
Sign up to save your podcasts
Or


Çağımız ne yazık ki kavramların altüst edildiği, anlamlarının boşaltıldığı ve olgunun algıyla perdelenmeye çalışıldığı bir çağ. Bunun bir örneği ABD seçiminde yaşanıyor. Biden ile Trump’ın seçim yarışı, demokrasi ile faşizmin mücadelesi diye sunuluyor. Trump’ın adaylığı Amerikan demokrasisine tehdit olarak görülüyor. Amerikan demokrasisinin ne derece demokrasi olduğu zaten ayrı konu. Ancak Biden’ı demokrat, Trump’ı faşist yapan ne? Amerikan mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarları için Ukrayna’da son Ukraynalı kalana kadar “uzun savaş” isteyen Biden demokrat ama Ukrayna’da savaşa karşı olan Trump faşist, öyle mi? Uluslararası hukuku ve kurallı düzeni ayakları altına alarak Rusya’nın 300 milyar dolarına çöken Biden demokrat ama Rusya’ya yaptırıma karşı çıkan Trump faşist, öyle mi? (İkisi de emperyalist ABD’nin başkanıdır nihayetinde!) Benzer durum Macaristan Başbakanı Viktor Orban için de geçerli. Orban da ülkesinin AB dönem başkanlığını alır almaz, Avrupa için büyük bir tehdit olan Ukrayna-Rusya savaşını durdurmaya soyundu. 10 günde Ukrayna, Rusya, Çin ve ABD’de barış turu yaptı; Zelenski, Putin, Şi Cinping ve Trump’la barışı konuştu. Ama Atlantik medyasına göre Avrupa için barış arayan Orban faşist, ABD’nin arkasına vagon gibi dizilerek kıtayı ateşe atan Avrupa liderleri ise demokrat, öyle mi? Avrupa’nın Atlantikçi liderleri Orban’a kazan kaldırmış durumdalar: - 63 Avrupa Parlamentosu milletvekili, Macaristan’ın AB’deki oy hakkının elinden alınmasını talep etti. - AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Orban’ın Avrupa’nın kararlılığını baltaladığını savundu. - AB Konseyi Başkanı Charles Michel, “AB dönem başkanlığının AB adına Rusya ile temas kurma yetkisi yoktur” dedi. - AB Dış ilişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, “Macaristan başbakanının hiçbir şekilde AB’yi temsil etmediğini” iddia etti. - AB Komisyonu, AB üyesi Macaristan’a yaptırım uyguladı. - AB hükümetleri, Macaristan’daki bakanlık toplantısına bakan yerine devlet memuru gönderdi. Oysa Ukrayna’daki savaşın bitmesi Ukrayna’nın da Avrupa’nın da çıkarına. Ama ABD mali sermayesinin, askeri endüstrisinin, enerji şirketlerinin çıkarlarına değil! Washington, bu çıkarların gereği olarak adım adım, zorlaya zorlaya Berlin’i Paris’i, Brüksel’i kendi stratejisine eklemledi ve şimdi bu başkentler Avrupa’nın çıkarını savunan Orban’a karşı ABD’nin çıkarının tetikçiliğini yapıyorlar! Orban’ın temaslarının ardından Avrupalı liderlere gönderdiği mektup gerçeği çırılçıplak ortaya koyuyor. WashingtonBrüksel hattında olgu algıyla ne kadar eğilip bükülmeye çalışılsa da bükülemiyor. İşte barış misyonuna soyunan Orban’ın mektubundaki üç öneri:
1) “NATO adına Avrupa stratejimiz, ABD’nin savaş yanlısı politikasını kopyaladı. Bugüne kadar egemen ve bağımsız bir Avrupa stratejimiz ya da siyasi eylem planımız olmadı. Bu politikanın devamının, gelecek için mantıklı olup olmadığının tartışılmasını öneriyorum.”
2) “Kiev ile üst düzey temasları sürdürürken Moskova ile doğrudan diplomatik iletişim hatlarının yeniden açılmasını öneriyorum.”
3) “Çin ile bir sonraki barış konferansının detayları üzerine görüşmeler yapılmasını öneriyorum.” Ve asıl önemlisi de şu: Trump’la görüşmesinden edindiği izlenimi bir mektupla Avrupalı liderlere aktaran Orban açık açık belirtiyor: “Trump, seçim zaferinin hemen ardından, resmen göreve başlamayı bile beklemeden Ukrayna’da barış için arabulucu olarak hareket etmeye hazır.” İşte Trump’a 13 Temmuz 2024’te sıkılan kurşunun önemli bir nedeni de bu. O kurşun Amerikan egemen sınıfı içindeki 2008 kriziyle birlikte derinleşmeye başlayan çelişmenin, artık uzlaşmazlığa evrildiğinin işaretidir. Trump seçildiğinde iddia ettiği gibi hızla Ukrayna’ya barış getirebilir mi getiremez mi göreceğiz. Zira uzlaşmaz çelişkiler nedeniyle, namluya yeni mermiler sürülebilir!
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
Sevgili okurlarım, bizim kültürümüzde, yanlış tutum ve davranışları eleştirmek için söylenen özdeyişler hiç de az değildir: Örneğin, “Devletin malı deniz, onu yemeyen domuz” özdeyişi, rüşvetçi devlet memurları ve politikacılar için söylenmiştir. Benim eskiden birlikte program yaptığım bir “liberal” gazeteci, doğru olmayan bir şey söylediğinde veya söylenmesini önerdiğinde, “Yalandan kim ölmüş” derdi. Yine Padişahlık döneminde, devlet memurlarını ve politikacıları eleştirmek için söylenen şu özlü söz bugünkü yazımın ilham kaynağı oldu: “El etek öpmekle dudak aşınmaz.” İnternet adresindeki makalesinde Dr. Ali Yılmaz, bu deyim için şöyle diyor: “Türk/Osmanlı kültüründe el etek öpme geleneği vardı. Padişahların, yüksek yöneticilerin elleri etekleri öpülürdü... Böyle geleneği olan, ‘El etek öpmekle dudak aşınmaz’ diye bir de atasözü bulunan bir toplumda... El etek öpme alışkanlığı biter mi?” Sonra şöyle devam etmiş: “El etek öpmek, ‘para ve makam sahibi kişiler ne yaparsa yapsın onları sürekli övmek, her sözünü ve davranışını beğenmek’ anlamında kullanılan bir deyimi ifade eder.” El öpmek âdeti zamanla, padişahların güvenliği için, çok yanına yaklaşmadan etek, saçak öpmek biçiminde yaygınlaşmıştır. Dr. Ali Yılmaz, el etek öpmeyi irdelediği yazısında, benim de katıldığım şu yargıları belirtiyor: Para kazanmanın veya bir makam elde etmenin yolu “büyükler”in takdir ya da lütfuyla oluyorsa, bu toplum geri kalmış bir toplumdur. Zira krallar ve padişahlar aynı zamanda velinimettir. “Hiyerarşik toplum” tipinde baş başa bağlıdır, başlar da padişaha...” Böyle bir toplumda, özgür irade gelişmediği gibi kariyer ve liyakatin de bir önemi yoktur. “Padişah efendimize; biat et! Sadakat göster! O zaman işin kolay! Allah yürü ya kulum... der.” Halbuki Çağdaş toplumlarda bir makama gidildiğinde, kimse o makam sahibinin elini eteğini öpmek zorunda değildir. Özel Harekât Başkanı Polis Müdürü Süleyman Karadeniz, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ziyareti sırasında, onun elini öpünce Türkiye’de haklı olarak kıyamet koptu: CHP, Polis Müdürü’nün derhal görevden alınmasını istedi. Yasadışı faaliyetleri dolayısıyla mahkûm olan eski Özel Harekât Başkanı İbrahim Şahin’in marifetleri hatırlatıldı. Olayın zamanlaması da çok manidardı: Çünkü tam bu sırada, Sinan Ateş cinayetinin MHP’ye ve Ülkü Ocakları’na uzanan kanıtlarının örtbas edilmesi tartışılıyor ve bu olayın Emniyet ile MHP arasındaki ilişkiler bakımından kamuoyunda kaygılar yarattığı konuşuluyordu. Örneğin, dün Birgün Gazetesi’nde araştırmacı gazeteci Timur Soykan’ın, bu cinayete adı karışan bir Ülkü Ocakları mensubuyla iki Emniyet görevlisi arasındaki internet yazışmalarını aktardığı “Polis el öpünce...” başlıklı yazısının sunuşu şöyleydi: “Sinan Ateş cinayetinde, cinayeti azmettirmekten yargılanan eski Ülkü Ocakları Yöneticisi Tolgahan Demirbaş’ın telefon mesajları, Emniyet müdürlüğünün Ülkü Ocakları’nın arka bahçesine dönüştüğünü gözler önüne serdi.” Sevgili okurlarım ben, polisimizin ve yargı mensuplarımızın çoğunluğunun, görev bilincine sahip ve Hukuk Devleti’ne saygılı kişilerden oluştuğunu düşünüyorum. Ama birkaç çürük elmanın, yargıyı da Emniyeti de kamuoyu nezdinde kirleteceğini de biliyorum. Unutmayalım, bazen tek bir çürük elma bile, hem bütün kuruma hem de kendisine o kadar büyük bir zarar verebilir ki öyle bir zararı, hiçbir düşman veremez!
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Tekelci şirket ihale zengini. İki gencin ölümünden sorumlu tutulan Aydem Enerji, AKP ile büyüdü.
* Antalya'da milyonlarca yılda oluşan doğa harikası kıyılar delik deşik. Lara'daki falezler yoğun yapılaşma tehdidi
* Sekiz ilde bazı alanlar orman sınırından çıktı.
* CHP’nin tüzüğü gereği yaptığı ve örgüt üyelerinden parti politikalarına ilişkin görüş alındığı il danışma kurulu
* Cumhuriyet gündeme getirdi, Devlet Malzeme Ofisi Genel Müdürlüğü harekete geçti.
* Doktorların yurtdışına göçü sürerken yabancı sağlıkçıların sayısı da her geçen gün artıyor.
* Yunan bakanın tepki çeken ‘1974’ sözlerine MSB’den ‘kariyer çabası’ yanıtı geldi.
* İsrail-Lübnan Hizbullahı arasındaki ateş bölgesel savaş korkularını tetikliyor.
* Ekonomi yönetiminin piyasaları soğutma çabası en çok gayrimenkul sektöründe hissedildi.
* Tencere zam kaynıyor. Bu yıl evlerde aşure pişirmenin ortalama maliyeti 700 liraya kadar yükseldi.
* Tiyatro oyuncusu Alayça Öztürk Gidişoğlu’nun yeni kitabı öykülerden oluşuyor.
* TFF’de seçim günü.
* Maximin’e 8 milyon Avro.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Haziranın son günlerinde bir haber başkentin hareketli gündemine bir başka hareket kattı: SHP yeniden kuruldu! Doğrusu Ankara kulislerinde olup bitenlere kulak kabartmayı seven kişiler olarak hayıflandık. Böyle bir haberi nasıl atladık? Olacak şey değil. Kurucular bilgi vermese onların temas kurdukları bir şekilde bize ulaşırdı, diye düşündük. Sonra beklemeye koyulduk. Öyle ya Türkiye’nin 1980’li, 90’lı yıllarına damga vurmuş, solda birlik tartışmalarının odağı olmuş, sola yeni siyasetçiler kazandırmış bir parti yeniden kuruluyorsa elbet ses getiren açıklamalar yapacaktır. Ses çıkmayınca sorduk soruşturduk, 10 Temmuz’da hem kadroların açıklanacağını hem de partinin program ve hedefleriyle ilgili kamuoyunun bilgilendirileceğini “öğrendik”. Öğrendik ama o da doğru çıkmadı. Böylece siyasi tarihimizde faili meçhul cinayetlerden sonra bir de faili meçhul parti oldu! Bende unutkanlık başlamış olabilir diye şüphe ettim. SHP’nin başından beri içinde olanlara, adı geçen “kurucuları” tanıyıp tanımadıklarını sordum. Onlar da bilmiyor!
31 Mart’ta, 2002’den beri ilk kez AKP’nin birinci çıkmamasıyla birlikte tarihin akışı değişti. Bütün mesele bu akışın nasıl yönetileceği! Seçimlerden hemen sonra genel yelpazeye bakıp “Türkiye’nin önünde üç yol var” değerlendirmesi yaptık: 1- CHP’nin birinci parti olma sorumluluğunu taşıyıp yerel iktidardan genel iktidara yürümesi. Böylece Türkiye’nin çağdaş değerlerle barışık, gelecek hedefleri edinmesi. Yönünü netleştirmesi. 2- AKP’nin kendini olağanüstü yenileyip yeniden umut haline gelmesi. İktidarını tazelemesi. 3- İki seçenek dışında merkezin sağından yeni bir umudun büyütülmesi. Üçüncü şık şu aşamada görünmüyor. İYİ Parti en son Afyonkarahisar kalesinden kendini atma aşamasına geldi. Anlaşılan sonraya bıraktı. Gelecek Partisi, AKP’ye doğru yürüyor. AKP’nin çekirdek tabanındaki kimi damarlar da bunu zorluyor. DEVA, SP, YRP dolduruyorlar almıyor, boşaltıyorlar dolmuyor! Geriye iki seçenek kalıyor. AKP’nin kendini yenilemesi çok zor. Son bakan değişikliği, partideki yenilenme ruhunun “kurum” bağladığını gösteriyor. Toplumda AKP’nin ekonomiyi düzeltebileceğine dair bir umut da yok. CHP, toplumda gördüğü kabulden kamuoyu araştırmalarına kadar her alanda birinci parti. Umut parti. Kendisinden beklentilerin arttığı parti. İktidar aklı bu aşamada şu soruyu sormuş olmalı: AKP kendini yenileyemiyor ama CHP’yi, CHP ekseninde soldaki bütünlüğü parçalarsak yine tek seçenek AKP kalmaz mı? Olabilir!
Gelin görün ki aylardır deniyorlar, bu da olmuyor. Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında gerginlik var, yakında patlar dediler, olmadı! Ekrem İmamoğlu ile Özgür Özel partiyi paylaşamıyor dediler. Aslı çıkmadı. TBMM grubu paramparça dediler, bütün çıktı. Ne yapmalı? Yoksa... Solda yeni bir parti kurup, kurdurup solun içine bir huruç mu planlamalı? Yoksa... Solcuların çok sevdiği, “Ben farklı düşünüyorum” duygusunu kaşıyan yeni bir partiyi solun kapısının önüne bırakıp seyrine mi bakmalı? Yoksa... Keskinleşen sorunlara keskin cevap veren, solun tarihinde yeri olan bir partiyi mi açmalı? Yoksa yoksa... 200 milyon lira kadar kaynak ayırıp o paranın etrafına toparlanabilecek kişilerin solcu görünüp sola saldırmasını mı sağlamalı? Sola Huruç Partisi ? Hiç de fena fikir değil!
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
Bizimki gibi 22 yıldır gerici ve rantçı bir iktidar tarafından yönetilen bir toplumda verilebilecek en zorlu mücadelelerden biri, hatta belki de en zorlusu, hayvan hakları mücadelesidir. Çünkü insan hakları, kadın hakları, çevre hakları gibi alanlarda yanınızda toplumun daha ilerici kesimleri olsa da söz konusu hayvanlar olduğunda çoğunluk ya sessiz kalır ya da doğrudan karşınızdadır. Fakat sokak hayvanları konusunda Türkiye’de halk ikiye bölünmüş görünse de toplumsal kesimler açısından net bir ayrım yok. İktidarı destekleyenlerin içinde bu gaddarlığa karşı olanlar bulunduğu gibi, muhalif kesimde sokak hayvanlarına nefreti körükleyenler de var. Bunun nedenini, bireylerin sahip olduğu merhamet duygusu, vicdan ya da inanç ile açıklayanlar var. Birçok kişi, bu görüş doğrultusunda, insanları etkileyebilmek ve onlara anladıkları dilde seslenebilmek için dini söylemleri kullanıyor, bazı hadis ya da surelerden örnek vererek “dinde böyle bir zalimlik olmadığı” mesajını vermeye çalışıyor. Bir bakıyorsunuz, bir hayvan hakları eyleminde birisi megafonu eline alıp “Bu tasarı İslama aykırıdır!” diyor ya da “Merhamet edin!” diye bağırmaya başlıyor. Öncelikle bu yaklaşımın hukuk devletinde ve 21. yüzyıl hayvan hakları mücadelesinde yeri yoktur. Türkiye bir din devleti değildir, anayasada laik bir hukuk devleti olduğu yazar ve temel hakları konu alan yasalar yapılırken evrensel hukuk ölçütleri gözetilir, “dine uygunluk” değil. Nasıl ki kadın hakları alanında, “Bu yasa İslama aykırıdır!” diyerek mücadele zeminini inanca oturtmak doğru bir tavır değilse, hayvan hakları için de aynısı söz konusudur.
Hem insan hakları hem de hayvan hakları, birilerinin merhametine ya da inancına göre belirlenemeyecek kadar önemlidir. Bu dünyaya gelmekle doğrudan elde edilmiş olan hakların en temeli yaşam hakkıdır. Onu bir inanca dayanarak savunmaya kalkarsanız bir başka mezhebe bağlı olanlar da sizin savunduğunuzun tersine inandıklarını söyleyebilir. Merhamet odaklı hak mücadelesi de olmaz. Yaşadığımız dünyada insanların kendi türdeşlerine bile her türlü şiddeti uygulayabildiğini düşünürseniz insan dışı hayvanların haklarını insan merhametine terk edemezsiniz. Çünkü bir insan merhametli değilse bile hak odaklı yasalara uymak zorundadır. Dolayısıyla yaşadığımız yüzyılda gelinen noktada sokak hayvanlarının hakları da adaletin konusudur; o nedenle belirleyici hukuktur ve bu alan yasalarla düzenlenir. Ancak buradaki açmaz, bu hakları insan hukukunun belirlemesidir. İşte meselenin bam teli de burası! Yasa koyucuların adaleti sarsan düzenlemeler yapması, yalnızca hayvan haklarına özgü bir durum değil. Günümüzde hâlâ sermaye kesiminin emekçileri, erkeklerin kadınları ezdiği bir dünyanın yasalarını da aynı meclisler yapıyor. Yasalar, zenginden, güçlüden ve zorbadan yana mı olacak, yoksa sömürüye karşı çıkıp eşitlikten ve adaletten yana mı olacak? Tüm mesele bu.
Seçimlerde verilen oyların hayatı nasıl yönlendirdiğini bu olayda bir kere daha görüyoruz. Tam da bu nedenle 28 Nisan 2023’te bu köşede “Hayvan haklarını savunanlar bu iktidara oy vermez” başlıklı yazıyı yazdım. AKP’nin sokak hayvanlarının yaşam hakkını yok edecek yasa teklifi bugün TBMM Tarım ve Orman Komisyonu’nda görüşülecek. Onca uyarıya karşın 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nı 20 yıldır uygulatmayan, kısırlaştırma ve aşılama yapmayan belediyeleri denetlemeyen, rant uğruna hayvan üretim ve satışına engel olmayan iktidar, şimdi kendi yanlış ve ihmallerinin bedelini sokak hayvanlarına ödetmek istiyor. “Ötanazi” uydurmasıyla utanmadan “Hayvanların hayatına son verme imkânı veriyoruz” diyen AKP’liler, TBMM’nin tarihine geçecek bir KATLİAM YASASI çıkarmak istiyor. Tüm milletvekillerine sesleniyorum: Adaletin terazisini zorbalık ve rant için bozmayın, etikten ve bilimsel çözümlerden yana olun, adil olun!
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
* AKP’nin din odaklı politikası YKS sonuçlarına yansıdı.
* Sokak hayvanları yasasına karşı çıkan avukat ve yurttaşın önüne bariyer kondu.
* Sağlık Bakanlığı’ndan aile hekimlerine ‘idareli kullanın’ uyarısı yapıldı. Aşı krizi kapıda.
* Özel, MHP lideri Bahçeli’nin eline sarılan özel harekât başkanına tepki gösterdi: Yanlış ‘devlet’e sarıldın.
* AB, Orban’a rest çekti. Komisyon ilk kez bir üye ülkeyi boykot ederek Macaristan’daki toplantılara katılmama kararı aldı.
* ‘Gazze’de güvenli hiçbir yer yok.’
* Kök aylıklar artırılmadı en düşük emekli aylığı 12 bin 500 TL’ye tamamlandı. Emekli sefalette eşitlendi.
* Yurtdışına çıkış harcı 500 TL oldu.
* Muğla’da dünyaca ünlü piyanist adına bu yıl iki konser düzenlenecek.
* İki gün boyunca müzik...
* TFF başkan adayı Hacıosmanoğlu, Büyükekşi ve yönetimini eleştirdi: ‘Futbolu rezil ettiniz’
* Batshuayi, G.Saray taraftarının önünde gol atmak için sabırsızlandığını söyledi.
* F.Bahçe’de 3 transfer: Oğuz Aydın, Cenk Tosun ve Maximin’le anlaştı.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Adı: Güven Şağban... 1969 yılında babasının memuriyeti nedeniyle Bitlis’in Tatvan ilçesinde doğdu. İlkokulu Ankara’da ortaokul ve liseyi Kütahya’nın Simav ilçesinde tamamladı. 1990 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 2000’de ise Kara Harp Akademisi’nden mezun olan Şağban, jandarma subayı olarak görev yaptı. Takım, bölük, ilçe jandarma komutanlığı ile kurmay subay olarak hizmet verdi ayrıca plan subayı, şube müdürü ve daire başkanı olarak görev yaptı. 2007-2008 yıllarında İtalyan Güvenlik Akademisi’ni tamamladı ve 2011-2013 yılları arasında Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde üye olarak görev yaptı. Bilmeyenler için anlatayım; Güven Şağban, Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı Plan ve Güvenlik Daire Başkanı iken 15 Temmuz 2016 tarihinde darbecilere karşı koydu ve gazi oldu. Jandarma Genel Komutanlığı’nı basan FETÖ’cülere karşı karargâhı darbecilerden kurtarmaya çalışan albaylar arasında yer alan Şağban, silah arkadaşları Jandarma Kurmay Albay Ali Demir, İstihbarat Daire Başkanı Jandarma Kurmay Albay Nurettin Alkan, Personel, Plan, Yönetim Daire Başkanı Jandarma Kurmay Albay Aziz Yılmaz ile birlikte o gece darbecilere geçit vermedi. Hatta darbeciler tarafından derdest edilmek istenirken, darbeci subaylar tarafından götürülüyorken çekilmiş çarpıcı bir fotoğrafı da var. 15 Temmuz öncesi ve esnasında FETÖ’ye karşı sonuna kadar direnmiş, kendisine doğrultulan silahın tutukluk yapması neticesinde şans eseri hayatta kalmış, sonrasında da zorla emekli edilmişti. Tüm bu yaşadıkları ona ağır geldi. Hasta oldu. Akciğer yetmezliği teşhisi kondu. Akciğer nakli beklerken 55 yaşında hayatını kaybetti. Tüm bu hayat gayesi içerisinde Şağban, 15 Temmuz öncesi ve sonrasında yaşadıklarını kaleme almıştı. Ama ölümüyle çalışması yarım kalmıştı. Bir yakını Kırmızı Kedi Yayınevi’nin sahibi Haluk Hepkon’a ulaşarak ne yapabileceğini sordu. Hepkon hiç bekletmeden kitabı yayına hazırladı. Kitap Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıktı. Adı: Yaşadıklarımın Çığlığı-Korkusuzlar. Kitabı elime alır almaz hemen Şağban’ın hayatının dönüm noktası darbeci Erkan Öktem’in krom kaplı 9 mm’lik silahının tutukluk yaptığı anlara dair yazdıklarının olduğu sayfayı açtım. Erkan Öktem FETÖ’cülerin en mide bulandırıcı figürlerinden biriydi. Darbe sırasında Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi’nin özel kalem müdürüydü. O gece karargâhta darbeyi yöneten kişiydi. Güven Şağban, jandarma karargâhının nizamiyesindeki askerlere “Bu yaptığınız suç, darbeye iştirak ediyorsunuz. Sizin komutanlarınız biziz. Bizim emrimizi dinleyin. Bunlara inanmayın” diye bağırmıştı. Dahası Balyoz kumpasından yargılanmış diğer arkadaşlarıyla birlikte kapıdaki darbecilerle yumruk yumruğa kavgaya giriştiler. Darbecilere gelen destekle beraber Güven Şağban derdest edilip karargâhtaki konferans salonuna götürüldüğünde “Ooo Güven Bey, sen bize çok çektirdin, şimdi hesap vereceksin!” diye seslenen kişi Erkan Öktem’di. Güven Şağban yaşadıklarını kitapta şöyle anlatıyor: “Öktem’in haliyle emirlerimi dinlemeye niyeti yoktu. O gece karargâhta darbeyi yöneten kişinin o olduğunu sonradan öğrenecektim. Örgütünden aldığı emir gereği darbenin başarısı için her şeyi göze almış bir caniye dönüştüğüne tanık olacaktım. Normal olarak yazlık üniformalarda silah taşınmaz. Tabanca kılıfı da takılmaz. Erkan Öktem, dışarıdan görülecek şekilde kemerine silah takmıştı. ‘Sen komutanı görürsün!’ diyerek hışımla kemerinde bulunan silahını çekti. Hiç unutmuyorum, krom renkli, 9 mm çapında büyük bir tabancaydı. Namlusuna mermiyi verdi. Bu esnada yanımdakiler kendilerini korumak maksadıyla, beni kapıdan biraz geriye doğru çektiler. Erkan Öktem ile aramızda bir iki metre kadar mesafe vardı. Büyük bir kinle silahı bana doğrulttu ve tetiği çekti. Orada bulunan herkes tabancanın tetiğinin düşme sesini duydu ama şans eseri silah tutukluk yaptı, patlamadı.
15 Temmuz 2016’daki ABD destekli FETÖ’cü darbe girişiminin sekizinci yılında kimi düğümlerin açıldığını, yeni düğümlerin oluştuğunu görüyoruz. 21. yüzyıl tipi, ülkeleri kaosa sokup kontrol etme yöntemleri dikkate alındığında 15 Temmuz sürecinden ayakta çıkmak Türkiye’nin ortak başarısıdır. Bir daha böyle bir alçaklıkla karşılaşmamanın iki yolu var: 1- Demokrasiyi güçlendirmek. 2- 15 Temmuz’u bütün yönleriyle açığa çıkarıp nedenlerini, sonuçlarını iyi irdelemek. 15 Temmuz’dan ayakta çıkan Türkiye, yukarıdaki iki maddede de patinaj yapıyor. Her şeyden önce Meclis’in 15 Temmuz’u araştırmak üzere bir komisyon kurduğunu, komisyonun hazırladığı raporun resmi kayıtta yer almadığını anımsatalım. TBMM’de 4 Ekim 2016’da AKP, CHP, MHP, HDP katılımıyla 15 Temmuz’u araştırma komisyonu kurdu. Komisyon 4.5 ay çalıştı. 22 toplantıda 141 kişiyi dinledi. 12 Temmuz 2017’de rapor dönemin Meclis Başkanı İsmail Kahraman’a verildi. Ama işleme girmedi! Sonuç olarak kayıp! Her şey bir yana ayıp! Dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar çağrılmalarına karşın komisyona gelmediler, bir metin yollamakla yetindiler! HHH 15 Temmuz’a giden yolda en net iki yazı Türkiye gazetesinden Fuat Uğur’undu. 2 Nisan 2016’daki yazısının başlığı şöyleydi: “Cemaatin hususileri darbe için Ankara’da toplandı!” Başlık her şeyi anlatıyor! İkinci yazı 21 Nisan’daydı. Başlık yine çok açıklayıcıydı: “Cemaatçi askerlere son uyarı: Tavuk ‘tar’da sayılır!” Uğur yazısında özetle FETÖ’ye “Önünde iki yol var” diyordu; “Ya ucu bilinmez ölüm ya devlete teslim olmak!” Bugün yazıyı kilometre taşlarıyla örelim... FETÖ’yü kim besleyip büyüttü tartışmasına bir ışık tutalım. FETÖ AKP’den önceki bütün iktidarlar tarafından kollandı, büyümesine, devlete sızmasına göz yumuldu. AKP iktidara geldiğinde devletin içinde bulduğu bu kadrolardan yararlandı. Ne var ki daha ileri giderek... FETÖ’yü devlete ortak ederek! Bunun pek çok kanıtı sayılabilir, birini paylaşalım... 2003 yılı, AKP iktidarının ilk ayları... Dışişleri Bakanlığı tüm dış temsilciliklere 3847 sayılı bir genelge gönderdi. Konusu şuydu: Gülen okulları! İçeriği şöyleydi: - Bu okullar MEB tarafından desteklenmektedir. - Öğretmenlerin çoğu bakanlık tarafından gönderilmektedir. - Ülkenin menfaatleri doğrultusunda faaliyet göstermektedirler. - Resmi heyet programlarına bu okullar da alınacaktır. Protokolde yerini alacaktır. Büyükelçiler bulundukları ülkede bu okulların kabul görmesi için her şeyi yapacaktır. HHH Bütün bunlardan sonra, sekizinci yılda, son birkaç gündür AKP adına ekrana çıkanlar, demeç verenler vitrinsel sözlerin arkasında şu iki mesajı veriyor: - FETÖ’yü yendik ama devletin yapısını, Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine bırakmayız! Biz istediğimiz gibi inşa ederiz. - FETÖ’yü yendik ama inançlara dayalı örgütlenmeler devlet kurumları dahil her yerde varlığını sürdürmelidir. Türkiye’yi darbeden de öte iç savaşa sürükleyebilecek alçak bir girişimin sekizinci yılında iktidar ne yazık ki hâlâ yukarıdaki iki madde etrafında dönüyor. 31 Mart 2024’te tarihin akışı değişti. AKP’nin FETÖ sonrasına dayalı hedefleri çöktü. Örneğin sadece İstanbul’da AKP değirmenine su taşıyan inanç kökenli örgütlenmelerin maddi geliri yüzde 70 azaldı! FETÖ’den sonra nasıl bir devlet yapısı? Bütün mesele bu!
* Türkiye Cumhuriyeti’ni ele geçirmek için FETÖ tarafından 15 Temmuz 2016’da düzenlenen kanlı darbe girişiminin üzerinden 8 yıl geçti.
* Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden ormanlık ve tarım arazilerinde yangın haberleri aşırı sıcakların da etkisiyle art arda geliyor.
* İzmir’de elektrik akımına kapılan iki kişinin ölümüne ilişkin soruşturmada gözaltı kararı sayısı 34’e yükselirken olaya ilişkin yeni bir gelişme yaşandı.
* Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı tehdit ettiğini öne sürdü.
* AKP, 2021’de Hayvanları Koruma Yasası ile Türk Ceza Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa Teklifini Meclis’e sundu.
* Samsun’da 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün ilk adımını attığı yere 1982’de yapılan İlkadım Anıtı, düzenli bakım yapılmadığı için kuş pislikleriyle kaplandı.
* Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın davet çağrılarına Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’dan yanıt geldi.
* İsrail ordusu, daha önce “güvenli bölge” olarak ilan ettiği ve zorla yerinden edilmiş Filistinlilerin sığındığı El Mevasi’de geçen cumartesi düzenlediği kanlı saldırının ardından dün de Gazze’nin güney ve orta kesimlerini de vurdu.
* Asgari ücrete ikinci zammın yapılmaması yemek ücretlerini de etkiledi.
* Yurttaşın borç ve faiz yükü katlanarak artıyor.
* Sevil Dolmacı Galeri, yeni bir sergiyle izleyicileri ağırlıyor.
* Üsküdar Belediyesi’nin ilçenin kültürel hayatına katkı sağlamak amacıyla düzenlemeye başladığı “Klasik Pazar” başlıklı klasik müzik konser serisinin ilki, keman virtüözü Cihat Aşkın’ın “Türk Valsleri” performansıyla başladı.
* Arjantin, normal süresi 0-0 biten 2024 Kupa Amerika finalinde, Kolombiya’yı uzatmaların 112. dakikasında Lautaro Martinez’in golüyle 1-0 yenip şampiyon oldu.
* İspanya, 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası finalinde İngiltere’yi 2-1 yenerek şampiyon olurken sistemin ve istikrarın başarıda ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
From the publisher's feed