
Sign up to save your podcasts
Or


Avrupa ile Kuzey Amerika’nın 500 yıllık üstünlüğünün nedenlerinden biri Güney Amerika, Afrika ve Asya’yı sömürmesiydi. Bu üç coğrafyanın sadece altınını, gümüşünü, baharatını değil, insanını da köleleştirerek sömürdüler; kapitallerini büyüttüler. Ulusal kurtuluş ve devrimler çağı, geçen yüzyılda sosyalizm dalgasının da yükselmesiyle Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmasını sağladı. Yine de “Beyaz Efendi” kara kıtanın bazı ülkelerini çeşitli yollarla daha alt seviyede sömürebilmeyi sürdürdü. 2000’lerde ise Afrika açısından yeni bir süreç başladı. İkinci dalga diyebileceğimiz bu süreçte, Afrika ülkeleri kalan sömürü ilişkilerini de temizlemeye koyuldu. Sıra sıra ABD’yi, İngiltere’yi, Fransa’yı sırtlarından atıyorlar.
2000 yılı, Afrika açısından diplomaside de önemli bir yıldı: “Çin-Afrika İşbirliği Forumu” başladı. Şu anda dokuzuncusu düzenlenen forum, hem Çin’in hem de Afrika ülkelerinin uluslararası ilişkilerde en değer verdiği işbirliği modelinin başında geliyor. Üç yılda bir düzenlenen forumun bu yılki teması “modernleşmeyi ilerletmek”, önemli gündem başlıklarından biri ise “barış ve güvenlik”. Afrika’nın kendi barış gücünü oluşturması, güvenlik alanındaki meydan okumalara ortak çözüm bulunması, dünyanın barış içinde gelişiminin hızlandırılması, bu yılki ÇinAfrika İşbirliği Forumu’nun hedefleri…
Bir önceki forumda, Çin ve Afrika “2035 vizyonu” belirlemişti. Sekiz alanda yapılacak işbirliği Afrika Birliği’nin “2063 acendası”ndaki temel hedefi gerçekleştirmek içindi. O hedef, Afrika Birliği Örgütü’nün kuruluşunun 100. yılında, 2063’te, Afrika’nın “küresel bir güç merkezi” olmasıdır. Aslında Afrika küresel bir güç merkezi olmaya da başladı. Afrikalı liderlerin Rusya-Ukrayna savaşında arabuluculuğa soyunması ve Moskova ile Kiev’e barış planı sunması, Güney Afrika’nın İsrail soykırımına karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açarak siyasi liderlik üstlenmesi, “yükselen Afrika”nın göstergeleridir. Nitekim Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping, Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Musa Faki Muhammet ile yaptığı görüşmede Afrika’yı “dünyanın önemli bir kutbu” olarak nitelemiştir. 53 Afrika ülkesi, işte bu hedefi hızlandırmak üzere “kalkınma için Çin’le işbirliği” modelini Pekin’deki forumda daha da geliştirmeye çalışıyor.
ABD, Çin ile Afrika’nın bu işbirliğinden en rahatsız ülke. O nedenle elindeki tüm medya gücüyle uzunca bir süredir kara propaganda yapıyor, Çin’in Afrika’yı sömürdüğünü, borç tuzağına düşürdüğünü vb. iddia ediyor. Elbette Atlantik’in iddiaları yalan; Çin’in 2000-2023 arasında Afrika ülkelerine verdiği toplam 180 milyar dolarlık kredinin şartları Dünya Bankası ve IMF’nin kredilerinden çok daha uygun. Dahası Çin’in yatırımları ile Afrika ülkeleri büyük kazanımlar elde ediyorlar. Ve Afrika için Çin çok önemli bir pazar. Bu Afrika’nın Çin’e artan ihracat verilerinden de görülüyor. Özetle Afrika ülkelerinin ekonomilerinin büyüdüğü ve siyasi etkilerinin arttığı ortada. Kaldı ki Atlantik medyasının söylediği gibi ortada bir borç tuzağı ve yeni tip sömürü ilişkisi olsa Afrika ülkeleri Çin’le işbirliğini bu denli önemsiyorlar olmazdı zaten! Baksanıza, 54 Afrika ülkesinin 53’ü, devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanları olarak forumda yer alıyorlar.
Çünkü Çin, yıllardır sömüren Batı’dan farklı olarak, Afrika’yla ilişkisini “5 hayır” ilkesine dayandırıyor.
1) Afrika ülkelerinin içişlerine karışmama.
2) Tercih ettiği kalkınma yoluna müdahale etmeme.
3) Dışarıdan irade dayatmama.
4) Yardımları siyasi şartlara bağlamama.
5) Yatırım ve finans işlerinde benzil kazanç arayışında olmama.
İşte bu ilkeler, Batı’nın tüm propagandasına rağmen Afrika’nın Çin’le kazan-kazan ilişkisini sürdürmesinin zeminini oluştuyor. Sonuç olarak çok kutuplu bir dünya kuruluyor ve Afrika da o dünyada bir kutba dönüşüyor.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Bilimi de tarihi de edebiyatı da kendi bakış açılarıyla anlattılar: Her derste din
* Ağaç kesimine direnen halka ateş açılmıştı, ihaleyi alan Yapısoy Beton projeden çekildi: Cinayetten sonra bıraktı
* Vaniköy’deki yıkımda Çevre Bakanlığı belediyenin iş makinelerini alana sokmadı: İBB ekiplerini engellediler
* ODTÜ’lülerden kayyum protestosu
* Bir öğün ücretsiz okul yemeği dünyada var ancak bizde yok: Beslenme desteği çağrısı
* CHP lideri Özel, gazetemizin gündeme getirdiği tarihi gerçeğe vurgu yaptı: İlk kurultay Sivas’taydı
* Erdoğan, ‘katil’, ‘darbeci’ dediği Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yi Ankara’da ağırladı: Kahire ile yeni dönem
* ABD’den ‘7 Ekim’ iddianamesi
* Türkiye’nin BRICS üyeliği: Başvuru haberi Kremlin’den geldi
* Merkez ağustostaki TÜFE artışıyla ilgili doğalgaz, ulaştırma ve üniversiteyi öne çıkardı: Enflasyonda ‘dert’ çok
* Ağustosta markette 22 tarlada 18 ürüne zam
* Aya Yorgi yıkılıyor
* ‘Küheylan’ sahnede
* Paralimpik Oyunları’nda milli haltercimiz gümüş madalya almayı başardı: Abdullah tarih yazdı
* G.Saray, Portekizli oyuncunun sözleşmesini 5.8 milyon Avro bedelle feshetti: Oliveira rekorla gitti
* Trabzonspor’a dönen Şenol Güneş, başarının ön planda olduğunu belirtti: Asla para konuşmam
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Yaklaşık 19 milyon öğrenci ders başı yapacak pazartesi günü. Ve Türkiye’de okul zili bir kez daha “acı acı” çalacak. Özel okulların, ebeveynleri bunalıma sokan isteklerini bir kenara bırakırsak devlet okulları da büyük sorunlarla yeni öğretim yılına merhaba diyecek. Öğretmen kadrosundaki eksiklikleri, müfredatın delik deşik edilmesini bir yana bırakırsak sınav yapacak bir top kâğıda bile muhtaç durumda olan bir yapılanmanın içindeyiz! İstanbul’un alım gücü yüksek ilçelerinden birinin yaklaşık 40- 41 derslikli bir okulun müdürüyle sohbet ettik: “Çay ikram edecektim ama personelim yok, sizi suyla ağırlayacağım” diye söze girdi ve “Sağ olsun binayı yapmışlar, öğretmenlerin maaşları ödeniyor, elektrik, su, telefon parasını giderleri karşılanıyor o kadar, bir hizmetli kadromuz bile yok” diye dert yandı. Yıllık 7-8 bin lira kırtasiye, 10-11 bin liralık da temizlik ödeneği ise günümüz şartları düşünüldüğünde izahı olmayan bir tutar. Çünkü 7 bin liralık kırtasiye yardımı ile sadece 70 top A4 kâğıt alabiliyorsunuz. Fotokopi işiniz olsa, bırakın makineyi toner alacak para bile mevzuata girmemiş. Sivil memur, güvenlik ve en önemlisi temizlik hizmetleri için personel istekleri geri çevriliyor. En temel gereksinim tuvaletlerin günlük temizliği, eğer okul müdürü ile okul aile birliği önlem almamışsa yapılamıyor. Maddi açıdan dezavantajlı ilçelerde AB projesi kapsamında okullara yönlendirilen “Toplum yararına çalışan” personelin ise karşılığı yok. Çünkü mevzuata göre haftanın üç günü çalışıyorlar ve temizlik, bakım, onarım işlerine sıcak bakmıyorlarmış. Yine bahçede top oynayan çocuklar kazara okulun camını kırsa o gideri de karşılamıyor MEB! Peki, okullar nasıl dönüyor? İşte orada, kayıt sırasında ailelerden istenen para devreye giriyor. Bu satırların yazarı dahil, eskinin orta, şimdinin dar gelirli bireyleri olarak muhalefet etsek de o paraları ödemezsek ne yazık ki çocuğumuz okula gittiğinde girecek temiz tuvalet bulamayacak. Ayrıca 3-4 katlı, 40- 45 derslikli bir okulun dönmesi için öğretmen kadrosunun dışında en az 1 memur, 4 hizmetli ve 1 de güvenlik görevlisine ihtiyaç var. Okul aile birliği gelirleriyle asgari ücretten para ödeseniz bile sigorta ve yol-yemek paraları eklendiğinde okulun en az 200 bin TL maaş gideri var. Lavabolara tuvalet kâğıdı, peçete koyalım, sınav sorularını da çocuklara fotokopi kâğıdına basıp verelim derseniz, aylık gider 400 bin TL’yi buluyor. 400 öğrencisi bulunan bir okulda ne yazıkki her öğrenci sağlıklı biçimde okula gitmek için yönetime aylık 1000 TL ödemek zorunda. Büyük olasılıkla tablo daha vahim, bunu da ortaya çıkarması gerekenler TBMM’deki muhalefet partileridir. Milletvekillerinden biri, milli eğitim bakanının yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verse, okullardaki hizmetliler dahil kamu personeli sayısıyla ödenekler istense gerçek ortaya çıkar, belki de çözüm üretilir. CHP kurultayı! CHP hafta sonu tüzüğünü yenilemek için kurultayı topluyor. Önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu döneminde başlayıp şimdiki Genel Başkan Özgür Özel’le hızlanan çalışmalar Ankara’da şekil bulacak. CHP lideri, “Yüzde 15’lik genel merkez ve başkan kontenjanı”nın düşürüleceği sinyalini verdi. CHP muhabirimiz Sarp Sağkal’ın haberindeki bu ayrıntıya artık kesin gözü ile bakılıyor. Ancak CHP ailesinin beklediği asıl değişiklik milletvekilleri başta olmak üzere tüm seçilenlere getirilecek süre (dönem) kuralı ve önseçim. Geçen gün konuştuğum bir il başkanı, “Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcılığı’na seçilen üstelik değişim sloganı ile göreve gelen bir genel başkanın önseçimde ısrar etmesi gerekir” dedi. Ancak sancılı bir sürecin CHP’yi beklediğini de gerçek.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
Erdoğan’ın da katıldığı Kara Harp Okulu mezuniyet töreninin ardından teğmenlerin bir araya toplanıp “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” demesiyle birileri fazlasıyla rahatsız oldu; bu olaydan “darbecilik” çıkarmaya çalıştılar, teğmenlere hakaretler yağdırdılar, tehditler savurdular. Neymiş efendim, teğmenler nasıl o sözü söylermiş! Oysa biraz araştırsalar bunun daha önceki yıllardaki törenlerde de kullanılan gelenekselleşmiş bir ifade olduğunu görecekler ama komplo teorileri türetmek işlerine geliyor. Bu komplo teorisyenlerinden biri de Denizli milletvekili Gelecek Partili Sema Silkin Ün’dü. Teğmenlerin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” dediği videoyu sosyal medyada şu ifadelerle paylaştı: “Resmen 2007 senesinin bir tekrarını yaşıyoruz. Bu filmi daha önce izledik, tekrar izlemek isteyenler varsa bize göre mahsuru yok. Biz zaten birinci sezonu çok sevmiştik.” Sonuna bir de sırıtma emojisi koyduğu bu utanç verici tehdidi yazarak, FETÖ’nün Ergenekon ve Balyoz operasyonlarına gönderme yapıp aydınların, gazetecilerin, bilim insanlarının uydurma belgelerle yıllarca hapislere tıkılması, Atatürkçülerin ordudan ve devlet kurumlarından atılarak yerlerine FETÖ’cülerin doldurulması için düzenlenen kumpaslarla dolu dönemi seven kişi, CHP listesinden milletvekili seçilen 38 siyasal İslamcıdan biri! Kılıçdaroğlu ve o dönemdeki ekibinin kimleri TBMM’ye soktuğunun bir kez daha görülmesi açısından ibret verici bir olay bu. Gerçekte birinci sezonda, yıllarca AKP ile el ele vererek devlete sızan, “Hocaefendi” diyerek peşinden gittikleri Fethullah darbe girişiminde bulundu!
Bazıları mesleği askerlik olan teğmenlerin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” demesine öylesine büyük bir tepkide bulundu ki karşıdevrimci olduklarını bundan daha açık bir şekilde gösteremezlerdi. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Burada özellikle toplum kesimlerini milletimizi rahatsız edecek eylem ve söylemlerden kaçınmak lazım. Bu anlamda bir rahatsızlık oluşturdu birçok geniş kesimlerde. Milletimizi rahatsız edecek eylem, davranış ve tutumdan kaçınmak lazım” diyerek milletin rahatsız olduğunu iddia etti. Belli ki onlara göre “millet”, sadece bir kısım siyasal İslamcı, sosyal medyadaki fanatik gerici trol ordusu ve tarikatçılar; yani ortak yönü daha birkaç yıl öncesine kadar FETÖ’yü desteklemek olan karşıdevrimciler! Tunç’un “Eğer kanuna aykırı bir durum varsa ilgili merciler zaten onun çalışmasını yapar” demesi, üç yıl önce emekli 14 amiralin kendi meslekleri ile ilgili olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi konusunda açıklama yapınca gözaltına alınmalarına kadar ileri gidilmesini hatırlattı.
Aba altından sopa gösteren Tunç’a önerim, FETÖ’nün siyasi ayağının yargılanması için çaba göstersin. Mensubu olduğu parti, yıllarca Fethullah’ı ve onun şeriatçı örgütünü desteklerken ne yasalar tanındı ne de anayasa! Teğmenlerin videosundan darbe tehdidi çıkarmak boşa çabadır. Kuşkusuz Cumhuriyet ve demokrasiden yana olan herkes, askerin hukuk dışı hareketlerinin her zaman karşısındadır. Gerçek şu ki Türkiye’de bir askerin vatanı emperyalizme karşı verilen mücadele ile işgalden kurtaran ve tam bağımsızlık ilkesini savunan bir liderin, ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün izinden gittiğini söylemesi, ancak Cumhuriyet düşmanlarını, FETÖ’cüleri, emperyalistleri ve işbirlikçi liboşları rahatsız eder!
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Yeni Türkçe kitaplarında iktidarın seçim vaatleri tanıtıldı Dersimiz: AKP propagandası
* Ağırel’i susturmak için ‘bir milletvekilinin’ ölüm talimatı verdiği ileri sürüldü. ‘İnfaz ihalesi’ yapılmış
* Artvin’de konaklama tesisi projesine itiraz eden bölge halkına ateş açıldı, bir kişi yaşamını yitirdi: Orman nöbetine silahlı saldırı
* Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun ağustos raporuna göre 24 ölüm şüpheli: 31 günde 33 kadın katledildi
* Çakırözer: ‘Ağustos ayı kara bir aydı’
* ABD askerlerine yumurtalı saldırı
* Geleceği Sivas’ta şekillendirdi
* Kremlin, ekimde yapılacak zirveye Ankara’dan olumlu yanıt geldiğini açıkladı: Erdoğan BRICS’e katılacak
* Son iki buçuk yılın en kanlı saldırısı
* Netanyahu vazgeçmiyor
* Enflasyon, baz etkisiyle yıllıkta 10 puan gerileyerek yüzde 51.97 oldu, çarşıda yangın sürüyor: Fiyat değil rakam düştü
* Alım gücü kaçak ürünü patlattı
* Ressam, oyuncu Mehmet Güleryüz Paris’teki atölyesinde yaşamını yitirdi: Resmin ustasına veda
* ‘Afife’ bir başkaldırı hikâyesi
* Galatasaray’da tarihi transfer
* Joao Mario Beşiktaş’ta
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Başlıkta sözcük oyunu yapıyoruz ama içerik oyunu yapmıyoruz. Ancak bu kez bize göre çok ciddi bir konuyu farklı bir başlıkla işlemek istedik. Bu ülkenin cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet tarihinin bütün zaferlerini başlatan zafer olarak kabul gören, yurttaşlarımızın da büyük bir coşkuyla kutladığı 30 Ağustos Zafer Bayramı günü nasıl bir karar yayımlamış olabilir? Doğrusu biz de merak ettik! O gün Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararı İzmir’in denizi en iyi gören ilçelerinden Bayraklı’daki bazı orman arazilerinin orman sahası olmaktan çıkarılmasına ilişkindi! AKP anlamlı günlerde anlamlı işler yapmayı sever! Gerçekten bu da son derece anlamlı! Başta İzmir olmak üzere vatan topraklarının işgalden ve işgal hedefi olmaktan kurtarıldığının tüm dünyaya ilan edildiği gün, güzel İzmir’in ağustos ayı ortasında yanan orman alanları iki hafta sonra orman arazisi olmaktan çıkarıldı!
Yukarıdaki cümleyi yazdıktan sonra üç kez okuduk, her seferinde ürktük! Saraylılar elbette, “Ne var bunda” diyecektir, “Son aylarda sürekli orman arazilerini orman sınırları dışına çıkarıyoruz.” Haklılar da... Son üç ayda 29 Haziran, 19 Temmuz ve 3 Ağustos’ta milyonlarca metrekare orman arazisi orman sınırları dışına çıkarıldı. Rekor 13 Aralık 2023. O günkü Resmi Gazete’nin 161 sayfası (yanlış okumadınız yüz altmış bir) orman sınırları dışına çıkarılan orman arazilerinin listesine ayrılmıştı. Şu illerde: Antalya, Balıkesir, İstanbul, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla, Mersin, Sivas, Trabzon. 30 Ağustos’ta İzmir Bayraklı’da ormandan çıkarılan alanın büyüklüğü 3 milyon 750 bin metrekare. Bu bölgenin yaklaşık üçte ikisi 30 Ekim 2020’deki İzmir depreminden sonra 2021’de TOKİ tarafından yapılacak “deprem konutları” için seçilmişti. TMMOB bu kadar büyük orman arazisine kıyılmaması, başka alanın seçilmesi için mahkemeye başvurmuştu. Mahkeme özetle şu kararı verdi: -Depremden zarar görenler için planlanan bu alan haddini aşan bir yetki kullanımıdır. Deprem kullanılarak orman arazisi imara açılmamalıdır. Okur diline çevirdiğimiz bu kararla yürütme durdurulmuştu. 30 Ağustos kararı bu alanı daha da genişletti. Büyük bir rastlantı sonucu 16 Ağustos’ta yanan bölgeler de dahil edildi!
Bir kişinin kararıyla istenilen yerden istenildiği kadar alan orman dışına çıkarılabildiği için şimdi neredeyse bütün illerdeki orman bölge müdürlüklerine başvuru yağmuru var. Bize ulaşan bilgiye göre binlerce! Deprem tehlikesi de kullanılarak... Ülkede bir depremzedeler var bir de depremzadeler! Saray’a giden yolu bulan araziyi kapıyor! TMMOB’nin, Ormancılar Derneği’nin 30 Ağustos karar öncesi yaptıkları açıklamaların tümü doğru çıktı. Ormanlar yangınla kül oluyor, karar ile beton oluyor. Kül olan orman iki üç yılda yeşerir, ya beton olan orman? 2018 yılında değişen yasa ile orman arazilerinin sınırını belirleme yetkisi cumhurbaşkanında... Buradan yola çıkarak şunu söylemek de mümkün: Ülke nüfusunun ne kadar olacağını belirleme yetkisi de cumhurbaşkanında! En son 31 Ağustos’ta tüm kamu görevlilerini atama yetkisini de cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanına verdi! Daha önce bakanlar kararı hazırlıyor, cumhurbaşkanı onaylıyordu. Bu gidiş şu kararnameye doğru: Ülke sınırlarını belirleme yetkisinin... İki şeyin sınırı yok: Bir uzayın, bir cumhurbaşkanının!
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
[Milliciliğin ahlaki değeri, millicilik ve vatanseverlik arasındaki ilişki ve millicilik ile kozmopolitizmin uyumluluğu felsefi tartışma konularıdır. Millicilik, muhafazakârlık (milliyetçi-muhafazakârlık) ve/veya sosyalizm (sol millicilik) gibi çeşitli siyasi hedefler ve ideolojilerle birleştirilebilir, her ikisi de genel olarak ulus devleti savunmak ve ulusal kimliği korumak için aynı ilkeleri savunur ve sivil, kültürel ve/veya etnik türden farklı millicilikler de bulunur, ancak sosyoekonomik ilkeler konusunda farklılık gösterir. Millicilik, 19. yüzyılın ortalarından itibaren, bir ülkenin nüfusu içinde az ya da çok yaygın ve yüceltilmiş olan ve (özellikle yirminci yüzyılda) birçok siyasi doktrin veya ideolojiye davet edilen ulusal bir duygu olarak ortaya çıktı. Ulusal kurtuluş ve kuruluş mücadelelerini haklı çıkarmada erdemli olarak kabul edilmiş olabilir, ancak aynı zamanda 20. yüzyılın etnik temizliği için bir gerekçe olarak da hizmet etti. Bu her yerde bulunma, belki de Avrupa hanedanlarının bazı danışmanlarının 1848 halklarının baharı kadar erken bir tarihte anlamış oldukları gibi, ulusal duyguların “güçlü bir şekilde seferber edici” hale gelmesiyle açıklanabilir. Tanım ve anlambilim: Bénéi’ye göre millicilik, “siyasi ve ulusal birimler arasında bir uyuşumu öngören bir ilke veya ideoloji” olarak tanımlanır. Bu yazar, kendi içinde pratik olarak somut olmayan fikrin soyutlanmasında ısrar ediyor: Bu, kendini tanımlayan bir sosyokültürel grup ile bir devlet arasındaki çoklu düzenlerin ilişkisi meselesidir. Kültürel kimlik: Ulusal kimlik, milliciliğin temel direklerinden biridir. Bireylerin uluslarıyla sahip oldukları aidiyet duygusu ve duygusal bağı ifade eder. İşte ulusal kimlikle ilgili bazı yönler: Ulusal kimlik, bir ulusun üyeleri tarafından paylaşılan kültüre dayanır. Buna dil, tarih, gelenekler, edebiyat, müzik, yemek ve kültürel inançlar gibi şeyler dahildir. Bu kültürel faktörler (etkenler) genellikle ulusal kimliğin sembolleri olarak görülür ve bir ulusu diğerinden ayırmaya yardımcı olur. Kurucu mitler: Ulusların genellikle hikâyelerini ve kökenlerini anlatan kurucu mitleri vardır. Bu mitler, ortak bir kimlik oluşturmaya yardımcı olan tarihi olayları, kahramanca kimlikleri veya sembolik hikâyeleri içerebilir. Kurucu mitler, ulus içinde kolektif (ortak) bir anlatı ve tarihsel süreklilik duygusu yaratmaya yardımcı olur. Paylaşılan değerler: Ulusal kimlik aynı zamanda paylaşılan değerler ve ilkeler etrafında inşa edilir. Bu değerler özgürlük, adalet, eşitlik, dayanışma, insan haklarına saygı veya ulusun uyumu için temel kabul edilen diğer inanç kümelerini içerebilir. Paylaşılan değerler, vatandaşlar için referans noktaları olarak hizmet eder ve sosyal uyumun korunmasına yardımcı olur. Kolektif (ortak) imgelem: Ulusal kimlik, insanların uluslarının zihinsel ve sembolik temsillerini içeren kolektif bir tahayyül ile pekiştirilir. Bu, bayraklar, marşlar, anıtlar, ulusal amblemler gibi vatansever sembolleri, birlik ve ulusal gurur duygusu uyandıran diğer unsurları içerebilir. Aidiyet duygusu: Ulusal kimlik, bir ulusun vatandaşları arasında güçlü bir aidiyet duygusu yaratır. Bireyler kendilerini ulusal topluluğun üyeleri olarak tanımlar ve ülkelerine karşı duygusal bir bağ ve bağlılık hissederler. Bu aidiyet duygusu, ulusal spor takımlarına destek, sivil katılım veya ulusun çıkarlarını koruma ve geliştirme arzusu gibi farklı şekillerde kendini gösterebilir. Egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı: Millicilik, bir ulusun özerklikten yararlanma arzusunu ve dış müdahaleden bağımsız olarak kendi kendini yönetme yeteneğini içerebilir. Milliciler, yabancı etkiler karşısında siyasi bağımsızlık ve egemenliğin korunmasını isteyebilirler. Kendi kaderini tayin etme ve özgürlük duygusu oluşturan milliciler, bir ulusun dış müdahale olmadan kendi kendini yönetme ve geleceği hakkında karar verme hakkına sahip olduğuna inanırlar. Kendi kaderini tayin etme duygusu, ulusun kendi kaderini belirleme gücüne sahip olması gerektiği fikriyle bağlantılıdır.]*
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Erdoğan, yeni adli yıl açılışında adalet çığlığını görmezden geldi: AKP sloganıyla anayasa istedi
* Hacettepe Üniversitesi’nde 13 öğrenci topluluğundan ortak bildiri: Zamlar geri alınsın
* Özel, PM’de partililerin tüzükle ilgili kontenjan ve dönem kuralı eleştirilerini yanıtladı: Önce kadınlar ve çocuklar
* YRP’den istifa eden Gülpınar’la ilgili iddia: Hedefinde Paris Büyükelçiliği var
* MSB’den açıklama: ‘Teğmenlere soruşturma’ yalanlandı
* Kayıp Narin’in amcası tutuklandı
* Türkiye’nin birliğe katılmak için resmi başvurusunu aylar önce yaptığı iddia edildi: BRICS bilmecesi
* Sisi, Türkiye’ye geliyor
* Türkiye, Nisan-Haziran 2024’te çeyreklik bazda yüzde 0.1, yıllık bazda yüzde 2.5 büyüdü: Sanayide sert küçülme
* Bir tek bakan Şimşek memnun
* Bozcaada Caz Festivali’nin etki raporu bölgeye katkı sağlayacak: Adayla bağ güçleniyor
* ‘Digital Echos’ sergisi İzmir’de
* Sistem eleştirisi üzerine
* Sarı-Kırmızılılar, Napoli’nin yıldız golcüsünü 1 yıllığına kiralıyor: Osimhen G.Saray’a
* Fenerbahçe, başkan Ali Koç döneminde rekor oyuncu satışı yaptı: 137 milyon Avro cepte
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
İnsan konuştukça anlaşılabilir. Suskun olan ise daha çok merak edilir. Cüneyd Zapsu bir dönem Türkiye’nin en çok konuşulan isimlerinden biriydi. İşadamlığının yanı sıra, AKP’nin Batı ile köprülerini kuruyordu. Partinin kurucuları arasında yer aldı. MKYK’de Erdoğan’a en yakın isimlerdendi. 2008’de siyaseti bıraktı. Halen DEİK’te yönetim kurulu üyeliği yapıyor. AKP içinde Mehmet Şimşek’in göreve gelişinde Zapsu’nun etkili olduğunun konuşulduğunu duydum. Bunun üzerine Zapsu’yu aradım. Bu iddiayı kesin bir dille yalanladı. 2008’den beri siyasetten elini çektiğini, hatta iç politikaya dair konuları konuşmaktan dahi uzak durduğunu anlattı. Zapsu merak edilen biriydi. Buna rağmen uzun yıllardır basında görünmüyordu. Sohbetimiz devam etti. Mehmet Şimşek’in ekonomi programını nasıl bulduğunu sordum. Zapsu’ya göre Şimşek’in başarısız olması durumunda faşizm tehlikesi vardı: “Çok hassas olmayı gerektiren bir zamandayız. Bunu hiç kimsenin yapmadığını üzüntüyle görüyorum. Memleketin orta ve uzun vadeli çıkarlarına odaklanmak zorundayız. Sadece muhalefette değil iktidar partisi içinde de bunu düşünmeyip anlık faydaya göre çok kimse çok laf ediyor. Hepimiz biliyoruz. Ne kadar ağır bir bedel ödenmiş olsa da şu anda klasik ekonomi kurallarına döndük. Niye döndük? Neden bu ağır bedeller ödeniyor, neden daha da ödenecek? Nedeni belli. Birincisi, çok yüksek cari açık, rezerv eksilerdeydi hatırlayın, ekonomi için büyük bir risk olmuştu. İş hayatındaki herkes, ‘Ne zaman’ diye beklemeye başlamıştı. İkinci sebep deprem. Çok büyük bir bütçe gerektirdi. Bir de EYT çıktı. Bir de KKM çıktı. Açıkçası başka çare kalmamıştı. Türkiye bir şirket olsa ben de genel müdürü olsam mecburdum bunu yapmaya. Aksi takdirde hiperenflasyona doğru gidiyorduk. Hiperenflasyon sosyal patlama yaratır. İnsanlar kaybedecek bir şeyi olmayıp sokağa çıktığında ne oluyor? İnsanlık tarihine bakın, bugünü dahi mumla aratacak faşizm! Ama sol ama sağ faşizm! Kalıcı fakirlik tehlikesi vardı. Şimdi alınan tedbirleri kim gelirse gelsin almak zorundaydı. Muhalefeti sadece şu an için ekonominin dışına taşısak diye düşünüyorum.”
Son dönemde konuşmalarını izliyorum. Bir zamanlar Batıcı olarak bilinen Zapsu, Batı politikalarını eleştiriyor. Ona, “ABD, Çin ile savaşını kaybetti” tespitini sordum: “Dünya öyle garip bir yerde ki. İki gün önce Telegram’ın kurucusu Fransa’da gözaltına alındı. Huawei’nin yöneticisini Kanada’dan getirtip alıyorlar. Hukuk, hak, ahlak... Hiçbir şeyin kalmadığı garip bir dünya oldu. ABD, dünyayı hegemonya altına almıştı. Ama Çin’i çok küçümsediler. Çok geç uyandılar. Bunlar Türkiye’yi nasıl etkiledi? Türkiye’nin değeri bence artık biliniyor. Neden diyorum? Bir savaşın içindeyiz çünkü artık. Sadece Rusya’yı zayıflatmak ve asıl meseleye yani Çin’e yönelmek için Ukrayna’da savaş çıkarıldı. Ukrayna diye bir şey kalmadı. Ukrayna umurlarında bile değil. Çin silahlanmayı da becerirse ki becerecek, bütün dünya hegemonyası Çin’e kayar. ABD’nin de en iyi ihraç malı bastıkları dolar. O gittiği an ABD biter! Dünyada bir büyük çatışma umarım olmaz. Olursa da bizim dışarıda kalmamız gerekir.”
Zapsu, Meclis’ten Irak tezkeresininin geçmesi için çalışmıştı. Haliyle sordum. Bugün olsa yapar mıydı? “Ben de kendi içimde bunu soruyorum. Iraz tezkeresi için çalıştım. Bugün yine yapar mıydım? Belki de yapardım. Ali Babacan’ın günahını ‘at pazarlığı’ diyerek alıyorlar. Asıl mesele bizim Musul, Kerkük’e kadar bir bölgeyi kontrol etmemizdi. Bu iyi bir şey mi olurdu, bilmiyorum. Misakı Milli’nin içinde. Emin değilim, belki de yapmazdım. Ama herhalde yapmazdım. Herhalde diyorum ama emin değilim. Çok kan akacaktı o yüzden bilmiyorum diyeyim.”
Barış Terkoğlu’nun köşe yazısının uzun haline cumhuriyet.com.tr adresinden ulaşabilirsiniz.
Ne yaparlarsa yapsınlar olmuyor. Bu ülke, bu millet işgalcilere karşı Milli Mücadele’nin ateşini yakan kurtarıcısından, kurucusundan, toplumu birleştiren ebedi liderinden vazgeçmiyor. 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda bir kez daha görüldü. Her yaştan yurttaşlar akın akın Anıtkabir’e, büyük önder Atatürk’e koştu. Bayram ülkenin dört bir yanında coşkuyla kutlandı. Kimilerinin Atatürk’ü akılları sıra yok sayma çabaları her zaman olduğu gibi yine kendi karanlık dehlizlerinde yok olup gitti. Bu arada Harbiyelilerin mezuniyetlerinde haykırdığı “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sözüne “alınanlar” da yine eksik kalmadı. Oysa askerimizin, Milli Mücadele’den kurtuluşa, çağdaş Cumhuriyet’e uzanan zorlu savaşlardan zaferle çıkan başkomutanına, kurucu liderine saygısından ve onun izinden gitmesinden daha doğal ne olabilir ki? Kara, Deniz ve Hava Harp Okulları’ndaki mezuniyet töreni kadınların başarısı açısından da tarihe geçti. İlk kez harp okullarından aynı dönemde kadın teğmenler birincilikle mezun oldu. Bu aynı zamanda Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin fırsat eşitliği sağlaması, gerici zihniyete karşı bir kadın hakları devrimi olduğunu da göstermesi bakımından önemli. Ümmet anlayışına, siyasal İslamı merkeze yerleştirme çabasına, cemaat-tarikat ağlarıyla işbirliğine ve kullanışlı aparatlarla emperyalistlerin bu zorlu coğrafyada “bölparçala haritalı” kanlı oyunlarına geçit vermemek hepimizin görevi. Türkiye demokratik, laik, hukuk devleti olarak kurucusu Atatürk’ün açtığı yolda, gösterdiği hedefe hiç durmadan yürüyecektir. Önceki gün attığımız manşette olduğu gibi “Asla vazgeçmeyiz!”
Yerel seçimlerden zaferle çıkan CHP’de gözler bu hafta başlayacak tüzük kurultayında. CHP ilk olarak kuruluş yıldönümü kabul edilen 4 Eylül’de Sivas’ta toplanarak kurultay sürecini başlatacak. Kurultay 6-9 Eylül’de Ankara’da devam edecek. Referans gazetesi Cumhuriyet, CHP’nin bu önemli toplantısını adım adım izleyerek yorum, analiz, perde arkası haberleriyle siz değerli okuyucularımıza aktaracak. Parti içi tartışmalar, öneri ve eleştirilerin olması katılımcı demokratik işleyiş adına olmazsa olmazlardan. Kurultayla birlikte bu tartışmalardan bütünlüklü bir yapıda genel bir uzlaşı ile çıkmak ise önemli. İktidar hedefinde sağlam adımlarla ilerlenmek isteniyorsa parti içindeki olası güç mücadelelerinin bir dengede tutulması da gerekmekte. Bu çerçevede CHP lideri Özel’in, İBB Başkanı İmamoğlu, ABB Başkanı Yavaş ve eski genel başkan Kılıçdaroğlu başta olmak üzere partinin önde gelen isimleriyle yaptığı temaslar ve birlik mesajları, iktidar cephesinin gerilim yaratma arayışını boşa düşürecek adımlara katkı olarak değerlendirilmeli.
Eylül ayıyla birlikte ekonomik krizin ağırlığının daha da hissedileceği bir döneme giriliyor. Gıda, barınma konularında fiyatların ateşi sönmezken okulların açılması süreciyle veliler kara kara düşünüyor. Okul, servis, kırtasiye, giyim ücretleri el yakıyor. Çocukların sağlıklı beslenmeleri konusunda öneriler yine bol ama yurttaşın cebiyle ne acı ki uyuşmuyor. Sosyal yardımlarla geçinme mücadelesi verenlerin sayısı artıyor. Geçen hafta Şehriban Kıraç’a konuşan İstanbul Planlama Ajansı Başkanı Buğra Gökce’nin şu ifadeleri tablonun ağırlığını bir kez daha gözler önüne serdi: “Hane ekonomisinde büyük bir yangın var. Evde tencere kaynamıyor, diyorlar. İstanbulluların yüzde 6.5’i yani yaklaşık 1 milyon 300 bin kişi hiçbir şey yemeden yatağa giriyor.” Emeklisi, memuru, işçisi, çiftçisi toplumun farklı kesimlerinden, yanlış politikalarla yaşatılan darboğaza, hukuksuzluğa, adaletsizliğe tepki ortada. Çiftçilerin protestoları farklı bölgelerde sürerken geçen hafta Türk-İş’in “Zordayız geçinemiyoruz” eylemleri Zonguldak ve Ankara’daydı. Ali Can Polat’ın haberinde ise DİSK’in 13 Eylül’de Mersin’de büyük miting için geri sayımda olduğu aktarıldı. Sağlıkta da kriz bitmiyor.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
From the publisher's feed