasını, kime ait olduğunu söylemeden, farklı dillere çevirip dünyadaki hangi hukuk otoritesine okutsanız “İslam devletlerinden birinde yapılmış bir din adamı konuşması” olduğunu düşünür. Öyleyse soralım: Anayasasında laik bir devlet olduğu yazan Türkiye, İslam devleti mi oldu? Yoksa AYM, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini mi üstlendi? Bu soruları sormamızın nedeni açık. Görevi, kanunların, cumhurbaşkanı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüğünün anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetlemek olan en yüksek yargı organının başkanı, daha yemin ederken anayasanın 2. maddesindeki laik devlet ilkesini çiğnemiştir. Bu sıradan bir olay değildir. 2021’de Yargıtay’daki dualı adli yıl açılışı kadar laikliği yıkıcı bir harekettir.

    Konuyu daha iyi anlatmak için bir başka olaydan söz edeceğim. Geçen cuma günü İstanbul’daki bir camide imam konuşurken, Kuran’dan örnekler vererek suç işleyenin elinin kesilmesinin ne kadar doğru bir uygulama olduğunu anlattı. Bu konuşmanın kaydı bende mevcut. Bunu yaparken de Narin Güran cinayetinden söz ederek şunları söyledi: “İslamda müebbet hapis diye bir ceza yoktur, suçsuz birinin canını aldıysan kendi canını da vereceksin. Nokta. İslam ne diyor? Bu kısas uygulanacak; insanlara gelip tükürecekler ve diğer aklında böyle pislik olanlar, aklında böyle canilik olanlar ibret alacak ibret! Korkacak, ürperecek! Sen hırsızın elini dört tane şahit varsa bir kes bakayım. Huzur, namus, insanların canının, malının, namusunun, her şeyinin muhafazası, İslamın getirdiği, kanunlarla, nizamlarla olur.” Bu açıkça bir şeriat övgüsüdür. Bunu “Orası cami” diyerek savunanlar çıkar ama ben şunu sormak istiyorum: AYM başkanının bir yandan yargı bağımsızlığını savunurken diğer yandan adaletin temelini ayetlerle açıkladığı konuşmasının nasıl bir soruna yol açabileceği anlaşılıyor mu? Bu durumda “İslamda müebbet hapis diye bir ceza yoktur, suç işleyenin eli kesilir, suçsuzun canını alanın canı alınır” diyenlere ne yanıt verecek?

    Bu ülkede bugüne kadar kadınlara, çocuklara ve hayvanlara tecavüz edenler, katiller ve dolandırıcılar korunmayıp en ağır ceza ile cezalandırılmış olsaydı suç bu kadar artmazdı! İşkencecilere, sahtekârlara verilen cezalarda, takım elbise giymiş diye “iyi hal” indirimi yapılmasa, serbest bırakılmasalar caydırıcı olabilirdi. Suç işleyenlerin iktidar ile ilişkileri gözetilmese adalet sağlanabilirdi. Bir zamanlar Gülen Cemaati denilen FETÖ gibi, laiklik karşıtı tarikatlar ve cemaatlerin yargıda etkili olması sağlanmasa Türkiye’deki hukukla “guguk” diye dalga geçilmezdi! Şimdi bunların hiçbiri düzeltilmeden, toplumdaki öfkeyi kullanıp anayasa tartışmaları arasında idam cezasını yeniden Türkiye’ye dayatma çabası seziliyor. Türkiye Cumhuriyeti, bu her tarafı yangın yerine dönmüş, tarikat bataklığında boğulan coğrafyanın ortasında, laik hukuk sayesinde o dehşetten arınmaya çalışıyor. Birey olarak neye inanırsanız inanır ya da inanmazsınız, özel hayatınızda da bunun gereğini istediğiniz şekilde yaparsınız. Ancak milli eğitimi, siyaseti, orduyu, hukuku, kamu alanını dini kurallara göre düzenleyemezsiniz. Buna laiklik deniyor! 21. yüzyılda bu ülkede yaşayan insanların farklı inanışları ve aynı inanış bile olsa farklı mezhepleri var, inançsız olanlar var. Bırakın inanç, herkesin özel yaşantısında kalsın; toplumu bu gerilime sürüklemeyin artık!

    * Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠https://www.cumhuriyet.com.tr/

    5 min

About Cumhuriyet gazetesi

From the publisher's feed

Cumhuriyet'in 100. yaşında yapay zeka desteğiyle seslendirilen podcast yayınlarımızı her gün siz değerli okuyucularımız ile buluşturuyoruz.