
Sign up to save your podcasts
Or


Paranın kanunları, insanın kanunlarından hep önce geliyor. OYAK, 3 Ocak 1961 tarihinde kuruldu. TSK’de görevli bütün personel zorunlu olarak kurumun üyesi. Üye sayısı 475 bin civarında. 97 bini emekli. Ailelerini de kattığınızda 2 milyon kişiyi ilgilendiriyor. Peki OYAK nasıl büyüdü? TSK personelinin emekliliğe kadar, maaşlarının yüzde 10’u OYAK üye aidatı olarak kesiliyor. Bu sermaye ile yatırım yapılıyor. OYAK; demir çelik, çimento, otomobil, gübre fabrikaları, gıda, turizm, finans vb. alanlara girerek 63 yılda bir dev oldu. Bugünün Türkiye’sinde siyasi tartışmaların dışında kalması imkânsızdı. Kimi zaman zor duruma düşmüş yandaş şirketleri satın almasıyla kimi zaman yönetim kurulunda yaşanan gerilimlerle gündeme geldi. Son olarak... 25 Mayıs’ta 64. OYAK Genel Kurulu toplandı. Üyelerine topladığı sermayeden yüzde 77.1 oranında nema vermeye karar verdi. Bu karar binlerce OYAK üyesinin tepkisini çekti. Sosyal medyada başlayan tepkiler mahkemeye taşındı.
“OYAK’ta neler oluyor”un yanıtı için emekli askeri hâkim Ahmet Zeki Üçok’u aradım. Üçok, hem 32 yıl 7 ay maaşının yüzde 10’unu OYAK’a vermiş bir asker hem açıklanan karara itiraz için OYAK’a dava açan bir davacı hem de OYAK mensuplarının açacağı davaları gönüllü takip edecek bir avukat. Haliyle sorunun yanıtını iyi biliyor. 2023 yılında TÜİK’in yüzde 64.77, ENAG’ın 127.21 enflasyon açıkladığı koşullarda OYAK’ın yüzde 77.1 nema kararını nasıl değerlendirdiğini sordum: “OYAK; bugün Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, Anadolu Holding gibi Türkiye’nin en büyük holdingleriyle kıyaslanabilecek bir organizasyon. 2023 yılı KAP’a bildirilen kâr payı dağıtım oranları Koç Holding yüzde 720, Eczacıbaşı Holding 486, Anadolu Holding 287, Sabancı Holding 265. Benim 1 milyon TL rezervim Koç Holding’de olsaydı 7 milyon 200 bin TL, Eczacıbaşı Holding’de olsaydı 4 milyon 860 bin TL olacaktı. Bizler OYAK üyeleri olarak otuz yıllık emeğimizin böylesine hunharca ziyan edilmesine çok üzüldük.” Üçok’a OYAK’ın faaliyet gösterdiği otomotiv, demir çelik, çimento, gübre sektörlerdeki ürünlerin bir yılda yüzde 100’ün üzerinde artış gösterdiğini hatırlattım, cevap verdi: “OYAK yönetimi, bizim 30 yıl uğraşıp biriktirdiğimiz rezervlerimizi bankaların fonlarına yatırsaydı bize verdiği nemanın dört beş katı gelir elde edecektik. Örneğin Tacirler Değişken Fonu’nun son beş yıllık getirisi yüzde 3436, İş Bankası’nın Bist Fonu yüzde 2272 getirdi. Daha ilgincini söyleyeyim. OYAK’ın kendi portföyü olan birinci hisse senedi fonunun son beş yıllık getirisi yüzde 1697. OYAK’ın bize son beş yılda verdiği nema yüzde 946. OYAK Yöneticileri kendi fonlarında bizim birikimlerimizi değerlendirselerdi yaklaşık iki katı fazla gelirimiz olacaktı.”
“OYAK’taki kaybın sebebi ne” diye sordum: “OYAK, kanununda yazdığı gibi özerk bir kuruluştu. Genel kuruldan müdürlere kadar biz askerler belirlerdik. İlk olarak 2016 yılında hükümetin tavsiyesi ile genel müdür belirlendi. OYAK’ın son 20 yılını incelediğimizde de 2016 yılından itibaren verilen nemanın, enflasyonu karşılama oranının düşmeye başladığını görüyoruz. Özellikle son beş yılda OYAK Yönetimi en kötü performansı göstermiştir. 2023 yılında nemanın enflasyonu karşılama oranı 1.19 iken Koç Holding’in 11.1, Sabancı Holding’in 3.5.” Üçok’a göre olay yönetim değil siyaset sorunu: “Sadece yöneticilerin kötülüğü ya da yetersizliği ile açıklanamaz bir durum söz konusu. Siyasetin OYAK’a müdahale etmesiyle başlayıp devamında yönlendirmeleriyle yapılan yatırım ve satın almalar (Total, Sağra satın almaları), OYAK’ın genel kurulu başta olmak üzere yönetim, denetim ve temsilciler kurulunda OYAK üyelerinin dörtte birini temsil eden emeklilerin hiç temsil edilmemesi oy hakkının olmaması, şeffaflığın olmaması, genel müdürün sadece iki imza ile birlikte çok büyük harcamalara yetkili olması ve benzeri...”
...
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Yerel seçim sonrası başlayan “siyasette normalleşme” süreci iktidar ve muhalefetin karşılıklı açıklamalarıyla gerildi.
* ADD Gençlik Kurulu Başkanı Mercan, iktidarın baskısı ile
* AB’de eğitim sınavında puanlar eksik hesaplandı, mahkeme kararları tanınmadı. Burs usulsüzlüğü iddiası.
* İktidarın Meclis’e getirmeyi planladığı vergi düzenlemesinde yurt dışıçıkış harcının 150 TL’den 1500 TL’ye çıkarılması öngörülüyor.
* Ada Dostları Derneği, dün Büyükada Saat Kulesi önünde bir araya gelerek Adalar’da sefere başlayan minibüslere karşı basın açıklaması yaptı.
* Gazze’de katliam sürerken İsrailHizbullah arasında artan tansiyonun savaşa dönüşmesinden kaygı duyuluyor.
* NATO’da görev süresi dolan Genel Sekter Jens Stoltenberg’in koltuğuna Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin geçmesine artık kesin gözüyle bakılıyor.
* Ankara-Şam hattında önceki yıllarda girişilen ancak sonuç vermeyen normalleşme görüşmelerinin yeniden başlayacağı ileri sürüldü.
* Prof. Dr. Öner Günçavdı, Bakan Mehmet Şimşek liderliğinde uygulanan programın “prematüre” bir enflasyonla mücadele programı olduğunu vurguladı.
* Büyümenin ana unsurlarından biri olarak görülen ihracatçılar, yüksek enflasyonla mücadele döneminde zorlu bir süreçten geçiyor.
* ABD’li bir tur şirketinin 1900 yıllık kütüphanede düzenlediği akşam yemeğine tepki. Efes'te tarihi skandal.
* Japon arkeolog Kırıkkale’de 3 bin 300 yıllık tablet buldu.
* A Milli Futbol Takımımızın Real Madrid’de forma giyen genç yıldızı Arda Güler, Euro 2024’te F Grubu’ndaki ilk maçımız olan Gürcistan karşılaşmasında attığı enfes golle galibiyeti getirdi.
* Fenerbahçe Başkanı Ali Koç, Faruk Ilgaz Tesisleri’ndeki bayramlaşma töreninde Galatasaray Başkanı Dursun Özbek ve teknik direktörü Okan Buruk hakkında konuştu.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
İstanbul Sanayi Odası yıllardır Yeşil Dönüşüm adı altında bir yarışma düzenliyor. Firmalara çevre bilincine katkıları nedeniyle çeşitli ödüller veriliyor. Bu yıl Arçelik’ten Sabancı’ya, Ülker’den Kalebodur’a onlarca firma dereceye girdi. Otonom buzdolabı ilgi çekiciydi. Törene damgasını vuran gelişme ise karbon meselesiydi. İSO Başkanı Erdal Bahçıvan, 2026’dan itibaren sınırda karbon denetiminin hayata geçirileceğini ısrarla anımsattı. İğneden ipliğe, gıdadan tekstile kadar tüm kalemlerde Avrupalı tüketici size “Bu ürünün karbon ayak izi var mı, sınır aşıldı mı” sorusunu soracak. Kurala uyulmazsa da o ürün iade edilecek. “Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması” olarak adlandırılan SKDM’nin Türkiye’nin AB ülkelerine yönelik ihracatına olası etkisi tam hesaplanamasa da yıllık 3.5-4 milyar Avro kayıp hanesine yazılabilir. İSO yöneticisi ve Sürdürülebilirlik Platformu Başkanı Sultan Tepe, Türk sanayisinin neredeyse yarısını oluşturan İstanbul’un değişime ayak uydurmaktan başka çaresi olmadığını söyledi. Uzmanlar ve İSO yönetimi uyarıyor; piyasanın büyükleri hazırlıklılar ancak Ar-Ge firmalarından rapor bile istemekten kaçınan orta ve küçük boy işletmeler önlemlerini alırlar mı bilinmez. Bu arada törende Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanı Mehmet Özhaseki yıllardır AB ülkelerinde uygulanan şişe dönüşüm sisteminin Türkiye’de de zorunlu hale getirileceğini açıkladı. Yani evde, işyerinde kullanılan plastik ve alimünyum şişe-kutuları biriktirenler marketlerin girişindeki makinelere attıkları ürün başına para veya alışveriş çeki alacak. Proje güzel ancak adı lazım değil, büyük bir market bu işi yapmıştı, örneğin 10 şişe getirene 1 liralık indirim çeki vermeye başlamıştı; tutmadı. 10 şişeden gelecek 1 TL için o eziyete girmez kimse. Eğer bakanlık bu konuda ciddiyse Almanya’daki uygulama örnek alınır. 30-40 şişe-kutu biriktiren evine litrelik alkolsüz içecek veya iki ekmekle dönemeyecekse bu proje ölü doğar, bizden Özhaseki’ye söylemesi. Bayramlık görüntüler! Bayram geldi, hoş geldi derlerdi eskiler. Bu bayram pek hoş gelmedi. Özellikle de nüfusun yüzde 90’ı sıkılarak, üzülerek, hatta canı gevrek çeken çocuğuna kuru bir simidi alırken bile düşünerek geçiriyor Kurban Bayramı’nı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, her ne kadar “Fırsatçılara izin vermeyeceğim” dese de uzun bayram tatili arsızlar için fırsata dönüştü. Kuzey Ege ve Güney Marmara üzerinden iki örnek vereceğim. İlki Saros’tan. Vasat bir kamp işletmesi. Kimi karavanıyla gelmiş, kimi otel pahalı diye sabit karavan kabini tutmuş. Günübirlikçiler de şezlong şemsiye kiralıyor. 4-5 kişilik bir aile sadece 2 bin TL ödüyor dört şezlong, iki şemsiyeye. Yiyecek içecek ateş pahası, bir karton kutuda, çocuğu bile doyurmayacak vasat bir hamburger 400 TL. Alkolsüz içecekler 65-70, biralar 250 TL. İşin kötüsü şezlong için ödenen paranın fişi yok. Diğer harcamalarda da eğer kartla değil de nakit ödüyorsanız ortalarda bir kayıt yok. Buradan, motokuryenin gelirine göz diken Mehmet Şimşek’e çağrı: Eğer biraz vicdan sahibi ise Kuzey Ege’nin en kuzeyi Saros’tan Güney’deki Samandağı’na kadar işletmelere müfettiş gönderir! Fiyatlara veryansın ederken Saros’a 60-70 km uzaklıktaki Dedeağaç’a giden arkadaşlarla sohbet ettik. Bizim yakada bir hamburgerle kolaya ödediğimiz 15 Avro’ya Yunan salatası ve kebap yemişler bira eşliğinde! Bir de canları ne isterse sipariş ediyorlar. Örneğin sardalya istiyorsanız sardalya cennetinde esnaftan, “Bayram nedeniyle denize çıkan olmadı, porsiyonu 400 lira yaptık” karşılığını almıyorsunuz Yunanistan’da. Çünkü onlar ekonomik çarkı durdurmuyor bayram seyran diye! Bu yüzden biraz parası-olanağı (örneğin vizeli pasaport) olanlar komşuya gitti. İşin kötüsü fırsatçılara dur diyemeyenler (Mehmet Şimşek) sinekten yağ çıkarmak için yurtdışı çıkış fonu denen ucube yönteme yüzde 1000 zam yapmak için çalışma başlatmış! 150 TL’den 1500 TL’ye çıkacakmış yurtdışı çıkış har(a)cı!
...
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
Bu yazı, “bayram günlüğü” gibi bir şey olacak. Bir gün öncesinden başlayarak gördüklerimi, düşüncelerimi anlatmaya çalışacağım. Cumartesi günü arife günüydü. CHP genel başkanının artık gelenekselleşmiş olan “önceki genel başkanlarla buluşma”sı o gün gerçekleşti. Genel başkanımız Özgür Özel’in davetine, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın ve ben katıldık. Önceki genel başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu bir cenazesi dolayısıyla gelememişti. Gündemde, bayramlaşmayla birlikte tabii siyaset de vardı. O alanda, görüş alışverişi yaptık. O buluşmanın hemen arkasından ise hep birlikte bir evlenme davetine katıldık ki onun da ilgilileri, siyaset alanından uzak değildi. Gelin, CHP’nin en genç üyelerinden biri olarak siyasete katılmıştı. Parti meclisi üyeliğinde bulunduktan sonra İzmir’den milletvekili seçilmişti. Aynı zamanda genel yönetim kurulunda başkan yardımcısı olarak adalet işleriyle ilgili “gölge kabine” mensubuydu. İzmir milletvekili Gökçe Gökçen. Gökçen, daha önceki öğrenim hayatında sanki bugünkü görevine hazırlanması için programlanmış gibiydi. Önce Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş, sonra Galatasaray Üniversitesi’nde hukuk okumuş, daha sonra da lisansüstü öğrenimini, “insan hakları” alanında yapmıştı. Doktora çalışmalarını da gene aynı alanda sürdürüyordu. Bu bayrama, “Özgün Göl’ün eşi” sıfatını da taşıyarak giriyordu. Törende biz “şimdiki ve önceki genel başkanlar” heyeti hep birlikte “gelin”in nikâh tanıklarıydık. Nikâhı kıyan da gene bir kadındı: Bakırköy Belediye Başkanı Ayşegül Ovalıoğlu. Ağaçların altındaki bir açık alanda kıyılan nikâhta, davetliler arasında grup grup sohbetler başladı. Müzik de vardı, ikram da vardı. Özetle: Orada gene, siyaseti de eksik olmayan güzel bir akşam yaşadık. Genç evlilere ve yakınlarına mutluluk dileklerimi bu yazıyla da iletiyorum.
Bayramın birinci gününü, ocak ayında kaybettiğim sevgili eşim Aysel Öymen’i ve ailemizin daha önceki kayıplarını, sevgi, saygı ve özlemle anarak geçirdim. Sonra Büyükadalı olan kızım Aslı’nın çağrısı üzerine bayram günlerini birlikte geçirmek üzere onun konuğu oldum. CHP dahil, bazı siyasal partilerde, bayramların genellikle ikinci gününde parti binalarında bayramlaşma geleneği vardır. İstanbul Büyükada’da bu bayramdaki uygulama da öyleydi. Sabah saat 11.00’de ilçe binasında toplanılacaktı. Biz de Aslı ile birlikte oraya gittik. Bu dönemin Adalar Belediye başkanı da vardı. Daha birçok partili oraya gelmişti. Hep birlikte hem bayramlaştık hem de biraz siyasetten konuştuk. Büyükada, Heybeliada, Burgaz, Kınalı ve Sedef dahil tüm adaların, tabii yerel konuları da var. Oralarda yaşayanların ülke siyasetiyle ilgili görüşleri de var. Birçoğu o toplantıda dile getirildi. İlçe başkanı Letafet Kalkan ve belediye başkanı Ali Ercan Akpolat da çeşitli konularda görüşlerini açıkladılar. Ve sorunlara getirilecek çözümlerle ilgili önerileri yorumladılar. Onlardan bazısına ben de bir başka yazıda değinmek isterim. Benim de geçmişte uzunca bir süre “ikametgâhım” (oturma yerim) orası olmuştu. Bazı konulara “dünden bugüne” doğru karşılaştırmalı olarak bakınca aklıma söyleyecek sözler geliyor. Ama Adalar’ın varlığı ve güzelliği, genel olarak insanı iyimserleştirebiliyor. Mevcut sorunların da çözülebilir olduğunu düşündürüyor. Benim arife günü ile birlikte bayram günlerinde gördüklerim bunlar. Cumhuriyet ailesindeki arkadaşlarımla birlikte, gazetemizin tüm okurlarının bayramını tekrar kutlar, en iyi dileklerimi sunarım.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Deprem davalarında personelin yargılanmasına izin verilmiyor.
* Enflasyonun ezdiği milyonlarca yurttaş için bayram sonrası kritik önemde.
* Kurban Bayramı’nın ikinci gününde siyasi partiler arasında bayramlaşma ziyaretleri gerçekleştirildi.
* Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP teşkilatları ile bayramlaşma programında önemli açıklamalarda bulundu.
* İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, bayram tatilinde yaşanan trafik kazalarını açıkladı.
* Dijital Haber Raporu 2024’ün sonuçları açıklandı. 100. yaşını kutlayan Cumhuriyet gazetesi, Türk halkının oylarıyla bu yıl da en güvenilen basılı gazete oldu.
* Gazze’ye saldırılarını aralıksız sürdüren İsrail’de sular durulmuyor.
* Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 yıl aradan sonra ilk kez Kuzey Kore’yi ziyaret edecek.
* Banka kartlarıyla yapılan alışverişler için piyasada 2.2 milyondan fazla POS kullanılıyor.
* Borsa İstanbul’da 8.3 milyon yatırımcı var.
* Berkan Aktepe’nin yönettiği, “Çember” kısa filmi festival yolculuğuna devam ediyor.
* A Milli Futbol Takımı, Euro 2024’te sahne alıyor.
* Fenerbahçe’de transfer çalışmaları başladı.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Dünkü gazetemizin 1.sayfasında, Kayseri Cumhuriyet Meydanı’ndaki Atatürk anıtına baltayla yapılmış saldırının fotoğraflı haberini görünce dayanamadım. 1964’lü yılların anılarına, yaşanmışlıklarına geçiş yaparak sizinle paylaşmayı istedim. Gazetecilik Ensitüsü Fikir Kulübü üyeleri olarak dönemin en parlak öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz’in öncülüğünde düzenlenmiş öğrenci eylemine katılmayı seçmiştik. İstanbul Üniversitesi bahçesi içindeki Atatürk heykelinin önünde toplanılmıştı. Ülkenin birçok yerinde Atatürk heykellerine düzenlenen saldırılar ile Türkiye İşçi Partisi’nin bombalanmasına karşı ortak protesto eylemine katılım çok yüksek, bir o kadar da akılcı, barışçı içerikliydi... “Bizim 68’lilerin” ruhunu, özetleyen yüz binler, dönemin öne çıkan sorunlarının ağırlığı ile bağlantılı, gerektiğinde gençliğin, eğitim reformlarının, gerektiğinde işçi haklarının yanında durmakta, gerektiği zaman gerektiği yerlerde olarak bedellerini ödemekte hiç zorlanmayarak ülkenin, toplumsal gelişmelerin, yaşamın her alanına dönük olarak açılmasında, Cumhuriyet’in devrimlerinden ödün verilmeyerek yaşatılmasında, sorumluluklarını bildiler... Aradan 76 yıl geçmiş... “Az gittik, uz gittik/bir arpa boyu yol gidemedik...” diyerek ülkemizin bugünlerinde halkımıza, hepimize birden yaşatılanlara karşı çıkmak, en doğal, yaşamsal hakkımız değil mi? Bir adım ötesi, bizim sesiz kalarak, isterseniz korkarak, yılarak, suspus olmamız, çocuklarımızın, Ülkemizin geleceğindeki yaşam haklarını gasp etmek olmazmı? HHH Evlerde telefonların çoğunlukla olmadığı, birbirimizi çağırarak toplanabildiğimiz yıllarda böylesine güçlü eylemlerle duruşu, hak aramayı başarabiliyorken, iletişim teknolojilerinde yılları unutun, aylar içnde aklımızın önceden eremeyeceği ölçeklerde gelişim yaşanırken, bizi en çok elbette ülkemiz ilgilendirmeli... Ancak dünya ölçeğinde de haklarda çağlar gerilerine çekilmenin ağır örnekleri ile yüzleşip duruyor olmamızı nasıl açıklayamıyorsak, ülkemizde de olup bitenlere seyirci kalarak korunabileceğimizi sanmakla, bir o kadar kendi kendimizi aldatmış olmayacak mıyız? İletişim teknolojisi sayesinde, bayram günlerinde yakın geçmiş yıllarda bile bundan daha iyisini yaşayabildiğimiz buluşmaları, keyifli tatilleri unutun, aile kavuşmalarının eksikliğini gidermeye çalışıyoruz ya... Ses tonumuzu mutluya ayarlamış olarak şen şakrak görünümlü bayramlaşma koşumaları için kendi kendimizi de aldatmıyor muyuz? Teknolojiyi kullanabilenlerimizin sayesinde kullanamıyanlarımız da özlediklerimizi ekrandan olsun görmeye çabalamıyor muyuz? Sonrasında, tamamen duygusal, parasal, yoksullaşmanın dibinin görünememesi yüzünden, çekirdek aileler ölçülerinde de olsa gerçekçi buluşmaların yakın tarihli özlemleriyle burulmuyor muyuz? HHH Ayrımında olsak da olamasak da elimizden hızla alınanlar, haksız, hukuksuz el konunlar yüzünden bileniyoruz... Gözlemim o ki çaresizlikle kendilerini evlerine kapatmış olanlar hem sağlıklarından hem de moral değerlerinden çok daha fazla şeyi yitiriyorlar. Elbette kaçınılmaz sağlık sorunları olanlar üzerinden söylenebilecek fazlaca söz yok. Ancak en travmatik gerçekler karşısında bile nefes alınan, her günü anlamlı kılabilmenin yolları tükenmiyor... En geniş kapsamlı çoğunluğumuz için ise en geçerli çıkış yolu, ulaşılabildiği kadarı ile kalabalıklara ulaşmak, kalabalıklarla buluşup, kenetlenmiş olarak iletişim kurabilmenin yollarını bulmak... Bir 76 yılı daha yitirmede suç ortağı olmak istemiyorsak başka çaremiz olabilir mi ki?
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
Gazeteci yazar dostum İpek Özbey’in yeni kitabı “Dragos” Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıktı. Kitapta, Adnan Oktar silahlı suç örgütünü çökerten polis müdürü Furkan Sezer’in çarpıcı açıklamaları var. Harika bir gazetecilik röportajına imza atılmış. Tanımayanlar için önce biraz Furkan Sezer’i anlatayım. Furkan Sezer yaptığı başarılı operasyonların ardından sürüldü. Evet yanlış okumadınız sürüldü. Memlekette hiçbir başarı cezasız kalmadığı için bu da yaşandı. Kilis’e gönderildi, ardından istifa etti. Kimdi peki Furkan Sezer? 223 adet başarı, üstün başarı, takdir ve maaş taltifi hak eden bir polis müdürü. Uyarma ve kınama dahil hiç ceza almadı. İşte İpek Özbey’in Dragos kitabında da Furkan Sezer yaşadıkları ve Adnancılara yönelik operasyonlara dair çok şey var. Benim ilgimi çeken nokta operasyonda yaşanan çatışma ve bulunan silahlara ilişkin oldu.
Çoğu kişi Adnancıların silahlı yönünü bilmez. Bakın 114 ayrı adrese 2 bin polisin katıldığı dev bir operasyondan bahsediyoruz. Operasyonda çok ciddi bir çatışma da yaşanıyor. Bir özel harekât polisi çelik yeleği sayesinde kurtuluyor. O özel harekât polisi öyle profesyonel davranıyor ki üzerine bir şarjör mermi boşaltılmasına rağmen karşılık vermiyor. Bu sayede örgüt mensubu saldırgan Mert Sucu canlı ele geçiriliyor. Kitaptan öğreniyoruz ki her şey bundan sonra başlıyor. Çünkü çatışma Adnancıların televizyon kanalı A9 Kanalı binasının müştemilatında yaşanıyor. Saldırıdan sonra arama yapan polis ekipleri içeride olduğunu daha önceden haber aldığı silahları ve mermileri buluyor.
Polis müdürü Furkan Sezer örgütün silahlı kanadını da şöyle anlatıyor: “Evet, hem içeriden anlık bilgi alıyorduk hem de müştekilerin verdikleri beyanlar vardı. Yine örgütün silahlı gücü çok uzun yıllardır faaldi. Sahte evrak ve rüşvetle aldıkları kanunsuz silahları vardı. Yine Adnan Oktar’ın talimatı üzerine örgütün silahlanmaya ağırlık verdiğini de biliyoruz. Burada silahlanma sadece örgütün erkek üyelerine mahsus bir konu değil, örgüt üyesi kadınlar da aynı şekilde erkekler gibi silahlanıyorlardı. Hukuksuz şekilde edindikleri silahların farkındaydık, yine bu silahları bir operasyon anında Türk polisine karşı da kullanabileceklerinden emindik. Burada ayrıca şuna da dikkat çekmek isterim: Sadece örgütün kadın üyelerinin kullandıkları ikametgâhlarda ve arama sırasında üzerlerinde çok sayıda silah ve mühimmat ele geçirildi.”
Çok uzatmayayım. İpek Özbey her vatandaşın mutlaka okuması gereken bir kitaba imza atmış. Bu toplumdaki örümcek ağlarını, insanların nasıl kullanıldığını fedakâr memurların çabalarını tek bir çalışmada görmek mümkün.
* Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
Başlığı hukukçuların sık kullandığı bir söylemden ödünç aldık. “Hayatın olağan akışı” hukukçada, sosyal yaşamda genel olarak alışılagelmiş, doğallık içinde sürdürülen davranışlar için kullanılır. Benzer durum siyaset için de geçerlidir.
Siyasetçiler gerek kişiliklerinin gerekse partilerinin olağan akışı dışında hareket ettiklerinde elbette bunun sonuçları da merak edilir. Genel beklenti oluşur.
31 Mart seçimlerinin nasıl bir yeni siyasal iklim doğuracağı merak konusuydu.
CHP, birinci parti olmanın, yüzde 25’lik tavanı aşıp yüzde 40’ı zorlamanın sonuçlarını geleceğe nasıl taşıyacaktı?
AKP, aldığı ağır yenilginin ardından nasıl bir yeniden yapılanma adımları atacaktı?
MHP, matematik biliminde henüz keşfedilmeyen hesaplama yöntemleriyle yenilgiden yüzde kaçlık bir başarı çıkaracaktı?
İYİ Parti tükenmişlik sendromunu atabilmek için hangi hamleleri göze alacaktı?
2 Mayıs’ta bütün bu sorular gündemin ikinci sırasına itildi. O gün gerçekleşen Erdoğan-Özel görüşmesi siyasete iki yeni kavram getirdi:
Yumuşama ve normalleşme.
Bu kavramlar elbette sözlükte ciddi karşılıkları olan öneme sahip. Ancak siyasette nasıl bir karşılığı olacaktı?
Daha ilk günden bizim genel yaklaşımımız şu oldu:
Diyalog güzeldir. Sihirli bir sözcüktür. Karşı çıkmak kolay değildir. Ancak asıl olan bunun içeriğidir. Yok saymamak ve abartmamak gerekir.
11 Haziran’da gerçekleşen ikinci Erdoğan-Özel görüşmesiyle birlikte iki beklenti oluştu:
Bu süreçten nasıl bir sonuç çıkacak?
Üçüncü görüşme ne zaman?
20 Temmuz 2024’te Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 50. yılında üçüncü görüşmenin olabileceği haberi hızla yayıldı. Bu durum sürecin sonuçları sorusunu daha da sıcaklaştırdı. AKP medyasının hayatın olağan akışıyla örtüşmeyen Özel övgüsü, hayatın olağan akışı ile örtüşen Ekrem İmamoğlu yergisine karıştı.
Devlet Bahçeli bu akışa çok boyutlu bakış geliştirip içinde hasretten hasete kadar her türlü duyguyu barındıran, Hulki Aktunç’un Türkçe’nin Büyük Argo Sözlüğü’ne de rahmet okutan açıklamalar yaptı.
Bu boyutta bir açıklama için Erdoğan’ın yorumu şu oldu:
Devlet Bey son derece yerinde, devlet adamlığına yakışan bir açıklama yaptı!
Böylece bir kez daha Erdoğan-Bahçeli ortaklığının Japon tutkalından çok daha yapıştırıcı bir beraberlik olduğunu yaşamış olduk. Erdoğan açıklamasında Bahçeli’yle olan bağlarının Ateş’e karşı bile teflon tavadan daha dayanıklı olduğunu gösterirken Özel’e “hazımsızlık” dokundurması yapması da siyasetin tam olağan akışına göreydi.
Bütün bunlardan CHP de dersini çıkardı, çıkarmalı, çıkarmış olmalı!
CHP, 31 Mart seçimlerinde şu sloganla öne çıkmıştı:
İşimiz gücümüz Türkiye!
Bu sloganın en az seçim öncesi kadar önemli ve geçerli olduğu bir dönemdeyiz.
CHP ile MHP’nin karşılıklı gerilip AKP’nin de onların seyrine bakması elbette Erdoğan’dan başka kimseye yaramaz!
Önümüzdeki günlerde AKP-CHP diyaloğu çerçevesinde AKP’nin sekreter bakanlarıyla CHP’nin gölge bakanları buluşacak.
Bir kez daha, bin kez daha altını çizelim; diyalog güzeldir ama asıl olan içeriğidir.
Diyelim ki ekonomiyle ilgili 24 Haziran’da buluşuldu. AKP, CHP’nin istemlerinden birine evet diyecek, yanına dokuz madde koyup “ortak hedef” havası estirecek.
Yap-mayın!
İşiniz gücünüz Türkiye olsun!
AKP’ye bulaş-mayın!
Siyasetin olağan akışı...
* CHP kavgaya kapıyı kapattı. Siyasette “normalleşme” adımları yerini gerginliğe bıraktı.
* Ulaştırma Bakanlığı’nın, yerel seçim öncesi AKP’nin Atatürk Havalimanı’nda düzenlediği miting için Marmaray’ı ücretsiz kullanıma açmasına ilişkin hesap soru işaretleri yarattı.
* CHP’li Müslüm Sarı, asgari ücrete zam yapılmasının zorunluluk haline geldiğini ve iktidarın kemer sıkma politikalarının halkı zor durumda bıraktığını belirtti.
* Türkiye, Kurban Bayramı’nın ilk günü yine alışık olduğumuz görüntülere sahne oldu.
* Atatürk Anıtı’na hain saldırı...
* İsviçre’de düzenlenen iki günlük Ukrayna’da Barış Zirvesi dün sona erdi.
* Gazze’de taktiksel duraksama...
* Haziran ayı ile hareketlenen turizm sezonu bayram tatili ile birlikte resmen başlamış oldu.
* Vergi furyasında sıra ölüm tehlikesi altında çalışan esnaf kuryelere geldi.
* Sanatçı Şevval Başalan’ın “Ziyafet” ismini verdiği sergi, Piramid Sanat’ta izleyiciyle buluştu.
* Engelsiz filmlere ödül...
* Avrupa Şampiyonası’nda dün Hamburg’da oynanan Polonya Hollanda maçı öncesinde saldırı paniği yaşandı.
* Serdar Saatçı kamptan ayrıldı.
* Galatasaray’da ilk hedef orta saha transferini bitirmek.
* Avrupa Şampiyonası’nda Sırbistan forması giyen yıldız oyuncu Tadic, İngiltere maçı öncesi açıklamalarda bulundu.
* Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Aborjinleri de seviyorum. Avustralya’ya gitmeden önce biraz bilgi edindim onlar hakkında. Aslına bakarsanız koca Avustralya’da bir Aborjin görebildim. Ama onların felsefesini biliyorum. Bir kere isim kullanmıyorlar. O yıl en başarılı olan kişi yaptığı işe göre isim alıyor. “En iyi yemek yapan kadın” isimleri geçici, özelliklerini anlatıyor. Ama en insancıl yanları çölü geçerkenki davranışları. Çölü geçmek üç ay sürüyor. Kırbalarına su birikintilerinden su dolduruyorlar zaman zaman. Ama o suyu kesinlikle bitirmiyorlar. Neden mi? Kendilerinden sonra gelecek hayvanlar susuz kalmasın diye... Bunlar ilkel kabileler. Aborjinler saat de kullanmıyorlar. Gerekçeleri; zamanı durduramadıkları için. O zaman saat ne işe yarar diye düşünüyorlar. Acaba bazen ilkel olarak baktığımız bu düşünceler gerçekten ilkel mi, yoksa insancıl mı?
From the publisher's feed