
Sign up to save your podcasts
Or


Bugün Türkiye’de doğurganlığın düşmesi üzerine yapılan çağrıların ve duyulan kaygıların üzerine şunlar söylenebilir:
Ulus devletlerin, varoluşsal kaygılarla büyük nüfusa sahip olma arzuları tarihseldir. Fakat gerçekte büyük nüfus ideal nüfus anlamına gelmez. İdeal nüfus, ülkenin sınırları arasında kalan coğrafi konumlanmaya ve doğal kaynakların sunduklarına uygun sayıda, ekonomik kalkınma göstergelerinin, kişi başına düşen milli gelirin yoksunluk ve yoksulluğa işaret etmediği bir sosyal refah devletinin nüfusudur. Demografik akış içinde doğurganlığı etkileyebilecek tüm değişkenler; cinsiyet eşitliği bazında öğrenim düzeyleri, çiftlerin sosyal ve ekonomik statüleri, kırsal ya da kentsel ikametgâh alanları, geleneksel ve modern yaşam tarzları, hanehalkı gelir düzeyi, konut ve barınma şartları, gebeliği düzenleyici yöntemlerin bilgisi ve kullanımı, dinsel farklılıklar, etnik kimlikler, iç ve dış göçler, ana-çocuk sağlığı hizmetleri, kadının işgücüne aktif katılımı ve kariyer hedefleri, hepsi doğurganlığı etkilerler.
Çocuk doğurmanın basitçe bir genetik dürtü, insana özgü bir içgüdü gibi görülmesi bize insanların neden daha geniş ya da küçük ailelere sahip oldukları konusunda bir şey söylemez. Çocuk sahibi olmak, temel olarak bir sosyal davranış biçimidir. İçinde yaşanılan ekonomik, politik dünyalara göre şekillenir. Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluş tarihinden 1955’lerin ortalarına kadar doğurganlığı destekleyen (pronatal), sonrasında günümüze kadar gelen doğurganlığı düzenleyen (antinatal) nüfus politikalarına tanık olunmuştur. 2000’lerden bu yana da antinatal yasalar işlerliğinde -ki bu, zaten değişmemelidir- bir pronatal söylem üretimiyle ilerlenmektedir.
Bugün, ülkemizde toplam doğurganlık hızının 1.5 çocuk olması, ülke nüfusunun yenilenme düzeyinin altına düştüğünü, doğurganlığın azaldığını, ortalama ömrün uzadığını göstermektedir. Aynı zamanda, ülke nüfusunun yaşlı nüfus olma özelliğini sürdürdüğünü anlatmaktadır. Nüfus artış hızı yavaşlamıştır, ancak halen pozitiftir. Bununla birlikte çiftler halen iki çocuklu aile olma eğilimine sahiptirler. Bu durumda, doğurganlık hızını, nedenlerine göz atmadan, salt rakama odaklanarak bir problem olarak sunmak bilimsel değildir. Sosyal demografik yapı, kendi coğrafyasında, tarihinde, kültüründe, politik ve iktisadi ilerleyişinde, ailenin yeri ve kadının statüsü ile kadının karar mekanizmalarının içinde olmasına yönelik değişimler yaşayan, yepyeni bilinç düzeylerine, fikirsel değişmelere yaslanarak akan bir nüfus üzerinden derinlemesine bir özgülükle tartışılmalıdır.
Politika önderlerinin bu tür bir özgülüğe kör söylemler üretmekle, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramından kaçınmakla, kadına şiddeti görmezden gelmekle, aile, ana-çocuk sağlığı hizmetlerindeki aksaklıkları giderememekle, pahalılığı, yoksulluğu önleyememekle, çocuk dostu olan kentsel alanları kuramamakla, aslında kalkınma planlarında öngörülen ama pratiğe dökülemeyen maddelerin arkasını aramamakla nüfusun kendini yenileyebileyeceği (ortalama 2.1 çocuk) noktaya gelinmesi olanaklı değildir. Çocuk sahibi olmak, iktisadi ve toplumsal koşullar göz ardı edilerek dayatılacak bir konu değildir. İnsanlar aile kurmaya itilemezler, aile kurmak isterler.
Ayrıca mesele salt doğurganlık değildir: Yaşlı nüfusun ihtiyaçlarının, kişisel ve sosyal refahının sağlanmasıyla ilgili hedefler konuşulmalıdır. Toplumu daha da yoksul ve kıtlık içinde bir dünyanın içine sürüklemekten kaçınarak çalışmak gerekmektedir. Yoksa yukarıda bahsi geçen ideal nüfus ya da Platon’un da deyimiyle “optimum nüfus” tanımına ulaşılması beklenemez. Türkiye’de demografik veri toplama konusunda iki önemli kurum vardır: TÜİK ve Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü. Bu kurumlar tarafından belirli dönemler ve örneklemler üzerinden hesaplanan doğurganlık hızının, demograflarla birlikte, karşılaştırmalı değerlendirilmesiyle politikalar üretilmelidir.
Birileri siyasette “yumuşama” ile uğraşadursun, laik ve bilimsel eğitime darbe indiren yeni müfredat, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi.
Çocuklar gelecek yıldan itibaren nelerle karşılaşacak?
Okul dışı etkinlikler kapsamında adına “sivil toplum kuruluşu” denen oysa gerçekte laiklik karşıtı ve biat kültürünün simgesi olan tarikatlara ve cemaatlere bağlı oluşumlara ziyarete götürülebilecek, bu gerici yapılanmalarla ortaklaşa kermes, özel gün ve festivaller düzenlenebilecek.
Dilbilgisi konularının birçoğu müfredattan çıkarıldığından Türkçeleri daha da bozulacak.
İntegral tamamen kaldırıldığından analitik düşünme ve sorun çözme yetileri azalacak.
Öğrencilerin canlıları gözlem yoluyla sınıflandırılmasını sağlayan “Canlıları tanıyalım” ünitesi de çıkarıldığından çevrelerindeki dünyaya daha duyarsız olacaklar.
Biyoçeşitlilik, nesli tükenen canlılar, insan ve çevre ilişkisi üzerine ikili etkileşim ve yıkıcı doğa olaylarının konu edildiği “İnsan ve çevre” ünitesi kaldırıldığından çevre konusundaki bilinçleri gelişmeyecek.
“Sadeleştirme” adı altında yapılan düzenlemelerle metinden laiklik silinip din vurgusu artırıldığından; soyut kavramlara yönelerek dini nitelikli ifadeler ağırlık kazandığından daha fazla dinselleştirilmiş bir eğitime maruz kalacaklar.
Köy Enstitülerine yer verilmediğinden kendi özgün eğitim devrimimizin en önemli taşlarından birini bilmeyecekler.
Mustafa Kemal Atatürk’ün işgal altındaki Anadolu’da mücadeleyi başlatması, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın Mustafa Kemal ve arkadaşları için ölüm fetvası yayımlaması, İngiliz taraftarı Padişah Vahdettin’in Divanı Harp tarafından Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları hakkında verilen idam fermanını onaylaması ve Kuvayı Milliye’ye karşı “Hilafet Ordusu” denilen Kuvayı İnzibatiye’yi kurması gibi tarihi olaylardan söz edilmediği için Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl zorlu bir mücadele ile kurulduğunu bilmeyecekler.
Cumhuriyetin laiklik ilkesinin eğitimdeki temelini atan “Üç Devrim Yasası”ndan biri olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun (Öğretim Birliği Yasası) 100. yılında bu darbeler yapılırken laik ve bilimsel eğitim geri plana itilip, bütün ders kitaplarında “milli ve manevi değerler” merkeze alındığından KARŞIDEVRİM TARİKATINA MÜRİT YARATMA süreci hızlandırılmış olacak.
Durum bu kadar vahimken toplumda buna karşı yeterli tepki örgütlenemedi. CHP, 18 Mayıs’ta yaptığı eğitim mitinginde bu gelişmeleri de gündeme getirdi ama toplumda iktidarın bu adımı atmasını engelleyecek bir karşılık ortaya koyulamadı.
Eğitimcilerin “Fikrimiz alınmadı” diyerek tepki gösterince Bakan Tekin, “Bunlara aldırmadan, bu tür eleştirilere çok fazla prim vermeden yolumuza devam etmemiz lazım ki 1987’de Turgut Özal’ın, 1970’li yıllarda Erbakan Hoca’nın ve 1940’lı yıllarda Nuri Demirağ’ın hayali hayata geçebilsin” yanıtını verdi.
Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, siyasi partiler ve demokratik toplum örgütleri ile bir araya gelerek bir eylem planı oluşturduklarını, gerekirse “Çocuklarımızı okula göndermeyeceğiz” kampanyası başlatacaklarını açıkladı.
Müfredatların eğitimin anayasası olduğunu söyleyen Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay ise konuyu anayasa ve Milli Eğitim Kanunu çerçevesinde inceleyerek laik, çağdaş, kamusal ve bilimsel eğitime aykırı ifadeleri ve içerikleri yargıya taşıyacaklarını söyledi.
Müfredata karşı homurdanmalar ülkenin her yerinden net olarak duyulan tek bir gür sese dönüştürülmezse siyasal İslamcılar, hayallerini hayata geçirmek konusunda dev bir adım daha atmış olacak. Bu gerici kalkışma karşısında hızla büyük bir ortak mücadele cephesi kurulmak zorunda!
Bildiğime göre “heyecan” coşkuyla karışık bir duygudur. “Helecan”da ise biraz korku karışmıştır. Kimi insan benim gibi hem heyecanlı hem de helecanlıdır. Yıllar boyunca öğretmenlik yaptım: Önce Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda sonra da Boğaziçi Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’nde müzik tarihi, mitoloji ve felsefe dersleri verdim. Anlatacağım konuyu çalışmadan, dersi hazırlamadan bir gün olsun sınıfa girmedim. Bu arada 19 yıl İstanbul Radyosu’nda ve 15 yıl TRT 2 ekranlarında müzik programları hazırlayıp sundum. Stüdyoya ünlü kişileri davet ediyordum, onlarla söyleşi yapıyordum. Hem stüdyoda her şey yolunda gidecek mi diye telaşlanırdım hem de ilk kez televizyon programına çıkan konuklarımın yerine helecanlanırdım. Biliyorum, belki de çok saçma bulacaksınız ama her gittiğim konserde sanatçının sahneye çıkmadan önce perde arkasındaki helecanına ve heyecanına ben de empati kurarım. Cumhuriyet gazetesinde yıllardır yazdığım yazılarda tam solisti veya orkestrayı eleştirmeye başladığım sırada yine aynı empati benim kulağıma “İnsaflı ol” diye fısıldar. Sanki eleştirilen kişi sanatçı değil de benmişim gibi telaşlanırım. Şimdi bakıyorum kimi kalıp cümlelerim oluşmuş: “Bu genci birkaç yıl sonra yine dinlemek isterim” gibi. Onu kırmadan dökmeden ama fazla da pohpohlamayan bir anlatım.
Bu yazım yayımlandığı gün artık 52. İstanbul Müzik Festivali’nin birçok etkinliği de yapılmış olacak. Açılış konserinde şef Cem Mansur yönetimindeki İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’ndan genç piyanist İlyun Bürkev’in solistliğinde Grieg’in Piyano Konçertosunu dinledik. Evet, ben yine sahnedeymişim gibi heyecanlandım, İlyun ile empati kurdum. Ama o son derece kendine güvenli, yaptığı işten zevk alarak çalıyordu. Yumuşak tuşesi de hocası Gülsin Onay’a çok benziyordu. Yarınlarda İlyun’un adını dünyanın önemli sahnelerinde duymayı umarız.
Bu yılki festivalde izlediğim ikinci konseri uzun zaman unutmayacağım: Mantova Oda Orkestrası. Öncelikle konserde çalınan yapıtların tümü 18. yüzyıla ait, bir iç tutarlığına sahipti. Domenico Simarosa’nın (1749-1801) Olimpik Uvertürü ile başladı program. Simarosa, İtalya’da zamanın ünlü bir opera bestecisi. Ardından Antonio Vivaldi’nin (1678-1741) Yaylı Çalgılar Konçertosu (RV 158) ve Luigi Boccherini’nin (1743-1805) Op. 12, Re Minor 4. Senfonisi, diğer adıyla “Şeytanın Evi” çalındı. İkinci yarıda şef ve solist Kristof Barati, W.A. Mozart’ın K.219, No. 5 Keman Konçertosu’nu çaldı. 1775’te bestelenen bu yapıtın “Türk Konçertosu” olarak da bilinmesinin nedeni, Rondo bölümünde yarattığı çifte ritim kurgusunda mehterin vurmalı karakterini canlandırmasıdır. Bestecinin K.331 Piyano Sonatı’nın son bölümündeki (Alla Turca) Türk Marşı’nda sol el de mehter davulu gibi tınlar. Konserin sonunda Barati’nin bis olarak çaldığı Camille Saint-Seans’ın “Introduction ve Rondo Capricioso” adlı yapıtı, bütün salonun ayağa kalkıp solisti ve topluluğu coşkuyla alkışlamasına neden oldu.
Önümüzdeki hafta festivalde iki ayrı kuşaktan iki efsane piyanisti art arda dinleyeceğiz: 31 Mayıs’ta Maria Joao Pires, Lütfü Kırdar Salonu’nda, Festival Strings Lucerne ile Beethoven’ın 3. Piyano Konçertosu’nu çalacak. Hemen ertesi akşam Khatia Buniatishvili İşKuleler’de müzik tarihinin her çağından seçtiği yapıtlarla bir resital verecek: Programa Eric Satie ile başlayıp Liszt/Horowitz düzenlemesi Macar Rapsodisi No. 2 ile tamamlayacak. Bu dinletileri kaçırmayın. Birini bile yakalasanız, size dorukta bir coşku yaşatacaktır.
Ve son olarak bir rica: Festivaldeki program notlarında yorumcular hakkında bilgi veriliyor. Ancak bestecinin doğum-ölüm tarihleri yazılmıyor. İzleyicilerin çoğu bestecilerin yaklaşık olarak hangi dönemde yaşadığını biliyorlardır ama hiç bilmeyenler için bu tarihlerin yazılması çok yararlı olacaktır.
Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
Eğitimcilerden ortak mücadele. Milli eğitim bakanı, itirazlara karşın din ağırlıklı müfredatı onayladı.“DİNSELLEŞTİRMENİN” önünü açacağıve laik, bilimsel eğitime karşı olduğu için
eğitimcilerin tepki gösterdiği “TürkiyeYüzyılı Maarif Modeli” adlı yeni müfredata Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin tarafından onay verildi. Yeni müfredat gelecek eğitim öğretim döneminden itibaren kademeli şekilde uygulanacak.
***
Dünyadan Haberler.
İSRAİL ÇADIR KAMPI BOMBALADI. İsrail’in, Refah kentinde sivillerin sığındığı kampa yaptığı saldırıda onlarca çadır yandı. 23’ü çocuk en az 45 Filistinli yaşamını yitirdi.
Haberin Tamamına cumhuriyet.com.tr adresinden ulaşabilirsiniz.
***
Uluslararası uyarılara kulak tıkayan İsrail bu kez Mısır güçleriyle çatıştı. İSRAİL, hayatta kalmak için Gazze’den kaçmak zorunda kalan Filistinlilerin sığındıkları Refah kentindeki kampa ağır bombalarla saldırdı. Bölgede gerilim yükselirken İsrail-Mısır sınırında da iki ülke askerleri karşılıklı ateş açtı. Mısır bir güvenlik görevlisinin öldüğünü açıkladı.
***
Gündem.
AKP’nin Dışişleri’ne bağlı vakıf düzenlemesine tepki artıyor: DIŞİŞLERİ vakfı kurulmasına yönelik tasarıya CHP’den 40 sayfalık itiraz geldi. Kamu kaynaklarını kullanacak olan vakfın Meclis ve Sayıştay’ın denetiminden kaçırıldığına işaret edilerek “Anayasaya aykırı” dendi. MUHALEFET, iktidarın “dışişleri vakfı” kurulması için hazırladığı düzenlemeyle “paralel bakanlık” kurmaya çalıştığını belirtti.
***
Halk TV, Now TV, Sözcü TV ve gazeteleri hedef alan MHP lideri Bahçeli, “İtibar cellatlığına soyunan kimler varsa, mahkemede dinlenmelerini istiyoruz” dedi.
***
Taksim Dayanışması, Gezi Direnişi’nin 11’inci yıldönümü nedeniyle Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde bir basın açıklaması yaptı.
***
Anket şirketleri sokak hayvanlarının ‘uyutulmasını’ öngören düzenleme hazırlığını araştırdı.
***
İSTANBUL Pendik’teki kan donduran olayda; dört ayrı çöp koyteynerinde parçalanmış erkek cesedi bulundu.
***
Ekonomi.
Yeni ekonomi politikalarının sıkılaştırma önlemleri sanayide daralma sinyallerini artırdı. TÜİK ve Merkez Bankası’nın güven endeksleri düşüşe geçti.
***
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) gündeminde olan kripto varlıklarla ilgili yasa teklifi nde Sermaye Piyasası Kurulu’na (SPK) mahkeme kararı olmadan doğrudan “internetten içeriğin kaldırılması ve erişim engeli getirilmesi” yetkisi veriliyor.
***
Kültür Sanat.
Casa Botter’de Nuri İyem sergisi açıldı. İstanBul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) Restorasyon ve yeniden işlevlendirme çalışmaları sonucu sergi salonu olarak açılan Beyoğlu hafızasının simge yapısı Casa Botter’de “Solo Botter: Nuri İyem” monografik sergisi açıldı.
***
CSO Ada Ankara’nın ‘sanat yönetmeni’ seçiminde yönetmelik değiştirildi iddiası.
***
Spor.
Galatasaray, 24. şampiyonluğu coşkuyla kutlarken başkan Özbek yeni sezon için mesajı verdi.
***
FENERBAHÇE Başkanı Ali Koç, “F.Bahçe kötü sezon geçirdi’ diyen varsa iyi niyetli değildir. Biz 102 puan alsak rakibimize 103 puan aldıracaklardı. Biz bu sene herkesi yendik ama sistemi yenemedik” dedi.
***
FENERBAHÇE başkan adayı Aziz Yıldırım, “Mourinho’yu getireceğiz dedik. Hafta sonu gidiyorum, görüşeceğiz ve getireceğiz” dedi.
***
THY Euroleague’de Ergin Ataman’ın çalıştırdığı Panathinaikos finalde Real Madrid’i 95-80 yenerek şampiyon oldu.
Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Adonis, “Kitap, Hitap, Hakikat”1 adlı kitabının 143. sayfasında şöyle yazar: “Araplar olarak çoğumuz vatan ile dini birleştiririz. Bu nedenle milliyetçilik ile dindarlığı da birbirine karıştırırız. Ama vatan ‘tek’ dindarlık ‘çok’tur.”
Bu cümleyi okuyunca aynı sayfanın boşluğuna alışkanlığım gereği, ben de şunları yazmışım: “Din vatan değildir. Vatanın olmadan dinin olabilir. Vatan sana din verebilir ama din sana vatan veremez!”
İslamın ilkesi olan “ümmet” düşüncesi de vatanı yok sayar. Vatan yoksa, vatanın yoksa “hiç kimse”sin artık. Belki dinin vardır ama din vatan değildir. AKP’nin Cumhuriyetin fabrikalarını, limanlarını, madenlerini kolayca satmasının nedenini arıyorsanız o neden buradadır. Türkiye’yi vatan saymıyor. “Biz neyi satacağımızı çok iyi biliriz!” diyor. Peki neden satıyorsun, satmasını çok iyi bildiğin şey vatanın önemli bir parçası değil mi?
Bu yazıyı defterlerimden birine de aktarmışım. Sayfanın bir yerinde “Sanayinin gelişmesinde din adamlarının bir dirhem katkısı yoktur. İnsanlık bilim ve fen ile insan olup dünyayı değiştirdi” diye yazmışım.
Bir ulusun bağımsız ve egemen olarak üzerinde yaşadığı yeryüzü parçasına ve onun havası ile karasularına vatan denir. Bir kimsenin doğup büyüdüğü; bir milletin hâkim olarak üzerinde yaşadığı, barındığı, gerekirse uğrunda canını vereceği toprak. Bir kimsenin yerleştiği yere de vatan denir. Vatan ile yurt aynı anlamdadır.
Vatanın anlamı sadece sözlük anlamından ibaret değildir. Vatan ırz ve namustur. Vatan “milliyet”tir! Ataların mezarları neredeyse orasıdır. Herkül Millas, Orhan Kemal Ödülü (2021) alan Aile Mezarı2 adlı romanında trajikomik vurgularla çok iyi anlatmıştır. Cenazeler bu nedenle bulundukları yerlerden ata mezarlarının bulunduğu yere gömülmektedir. Ah, ölülerin vatanına sahip çıkıldığı gibi dirilerin vatanına da sahip çıkılsaydı!
“Vatan karnının doyduğu yerdir” derler ama “Doğduğun yerdir” daha ağır basar.
İsterseniz Rumeli göçmenlerine, Şeyh Şamil “muhacirleri”ne sorun. Çerkeslerin sesi Ürdün’den bile gelir. “Sürgün” demek “yitirilmiş vatan” anlamına gelir ve roman, tiyatro ve film konusudur. 1917 Komünist Sovyet Devrimi özellikle birçok edebiyat yapıtına analık etmiştir. “Rumeli göçmenleri” yakın tarihimizde önemli bir yere sahiptir. Göçmen gittiği yeri aşılar, bulaşıcıdır. Çerkesler ve Sefarad Yahudileri geldikleri Türkiye’ye kültürel ve ekonomik katkıda bulundular.
“Vatan” sadece toprak değildir: Kokudur, sestir, sessizliktir, gürültüdür, yemek içmektir, ekmek kokusudur, rakı kokusudur. Geçenlerde, televiyonda dolaşırken bir programa düştüm. Adam 1970-80’lerde Karadeniz’den kalkıp Fransa’nın Normandiya’sında benim çok sevdiğim Rouen’a düşmüş. Çoluk çocuk, torun, torun çocuğu, takım taklavat, koskoca bir horanta, toplanmışlar. Adam Karadeniz ağzıyla konuşuyor, horoz gibi kabarmakta, karısı bir tencereye salmış kepçeyi muhlamayı lastik gibi sündürmekte, odayı vatana döndürmekte. Demek ki vatan yanında taşıyıp gezdirdiğin bir kutsallık.
Bazlamayı bilir misiniz? Kadınlar ocağın önünde sacda etmek atarken arada bir 20-25 santim çapında bazlama yaparlar; içine tulum peyniri, soğan ve maydanozdan oluşan malzemeyi koyup “sıkma” yaparlar Toros köylerinde. Şimdilerde, buna şehirliler “dürüm” diyorlar. Bu sıkma da vatandır benim için.
Vatan sevilir, sayılır, korunur. Ona ihanet etmek ölümden beterdir. Vatana ihanet sadece düşmanla işbirliği yapmak değildir. Beşli onlu çete oluşturup servet yapmaktır; hepsi vatan olan fabrikaları, üretim araçlarını batan geminin malı gibi satmaktır; eş dost, hısım akraba kayırıp nepotizm yapmaktır, beş kuruşluk bir kutu kibriti 15 kuruşa satın alıp 10 kuruşu arada kırışmaktır.
Çocukken, dedemin Toroslar’daki köy evinin damında yer yatağında yatıp el mesafeme gelen yıldızları toplayarak uyurdum. Uyuduğum o güzel uykular da vatandır.
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
Bugün sizleri biraz sayıya, veriye ve istatistiğe boğacağım. Ancak yazdıklarımın uzun sayfalarca düzenlenen raporun özetinin özeti olduğunu söylemem lazım.
Rakamları vererek arşive girmesini istediğim konu ise aslında bizim nasıl fakirleştiğimizin de bir anlamda tablosu.
Çünkü Türk halkının; emeklilerin, memurların, işçilerin, esnafın, plaza çalışanlarının bugün kıt kanaat geçinmek zorunda kalmasının, yurtdışında tatil hayali kuramaması hatta tatil hayali bile kuramamasının nedeni bu rakamlar.
Anlatayım.
2023 yılında tüm harcama birimleri dahil 5 bin 82 merkezi idare, 2 bin 895 yerel idare (alt harcama birimleri dahil) ile kanun kapsamında yer alan diğer 1041 idare (KİT, BİT, DSS) tarafından 82 bin 63 ihale yapılmış.
Bu ihaleler kapsamında 1 trilyon 525 milyar 786 milyon 348 bin TL tutarında 124 bin 787 sözleşme imzalanmış.
2023 yılında, doğrudan temin kapsamında yapılan alım tutarı 86 milyon 591 bin TL.
İstisnai kapsamda gerçekleştirilen alım sayısı 82 bin 63.
Doğrudan temin alım sayısı adet olarak 1 milyon 137 bin 487’dir.
2023 yılında EKAP üzerinden gerçekleştirilen toplam kamu alımları tutarı 1 trilyon 612 milyar 377 bin 622 TL’dir.
Bu inanılmaz bir para. Merkezi Yönetim Bütçesi kadar bir para ihaleler yoluyla harcanmış durumda.
Bakın tekrar yazıyorum 2023 yılında EKAP üzerinden gerçekleştirilen toplam kamu alımları tutarı 1 trilyon 612 milyar 377 milyon 622 bin TL’dir.
Bu tutarın 1 trilyon 351 milyar 756 milyon TL kanunda belirtilen ihale usulleri kapsamında, 174 milyar TL istisna kapsamında 86 milyar 591 milyon 275 bin TL’si doğrudan temin yolu ile yapılan alımlar.
İhale türleri mal alımı, hizmet alımı, yapım işi ve danışmanlık hizmet alımı diye ayrılır.
2023 yılında 4734 sayılı kanun kapsamında yapılan ihalelerin adet olarak yüzde 43.47’si mal alımı, yüzde 25.68 yapım işi, yüzde 30.71’i hizmet alımı ve 0.15’i danışmanlık hizmet alımına ait.
İhaleler tutar bazında değerlendirildiğinde ise 2023 yılında kanun kapsamındaki usullere göre gerçekleştirilen toplam kamu alımı harcamaların yüzde 13.88’i mal alımı, yüzde 74.14’ü yapım işi yüzde 11.73’ü hizmet alımı ve 0.25’i danışmanlık hizmet alımı olarak gerçekleştirilmiş.
2023 yılında 4734 sayılı kanun kapsamında yapılan ihalelerin adet olarak yüzde 69.71’i açık ihale usulü ile yüzde 30.13 ü pazarlık usulü ile yüzde 0.16’sı ise belli istekliler arasında ihale usulü ile gerçekleştirilmiş.
Tutar bazında bakıldığında ihalelerin yüzde 55.66’sı açık ihale usulü yüzde 43.27’si pazarlık usulü ve yüzde 1.07’si ise belli istekliler arasında gerçekleştirilmiş.
2023 yılında pazarlık usulü ile yapılan ihalelerin adet olarak yüzde 54.70’i 21/f kapsamında gerçekleştirilmişken yüzde 43.78’i 21/b kapsamında gerçekleştirilmiş.
Tutar olarak değerlendirildiğinde ise pazarlık usulü ile yapılan ihalelerin toplam tutarının yüzde 96.11’i 21/b kapsamında yüzde 2.02 si 21/c kapsamında gerçekleştirildiği görülmüş.
2023 yılında uyruklarına göre yüklenicilerin üstlendikleri toplam sözleşme sayısı 39 bin 745. Bu sözleşmelerin 36 bin 645’i TC firmalarına, 45’i AB firmalarına, 13’ü ABD firmalarına 42’si de diğer uyruklu firmalara ait.
AB uyruklu firmaların yaptığı sözleşme tutarı 651 milyon TL, ABD’li firmalara ait imzalanan sözleşme tutarı 114 milyon 683 bin TL diğer ülkelere ait sözleşme tutarı 690 milyon 635 bin TL.
Şuraya geleceğim.
Bunlar çok büyük paralar çok büyük rakamlar. Mehmet Şimşek halkın gözünü boyamak için boş tasarruf önlemleri açıklamaktansa bu ihale kanserine el atmalı. Bunun için bakanlıklara ve belediyelerin yaptıkları ihalelere bakması yeterli.
Zaten biraz işi rayına oturtup boş yere ihale harcamalarını kısıtlasa Hazine 500 milyar lira tasarruf edecek.
Eskiden hortumlamak vardı artık ihaleler var.
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
Geçmiş yıllarda hükümetler çok sayıda tasarruf paketleri sunmuşlardı. Sayın Şimşek’in sunduğu palyatif önlemleri içeren paket de sonraki seçimler sırasında unutulacaktır. Bu paketin yüzeysel olduğu kamuoyu tarafından da anlaşılmış olup bu yazımızda yapısal ve sürdürülebilir önlemler üzerinde durulacaktır. Bunları şöyle özetleyebilirim.
Kamu hizmetleri toplumsal fayda maliyet analizlerine uygun bir planlamayla yapılmadıkça; genel ve makroekonomik dengenin sağlanması olanağı yoktur. Yani kıt kaynaklar savurganca kullanıldığında, öncelikle gelir dağılımı adaleti sağlanamadığı için makroekonomik (sürdürülebilir büyüme, fiyat istikrarı, işsizliği ve dış açığı önleme gibi) istikrarı sağlama olanağı yoktur.
Örneğin; hızlı tren yerine otoyol yapımı aşırı miktarda akaryakıt tüketimi savurganlığına yol açan verimsiz yatırımdır. Ayrıca, pahalı taşımacılığın yol açtığı üretim maliyetini yükseltmesi, adil olmayan finansmanı, trafik kazaları, çevre kirlenmesi ve zaman kaybı gibi sosyal maliyetlere yol açmaktadır. Londra’nın merkezinden Paris’in merkezine 2 saat 25 dakikada Manş Denizi’nin altından geçen Eurostar treniyle ulaşılmaktadır. İspanya 4 bin km’ye ulaşan hızlı trenlerle turist sayısını 90 milyona ve gelirini net 85 milyar dolara çıkarmıştır. Çin 40 bin km’lik hızlı trenleriyle en yüksek büyümeyi yakalamıştır.
İnşaat sektörüne sağlanan ucuz krediler lüks konut yapımına ve kıyıların yağmalanmasına yol açarken taşıt alımı için sağlanan ucuz krediler ise karayollarında tıkanmaya ve kentlerde bütün sokakların park yeri olmasıyla sonuçlanmıştır. Gölge fiyatlaması kullanarak yaptığımız hesaplamada, bir doktor için yapılan harcamaların toplamının yaklaşık 500 bin dolar olduğunu gördük. 10 binden fazla doktorun gittikleri ülkelerin bütçelerinde en az 5 milyar dolar ve teknik eleman göçünün de en az aynı miktarda tasarruf sağladığı düşünülebilir. Ölçek büyüklüğü sınırları üzerinde yatak sayısı olan şehir hastanelerinin ise yüksek sosyal maliyetlerine karşın verimsiz oldukları görülmektedir.
Bilimsel ve laik eğitimden uzaklaşıldıkça, mezunlarının rasyonel düşünme yetisi de kaybolmaktadır. Rasyonel eğitim; kişilere meraklarını giderirken mutlu olmalarına, ekonomide prodüktiviteyi artırmaya, bilinçli seçmen olarak demokrasiye katkıda bulunmaktadır. Düşük PISA sonuçlarını ve üniversitelerdeki eğitimin kalitesizliğini de bir tür sosyal savurganlık olarak düşünmelidir.
Belediyeler tarafından sunulacak sosyal konutları düşük kirayla dar gelirlilere kiralama yerine; spekülatif amaçla İstanbul’da 400 bin dairenin kiraya verilmeyerek, yeni konutlar ve AVM’lerin yapılması verimsiz yatırımları artırırken savurganlığa yol açmaktadır.
Türkiye’de hükümetler yukarıda sıralanan örneklerde olduğu gibi kamu hizmetlerini kalite ve miktarını artırma yerine, sözde tasarruf paketlerini savunurlar. Ne var ki gelişmiş ülkelerle kamu sektörünün milli gelire olan oranı yüzde 45-50 arasında değişirken Türkiye’de ise yüzde 18- 23 arasında değişmektedir. Bu nedenle, Türkiye’de eğitim, sağlık, ulaşım, sosyal konut ve sosyal güvenlik hizmetlerinin yetersizliği, derin yoksulluğun temel nedenidir. Faiz politikaları ise yoksulluğu daha da artırmıştır. Bu nedenle ülkenin geleceği için hükümetin yüzeysel tasarruf paketleri sunmak yerine kamuda ve özel sektörde verimliliği artırıcı paketler hazırlaması gerekmektedir.
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
* Emekliler Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya gelip miting yaptılar.
* A Milli kadın voleybolcular, ekonomi sınıfında ABD’ye uçurulmalarına tepki gösterdi.
* ADD Başkanı Bozkurt, ‘Arapça tabela’ söyleminin gerçek sorunu perdelediğini söyledi.
* Borrell, Gazze’nin savaş sonrası idaresi için Filistin Yönetimi’ni işaret etti.
* Son günlerde Merkez Bankası rezervlerinde hızlı bir hareket yaşanıyor.
* Son 4 yılda yüzde 698 yükselen konut fiyatlarının artış hızı enflasyonun altında kalmaya başladı.
* Vitrindeki Albümler. Woman in Turkish Electronic Music (Sub Rosa Records).
* Şampiyon Galatasaray.
G.Saray-F.Bahçe çekişmesinde mutlu sona Sarı-Kırmızılılar ulaştı. İki takım transferleriyle rakiplerinden çabuk ayrıldı. F.Bahçe bir süre önde götürdü, sonra G.Saray koltuğa oturdu, bir daha kalkmadı. Bence iki taraf da şampiyonluğu hak etti. Topladıkları puan, tüm sezonların en yükseği. F.Bahçe, Ali Koç’la en iyi transferleri bu sezon yaptı. Jesus bir yıl daha kalmalıydı. Başkan tercihini İsmail Kartal’dan kullandı. Kartal, maratonun yarısına yakınında iyi işler yaptı. Ancak takım Avrupa kupalarıyla birlikte ligde zorlanmaya başladı. Futbolculardaki düşüş İsmail Hoca’ya yansıdı. Kartal, hata üzerine hata yaptı. Kadıköy’de ve iki deplasmanda kaybedilen puanlar sıkıntı oldu. Bitime 2 hafta kala derbi ortalığı hareketlendirdi. G.Saray kutlamalara hazırlanırken F.Bahçe’nin galibiyeti işi son haftaya bıraktı. Ve dün gece. Mucizelere inanırım ama G.Saray’ın Konyaspor’a yenileceğini aklımın ucundan dahi geçirmedim. İki takıma 1’er puan yetiyordu, şampiyon G.Saray oldu. F.Bahçe bir sezonu daha hüsranla bitirdi, şampiyonluksuz geçen 10 yıl! Şimdi seçim zamanı, ya Ali Koç ya Aziz Yıldırım başkan olacak. Yapacakları ilk iş herkese zeytin dalı uzatmak olsun. Kavgayla bu gemi yürümez. Yeni teknik direktör ve transferler de şart!
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
Uzun yıllar sosyal medyadan uzak durdum. Hakkımda açılan pek çok sahte hesapla uğraştım, yargılandım. Sonunda bir teklif geldi bana. Hiçbir yandaş kanala çıkarılmadığım için, kendi kanalımı kurma teklifini kabul ettim. Böylece sahte hesaplar da boşa düşmüş oldu. “MÜJDAT GEZEN İLE BİZİM EV” YouTube’da umduğumuzun çok üstünde izlenir oldu. Çoktan 22 milyon (22.000.000) izlenmeyi geçmişiz. İyi oldu galiba.
Görmüyorlar diye çalar mısınız?... Vamık amcam dört dil bilirdi. Yaşamının büyük bir bölümü gezilerde geçmiş. O nedenle yabancı dostları ona Gezen Vamık derlermiş. Soyadı kanunu çıkınca dedem “Okuş” soyadını aldığı halde, amcamla babam “Gezen” soyadını almışlar. Yıl 1970, ilk arabamı almışım. Amcamla bir yere gidiyoruz, şimdi tam anımsamıyorum. Gece geç vakit eve dönerken ben direksiyondayım, amcam yanımda oturuyor. Kırmızı ışıkta geçtim. Amcam “Kırmızıda geçtin” dedi. “Amca, geç vakit, kimseler de yok” dedim. Amcam bana hiç unutamayacağım bir olay anlattı. Yıllar önce Almanya’da bir gezide. Geç vakit bir taksiye biniyor. Yollar bomboş. Şoför kırmızı ışıkta duruyor. Amcam şoföre diyor ki: “Neden geçmiyorsun?” Şoför, “Kırmızı yanıyor” diyor. Amcam “Geç canım, kim görecek?” diyor. Şoförün yanıtı amcamın bana verdiği ders olmuştu: “Beyefendi, görmüyorlar diye çalar mısınız?” O günden sonra kuşkusuz tüm trafik kurallarına tamı tamına uydum. Geç saatte de olsa kırmızıda durdum ve bunun bedelini çok ağır ödedim. Kadıköy’de geç vakit eşimle eve dönerken kırmızı ışık yandı. Tabii ki durduk. Arkadan bir araba gelip bize çarptı.
İkinci savaş yıllarında Almanya’da her eve kişi başına bir yumurta düşüyor. Almanlar disiplinli bir toplum olduğu için kimse daha fazlasını istemiyor. Fakat gün geliyor yumurta stokları azalıyor. İşte o zaman Goebbels metodu devreye giriyor. Gestapo bir evin kapısını çalıyor ve “Siz dün fazla yumurta almışsınız” diyor. “Hayır, almadık.” “Hakkınızda ihbar var, artık size yumurta yok.” Bu metot her devirde, her ülkede geçerli olmuştur. Örneğin grip aşısı bulunmuyor mu? Hemen bu metodu kullanıp, işe acele bir formül bulup şöyle bir kararname yapılabilir: “Grip aşısı alabilmek için kalp, böbrek, şeker, kanser hastası ve 70 yaş üstü olmak gerekir.” Bunların hepsini bir arada barındıran zaten ölmüştür. Artık kimse o günden itibaren grip aşısından söz etmez. Hazinede para olmadığından aşı sipariş edilememiş ve getirilememiştir. Sonrası ise meçhul.
“Devrimin yasası yapılan yasaların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafamızdaki akımı bozmadıkça, başladığımız devrim ve yenilik bir an bile durmayacak.”
Dikkat ederseniz size artık köpeğim Lo’nun bunamasından söz etmiyorum. Az önce tıraştan geldi. İyi. Veterineri “Yüz yıl kadar daha yaşar” diyor. Bana da bu kadar bakılsa ben de yaşarım. Yaşlılığı bile sevimli itin... İt diye hemen küçümseriz, hatta bunu küfür olarak bile kullanırız. Birine it de hakarete girer, eşek de hakarete girer, aslan de hatta deme isim olarak bile kullanılır. Aslında hepsi hayvan. Hep dediğim gibi hayvanlara sevgim sonsuz, insanlara da saygım. Çünkü insanın insan olması asırlar aldı. Evrimimiz çok uzun sürdü. Ancak son 50 yıl çok hızlı gitti. Ben hâlâ alışamadım bazı şeylere. Yine de idare ediyoruz. Oyunlarım, filmlerim, okulum, kitaplarım var. Belki hepsi ayrı ayrı uzunca anlatılabilir. Ama ben burada daha yalın olmak istedim. Yaşamımdan aklıma esen kesintileri aldım. Minik minik anılar. Hatırlamadıklarımı da yazayım dedim, baktım imkânsız. Çünkü hatırlamıyorum. Savaş sağ olsa ona sorardım, hemen hatırlardı. Bir gün biri geldi yanımıza. Orta yaşlı bir adam. “Ne haber Savaş?” dedi. Savaş “Ooo 326 Şevki nasılsın?” dedi. Adam bir süre sonra gitti. “Kim bu?” dedim. “İlkokuldan sınıf arkadaşım” dedi. “Demek sık sık görüşüyorsunuz? Yooo, 50 yıldır ilk defa görüyorum” dedi. Hafızası çok kuvvetliydi. Çok erken veda etti. Öyle arıyorum ki...
...
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
From the publisher's feed