
Sign up to save your podcasts
Or


Bir o eksikti: “Üçüncü dünya savaşı” ihtimali. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki “Soğuk Savaş” döneminde o ihtimalden çok sık bahsedilmişti. Fakat -Birinci Dünya Savaşı dahil- o büyüklükteki genel savaşların dünyayı ne kadar büyük felaketlere sürüklediği, görüldüğü, bilindiği ve dünya kamuoyuna sık sık hatırlatıldığı için, öyle bir durumla 85 yıldır bir daha karşılaşılmamıştı. O yoldaki ihtimaller, dünyanın pek çok devletinin ve uluslararası kuruluşların gayretleriyle, şimdiye kadar önlenebilmiştir. Bazen barış politikalarıyla, bazen karşılıklı silahlanma yarışlarının caydırıcı etkisiyle, bazen de uluslararası askeri müdahalelerin desteğiyle... Daha önce de belirttim: Dünyanın, özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yaşadığı deneyimlerden alınan dersler, bence, bundan sonraki büyük savaş girişimlerini de önlemeye yeterli olmalıdır. Ama o ihtimal, şu sıralarda bizim dışişleri bakanımız tarafından ifade edildi, “üçüncü dünya savaşı” için “Hemen çıkabilir” dendi. Bunun arkasından da aynı konuda diğer yetkili mercilerin bildirileri geldi. Milli Savunma Bakanlığı, “Her türlü savaşa hazırız” dedi. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da Türkiye’nin İsrail saldırılarına karşı Lübnan’ın yanında olduğunu açıkladı. O açıklama basınımızda bazı sorulara yol açtı. “İsrail’e karşı savaşta Lübnan’ın yanında olurken Hizbullah’ın da yanında mı olacağız?” diye soruldu. Cumhuriyet yazarı Miyase İlknur, cumartesi günkü yazısında savaş tartışmalarını özetledikten sonra, “Savaşın olumlu yönleri de var. Türk halkı için değil belki ama AKP için bulunmaz bir fırsat olabilir” diyor ve yazısını şöyle bitiriyor: “Savaş çıkarsa bırakın erken seçimi, seçimin zamanında olması bile şüpheli. Savaş çıktığı için Mehmet Şimşek’in hazırladığı pakete koyamadığı bin bir türlü ek vergiyi sal gitsin. Nasılsa ‘Savaş çıktı ne yapalım?’ denir, halkı haraca bağlarsın. OHAL kanunları yürürlüğe girer, muhalif basın susturulur, belediyelere kayyum atanır, her türlü miting yasaklanır. Erdoğan’ın yeniden seçilmesi için sağ partiler, gereken yasal değişiklikleri de yaparlar. Bundan iyisi Şam’da kayısı.”
İlknur’un yazısını okuduktan sonra, televizyondan, Suriye’deki olaylarla ilgili haberleri izledim. Suriye topraklarında Türkiye’ye yönelik olayları... Televizyonlara verilen resmi bilgiler şöyleydi: Kaynaklar, Milli İstihbarat ve Emniyet güçleri tarafından, hem Türkiye içinde hem de Suriye’nin kuzeyinde olayların yakından takip edildiğini belirterek gerekli müdahalenin yapıldığını bildirdi. Madımak, gar, Ateş... Dün televizyonlara yansıyan önemli haberler; yorumlar, sadece üçüncü dünya savaşı ihtimali, çatışma, gözaltına alma, polis müdahalesi gibi güvenlik ve adaletle ilgili güncel haberler değildi. Yakın geçmişle ilgili olaylarla, gelişmeleri de vardı. Gündemdeki haberlerden biri, 1993’teki Madımak olayının 31’inci yıldönümüydü. 37 insanımızın alevler altında tutularak öldürüldüğü olayın... 2015’te 100’den fazla insanımızın bomba patlatılarak öldürüldüğü “Ankara Garı katliamı” davasının duruşma günü... Ayrıca 2022’de öldürülen eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’in katledilmesiyle ilgili davanın devam ettiği gün... Bütün bu olayların her biri, benim gençliğimdeki deyimle birer “cinai olay”dı. Madımak olayı ve Ankara Gar olayı ise aynı zamanda, çok kişinin öldürüldüğü birer “katliam”dı. Hepsinin ortak özelliği de sanıkları hakkındaki soruşturmaların, kovuşturmaların çok uzun sürmesi ve bazıları hakkındaki eleştirilerin, tartışmaların hâlâ devam etmesiydi.
Dün bu yazıyı yazarken önümde Mustafa Balbay’ın 2 Temmuz tarihli yazısı da var. O da Ergenekon davasının sanıklarından. Yazısında Ergenekon duruşmalarından bazı sahnelere yer veriyor. O duruşmalar sırasında tutukluydu. 2009’dan 2013’e kadar, 4 yıl 9 ay tutuklu kaldı.
* Milyonlarca emekçi açlık sınırının altında ücret alırken Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Asgari ücret düşük değildir” dedi.
* Kayseri’de Suriye uyruklu I.A’nın (26) yine 7 yaşındaki kız çocuğuna istismarda bulunduğu iddiası Suriyelilere yönelik saldırıya dönüştü.
* AKP’nin Kızılcahamam’da düzenlenen “Yerel Yönetimler İstişare ve Değerlendirme Toplantısı”nda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “muhalefet partisi lideri” gibi konuştu.
* ANKARA 32. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dün başlayan Sinan Ateş davasını CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş ve önceki dönem CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yan yana izledi.
* Madımak’ta yiten canlar katliamın 31. yılında bugün anılacak.
* MUĞLA’NIN Marmaris ilçesi Bördübet Mevkii’nde önceki gün çıkan orman yangınına ilişkin 3 şüpheli gözaltına alındı.
* Fransa’da aşırı sağcı Marine Le Pen’in partisi Ulusal Birlik’in (RN) ilk kez bir başbakan çıkarabilecek olması diğer partileri birlik arayışına itti.
* Lübnan’da İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmaların bölgesel bir savaşa yol açabileceği konusunda kaygılar sürerken ABD’nin iki uçak gemisinin Akdeniz’e girdiği, bir denizaltısının da Kıbrıs açıklarında olduğu öne sürüldü.
* Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamaları borsada büyük düşüş yaşattı.
* Enflasyonda öncü gösterge olarak adlandırılan İstanbul Ticaret Odası (İTO), Haziran ayı Ücretliler Geçinme Endeksi (İstanbul TÜFE) açıklandı.
* Restorasyon gerekçesiyle bir süredir kapalı tutulan Mersin Anamur’daki Anemurium antik kentine beton yapılar inşa edildiği savunuldu.
* Mardin’in Kızıltepe ilçesinde farklı dönemlere ait birçok tarihi kalıntı ve taş evin bulunduğu Gurs Vadisi’ndeki Uluköy Mağarası’nda yürütülen arkeolojik kazılarda 350 bin yıllık buluntular elde edildi.
* A Milli Futbol Takımımız, Euro 2024’te çeyrek finale yükselmek için sahaya çıkıyor.
* Fenerbahçe yeni sezon hazırlıklarını Topuk Yaylası’nda sürdürürken bir yandan transfer çalışmaları devam ediyor.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Gündem yargı... 10 Ekim gar katliamı, Sinan Ateş, Kayseri’deki çocuk istismarı davası dünün başlıca konusuydu. Hukukun işlememesi ekonomiden toplumsal barışa her alanı etkiliyor. 10 Ekim 2015, bir saldırıda en çok canımızı yitirdiğimiz olay. Dokuz yıldır adalet bekleniyor. Olay soruşturulurken ilke şuydu; kamuya dokunamazsınız! Sinan Ateş davası 18 aydır sürekli kapsam, içerik, hâkim ve savcı değiştiriyor. Dava 26 Haziran’da Erdoğan’ın AKP grup toplantısında yaptığı konuşma ile büyük ölçüde sonuçlandırıldı! Kayseri’deki çocuk istismarı davasından ise ilk şu haber geldi: Yayın yasağı! 26 Haziran Çarşamba günü Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Ergenekon davasındaki bütün hukuksuzlukların uygulayıcısı hâkimler için kararını verdi. Ergenekon davasının görüldüğü 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin başkanı Köksal Şengün’ün özgürlüklerden ve hukuktan yana tavır koyması nedeniyle görevden alınmasının ardından başkanlığa getirilen Hasan Hüseyin Özese ile mahkeme üyeleri Hüsnü Çalmuk, Fatih Mehmet Uslu, Nejat Topal şu iki suçtan 21-22 yıl hapis cezasına çarptırıldı: - Zincirleme şekilde görevi kötüye kullanmak. - Terör maksadıyla zincirleme şekilde hürriyetten yoksun bırakmak. Bu kişiler FETÖ’den ayrıca yargılandı, yargılanıyor. Onu da izliyoruz. 12 Haziran 2007’de başlayan, 1 Temmuz 2019’da terör örgütü kapsamında yargılanan bütün sanıkların beraatıyla sonuçlanan Ergenekon davası tarihe akıldışı uygulamaların yaşandığı en vahşi süreçlerinden biri olarak geçti. Başkan Özese’nin hukuk fakültelerinde “Hukuk nasıl katledilir” dersine konu olacak t-onlarca uygulamasından birkaçını, tarihe not düşmek için aktaralım… Ağır ceza davalarında, sanıklar bir tanık getirilmesini sağlamışsa, mutlaka dinlenir. Yasanın emredici hükmü. Bu kapsamda bir tanık getirildi. Avukatlar dinlenilmesini talep etti. Özese başkan kürsüsünden şu karşılığı verdi: “Yasanın o maddesini uygulamama kararı aldık!” Heyet kendisini yasa koyucunun da üstünde yasaya karşı posta koyucu olarak görüyordu! Gizli tanık uygulaması Ergenekon’la başladı. Tanığın yüzü görünmüyor, özel bir odada buzlanarak kameraya veriliyor. Sesi metalikleştiriliyor. Tanımak mümkün değil. Hapisten çıkması nerdeyse olanaksız kişilerden seçiliyor. İstenilen sanığı suçlaması karşılığında özgürlük vaat ediliyor. Bir cümlesi bile yanlış çıkarsa ifadesi geçersiz oluyor. Başkan Özese... Bir gizli tanık önüne geleni suçlarken resmen saçmaladı. Özese maddi hataları düzelterek devam etti. O kadar yanlış şeyler söyledi ki biz tutuklu sanıklar artık gülmeye başladık. Özese araya girip şu kararı verdi: “Gizli tanığın hazır olmadığı görüldü. Hazırlandıktan sonra dinlenmesine karar verildi!” Ne söylemesi gerektiği tam öğretilememişti! Ergenekon adlı bir terör örgütü olmadığına dair MİT, Genelkurmay, Emniyet ve jandarmanın resmi yazılarına karşın mahkeme, böyle bir örgütün varlığına dayanarak cezalar verdi. Uzun duruşmaların sonunda tutukluluğa devamı da içeren mahkeme kararlarını genellikle heyet üyesi Sedat Sami Haşıloğlu okurdu. Tutukluluğa devam şu gerekçeye dayandırılırdı: “Delil durumu, dosya kapsamı ve yurtdışına kaçma ihtimali...” Birinde bağırdım: “Şu anda beni Kapıkule’ye götürüp ‘Türkiye’ye bir daha girmemek şartıyla özgürsün’ deseniz, kabul etmem. Bu gerekçeleri kaldırın...” Yargıtay, Fikret Seçen ve Zekeriya Öz’le birlikte Haşıloğlu’nun dosyasını ayırdı… Neden mi? Onlar şimdi kaçak!
“Yine aynı konuyu yazmış” diyeceksiniz biliyorum ancak ısrarla aynı konuyu yazmaya, uyarmaya devam edeceğim. Konu yine kişisel verilerimiz ve dolandırıcılık. Yıllardır yazılarım ve katıldığım televizyon programlarındaki açıklamalarım ile konunun ciddiyetine dikkat çekmeye çalışıyorum. Her gün onlarca e-posta ve mesaj alıyorum dolandırıcılık konusunda. Yöntemler hep aynı diyordum ama değilmiş. Ne bankalar bununla ilgili bir kamu spotu yayınlıyor ne de konu ile ilgili bir sorumluluk alıyor. Olan yurttaşa oluyor. Hatta dolandırılanların sayısı o kadar fazla ki bir araya gelip WhatsApp grubu kurmuşlar ve seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Bir araya gelenler bir banka müşterisi. Sayıları ise binlerle ifade ediliyor. Çoğunluğu emekli veya asgari ücretli işçi... Dolandırıldıktan sonra banka, beni ilgilendirmez öde diyor. Oysaki bankanın da sorumluluğunun bulunduğuna dair onlarca Yargıtay kararı var. Tabii dolandırılma çeşidi de önemli. Kişinin sorumluluğu olduğu konular da var. Bilgisayar mühendisi genç bir kardeşim aradı. “Abi, sen daima gündeme getiriyorsun ama iş senin tahmininden çok daha büyük boyutta” dedi. Buluştuk anlattı ve gösterdi. Şu anda tüm Türkiye’nin kişisel verileri korsanların elinde ve 50- 100 Türk Lirası gibi komik rakamlara sosyal medya mecralarında satıyorlar. Kişinin telefonu, TC kimlik numarası, tapu kayıtları, akraba bağları hatta ve hatta GPRS konum bilgileri dahi sosyal medya uygulamalarında satılıyor. İş bir adım ileri gitmiş. Meğer dolandırıcılar artık yapay zekâ kullanıyorlarmış. Mesela bir kişinin bilgilerine yasadışı şekilde ulaşmak istiyorsunuz. Bilgileri satan kişiye ulaştınız. Kişi sizden TC kimlik numarasını veya adı soyadını istiyor. Yeni uygulama ise yapay zekâ ile birleştirilmiş bir uygulama. Yapay zekâya sadece adı-soyadı, mesleğini söylüyorsunuz uygulama size kişinin yedi şeceresini döküyor. Tüm akrabalık bağını geçtim, tapu araç bilgileri, ev adresinin konum bilgileri, yargılandığı dosyaları, kişiler ile bağlantılarını tanışıklıkları gösteriyor. Benim adım soyadım girilerek sorgulama yapıldı ve karşılığında tüm bilgilerim çıktı. Hatta bu uygulamayı ilerletip anlık konum bilgisi dahi yapılabilirmiş. Yetkililere sesleniyorum... Bu mesele çok ciddi güvenlik sorunu. Her gün binlerce kişi dolandırıcılar yüzünden birikimlerini kaybediyor, evi ve eşyaları haczediliyor. Kişisel bilgilerimiz 15-16 yaşındaki çocukların elinde satılıyor. Köklü bir çözüm bulunması gerekiyor. YSK tarafından partilere teslim edilen seçmen listelerinin, teslim edildiği parti yetkilileri ve teslim edilen bilgilerin güvenliği, devlet kurumlarındaki bilgilerin güvenliği ve bu güvenliği suiistimal eden kişilerin tespiti yeni baştan ele alınmalı. Ya tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının TC kimlik numaraları değiştirilsin ya da çok ciddi önlem alınsın. Halihazırda yaşadıklarımız ve bilgilerimizin satıldığı göz önüne alınırsa yeni bir kodlama ile TC kimlik numaralarının değiştirilmesi ve bu bilgilere ulaşım yetkisinin belirli kişilerde olması elzem bir durumdur. Çok zor bir iş değil ama bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla hareket ediliyor. Olan da hep emekliye, yaşlı insanlara olduğu için kimse haklarını aramıyor, arayamıyor. Farkında değiller ama bu tip meseleler vatandaş nezdinde iktidara olan güveni, bir farenin kemirmesi gibi yıllardır kemiriyor.
* Binlerce kişi CHP’nin çağrısıyla buluştu, iktidara mesaj yolladı: ‘Geçinemiyoruz ACİL ZAM’.
* Ormanlar madene dönmesin diye yurttaşların başlattığı nöbette 50. gün
* Cumhuriyet’in iki çınarı, Aydınlanma bilgelerimiz İlhan ve Turhan Selçuk kardeşleri özlemle andık
* Kızılay, bu kez de yurttaşların bağışlarıyla kurulan hastanelerin devredilmesi tartışmalarıyla gündeme geldi.
* İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü bu yıl da valilik tarafından yasaklandı.
* Ateş duruşması başlıyor. İlk oturumu bugün yapılacak davaya siyasi parti liderleri de katılacak.
* Cumhuriyet’in iki çınarı, Aydınlanma bilgelerimiz İlhan ve Turhan Selçuk kardeşleri özlemle andık.
* Macaristan, Avusturya ve Çekya’dan siyasiler Avrupa için Vatanseverler ittifakını duyurdu. AP’de yeni sağcı blok.
* Fransa’da Türk düğününe silahlı saldırı düzenlendiği bildirildi.
* Yüksek maliyetlerle boğuşurken destek yerine ek zamlarla karşılaştıklarını söyleyen üretici tepkili.
* Sağlık turizminde alarm. Fiyatlar aşırı artınca Türkiye’ye hasta gelmez oldu, yüzde 15 küçülme bekleniyor.
* Topkapı Sarayı geceleri 1000 TL’ye gezilebilecek.
* Gezgin Salon ile hafta sonu Parkorman’da renkli, özgür ve keyifli iki gün yaşandı.
* Zafere ‘Akın’. 98. Gazi Koşusu’nu ‘Dragon Flame’ isimli safkan, jokeyi Akın Sözen’le kazandı.
* TFF yöneticisi Hamit Altıntop’tan Milli Takım’a yönelik eleştirilere tepki.
* Dünya İşitme Engelliler Voleybol Şampiyonası’nda Türkiye Erkek Milli Takımı zafere ulaştı.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
İktidarın vergi paketinden neler çıkacağına ilişkin tartışmalar sürerken geçen hafta bir zam haberi daha ete kemiğe büründü. Emekçiler maaşa iyileştirme istedi ancak iktidar ise elektriğe dev zam yaparak yanıt verdi. Bugünden itibaren elektrik faturalarına yansıyacak zam yüzde 38. Prize, anahtara el değdirmeden iki kez düşünmekte fayda var!... Zammın arkasında dağıtım şirketlerine kaynak aktarımının olduğu haberleri ise dikkat çekti. Ekonomik krizin yükü her zamanki gibi yine dar gelirli yurttaşa yüklendi. Elektrik sonrasında yakıt başta olmak üzere iğneden ipliğe zam yağmuruna tutulmamız mümkün. Geçen haftanın sıcak gündem maddelerinin başında kuşkusuz AKP ile CHP arasındaki “normalleşme/yumuşama” siyasetindeki havanın terse dönmesi vardı. CHP ile AKP arasında ekonomi kurmaylarının görüşmesinin sonuçsuz kalması, MHP’nin çıkışları sonrasında söylemler yeniden sertleşti. Süreçten çıkan belki de en net sonuç; Cumhur İttifakı’nın ortaklığı tazelemesi oldu. CHP lideri Özel’den gelen ülke yönetiminin gidişatı ve ekonomik kriz nedeniyle erken seçim olabileceği açıklaması ise siyasi gündemi hareketlendirdi. Böylelikle CHP, iktidarın ekonomik krize tepkilerden çıkış için görüşme sürecini kullanma stratejisine karşı yol haritasına sahip olduğu mesajını verdi. Ana muhalefetin hem diyalog hem mücadele tutumunun bir örneği ise dün Gebze’de yaptığı mitingde görüldü, “Geçinemiyoruz” diyenler alanlardaydı.
Elbette gözler kemer sıkma politikası izleyen iktidarın kamuda tasarruf adımlarının nasıl ilerleyeceğinde. Kamuda ciddi anlamda nelerden kısıntı yapılıyor, yurttaş merakla bekliyor. Ancak geçen hafta gündeme gelen bir haber durumun trajikomikliğini de gösteriyordu. Cemil Ciğerim imzalı habere göre AKP’li Samsun Büyükşehir Belediyesi araçlarından bir kısmını “ihtiyaç fazlası” olduğu gerekçesiyle bazı bakanlık ve belediyelere hibe etti. Bunun ardından ise iddiaya göre 211 yeni araç almak için ihale yapılacağını duyurdu. Ülkemizin bir haftası, başka ülkelerin belki de bir ayına denk düşebilecek türden. Eğitimdeki laik ve bilimsellikten uzaklaşmayı da içeren sorunlar dizisi bu kez meslek okulları üzerinden devam etti. MEB ile protokol imzalayan kurum, kuruluş ve fabrikaların içinde okul açılabileceği duyuruldu. Aytunç Ürkmez imzalı haberimizde, eğitimcilerin bu adıma karşı “Çocuk işçiliğine yeni kılıf getirildi. Üstelik orada çalışacak öğretmenlerin parasını bakanlık verecek” tepkisi aktarıldı.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
Dünyadaki demografik değişimleri, dönüşümleri ve denetimsiz, plansız göç, göçmen, mülteci, sığınmacı sorununu kökten engellemenin tek yolu, dünyadaki sömürüyü ve adaletsizliği bir bütün olarak engellemektir. Bunu engellemenin tek yolu da kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele etmektir. Çünkü bugün yeryüzündeki ekonomik ve sosyal adaletsizlikler, sömürü düzeni, savaşlar ve çatışmalar, kapitalizmin ve emperyalizmin sonuçlarından başka bir şey değildir. Neden ve sonuç ilişkisini doğru bir biçimde kurmadan bu küresel sorunu çözmek olanaklı değildir. Dünyadaki tüm ülkelerde sömürü, ekonomik ve sosyal adaletsizlik, savaş, iç savaş ve çatışma olmasa, insanlar başka ülkelere göç etmek zorunda kalmazdı. Ancak kapitalizm ve emperyalizm sorununu çözmek uzun bir zaman alacağına göre, dünyada en fazla göçmeni, sığınmacıyı ve mülteciyi barındıran ülkelerden birisi olan Türkiye’de, bu soruna karşı kısa vadeli çözümlerin getirilmesi gerekir. Bunun üç nedeni vardır. Birincisi, Türkiye, ekonomik açıdan daha gelişmiş olan ABD, Britanya ve Avrupa Birliği ülkeleriyle aynı kategoride değildir. Türkiye ekonomik açıdan bu ülkelerden çok daha zayıf olduğu gibi, büyük bir ekonomik krizin ortasındadır ve milyonlarca göçmeni, sığınmacıyı, mülteciyi kaldırabilecek bir ekonomik güce sahip değildir. İkincisi, Türkiye, siyasi açıdan da ABD, Britanya, Avrupa Birliği ülkeleriyle aynı kategoride değildir. Demokrasi, laiklik, hukuk devleti, insan hakları, düşünceyi ifade, yayın ve örgütlenme özgürlüğü konularında Türkiye, özellikle AKP döneminde, dünyadaki en geri kalmış ülkelerden birisi konumundadır. Böyle bir ülkede radikal demografik değişimler ve dönüşümler, ekonomik sorunların da tetiklemesiyle, din, mezhep, felsefi görüş, etnik kimlik üzerinden büyük çalkantılara, çatışmalara, bölünmelere, parçalanmalara, kutuplaşmalara ve büyük bir ulusal güvenlik sorununa yol açar. Üçüncüsü, demokrasi ve laiklik karşıtı AKP hükümeti, çoğunluğu dinci, şeriatçı ve laiklik karşıtı olan göçmenleri, sığınmacıları ve mültecileri, Türkiye’de teokratik bir devleti kurmak için bir araç olarak kullanmaktadır. Türkiye bu nedenle de, din, mezhep, felsefi görüş ve yaşam tarzı üzerinden bölünme, parçalanma, kutuplaşma ve çatışma riskiyle ve büyük bir ulusal güvenlik sorunuyla karşı karşıyadır.
Türkiye’deki denetimsizlikten dolayı, göçmenlerin, sığınmacıların ve mültecilerin toplam sayısı konusunda sağlıklı bir veriye ulaşmak da olanaklı değildir. Resmi açıklamalara göre bu sayı yaklaşık 5 milyondur. Bazı gayriresmi açıklamalara göre bu sayı yaklaşık 8 milyondur. Bu sayılar mevcut nüfusun yaklaşık yüzde 6’sına veya yüzde 9’una denk gelmektedir. Böyle bir oranı, ekonomisi ve siyaseti sağlam olan bir ülke bile kaldıramaz! Onlarca yıldır laik ve anti-laik, Sünni ve Alevi, Türk ve Kürt ayrımları üzerinden bölünme, parçalanma ve kutuplaşma yaşayan Türkiye, bu gidişle, laik ve antilaik çatışmasını daha derin bir biçimde yaşayacağı gibi, Türk ve Arap ile Kürt ve Arap etnik kimlikleri üzerinden de yeni bölünmeleri, parçalanmaları ve kutuplaşmaları yaşayacaktır.
Bu sorunun kısa vadedeki tek çözümü, Türkiye’deki göçmenlerin, sığınmacıların, mültecilerin tamamının en geç iki yıl içinde ülkelerine gönderilmeleri; sınırlardaki denetimlerin ve gözetim noktalarının, personel ve araç-gereç takviyesiyle, acilen, en yüksek seviyeye getirilmesi; Ottowa Antlaşması’ndan çekilmek suretiyle, İran, Irak ve Suriye sınırlarındaki uygun yerlerin, en geç bir yıl içinde, uyarı levhalarıyla ve dikenli telleriyle birlikte, mayınlanmasıdır. Dünyadaki bütün ülkeler ulusal çıkarlarını korurken, Türkiye’nin bunun dışında kalması, hem aptallıktır hem de vatana ihanettir!
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
* İktidar, enflasyonla mücadele etme gerekçesiyle emekçinin maaşlara zam ve iyileştirme taleplerini görmezden geliyor.
* MİLLİ Eğitim Bakanlığı ile protokol imzalayan kurum, kuruluş ve işletmeler bina ve fabrikaların içinde okul açabilecek.
* Artvin’in Yusufeli ilçesinde Çoruh Nehri üzerinde muhalefetin “beşli çete” olarak ifade ettiği Limak İnşaat tarafından inşa edilen Yusufeli Barajı ve HES projesi çerçevesinde yollar hizmete açıldı.
* Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kararları’na ilişkin kararname yayımlandı.
* Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından düzenlenen yazılı sınavda başarılı olan adaylar arasından 1000 hâkim ve savcı yardımcısı alımı için yapılan mülakat sonuçları açıklandı.
* İzmir’in dün birçok noktasından alevler yükseldi.
* İsrail ordusunun Gazze’ye yönelik ölümcül bombardımanları sürerken İspanya, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) İsrail’e karşı “soykırım” suçlamasıyla açtığı davaya resmi olarak müdahil oldu.
* İran’daki cumhurbaşkanı oylamasında Pezeşkiyan ile Celili ikinci tura kaldı.
* İstanbul Sanayi Odası’nın yeni yayımladığı “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu” raporu, yabancı (uluslararası) sermayeli şirketlerin bu listede yeniden yükselişe geçtiğini gösteriyor.
* Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı, “Sürdürülebilir Kalkınma Raporu, 2024”ü yayımladı.
* Ekonomik krizle birlikte konser biletlerinin fiyatları her geçen gün yükselirken kaliteli ama ücretsiz etkinliklerin önemi de artıyor.
* Arkeologlar, Michigan’ın kuzeyinde 18’inci yüzyıldan kalma pirinç ticaret yüzüğü buldu.
* Atatürk adına 98’incisi düzenlenen at yarışçılığının derbisi bugün Veliefendi’de.
* Galatsaray’dan ayrılacak Nicolo Zaniolo için İtalya’da sıcak gelişmeler yaşanıyor.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Fremdschaemen. Almancanın hani izahi zor, müşkül durumları anlatan nokta atış kelimeleri var ya: “Fremdschaemen”onlardan biri. Başkası adına utanmak demek. Anglosaksonların “cringe” dedikleri... CNN’de Biden-Trump tartışmasından kesitler izlerken, tam olarak hissettiğim buydu: Fremdschaemen. Dünyanın lider ülkesi nasıl bu hale geldi? Bu sefil gösteriye hangi akıl geçit verdi? Yalnızca ABD seçmenine değil, dünyanın gerisine ne mesaj veriliyor? Amaç ne? Batı demokrasilerinin geldiği son nokta, son durak bu mu? Eğer buysa, bundan sonrası ne? Bizi ne bekliyor? Ukrayna, göç ve sağlık konularında bir şeyler söylendi söylenmesine ama Biden’ın hali öyle düşkün ve içler acısıydı ki, dikkatim dağıldı. Tartışmada tam ne dendiğini takip edebildiğimi söylesem yalan olur! Kendisi de 7 yıl önceki formundan uzak görünen Trump da, karşısında kah donup kalan, kah anlaşılmaz bir şeyler geveleyen bir rakiple tartışmaktan muazzep olmuş gibiydi. Öyle ki bir noktada muhatabı için damardan “ne dediğini anlamadım ama kendisi de sanırım bilmiyor!” dedi. 2024 Başkanlık yarışı adaylarının ilk TV düellosundan çıkan sonuç bu: ne dediğini bilmeyen mevcut başkan ile hakkında 34 suç hükmü bulunan sabık başkan arasındaki süreel, yoz bir maraton. İnsanda sadece “Görmemiş olayım!” duygusu yaratan nafile düellonun 10. dakikasında başlarına nihayet taş düşen Demokratlar, “Eyvah bu iş olmayacak!” paniğine kapıldılar ve “first lady” Jill Biden’dan eşini ikna etmesi için medet umdular. Jill oralı olmadı: “Kocam gayet iyi” dedi; “Soruların hepsini cevaplandırdı!” diye övünmekten de geri kalmadı. Biden da sonra çıkıp ilk mitinginde; “Eskisi kadar kolay yürüyemiyor, konuşamıyor, tartışamıyorum. Ama doğruyu, yanlışı, bu işi nasıl yapacağımı biliyorum. Yapabileceğime inanmasaydım, tekrar aday olmazdım!” diyerek kestirip attı. Meşruiyet kaybında yeni çıta Kamuoyundaki “Yapma, etme, sandığı göz göre göre Trump’a teslim ediyorsun!” yakarmalarına karşılık, Biden’ın sergilediği vurdumduymazlık karşısında Kılıçdaroğlu bile gözümde Churchill gibi göründü. Demokratların şapkadan son dakikada tavşan çıkartıp, Biden’ın yerine yeni aday bulma ihtimali Obama’nın “Ne yapalım yani kötü münazara geceleri olur!” müdahalesiyle son darbeyi yedi. Kendisine saygısı olan bir Demokrat seçmenin yapacağı tek şey artık herhalde sandığa gitmemek olur. Bundan böyle zira Mollaların belirlediği adaylarla Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giden İran ile ABD Başkanlık seçimleri arasındaki mesafe epey daraldı. 2024 seçimleri- bu haliyle-büyük Batı demokrasilerinin meşruiyet kaybında yeni bir çıta olacak. Demokrasiler hiç bu derece güçten ve çaptan düşmemişti. Aşırı sağcı Meloni ile yönetilen İtalya’nın başkenti Roma’da örneğin bugün en büyük kitapçı Feltrinelli’ye girin, en önde dizili kitapların şunlar olduğunu göreceksiniz: “Dünya düzensizliği”, “XXI. yüzyılda nasıl ayakta kalınır?”, “Batı’nın çöküşü”, “Uçurum”, “Sağ,sol veya tersi”, “Demokrasilerde son perde mi?”, “Faşizm canavarının dönüşü”, “Ebedi faşizm”, “Faşist olmayan demokrasi”... Aralarında Noam Chomsky ve Umberto Eco gibi yazarların bulunduğu yapıtları bir araya getiren bu seçki, demokrasilerin baş aşağı yuvarlanışındaki yaygın kaygıya cevap arayan okurların tercihlerini yansıtıyor. Beyaz Saray’ı kim yönetiyor? Çizme’nin ünlü muhalif yazarlarından Roberto Saviano Batı demokrasilerindeki bu görünür zemin kaybını, seçmen nezdindeki “meşruiyet kaybı” ile açıklıyor. Fransa’da örneğin bugün Macron’un “yaptım oldu” şekilinde ilan ettiği baskın parlamento seçimlerinin ilk turu yaşanıyor. Macron’un projesi, aşırı sağın önlenemez yükselişi karşısında, önceki yıllarda olduğu gibi “merkez” etrafında aşılmaz bir duvar oluşturmaktı.
Son dakika haberi... Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmeliğe göre 1990 tarihli “Seferberlik ve Savaş Hali Tüzüğü” yürürlükten kaldırıldı. Yerine “Seferberlik ve Savaş Hali Yönetmeliği” yayımlandı. Seferberlik ilan etme yetkisi bakanlar kurulundan alınarak cumhurbaşkanına verildi. Son dakika haberine göre; 1990 tarihli Seferberlik ve Savaş Hali Tüzüğü yeni sisteme göre güncellendi. Yürürlükten kaldırılan 34 yıllık tüzüğün yerine Seferberlik ve Savaş Hali Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Kararda şu ifadelere yer verildi: “24/5/1990 tarihli ve 90/500 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan ‘Seferberlik ve Savaş Hali Tüzüğü’nün yürürlükten kaldırılmasına ve ekli ‘Seferberlik ve Savaş Hali Yönetmeliği’nin yürürlüğe konulmasına, 4/11/1983 tarihli ve 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu’nun 19’uncu maddesi ile 25/6/2019 tarihli ve 7179 sayılı Askeralma Kanunu’nun 57’nci maddesi gereğince karar verilmiştir.” Eskiden Seferberlik İlan Etme Yetkisi Bakanlar Kurulu’na ait iken Bakanlar Kurulu diye bir makam bulunmadığı için bu yetkiyi kendi eline alıyor. İster yetki Bakanlar Kurulu’nda olsun, ister cumhurbaşkanında olsun her iki durumda da yetki kullanımı demokrasiye ve anayasa hukukuna aykırıdır. “Türk anayasa hukukunda savaş hali ilanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkeye gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına karar verilmesi yetkisi, milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yetkisindedir. Savaş hali ilanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkeye gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına karar verilebilmesi için milletlerarası hukukun bunu meşru saydığı bir hal mevcut olmalıdır. Milletlerarası hukukun böyle bir müdahaleyi meşru saydığı hallerin neler olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararlarıyla zaman içinde istikrar kazanmıştır. Yine milletlerarası hukukun meşru sayması önkoşuluna bağlı olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması durumunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına cumhurbaşkanı da karar verebilecektir. Cumhurbaşkanının bu istisnai yetkisi meşru müdafaa hakkı kapsamında alınacak tedbirleri almaktan ibaret olup savaş hali ilanı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkeye gönderilmesi ya da yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına karar verilmesi yetkilerini kapsamamaktadır.” AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan cumhurbaşkanı sıfatıyla seferberlik ilan etme yetkisini Bakanlar Kurulu’ndan alarak cumhurbaşkanına vermiş. Alt tarafı bir tüzüğün değiştirilmesi değil, bir devlet ve vatandaşlarının tamamını, dahası yabancı ülkeleri de ilgilendiren bir kararı tek kişinin vermiş olması. Osmanlı’da bile böyle bir şey olmazdı. Padişah, veziriazam, Kubbealtı vezirleri, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, nişancı, defterdarlar ve Rumeli beylerbeyinden Divanı Hümayun’a nezaketen de olsa bilgi verirdi. Bu kişiler padişahın danışmanları değil, padişah tarafından atanmış olsalar da devletin resmi görevlileriydi. Oysa R.T. Erdoğan’ın tek başına karar verip yayımladığı kararnameler TC anayasasının ikinci maddesinde yer alan “demokratik devlet” niteliğiyle çelişmektedir. Bu gidişle R.T. Erdoğan bir gece yarısı kararnamesi ile Patagonya memleketine savaş ilan eder mi? Böyle bir şey olursa hiç şaşırmam ama AKP genel başkanının bu kararı savaş hali bağlamında almadığını, kararın “içe dönük” amaçlı olduğunu düşünmekteyim: Maliye ve Merkez Bankası’nın sağlıklarının düzelmeyeceğini, dolar ve yabancı paralar karşısında Türk Lirası’nın erimeye devam edeceğini, enflasyonun düşmeyeceğini (düşüremeyeceklerini), pahalılığın süreceğini kuşkusuz biliyorlar ve kötüye gidişi durduramayacaklarını görüyorlar. Bunlardan daha değişik ve daha önemli olanı halkımızdaki değişimi de görüyorlar ve bundan ürkmeye başladılar.
From the publisher's feed