
Sign up to save your podcasts
Or


Finans çevrelerinin son günlerde en önemli gündem maddesi Yapı Kredi Bankası’nın satış haberleri. Koç Holding, bu konuda açıklanacak bir gelişme olmadığını ısrarla belirtiyor. Hedefin zaman zaman yaptıkları bir değerleme girişimi olduğunu söylese de iddialara göre Birleşik Arap Emirlikleri’nin en büyük bankalarından First Abu Dhabi Bank, Yapı Kredi’nin yüzde 61.2’sini almak istiyor.
Kazım Taşkent tarafından 1944’te kurulan Yapı Kredi Bankası, Koç Grubu’nun en değerli varlıklarından biri. Banka, Türkiye’nin de en değerli finans kuruluşlarından...
Bugün itibarıyla Türkiye’de toplam 63 banka var. Bu bankaların 11’i ağırlıklı yerli sermaye. Bunların üçü kamu bankası. Yapı Kredi ise aktif büyüklüğü açısından özel bankalar arasında Türkiye’nin üçüncü bankası.
Yapı Kredi Bankası’na talip olan First Abu Dhabi Bank (FAB) ise Birleşik Arap Emirlikleri’nin en büyük bankası. First Gulf Bank (FGB) ve National Bank of Abu Dhabi’nin (NBAD) birleşimiyle 2017’de kurulmuş. 183 milyar dolar varlığa sahip.
Dünya gazetesinden Kerim Ülker’in haberine göre aynı çatıda birleşen iki kuruluşun da Türkiye’ye ilgisi yeni değil. Biri Riva için Galatasaray’a 140 milyon dolar önermiş olmamış, diğeri ise banka almak istemiş.
İddia edilen bu satın alma da gerçekleşirse Türkiye’de Körfez sermayeli banka sayısı 11’e çıkacak.
Körfez sermayesinin Türkiye’yle ilgisi Turgut Özal döneminde tam 41 yıl önce başlamıştı. ANAP hükümeti 16 Aralık 1983’te bir kararnameyle özel finans kurumlarının faaliyetine izin vermiş ve yolculuk şöyle gelişmişti:
- Kararname sonrası ilk olarak 1985’te Suudi-Türk ortak sermayeli Al-Baraka Türk geldi. Türk ortakları da Turgut Özal’ın kardeşi Korkut Özal ile oğulları Murat ve Mustafa Özal’dı.
- 1989’da ise Kuveyt’in ikinci büyük bankası Kuveyt Finans Kurumu, Kuveyt Türk Katılım Bankası’nı kurdu.
- Uzun yıllar sessiz kalan Körfez sermayesinin yeniden Türkiye’yle ilgilendiği yıllar ise AKP iktidarı döneminde başladı. 2006’da MNG Bank, Arab Bank ve BankMed’e satıldı. 2007’de adı Turkland Bank AŞ., kısaltılmış şekliyle T-Bank olarak değiştirildi.
- 2008’de Kuveyt’in en büyük finans kuruluşu National Bank of Kuwait, Turkish Bank’ın yüzde 34.29 hissesini satın alarak ortak oldu.
- 2012’de faaliyet izni alan Lübnan merkezli Bank Audi grubu Türkiye’de Odea Bank’ı kurdu.
- Yine 2012’de Burgan Bank Eurobank Tekfen’in yüzde 99 hissesini satın aldı.
- 2013’te Commercial Bank of Qatar, Alternatifbank’ın yüzde 70’ini satın alarak Türkiye’ye geldi.
- 2016’da Yunan National Bank of Greece, Özyeğin ailesinden aldığı Finansbank’ı Körfez Bölgesi’nin en büyük bankalarından Qatar National Bank’a sattı. Bankanın ismi QNB Finansbank oldu.
- 2018’de DenizBank AŞ., Rus Sberbank tarafından Birleşik Arap Emirlikleri merkezli Emirates NBD’ye satılarak devredildi.
Aslında faize karşı olan bu ülkelerin geleneksel bankacılık yapan Türkiye’nin önemli finans kuruluşlarına talip olmasının nedeni belli: “Türkiye’nin stratejik konumu, ekonomik potansiyeli.”
Peki bankacılık sisteminin giderek daha fazla yabancı sermayenin ağırlığına geçmesi ve son yıllarda özellikle Körfez ülkelerinin talip olması nasıl yorumlanmalı?
Bankacılığı “stratejik sektör” olarak tanımlayan finans uzmanlarından aldığım yorumlar şöyle:
- Banka demek sanayisinin, tarımın, hizmet sektörünün ve bireylerin ekonomi içinde kontrolü demek.
- Garanti Bankası için de bazı iddialar ortaya atılıyor. Yalanlandı ama ya satılırsa?
- Türk ekonomisi üzerinde bu kadar stratejik öneme sahip bir sektörü bir yabancı milletin hakimiyetine bırakmak büyük risk...
Evet uzmanlara göre finans sektöründe risk artıyor. Ancak Türkiye ekonomisini krizden çıkarmak için de iktidarın gözü hep Körfez sermayesinde! Peki iktidarın diline pelesenk olan “millilik” bu arayışın neresinde derseniz, bunu da onlara sormak gerekecek!
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
Yıllardır anlatıyoruz, sokak hayvanları konusunda yapılması gerekenleri sıralıyoruz; akılcı çözümleri bıkmadan, usanmadan kamuoyu ve yetkililer ile paylaşıyoruz ama duymak isteyen yok.
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre AKP iktidarının çözüm diye bulduğu yol KATLİAM!
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 23 Aralık 2021’de Hayvanları Koruma Kanunu’na aykırı olarak belediyelere verdiği talimattan bu yana trol ordusu ve tarikatlar eliyle sosyal medyada köpürtülen köpek nefreti, korkunç bir yasa teklifine dönüşüyor.
İktidar cephesinden sızan haberler, sokak hayvanlarının sahiplendirilmeye çalışılacağını, belediye barınaklarındaki köpeklerin fotoğraflarının çekilerek internet sitelerinde sahiplendirme ilanı yayımlanacağını, bir ay içinde sahiplenilmeyen köpeklerin de iğne ile ya da ilaç verilerek “uyutulacağını” yani öldürüleceğini bildiriyor.
Daha sonra öldürülen köpeklerden boşalan barınaklara alınacak yeni hayvanlar için de aynı süreç tekrarlanacakmış. Yani doldur-boşalt şeklinde sürekli bir katliam silsilesi ile köpekler yok edilecekmiş.
***
Utanmadan buna “merhamet koşulları içinde uygulanacak insani ve acısız yöntem” diyorlar. O nasıl merhamet ki her köpeği potansiyel suçlu ilan edip hayatını alıyor?
Etkin bir kısırlaştırma yapılmadığı sürece sokaktaki hayvanlar üremeye devam eder. “Öldürmek kısırlaştırmaktan ucuz” diye hesap yapanlar, insanlık tarihine gaddarlıklarıyla geçer, tüm dünyanın nefretini kazanır.
Bir kez daha yazıyorum: İnsanlar tarafından evcilleştirilip sömürülen, üretilip satılan ve üzerlerinden ticaret yapılan köpeklerin sayısı, belediyelerin 2004’te yürürlüğe giren 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’ndan kaynaklanan yükümlülüklerini 18 yıl boyunca yerine getirmemesi, kısırlaştırma için ayrılan ödeneği başka alanlarda kullanması, kendi sınırları içerisindeki hayvanları gece yarısı araçlara doldurup başka belediyelerin sınırlarına atması yüzünden çoğaldı!
Gönüllüler, yıllardır aç, susuz ve bakımsız bırakılan sokak canlarına yıllardır kendi olanaklarıyla yardımcı olmaya çalışıyor ama devlet kurumları sorumluluklarını yerine getirmediği için şimdi bunun bedeli hayvanlara canları alınarak ödetilmeye çalışılıyor.
Bu adaletsizliktir, zulümdür, vahşettir, şiddettir! Yaşam hakkı savunucuları, bu katliama TBMM’de geçit veren milletvekillerini asla affetmez, hiçbir şekilde, susmaz, sinmez!
31 Mart yerel seçimlerinden sonra merakla beklediğimiz bir haber, Türkiye’nin ilk vegan festivali Didim Vegfest’in geleceğiydi. Bu konuda Didim Belediyesi resmi bir açıklama yapmadığı için yeni seçilen belediye başkanı Hatice Gençay ile konuştum.
Görevi 5 Nisan’da devraldığını ve ondan önceki dönemde bu yılki festival için seçim nedeniyle herhangi bir çalışma yürütülmediğini, böyle büyük bir etkinlik için aylar önceden hazırlık yapmak gerektiğinden nisan ya da mayıs ayındaki bir festivalin yetiştirilmesine olanak olmadığını ancak seneye genişletilerek yapılacağını söyledi.
Bu iyi haber. Çünkü ilk yıldan beri hem konuşmacı olarak katıldığım hem de hazırlık çalışmalarına katkıda bulunduğum, kamusal alanda belirgin bir farkındalık yaratan ve yöre halkına destek olan önemli bir etkinlik bu.
***
Ancak veganları üzecek bir haber de var. Geçen yıl sahilde açılan vegan büfenin artık aktif olmayacağını söyledi başkan Gençay. O büfenin işletilmesinin belediyeye ek maliyet getirdiğini, onun yerine belediyeye ait tesislere vegan menü eklendiğini anlattı.
Bana göre, sahilde adı vegan büfe olan bir yerin bulunması, 2017’de imzalanan protokole göre “Türkiye’nin İlk Vegan Dostu Kenti” unvanını kazanan Didim’e ayrı bir özellik katıyor ve prestij sağlıyordu. Bu konunun bir kez daha değerlendirilmesi umuduyla, çok ses getiren ve ilgi gören Vegfest’in gelecek yılki etkinliğini sabırsızlıkla bekleyeceğiz.
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
Şahsım devleti nasıl çöküyor (2): Ekonomi
Faşist bir ceza hukuku maddesi olarak “Etki Ajanı” önerisi...
OHAL ilanından bile geniş ve sert önlemleri içeren, “seferberlik ilanı” hakkını “Şahsa” tanıyan yeni kararname...
Asgari ücrete ve emekli maaşlarına zam yapmama kararı...
Milli Eğitim fonksiyonlarının bazılarının tarikatlara ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na terk edilmesi...
Sokak hayvanlarını katletme önerisi...
Mevduat faizlerinin yüzde 50’ye yükseltilmesi ve bu oranda sabit tutulması kararı.
Bütün bunlar gittikçe taban ve destek kaybeden otoriter bir iktidarın, “Şahsım Devleti Rejimi”nin çöküş belirtileri.
Şahsım Rejimi’nin çöküşünün Emniyet güçlerindeki ve yargı mekanizmasındaki görüntülerini dün, son olaylar ve bu sürecin belgelerini yayımlayan kitaplar bağlamında anlatmaya çalışmıştım.
Bugün sıra ekonomik çöküşün görüntülerinde!
***
Yıl 2002, Aralık ayı; Erdoğan/AKP yönetimi iktidara gelmiş:
1 ABD Doları 1.37 Türk Lirası.
Yıl 2024, Mayıs ayı; aradan 22 yıl geçmiş, Erdoğan/AKP yönetimi hâlâ iktidarda:
1 ABD Doları 32.22 Türk Lirası.
ABD Doları 23 buçuk misli değerlenmiş.
Bir başka deyişle, Türk Lirası 23 buçuk kat değer kaybetmiş.
***
Yıl 2003, Erdoğan/ AKP yönetimi iktidara gelmiş:
Enflasyon oranı TÜİK’e göre yüzde 18.4.
2024 yılı Mayıs ayı; aradan 22 yıl geçmiş, Erdoğan/AKP yönetimi hâlâ iktidarda:
2024 yılı ortasında enflasyon oranı TÜİK’e göre, yüzde 69.8.
2024 yılı ortasında enflasyon oranı ENAG’a göre, yüzde 124.3.
Sonuç olarak enflasyon oranı ENAG’a göre 6.7 misli, TÜİK’e göre 3.8 misli artmış.
***
Bu iktidar, ülkeyi kalkındırmak yerine kendi oligarşisini zengin etmeyi hedeflediğinden dolayı, Türkiye’nin refahı için gerekli olan bütün iç ve dış tasarruf, borç ve yatırım kaynaklarını tüketti ama üretimi artırmadığı gibi, üretim kapasitesini ve verimliliğini da düşürdü.
Bu süreç sırasında, geniş halk kitleleri, orta sınıf ve özellikle de dar ve sabit gelirli emekçiler yoksullaştırıldı ve onlardan alınan para, oligarşinin yani iktidar yandaşlarının cebine aktarıldı.
İktidar, 22 yıl boyunca, benim hesaplamalarıma göre, ülkenin yaklaşık 4 trilyon dolar dolayındaki tüm gelirini ve bir miktar servetini kendi oligarşisine nakletti.
Ama yeniden üretim için yatırım yapmadığından ve üretim yapacak olan fabrikaları satıp tarım alanlarını da daralttığından sonunda iflas etti.
Mehmet Şimşek aracılığıyla izlenmeye çalışılan Ortodoks politikalar, yani klasik krizden çıkış modeli, iç ve özellikle dış kaynaklardan doğrudan sermaye ve/veya borç bulmak için, güven tesis etmeye yönelik ama bu hedefin de bu güven ve adalet eksikliği ortamında gerçekleştirilmesi pek olanaklı değil.
Özetle Şahsım Rejimi, devleti iflas ettirdi ve bu iflastan pek kurtarabilecek gibi de görünmüyor.
***
Öyle bir rejim ki halkının güvenliğini, toplumun adaletini, ülkenin üretimini ve refahını sağlayamıyor.
Sizce ne kadar devam edebilir?
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
Gazete manşeti.
Bu podcast yayınları, Cumhuriyet gazetesinden derlenen haberlerin yapay zeka tarafından seslendirilmesiyle oluşturulmuştur. Güncel haberler için www.cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
19 Mayıs’ın 105. yılı kapsamında Almanya Dortmund Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) programlarına katılmak üzere bu şehirdeydik. Sözcü yazarı İsmail Saymaz’la birlikte geçmişi bugüne bağlayıp gelecek beklentilerini paylaştık.
Türkiye hapşırsa Avrupa’daki Türkler nezle olur.
Türkiye’ye bahar gelse Avrupa’daki Türkler meyveye durur!
31 Mart’ın sonuçları Dortmund’a da ulaşmış. Atatürkçüler geleceğe daha umutlu bakarken, nasıl bir geleceğin oluşmakta olduğunu kestiremiyorlar.
Türkiye 1960’lı yıllardan beri “gurbetçiler”e “döviz bankası” gözüyle baktı. AKP döneminde bu bakışa yenisinin eklendiğini bir kez daha gördük
- Oy deposu!
“Yurtdışına çalışmak için giden Türkler” politikası olmadığı için yurttaşlarımız rüzgârda savrulan yaprak misali buldukları dala tutundular.
AKP ise Türkiye’nin devlet olarak ürettiği bölük pörçük politikaların dışında kendi siyasetine zemin olacak ayrı yapılar kurdu. Oysa klasik söylemle “lobi oluşturma” hedefine yönelik çalışılsa durum başka olur. Gerçek bir “Türkiye gücü” oluşurdu.
***
Almanya’daki Türkleri bilen kişi, Türk ile karşılaşınca sorar:
- Hangi Türkiye’densin?
Dortmund’daki konferansa katılanlar,
Türkiye’nin değişik kentlerinden ve değişik düşüncelerinden güzel bir Türkiye senteziydi. Eski ülkücülerden eski devrimcilere kadar Türkiye’yi karşılıksız seven, ülkeden aldıklarıyla değil, ülkeye erdikleriyle doyan bir yelpaze vardı. Almanya’da doğmuş altı gencin söylediği “Dağ Başını Duman Almış” bizi de heyecanlandırdı.
Konferanstan sonra “Gurbetteki Türkçe ve Gençlik” konulu sempozyum vardı. Almanya’da Türkçe kitaplar yazan Şenay Tek, Kemal Yalçın, Halil Gülel, Şükrü Akarsu, Şener Kaya, Yaşar Kara farklı boyutlara değinen, yaraya tuz basan konuşmalar yaptılar.
Almanya’da dördüncü kuşak farklı geliyor. İlk kuşağı Bekir Yıldız, Yüksel Pazarkaya, Fakir Baykurt’un kitaplarından okumuştuk.
Çok ekstrem bir durum ama dördüncü kuşaktan biriyle ilk kuşak mahkemelik olursa hâkim önünde tercüman aracılığıyla anlaştığı oluyormuş.
ADD Başkanı Dr. Süleyman Soytürk’le Dortmund’u dolaşıyoruz... Tabelalar geçiyor:
Harran Ocakbaşı, Dersim Sofrası, Helvacı Ali...
Tabelalar, Almanya’da tutunan Türklerin de az olmadığını gösteriyor. İlk kuşak çoğu madende olmak üzere işçi olarak gitmişti. Son kuşaklar her alanda. ADD İkinci Başkanı Caner Demirci, Adanalı söylemini bozmadan anlatıyor:
“Benim kızım Almanlara Almanca öğreten bir Almanca öğretmeni...”
***
Günter Wallraff, 1985’te yayımlanan Ganz Unten (En Alttakiler) adlı romanını bir Türk işçisi kılığına girip, madenlerde, ağır işlerde çalışarak yazmıştı. Türklerin hangi zorluklarla Almanya’da yaşadığını duyurmuştu.
Bugün Türkler her alanda kendilerini kabul ettirmişler. Şimdi Türklerin “bir altında” Suriyeliler var. Almanya’nın aldığı 1 milyon Suriyeli, ülkenin başlıca “derdi”. Bunun yanında Nazi siyasetinin yükselmesi sadece Almanya’nın değil, tüm Avrupa’nın geleceğini ilgilendiren bir durum. Merkel dönemine tek eleştiri, 1 milyon Suriyeliyi Almanya’ya alması. Konu açılınca takıldık:
- O da bir şey mi? Bizde 10 katı var!
Dortmund’daki kömür havzaları kapanmış. Yerini yüksek teknoloji yatırımları almış. Maden işçilerinin lojmanları duruyor. Hemen tümünde geçmişte madende çalışmış emekli Türkler oturuyor. Bir evin önündeki Karamanlı teyzeyi selamladık. Dizlerinden dolayı üst kata çıkamamaktan yakındı. Lojmanın yanında küçük bahçe olduğunu öğrenince seslendim:
- Teyze bahse girerim, orada yeşil soğan yetiştiriyorsundur!
Beraber gittik, kuşlar dadanmasın diye naylon torba da asmış.
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir. https://www.cumhuriyet.com.tr/
1) Ne yazık ki, Şahsım Rejimi’nde, iktidar mensuplarının ve emniyet güçlerinin bir bölümü, mafyavari suç örgütleriyle iç içe geçmiş bir görünüm vermekte.
Son olay, Ankara Emniyet Müdürlüğü’ndeki Ayhan Bora Kaplan operasyonudur.
Bu operasyonda, bir suç örgütüne yapılan gözaltılarda, bu gözaltıları yapan polis müdürleri ve amirler de, gözaltına alınmıştır.
Olayın birbirine zıt her iki yorumu da, emniyet ile suç örgütü arasındaki ilişkilere dayalıdır.
Bu iddialar pek çok medya organında yer almıştır ama en son bilgiler, Saygı Öztürk’ün ve Timur Soykan’ın yazılarında görülebilir.
Sondan bir önceki olay ise Sinan Ateş cinayetidir.
Bu cinayet, sadece emniyet güçleri ve yargı mekanizması içindeki bazı kişileri değil, iktidar mensuplarının kimilerini de içine alan bir felakettir.
Mafyavari suç örgütleri ile emniyet güçlerinin ve iktidar mensuplarının ilişkileri konusunda Timur Soykan’ın, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan BARON İSTİLASI adlı kitabına bakılabilir:
“Kanuni Hırsız”ları kimler koruyordu?
Avrupa’nın en çok aranan Hollandalı uyuşturucu baronuna oturum iznini kimler verdi?
Sırp asıllı İsveç vatandaşı uyuşturucu kaçakçısı, Bulgaristan pasaportuyla nasıl Türk vatandaşı yapıldı?
Kırmızı Bülten’le aranan uyuşturucu baronlarına, çete liderlerine, silah kaçakçılarına vatandaşlığı kimler satıyor?
Tonlarca kokain yüklü gemiler, keskin nişancılar, silikon maskeli tetikçiler, zehirli planlar, mıknatıslı bombalarla suikastlar, cani mafya babaları, kravatlı çeteler, yeraltı dünyası ile yerüstünün kardeşliği...
***
2) Ne yazık ki, Şahsım Rejimi’nde, iktidar mensuplarının ve yargı mekanizmasının bir bölümü, son yıllarda, medyada “FETÖ Borsası” denilen biçimde, yeniden bir terör örgütüyle ilişkili bir görünüm vermiştir.
Bu konuda Can Özçelik’in Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan FETÖ BORSASI adlı kitaba bakılabilir.
Kitaptaki bazı konular şöyle özetlenmiş:
Fethullah Gülen’i Pensilvanya’da ziyaret ederek üç gün geçiren işadamına takipsizlik kararı nasıl verildi?
AKP İl Başkan Yardımcısı, MİT ve Emniyet ilişkilerini kullanarak nasıl çıkar sağladı?
Hakkında FETÖ’den gözaltı kararı olan işadamını kim, nasıl Emniyet’ten “elini kolunu sallayarak” çıkardı?
100 bin dolara takipsizlik kararı nasıl verildi?
Özetle, kurulan FETÖ Borsası’nda kimler rol alıyor, kimler kaç paraya kurtarılıyor?
Bazı iktidar mensuplarıyla, kimi emniyet ve yargı çalışanlarının iç içe geçmiş görünümleri, FETÖ-Erdoğan/AKP ittifakı sırasında Silivri Davalarıyla başlamıştı.
Ergenekon, Balyoz ve benzeri Silivri davalarına ilişkin yüzlerce kaynak kitap var.
FETÖ ile ittifak sonrası için de, yine Kırmızı Kedi Yayınevi’nin bastığı, Pehlivan ve Terkoğlu’nun birlikte yazdıkları METASTAZ ve CENDERE adlı kitaplarla, Terkoğlu’nun SS adlı kitabı hemen akla gelen yayınlar arasında.
***
Bir siyasal rejimin çöküş süreci son derece karmaşık bir olaydır.
Bu süreci irdelemeye devam edeceğim.
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
Doğru soramazsan cevabı da doğru veremezsin. Yanıtın çiçekleri, sorudaki tohumda saklıdır. Pazartesi günü “Yok artık daha neler göreceğiz?” dediğim bir olayı anlatmıştım. Hatırlatayım. Suriye’deki harekât bölgesinde operasyonları yöneten Tuğgeneral B.Ç’nin makam aracıyla Türkiye’ye insan kaçakçılığı yapılmıştı. Tuğgeneralin emir subayı ve korumalığını yapan uzman çavuş, generalin aracıyla Suriyeli sığınmacıları para karşılığı sınırdan geçiriyordu. Bunu yaparken de generalin aracının aranmamasından faydalanıyordu. Savcılık operasyonuyla söz konusu isimler yakalanmış, Suriye’deki general emekliliğe sevk edilmişti. Urfa’daki 20. Zırhlı Tugay’ın Komutanı Tuğgeneral M.B. ise soruşturmanın selameti için Hakkâri Yüksekova’da 3. Piyade Tümeni’ne komutan yardımcısı olarak atanmıştı.
Yazımın ardından Milli Savunma Bakanlığı kaynaklarıyla görüştüm. Yaşananları teyit etmekle birlikte soruşturmada başka detaylara da ulaştım. Aslında kaçakçılık yapan askerleri yakalayan da askerlerdi. Süreç şöyle gelişmişti: Askerler, sınırın Türkiye tarafındaki Suriyelileri yakalamışlar, onları sorguya almışlardı. Bu sorgu sırasında, Suriyeliler her şeyi itiraf etmişti. Askerler, bunun üzerine kendi silah arkadaşlarına operasyon yapıp savcıya teslim etmişti.
TERÖRİST "BIRAKIN GİDEYİM" DİYOR
İşte bu olayların ardından yine sınırda yaşananları anlatan, yine şaşırtıcı belge elime geçti. 12 Ağustos 2021 tarihli, Bursa İl Göç İdaresi’nin hazırladığı evrak, İçişleri Bakanlığı’na ve Hatay Valiliği’ne yollanmıştı.
Ne yazdığını aynen aktarayım:
“Suriye uyruklu YTS (Yabancı Terörist Savaşçısı) 13.01.1993 doğumlu Samer Elbo isimli yabancının Hatay Cilvegözü Kara Hudut Sınır Kapısı’ndan gönüllü geri dönüş işlemleri planlanmaktadır. Bahsi geçen yabancı ile yapılan görüşmelerde gönüllü olarak ülkesine dönmeyi beyan etmiş ve bu hususta müdürlüğümüze dilekçe ile müracaatta bulunmuşlardır.”
Belge, “adı geçen yabancının teslim alınıp ülkemizden çıkışının yaptırılması” ifadeleriyle tamamlanıyor.
Siz de “Nasıl yani?” dediniz. Resmi evrakta “Yabancı Terörist Savaşçı” olarak geçen biri, nasıl oluyor da devletin imkânlarıyla sınıra götürülüp kuş gibi bırakılıyor?
Elbette ben de şaşırdım. İçişleri Bakanlığı kaynaklarını arayıp sordum.
Bakanlık kaynakları söz konusu belgeyi teyit ederken tuhaflığın aslında yaşadığımız gerçeklikten kaynaklandığını anlattı.
Şöyle ki...
Türkiye’ye yasadışı şekilde girmiş bir yabancı yakalandığında önce Türkiye’de suç işleyip işlemediğine bakılıyor. Herhangi bir suça karışmışsa yargılanıyor.
Ya karışmamışsa?
Güvenlik bürokrasisinden istihbarat isteniyor. Yani söz konusu göçmen, Suriye’deki bir terör örgütünün mensubu mu sorusu soruluyor. Belgede geçen Samer Elbo için belli “evet” cevabı alınmış.
İşte bu noktada tuhaflık başlıyor. Samer Elbo gibi “yabancı terörist savaşçı”lar Türkiye’de tespit edilmiş bir suç işlemedikleri için yargılanmıyor. Toplanma merkezlerine götürülerek burada bekletiliyor. Uluslararası hukukta Suriye savaş bölgesi sayıldığı, Türkiye ile Suriye arasında mevcut durumda suçluların iadesi prosedürü uygulanamadığı için Suriye devletine de teslim edilmiyor. Hiçbir üçüncü ülke de bir teröristi ülkesine kabul etmiyor. Haliyle “yabancı terörist savaşçı”nın kendi isteğiyle dilekçe vererek “Ülkeme döneyim bari” demesi bekleniyor.
Belgeden anlaşılana göre Samer Elbo bu dilekçeyi vermiş. Bursa’dan alınıp Hatay’da Cilvegözü Kapısı’na bırakılmış. Yürüye yürüye sınırın karşı tarafına geçmiş. Muhtemel ki Suriye’deki terörist arkadaşlarına kavuşmuş, terör faaliyetlerine devam etmiş. Bilemiyoruz ama belki de becerebilirse Türkiye’ye yeniden geçmeye çalıştı.
...
*Bu köşe yazısı, yapay zeka tarafından seslendirilmiştir.
https://www.cumhuriyet.com.tr/
1988’de İmam Humeyni tarafından siyasi mahkûmların infazını denetleyen bir komitenin parçası olan,
20’li yaşlarından itibaren İran yargısında üyesi olduğu dört kişilik “ölüm komitesi”ndeki görevlerinden dolayı binlerce muhalifin, komünistin idamına hükmeden,
Bu nedenle “Tahran Kasabı” ve “İdam Lordu” diye anılan,
Gücünü kanıtlamak için İran “ahlak polisi”ni devreye sokan,
22 yaşındaki Mahsa Amini’nin kıyafeti nedeniyle, saçı gözüktü diye dövülüp öldürülmesine yol açan,
Ardından bu vahşete karşı düzenlenen protestolarda beş yüzden fazla insanı öldürten, çok sayıda protestocuyu tutuklatan ve bazılarını da idam ettiren İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi için yas tutmadım.
MAHSA AMİNİ VE ŞERİATA DİRENENLERE SELAM OLSUN.
Türkiye’nin hiçbir yasında yas tutmayan,
Türkiye’ye gerçekleştirdiği resmi ziyarette, laikliğin simgesi olarak görüldüğü için Anıtkabir’e gitmeyen,
İran’da laik devlet yapısını yıkan “İslam Devrimi” geleneğinin temsilcisi,
İran’ın faşist molla rejiminin başı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasında ölmesinden dolayı yas tutmadım!
Ben onun temsil ettiği gericiliğe karşı başörtülerini çıkarıp yakan, saçlarını keserek şeriata direnen kadınların yanındayım.
Amini, hastaneye kaldırıldığında İran’da yapılan protestoları gösteren videolar yayılmıştı. Sokaklarda halkın “Diktatöre ölüm!” sloganları yankılanırken bir grup kadın başörtülerini çıkararak “IŞİD’li şerefsizler!” diye bağırıyordu.
Ahlak polisi, protestoya katılan kadınları çığlık çığlığa, tartaklayarak gözaltına alırken çevredekiler sadece izliyordu. O görüntüleri hiç unutmadım.
İbrahim Reisi, kadınların kamusal alanda ve internetteki görüntülerinde kıyafetlerinin İslami kurallara uygun olması için daha katı cezalar getiren yasayı imzalayan kişiydi. Göreve geldikten hemen sonra, “ahlak polisi” olarak bilinen din polisini canlandırdı.
Kadın hareketi, İran’da ulusal güvenliğe tehdit olarak görülürken Mahsa Amini, Reisi’inin İran toplumu üzerindeki “Batı etkisine” karşı “sıfırdan İslamlaştırma programının” kurbanlarından biriydi!
Türkiye’nin ilan ettiği yas, benim yasım değildi. Milli yas kavramı, Türkiye’de çoğunluğun duygularını ifade edecek şekilde değil, AKP iktidarının siyasi ilişkileri dikkate alınarak kullanılıyor.
Daha önce de Suudi Arabistan kralı için yas ilan edenlerin aklına geçen yıl Irak’ın kuzeyinde on iki askerin yaşamını kaybetmesi üzerine milli yas ilan etmek gelmemişti.
Ben laik Türkiye’de Cumhuriyet Devrimi’nin savunucusu olarak, İran’da kadınlara ve aydınlara yıllarca korkunç bir baskı ve şiddeti yaşatan Reisi gibilerin ardından yas tutmam. İran halkının “derin bir acı içinde olduğu” ifadesi de gerçeği yansıtmıyor.
Belli ki yas tutanlar, başörtülerini havaya savurup özgürlük çığlığı atanları ne görüyor ne de duyuyor. Kalpler vicdansız olunca kulaklar duymaz, gözler görmez olur!
***
Daha fazlası ve güncel haberler için cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
Soğuk Savaş döneminde ABD’nin ve NATO’nun nükleer stratejisini hazırlayan önemli strateji geliştirme merkezi RAND’ın mayıs ayında yayımladığı, “The Sources of Renewed National Dynamism” (Yenilenen Ulusal Dinamizmin Kaynakları) başlıklı rapora göre, azalan göreceli üretim kapasitesi, yaşlanan nüfusu, kutuplaşan politik sistemi, yozlaşmış bilgi ortamı, Çin’in giderek artan meydan okuyuşu ve çok sayıda kalkınmakta olan ülkenin Amerikan gücüne olan saygısındaki azalma ABD’nin rekabet gücünü tehdit etmekte ve düşüşünü hızlandırmaktadır. RAND’a göre, tarihi örnekler, düşüşteki büyük güçlerin nadiren yeniden yükselişe geçtiğini göstermektedir.
İmalat kapasitesindeki göreceli düşüş, küresel güç mücadelesinde, ABD’nin en güçlü rakibi Çin ile ilişkisinde, en önemli sorunu oluşturmaktadır.
Dünyada hâlâ en büyük gayrisafi hasılayı gerçekleştiren ABD’nin 2023 yılında dış ticaret açığı 773 milyar dolardır. Aynı yıl, Çin’in dış ticaret fazlası ise 823 milyar dolar; ABD’nin Çin ile ticaretindeki açık ise 280 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir.
Bu çelişkinin nedeni, ABD gayrisafi hasılasında en büyük payı imalat değil, hizmet sektörünün almasıdır. 2023 yılı değerlerine göre ABD imalat sektörünün gayrisafi hasıla içindeki payı, 2.8 trilyon dolar ile sadece yüzde ondur. Aynı yıl Çin’de ise imalat sektörü 5.59 trilyon dolar ile toplam gayrisafi hasılanın yüzde 31.7’sini oluşturmuştur. Bir başka ifade ile Çin’in imalat sektörünün kapasitesi, ABD’nin imalat sektörünün kapasitesinin yaklaşık iki katıdır.
Örnek olarak ifade etmek gerekirse, çelik ve elektrikli araç (EV) üretiminde Çin’in, açık ara ABD’nin önünde olduğu söylenebilir. 2023 yılında, Çin’in çelik üretimi 1.019 milyon ton; ABD’nin çelik üretimi ise sadece 80.7 milyon ton olarak gerçekleşmiştir. Aynı yıl Çin’de 9.3 milyon elektrikli araç (EV) üretilmiş ve dünyada, çoğu Batı markalı elektrikli araçların satışının yüzde altmış beşini Çin gerçekleştirmiştir.
ABD, Çin’in imalat sektöründeki bu üstünlüğüne, Trump’ın başkanlık döneminden bu yana Çin’den ithal edilen ürünlere yüksek gümrük vergisi uygulayarak karşı koymaktadır. Biden yönetimi, 14 Mayıs 2024’te, Çin’den ithal edilecek çelik ve alüminyum ürünlerine yüzde 25, yarı iletken ürünlere yüzde 50, elektrikli araçlara yüzde 100, elektrikli araç bataryalarına yüzde 25, güneş pillerine yüzde 50, tıbbi ürünlere yüzde 50 gümrük vergisi uygulayacağını açıklamıştır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD liderliğinde kurulan kurallara dayalı dünya düzeni olarak da tanımlanan dünya düzeni, ekonomide ve uluslararası ilişkilerde liberalizmi esas alan dünya düzeni olarak tanımlanmıştır. Açık pazarlar, serbest ticaret, malların ve sermayenin serbest dolaşımı, gümrük vergilerinin kaldırılması bu düzenin karakterini oluşturmuştur. ABD, Çin mallarına yüksek gümrük vergileri uygulayarak liberal dünya düzeninin kurallarını çiğnemekte ve korumaya çalıştığı bu düzeni kendi elleri ile tarihin mezarlığına gömmektedir.
Bu şartlarda, Çin’in yükselişini frenlemek ve küresel liderliği sürdürebilmek için ABD’nin önünde iki seçenek olduğu ifade edilebilir:
Birincisi, imalat sektörünü yeniden güçlendirerek Çin ile rekabet edebilecek kapasiteye çıkarmak. Bu seçeneğin, birçok nedenle başarı ihtimalinin düşük olduğu söylenebilir.
İkincisi, Asya-Pasifik’te Çin’e karşı Ukrayna savaş modelini Tayvan ile uygulamak ve başta Japonya ve Filipinler olmak üzere bölgedeki müttefikleri bu savaşta kullanmak. Savaşmadan hasmın direncini kırmayı amaçlayan stratejik kültürü nedeni ile Çin’in bu oyuna gelmesi uzak bir olasılıktır.
Son sözüm iktidar adayı CHP ile ilgilidir. CHP, “Türkiye Atlantik blokunun üyesidir; bu nedenle de her şartta Atlantik bloku ile birlikte hareket edecektir” diyerek bu anlayışa göre dış politika mı uygulayacaktır; yoksa dünyadaki bu değişimi ve kurulmakta olan yeni düzeni dikkate alarak, daha esnek dış politika vizyonu mu geliştirecektir. Bu sorunun cevabı Türkiye’nin kaderini etkileyebilecektir.
Nejat Eslen
EMEKLİ TUĞGENERAL
İran’ın iki önemli ismi kazada öldü, UCM başsavcısı Gazze aktörleri için tutuklama istedi. İRAN Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Azerbaycan dönüşünde Doğu Azerbaycan’ın Tavil köyü kırsalına düşen helikopterde yaşamını yitirdi. Reisi için dini lider Hamaney’in halefi gözüyle bakılıyordu. Seçime kadar görevi Muhammed Muhbir vekâleten yürütecek.
***
***
***
Yüzyılık tohumlar toprakla buluştu.
***
***
Antalya Akra Caz Festivali’nin 7’ncisi 24 Mayıs - 12 Haziran tarihleri arasında Akra Hotel’in açık hava sahnesinde düzenlenecek.
***
***
Son maçlar pazar günü - Süper Lig’de şampiyonun belli olacağı Konya Galatasaray ve Fenerbahçe-İstanbul maçları 26 Mayıs’ta saat 19.00’da oynanacak.
***
BU HABER METİNLERİ YAPAY ZEKA TARAFINDAN SESLENDİRİLMİŞTİR.
Haberlerin devamı ve güncel haberler için cumhuriyet.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.
From the publisher's feed