KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Umarım, “Pandora’nın kutusu” açılmaz - Fehmi Koru

    Türkiye’de yaşananları gözlemeye çalışırken gözüme çarpanlar yalnızca Fenerbahçe’nin ligde başına geleni anlamama yaramakla kalmıyor [Bakınız: “Futbolumuz ne ise siyasetimiz de öyle…’ yazım], üstelik bir de tarihimizin sonucu itibariyle en belirleyici döneminin ilk bakışta göze çarpmayan özelliklerini kavramama da yarıyor…

    Vaktiyle Fenerbahçe’de top koşturmuş futbol yorumcuları bile yıldız kadronun sahadaki perişan halini anlamakta zorlanıyor.

    Teknik direktörlüğünü de yapmış eski kaptanının, yönetime yönelttiği, “Şampiyonlar Ligi serüveninde gol kralı olan, leblebi gibi gol atan adamın neden gönderildiğini” sorgulayan mesajına cevap sözü geçen oyuncudan -Talisca’dan- geldi: Sebep, kendisini takıma getiren eski yöneticiye yeni yönetimin duyduğu husumet imiş…

    Siyaset hayatında da benzer görüntüler yok mu günümüzde?

    Uzun yılların iktidarı kendisine güç veren kadrosundan en verimli olanları göndere göndere geldi bugünlere, öyle değil mi? Sadece siyasileri trenden indirmekle kalınmadı, onlarla bir biçimde irtibatlı görülen -veya sanılan- bürokratik kadrolar da tasfiye edildi; edilmedi mi?

    Geriye bugünkü siyasiler ile bürokratlar kaldı.

    ‘Fon skandalı’ hiçbir iktidarın hoşlanmayacağı türden sorunları kapıya dayadı. Acaba, kamuoyunun merakla beklediği türden skandalın üzerine gidilmesinin “Pandora’nın kutusu” açılmış gibi bir etkisi olacağı için mi top çevriliyor?

    “Biz buna benzer ne badireler atlattık” diye düşünülüyor olmalı.

    Ancak bu skandalın önceki badirelerle benzer bir tarafı yok.

    6 min
  • Emir Sarıgül’ün ifadesi de sızdı nitekim! Elif Çakır

    Sizin de dikkatinizi çekiyor mu? 21 Ekim’de “kara para aklama” soruşturması kapsamında gözaltına alınıp tutuklanan Emir Sarıgül’ün ifadesi de hiç şaşırtıcı olmayan bir biçimde kamuoyuna sızdı.

    Aynı tarihte fon soruşturması kapsamında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski başdanışmanı 2023 seçimlerinde AK Parti’nin seçim kampanyasını yöneten, “Türkiye Yüzyılı” sloganının mimarı olarak gösterilen (reklamcı Mehmet Kaya, bu fikrin kendi ajansından alındığını iddia etmişti) eski AK Parti Milletvekili Ertan Aydın’ın içinde olduğu toplam 31 kişi gözaltına alındı; bunlardan 23’ü tutuklandı

    8 min
  • Sudan ucuz ama kim alacak! İbrahim Kahveci

    Bir el çok sıkı çalışıyor.

    Bu el öyle dış güçler vs. değil. Bu el içimizde ve tüm kurumlarda. Sanırsınız ki piyasalar daha da karışsın, şirketler daha da ucuzlasın diye deli gibi çalışılıyor. Krizin derinleşmesi galiba onların işine geliyor.

    Bu el nasıl bir el ise muhalefetle de zerre alakası yok. Sadece ucuz ama sudan ucuz hisseleri bekliyormuş gibi bir el…

    El işte!

    ***

    Şimdi size iki veri açıklayacağım: BIST 100 Endeksi, fon lağımı patlamadan önce 14.400 seviyelerindeydi. Şimdilerde ise 10.700’lerde seyrediyor. Endeksin eski seviyeye yükselmesi için kabaca yüzde 34 artış gerekiyor.

    Borsanın ikinci büyük göstergesi olarak baktığım ana endeks BIST-BANA ise 60 bin seviyelerinden 21.500’lere geriledi. Kaybın telafisi için yüzde 170 yükseliş gerekiyor.

    Size bunu daha farklı izah edeyim: BIST 100 Endeksi 14.400’den 10.700 seviyesine düştü ya… İşte aynı oranı uygularsak XBANA Endeksi 14.400’den 5.200’e düştü demektir.

    Veya bir başka açıdan yaklaşalım: XBANA Endeksi şu anda Aralık 2023 seviyesine gelmiş durumda. İşte o tarihte BIST 100 Endeksi 7.200 seviyelerinden işlem görüyordu.

    Aslında en doğru veriyi burası gösteriyor. Eğer borsamızda AK Parti öncesi şirketler olmasaydı borsa endeksimiz 7 binli seviyelere çoktan düşmüş olacaktı.

    İyi ama hesap burada bitmiyor.

    Aralık 2023’te dolar 29,5 liraydı ve şimdi 1 dolar 49,80 lira ediyor. Bu ne anlama geliyor, izah edeyim: Aralık 2023’te 7.200 endeks 245 dolar etmektedir. Şimdi ise aynı endeksin dolar karşılığı 145’in altına tekabül ediyor.

    Türkiye için en büyük kriz aralığı, borsa endeksinde 125-175 dolar aralığıdır. Mesela 2008-09 küresel krizde borsanın can çekiştiği seviye dolar bazında tam bu aralıktı. Ekim 2008-Nisan 2009 aylarında tam bu aralıkta 6 ay boğuştuk ve sonrasında toparlayabildik.

    Kısaca şöyle noktalayalım: Borsa endeksimiz, eğer eski büyük hisseler olmasaydı şu anda küresel kriz seviyelerinde olacaktı. Halka açık 626 şirketin 100’ünü çıkarttığımızda diğer hisseler tam bu aralıktan işlem görmektedir.

    Not: Destek Finans gibi, Katılımevim gibi daha birçok hisse sert yükselişler yaşarken Borsa 100 endeks hesaplarındaydı. Oysa düşüşlerde bu hisseler endeksten çıkartıldı. Soru şu: Bu foncu çocukların borsa endeksinde artı bakiyeleri ne olacak? Bu artı bakiyeler BIST 100’ü sanal olarak ne kadar yukarıda tutmaktadır?

    ***

    Gelelim tekrar ana konumuza.

    AK Parti öncesi büyük şirketler sayesinde borsa endeksimiz çok düşmemiş görünüyor. Oysa durum hiç öyle değil.

    Geride kalan hisseler için durum 2008-09 küresel kriz fiyat aralığında. Adeta sudan ucuz şirketler pazarına dönmüş durumdayız.

    MÜSİAD’ın eski Başkanı Abdurrahman Kaan, Temmuz 2018’de şunu demişti: “Türkiye hiç olmadığı kadar cazip bir ülke. Şu anda elinde 40 milyar doları bulunan bir grup gelse Türkiye’deki şirketlerin dörtte birini satın alabilir.”

    Şimdi durum farklı mı?

    6 min
  • Neden birinci gün görevden almadınız? İsmet Berkan

    Her işimizi yarım yamalak yaptığımız gibi fon soygunuyla da yarım yamalak mücadele ediyoruz.

    Öyle olduğu için soyguna artık müdahale edilmek zorunda kalınan 16 Eylülden bu yana 45 günden fazla zaman geçtiği halde Türkiye sorunu kontrol altına alamadı.

    Daha ilk gün koca koca yetkililer çıkıp “Ortada sistemik bir risk yok” dediler.

    Aslında vardı sistemik risk; en azından borsada en azından 40 hisse senedine yayılan ciddi bir sorun vardı ama bu cümleyi yetkililerin ağzından okuyanlar, “Herhalde devlet şimdi var gücüyle devreye girecek, risk ortadan kalkacak” diye düşündüler.

    Oysa öyle bir şey yapılmadı. Riskli birkaç hisse senedinde yaşananlar borsanın geneline sirayet etti. Bugün borsadaki değer kaybı milat olarak kısmi paniğin başladığı Ağustos sonunu alırsak 170 milyar doları aşmış durumda.

    Oysa birinci gün yapılması gereken hareket belliydi: Fonların yoğunlaştığı fiyatı şişirilmiş hisse senetleri SPK’nın fon tasfiyesi kararıyla eş zamanlı olarak “izleme pazarı”na alınması, BIST 100’den çıkarılmalıydı.

    Normal işleyen ve normal görevlerini yapan bir devlette 131 fonun tasfiyesine karar verilirken SPK ile Borsa İstanbul birbiriyle konuşur, koordineli hareket ederdi.

    Sadece bu da değil. Bu fonları yöneten fon yönetim şirketleri, o şirketlerin bağlı olduğu holdingler, yatırım bankaları, borsa aracı kurumları sanki hiçbir şey olmamış gibi günlerce, hatta haftalarca ayakta durmaya, işlem yapmaya devam ettiler.

    Oysa daha birinci gün bu şirketlerin tamamına kayyum atanmalı, kontrol patronların elinden alınıp devlete devredilmeliydi. Bu da yapılmadı.

    Ama daha vahimi de vardı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Hazine-Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de krizin ilk gününden beri müthiş pasif davranıyorlar.

    6 min
  • Bremen’deki bir avukat için Bornova’daki bir gazeteci nasıl gözaltına alındı? Yıldıray Oğur

    Fon skandalının hala gündemin ilk sırasında olmasının sebebi AK Partililerin ikna edilmemiş olması.

    Çeşitli komplo teorileri deneniyor ama artık bunları kimse tabiri caizse yemiyor.

    Muhafazakar kesimin bu sessiz direnişi toplumsal çürüme gibi içi boş öfkeli analizleri yanlışlıyor.

    Dikkat çekici bir şekilde iktidara yakın medyanın büyük bir kısmı da bu skandal karşısında çok takdir edilmese de iyi bir sınav veriyor.

    Yeni Şafak’ın en önemli isimleri, Hürriyet ve Sabah yazarları, Süperhaber, Ensonhaber gibi internet siteleri, bağımsız gazeteciler, Youtuberlar ilk günden beri kimseyi savunmuyor, hesap soruyor, soru sormaktan vazgeçmiyor.

    Bu krizi de herkesten öne fırlamak için fırsat olarak gören birkaç troll ruhlu fırsatçı ve parasıyla herşeyi yapabilen troll hesaplar dışında kimse bu işin üzerine örtmek anlamına gelebilecek işlere tevessül etmiyor.

    Skandalın başından beri takibini sürdüren isimlerden biri de Diriliş Postası yazarı Yiğit Uzun.

    Uzun, esas olarak Fatma Betül Sayan Kaya ve annesinin mal varlıklarını ortaya çıkarmıştı. Bu yüzden hesabı birkaç kez erişime engellendi.

    Sonra internete sızan Tera sızınlarını araştırıp yazmaya başladı.

    Düne kadar bunlar için başına erişim engelinden daha fazlası gelmemişti.

    1 Kasım gecesi saat 00.05’te Diriliş Postası sitesindeki “Tera’nın yurtdışı bağlantıları” başlıklı yazısını gece yarısı X’ten şöyle duyurdu:

    "... Tera'nın yurt dışındaki şirketlerini incelerken aynı isim tekrar tekrar karşıma çıktı:

    Sakine Gündog. Peki bu tercihin arkasında nasıl bir iş ilişkisi var?”

    Almanya’nın Bremen şehrinde yaşayan Sakine Gündoğ adlı bir kadının Tera bağlantılarının izini sürmüştü.

    Bu mesajdan iki saat sonra Bornova’daki evinde artık meşhur “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu”ndan gözaltına alındı. Hala gözaltında.

    Peki neydi bu yazıyı birileri için bu kadar tedirgin edici yapan?

    Ve kimdi bu Bremen’den Bornova’da gazeteci gözaltına aldıran Sakine Gündoğ?

    Gündoğ, Alman şirket kayıtlarına göre 1968 doğumlu, Bremen’de yaşayan bir şirket yöneticisi ve avukat.

    Ticaret sicillerinde en az 2015 yılından beri adına rastlanıyor.

    O yıl Bremen’de 25 bin avro sermayeyle kurulan H&G Verwaltungs- und Beteiligungsgesellschaft mbH adlı şirketin ilk müdürlerinden biri oluyor.

    Diğer müdürün adı tanıdık: Ahmet Hamoğlu.

    Galatasaray çevresinin yakından tanıdığı, Türkiye’de iş dünyasında uzun yıllardır faaliyet gösteren Ahmet Hamoğlu.

    İki isim, Bremen’deki aynı gayrimenkul şirketinin yönetiminde buluşmuş.

    Gündoğ yaklaşık on yıl boyunca bu şirketin müdürlüğünü sürdürüyor.

    5 Ağustos 2025’te görevinden ayrılıyor.

    Gündoğ üç hafta sonra 25 Ağustos 2025’te yine Türk sahipli FGM Construction GmbH adlı inşaat şirketinin müdürü oluyor.

    FGM, Fecri Koça’nın 2009’da İstanbul’da kurduğu, Almanya’da Bremen ve Berlin’de faaliyet gösteren bir inşaat ve gayrimenkul geliştirme şirketi.

    Sakine Gündoğ hukuk işlerinden sorumlu isim olarak tanıtılıyor.

    Satıştan sorumlu yönetici ise Zeynel Gündoğ.

    Üstelik H&G ile FGM’nin Bremen’de kullandıkları adres aynı.

    Bir başka deyişle Sakine Gündoğ, Tera’nın karşısına çıktığı 2026 yılına kadar Bremen’de Türklerin sahibi olduğu farklı gayrimenkul ve inşaat şirketlerini aynı adresten yönetmiş.

    Bremenli Türk avukat, 2026’nın ilk aylarında birdenbire dört ayrı Peker GYO şirketinin başına geçiyor.

    Peki Peker GYO nedir?

    Peker Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı, Hasan Peker’in kurduğu, Borsa İstanbul’da işlem gören halka açık bir gayrimenkul şirketi.

    Türkiye’de İstanbul Maslak’taki Peker Tower gibi projeleri var.

    Ama şirketin asıl dikkat çekici tarafı Almanya’daki gayrimenkulleri.

    Düsseldorf’ta Northgate Hotel.

    Solingen’de geliştirme arsaları.

    Grevenbroich’ta konut projeleri.

    İspanya’nın Malaga bölgesinde lüks villalar.

    30 Haziran 2026 tarihli mali tablolarında yatırım amaçlı gayrimenkullerinin toplam değeri yaklaşık 11,94 milyar lira.

    Bunun yaklaşık 6,35 milyar lirası Almanya’daki beş gayrimenkul kaleminden oluşuyor.


    19 min
  • Bir kirli otokratın daha gidiş bileti kesilir mi? Mehmet Ocaktan

    Son yıllarda özellikle demokratik dünyada otokratların güç kazanmasıyla birlikte demokratik değerler için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Trump’ın ikinci kez seçilmesinin ardından tehlike, küresel ölçekte bir boyut kazanmış ve dünyanın farklı coğrafyalarında yeni otokrat taslakları racon kesmeye başlamıştı.

    20. yüzyılda Hitler, Mussolini ve Stalin gibi faşist ve komünist diktatörlerin insanlığa yaşattığı acılar hafızalardan henüz silinmemişken, 21. yüzyılda zuhur eden otokratların demokrasiyi zehirlemesi, doğrusu hepimize kâbuslar yaşattı.

    Çünkü demokratik dünyada otokratların güç kazanması, dünyanın başka coğrafyalarındaki faşist ve despotik liderleri adeta teşvik eden bir nitelik taşıyor.

    Ve nihayet otokratların da rüzgarı tersten esmeye başladı. Önce, demokratik değerlere meydan okuyan, hukuku siyasi hırslarına kurban etmekten çekinmeyen, yolsuzlukları ayyuka çıkan Viktor Orban’ın 16 yıllık saltanatı sona erdi.

    Doğal olarak Orban’la birlikte, Trump-Netanyahu-Putin üçlü savaş çetesi de kaybetti. Kısacası Macaristan halkı Orban’a yardım eden üç otokratı aynı sepetin içine koyarak kirli yüzlerini bütün dünyaya göstermiş oldu.

    Macaristan halkı, bebek katili Netanyahu ve patronu Trump’ın desteğini görünce bir bakıma aydınlanma yaşamış ve 16 yıldır demokrasiye şeytan muamelesi yapan Orban’ın biletini kesmekte tereddüt etmemişti.

    Otokratlarda yaprak dökümü devam ediyor. 25 Ekim’de de Sırbistan’ın hukuk tanımaz lideri Aleksandar Vučić’in bileti kesildi. 14 yıldır iktidarda bulunan Sırp İlerleme Partisi (SNS) seçimleri kaybetti. 25 Ekim’de yapılan erken parlamento seçimlerinde, yaklaşık iki yıldır yolsuzluklara, kamu yönetimindeki usulsüzlük iddialarına ve otoriterleşmeye karşı gösteriler düzenleyen öğrencilerin kurduğu Öğrenci Listesi (Studentska lista) sandıktan zaferle çıktı ve bir otokratın defteri daha böylece kapanmış oldu.

    İşte şimdi Amerika’da, dünyanın bütün otokratlarına, soykırım suçlusu Netanyahu’ya güç veren ve Gazze’de bebeklerin katledilmesiyle övünen Trump’ın kaderini belirleyecek seçim zamanı. Amerika’da yarın Temsilciler Meclisi’ndeki 435 sandalyenin tamamı ile Senato’daki 100 sandalyeden 35’i için seçim yapılacak.

    Anketlere göre, demokratlar hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senatoda avantajlı görünüyor. Demokratların Kongre’nin iki kanadından birinde çoğunluğu elde etmesi halinde bile Trump’ın politikalarının daha yakından denetlenmesini sağlayabilecek.

    Geçtiğimiz günlerde Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi, ABD’de 3 Kasım’da (yarın) yapılacak ara seçimlere ilişkin dikkat çekici bir rapor yayımladı. Merkezin analizinde, Demokratların Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğu ele geçirme ihtimali değerlendirilirken, seçim tahmincisi Nate Silver’ın modelinde Temsilciler Meclisi için yüzde 94, Senato için yüzde 75 olasılık hesaplandığı aktarıldı. Eğer böyle bir tablo ortaya çıkarsa Trump için yeniden azil sürecinin başlatılabileceği belirtildi.

    New York Times’ın 16 mevcut ve eski yönetim yetkilisi ile Trump’a yakın isimlere dayandırdığı kapsamlı habere göre, Cumhuriyetçilerin Kongre’nin iki kanadında da çoğunluğu kaybetme ihtimali, Trump’ın yakın çevresinde endişeye ve karamsarlığa yol açtığı belirtiliyor.

    Kuşkusuz güzel haberler bunlar. Çünkü bu deli, bütün dünyada öylesine bir korku atmosferi yarattı ki, farklı coğrafyalarda yaşayan insanlar her sabah, ABD başkanının hangi ülkeye saldıracağı, kime ne haydutluk yapacağı endişesiyle uyanıyor artık.

    Normal zamanlarda bir Amerikan seçimi yapılıyor olsa herhalde kimsenin pek umurunda olmazdı. Ama kabul etmek gerekiyor ki normal zamanlarda yaşamıyoruz. Çünkü halen Amerika’nın tepesinde Epstein pisliği ile birlikte anılan, akıl sağlığı konusunda ciddi iddialar bulunan Trump gibi şaibeli bir isim var.



    6 min
  • Satarak değil alarak piyasalar düzelir - İbrahim Kahveci

    Bir hastalığın tedavisinde işin yarısı teşhistir. Teşhisi doğru koyacaksın ki tedavi de doğru olsun.

    Ekonomide veya ticarette ise en büyük sermaye güvendir. Güven duyulan bir yönetici, güven duyulan bir yönetim, çok daha düşük maliyetle işleri yürütür ve başarıya ulaşır.

    Mesela 2001 krizi… Krize giden sürecin sorumlusu olan koalisyon hükûmeti en radikal kararları almasına rağmen istenen başarıyı elde edememişti. Ne zaman ki seçim oldu ve iktidar değişti, güven duyulan AK Parti iktidarı meyveleri bir bir toplamaya başladı.

    Bugün de durum aynıdır. Sorunun çözümünde GÜVEN unsuru maalesef çökmüştür. O nedenle kesinlikle seçim yapılmalıdır. Hem de hemen! İktidara kim gelirse gelsin, güven tazelemiş bir iktidar bu sorunu çözebilir.

    ***

    Eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, fon lağımını 17-25 Aralık sürecine benzeterek fitilinin İsrail’de ateşlendiğini ileri sürdü.

    Eğer olaya sudan ucuz hâle gelen varlıklarımız açısından bakarsanız bu düşünceye “evet” diyebiliriz. O zaman şunu sormak lazım: 2008-2009 ABD mortgage krizine ne diyeceğiz?

    Kriz öncesinde 400-500 bin dolar olan konut fiyatları, kriz esnasında 40-50 bin dolara kadar düşmüştü.

    ABD’de evler sudan ucuzdu.

    Krizler böyledir.

    Gelelim bize…

    Fon lağımı patladığı günlerde HALK TV’de ve burada yazılarımda şu uyarıyı yapıyordum: “Lütfen operasyonların ağırlığını savcı-yargıç ayağıyla sürdürmeyin. Uzmanlar, nokta nokta tespit etsin ve nokta operasyonlar yapılsın. Ve lütfen şirketlere değil, kişilere ceza ve yaptırımlar uygulansın. Şirketler bu süreçte tabiri caizse korunsun yoksa iş yapamazlar.”

    Bir de şu uyarıyı yapıyordum: “Önümüze gelen herkesi ve her şirketi bu işle ilişkilendirip zedelemeyelim.”

    Uyarımı kısa ve öz şu cümleyle özetliyordum: “Züccaciye dükkânına fil girmesin.”

    Hatta bir şirket üzerinden örnek vermiştim. Telekomünikasyon alanında faaliyet gösteren şirketin işleri bıçak gibi kesilmişti. Bir ana ortağının fon işine bulaşması, şirketin ana işlerini de kesmişti.

    Hatta şu yazımı da hatırlatayım: Tasfiyesine karar verilen 7 portföy şirketinin 3’ünde sorun yokmuş. Nitekim bu 3 portföy şirketi bir haftada tasfiyelerini gerçekleştirdi ve yatırımcıların paralarını ödedi. O zaman bu 3 portföy şirketini neden kara listeye aldılar? Neden kriz olduğundan daha derin gösterildi?

    ***

    Borsa sistemi de bir bakıma bankacılık sistemine benzer. Bir anda alacaklılar geldiğinde 20-30 milyar liralık varlığınızın hiçbir hükmü kalmaz. O anda toplam varlığınızın değil, nakdinizin ne olduğu önemlidir. 20-30 milyar liralık varlığınıza karşılık nakit ödemeniz 2 milyarı geçemiyorsa gittiniz demektir.

    Nitekim benzer durumda olan bazı şirketlerin konkordato ilanlarını hep beraber izledik ve izliyoruz.

    Bugün varlıkların değer ifade etmediği, nakdin hâkim olduğu bir süreç yaşanıyor. Yaşanıyor diyorum çünkü maalesef durum bu.

    Peki, bu durumu nasıl çözeceğiz?

    Size bir örnek vereyim: BIGEN Enerji.

    BIGEN Enerji, Ocak 2025’te 12,14 liradan halka arz edildi. Şirketin sermaye artırımı yoluyla halka satılan hissesi 77 milyon lot iken ortak satışı da 38,5 milyon lot oldu. Toplamda 1 milyar 402 milyon liralık hisse satıldı ve bu paranın 467 milyon lirası patronun cebine gitti.

    Ve Ağustos 2026: İki hâkim ortak olan İdris Çakır ve Mesut Altan, 37,5 milyon lotu (toplamda 75 milyon lot) hisse fiyatı 100 lirayken kurumsal yatırımcılara satarak yaklaşık 7,5 milyar lirayı daha ceplerine almış oldu. Yani BIGEN ortakları halka arzdan şirketin kasasına 900 milyon lira koyarken ek hisse satışlarıyla da kendi ceplerine yaklaşık 8 milyar lira koymuş oldu.

    BIGEN’in borsa fiyatı şimdi 5,78 lira ve alıcısı yok. Şirketin toplam piyasa değeri 3,3 milyar liraya inmiş durumda.

    BIGEN’in takasında TERA fonlarının 90 milyon lot hissesi satılmayı bekliyor. Böyle bir hisse satışı bile fiyatı 2-3 liraya kadar indirebilir.

    Eee… Şimdi ne olacak?


    9 min
  • Ateşin pamuğu yakması, İbrahim’i yakmaması - Yusuf Ziya Cömert

    Nedensellik, kelamcıların tartıştığı merkezi konulardan biri. İki hadise meydana geliyor. Kibriti çakıyorsun, ateş yanıyor. Ya da yağmur yağınca yeryüzü ıslanıyor. Bu iki hadise birbirinin sebebi midir?

    Eş’ari kelamına göre bu iki hadise birbirinin sebebi değildir. Kibriti çakınca ateş yanmayabilir, yağmur yağınca yerler ıslanmayabilir.

    Gerçi her defasında ateş yanıyor, yerler ıslanıyor.

    Olayları nedensellik ilişkisiyle birbirine bağladığınızda Yaratıcı’yı sınırlandırmış oluyorsunuz. Ya da Yaratıcı kendisini sınırlandırmış oluyor. O zaman peygamberlere verilen mucizeler ve keşif ehlinin kerametleri nasıl meydana geliyor?

    Bu önemli bir mesele. Eş’ari kelamı bu meseleyi çözmek için birbirinin sebebi gibi görülen olaylar arasındaki ilişkinin sebep-sonuç ilişkisi olmadığını, iki olayın birbirinin ‘muakkibi’ yani takipçisi olduğu düşüncesini benimseme ihtiyacı hissetmiş.

    İmam Gazali’nin (1058-1111) verdiği ateş-pamuk ilişkisi örneği meşhurdur. Ateşle pamuk yan yana getirildiğinde ateşin pamuğu daima yakması gerekir. Gazali ateşin pamuğu yakmamasının ya da pamuğun ateş değmeksizin yanmasının mümkün olduğunu söyler. Nitekim Nemrudun yaktığı ateş Hz. İbrahim’i yakmamıştır.

    Bu düşünce nedenselliğin inkârı olarak yorumlanmış ve Gazali sonrasında İslam dünyasında bilimin ve felsefenin duraksamasının veya durmasının sebebi olarak gösterilmiştir.

    Gazali’nin eserlerinde bizim anladığımız şekliyle nedenselliği izah ettiği pasajlar da vardır. Bir örneğini Prof. Dr. Ahmet Erhan Şekerci’nin İslami Araştırmalar Dergisi’nde yayımladığı bir çalışmasında gördüm. (2015, 26. Cilt 2. Sayı, Gazali’de Nedensellik başlıklı makale.) Şekerci ‘El-İlmu Madnun-u bihi ala Gayri Ehlihi (Ehli olmayandan saklanan ilim) başlıklı bir metinde Gazali’nin nedensellik lehine olan görüşlerini yazdığını kaydediyor.

    Mamafih, Müslümanların düşünce dünyasında nedenselliğin reddedildiği görüş galip gelmiştir.

    Cabiri Arap Aklının Yapısı kitabında (Mana Yayınları) İbn Hazm’ın (994-1064) Eş’ari itikadının nedensellikle ilgili görüşüne yönelttiği eleştirileri aktarıyor:

    “Eş’ariler, bütün olarak tabiatları inkara yöneldiler. Ateşte sıcaklık, karda soğukluk, alemde tabiat yoktur dediler. Ayrıca ateşin sıcaklığının ve karın soğukluğunun onlara temas esnasında meydana gelir görüşünü ortaya attılar. Şarapta da sarhoş edicilik, menide de bir şey meydana getirme gücü yoktur, ancak Allah ondan dilediği şeyi yaratır dediler. Allah’ın insan menisinden bir deve yaratması veya eşeğin menisinden bir insan yaratması mümkündür. Kişniş otundan da hurma yaratması mümkündür.”

    “Bütün bu tabiatlar ve adetler Allah’ın yarattığı şeylerdir. Tabiatları asla değişmeyecek şekilde düzenlemiştir. İnsan tabiatı başına bir afet veya kaza gelmediği sürece ilim öğrenme ve sanat yapabilme özelliğine sahiptir. Eşek ve katır tabiatından bu özelliğin değişmesi mümkün değildir. Buğdaydan da arpa veya ceviz yetişmesi mümkün değildir.”

    Nedenselliğin tesis edilmesi kıymetli bir aşama.

    İbn Hazm’ın aklı vurgulayan eleştirel tutumu iki Endülüslü düşünürde, İbn Bacce ve İbn Rüşd’de devam ediyor.

    Gazali Tehafüt el-Felasife’sinde (filozofların tutarsızlığı) filozofları eleştiriyor, birçoklarını tekfir ediyor. İbn Rüşd ise (Ö. 1198) Tehafüt el-Tehafüt’ünde (tutarsızlığın tutarsızlığı) Gazali’nin tutarsızlığını anlatıyor, Gazali’nin filozofları eleştirirken ‘burhani’ bir yol izlemediğini savunuyor.

    İbn Hazm’ın Eş’arilere yönelttiği nedensellikle ilgili eleştirinin bir benzerini İbn Rüşd de yapıyor:

    7 min
  • Neyi niçin yazarız? - İskender Öksüz

    Son iki haftada aslıma döner gibi oldum. Fizik, kimya… Nobel ödüllerini okuyup anlamaya çalıştım. Alanların uzmanlarıyla konuşmaya gayret ettim… Mesela, daha önce üç yazımda bahsettiğim ve bayağı ahbap olduğum, genç bilimci dostum Furkan Öztürk’le. Furkan şimdi Caltech’te yardımcı profesör. Nobel Kimya Ödülü, Furkan’ın çalıştığı alana yakın bir çalışmaya verildi. Homokiral ürün elde edilmesine. Furkan da kiralite üzerinde çalışıyor ama onun hedefi farklı. O, doğada ilk kendi kendini üreten homokiralitenin nasıl doğduğunu araştırıyor. Yani hayatın başlangıcının sırrını…

    Kiralite, homokiral falan filan… O bahsettiğim üç yazımı okumadıysanız “Ne diyor bu adam?” diye sormanız gayet makul. Fakat şimdi 2026 Kimya Nobel’ini anlatmak niyetim yok. İleride inşallah. Fiziğe, kimyaya eğildiğim son iki haftada başka bir şey hissettim. Genel olarak bilimin kültürü, bilimde tartışmanın, çalışmanın nasıl yürüdüğü üzerine…

    BİLİM PROBLEM ÇÖZMEKTİR

    Bilimde yayın yapmak için alanın bilgi birikimine yeni bir parça bilgi eklemeniz lazım. Eklenecek bilgi, öyle rastgele bir konuda değil de alanın ilerletilmeye çalışılan sınırlarında ise daha çok ilgi çeker. Alanın sınırları demek, çözülmeye çalışılan problemler, henüz cevaplanmamış sorular demektir. Bu yüzden bir bilim makalesinin girişinde hangi soruya, hangi probleme cevap verdiğinizi belirtirsiniz. Bu belirtme için de alanın çok kısa bir özeti yapılabilir. Ama devamında mutlaka yeni cevabınız, cevap teşebbüsünüz, çözümünüz veya çözüme giriş denemeniz bulunmalıdır. Yeni bir katkı, yeni bir bilgi; birikime yapılan bir ek.

    7 min
  • Azerbaycan’la sorunlar - Taha Akyol

    Bugün “Hilafet ve yolsuzluk” konulu bir yazı yazmayı düşünüyordum. Hilafet yolsuzluğu önler mi? Doğru soru şudur: Hilafette yolsuzluğu önleyecek denetim kuralları, kurumlar, mekanizmalar var mı?

    Önümüzdeki günlerde yazarım. Bugün Türkiye-Azerbaycan münasebetlerini yazacağım.

    Krizde Ankara alttan alıyor, Bakü, krizi tırmandırıyor.

    Krizi yatıştırmak, iki ülkenin de yararınadır. Ankara-Bakü ilişkileri güçlü olduğu zaman iki taraf da güçlüdür, zayıf olduğu zaman iki taraf da gücünden çok şey kaybeder.

    İKİ SORUN

    Krizin temelinde iki olay var: Biri Aliyev rejiminin İsrail’le ilişkileridir. Bu konuda Ankara’nın Bakü’ye en ufak bir sitemi bile olmadı. Toplumdan gelen sert eleştirilere rağmen hem de…

    Hükümetin bu tavrı doğrudur. İsrail’e duyduğumuz haklı öfke, Azerbaycan’la ilişkilerimizde sorun çıkarmayı gerektirmezdi. Sırf Azerbaycan’a olan sıcak duygularımız sebebiyle değil, Kafkasya jeopolitiği Türkiye için fevkalade önemlidir.

    İkincisi türban yasağı… Türkiye türban yasağının acılarını yaşamış ülkedir.

    Azerbaycan gibi kalbimizdeki bir ülkede böyle bir yasağın hayata geçirilmesini sivil toplum olarak görmezden gelmek mümkün müdür?

    İlk eleştiriyi yazanlardan biri bendim.

    Bakü, bu yayınları Türkiye devletinin tavrı gibi görmemelidir. Türkiye’deki rejim, muhalefete ve medyaya baskılar yapıyor ama susturamaz.

    Bu coğrafyadaki geleneksel özgürlükler sorununun bir tezahürüdür bunlar…

    AİHM Kararlarını sürekli uygulamadığı için Avrupa Konseyi ile sorunlar yaşayan Bakü’nün Konsey’den çıkmayı düşündüğünü Cumhurbaşkanı Alivey 13 Temmuz’da açıklamıştı.

    Bu coğrafya diyorum, bizde de AİHM kararlarından bazıları uygulanmıyor.

    BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI

    Azerbaycan’daki başörtüsü yasağının gerekçesi, 21 Eylül tarihli “umumi tehsilde dünyavilik presibine uyğun olmayan geyimleri” yasaklayan kararnamedir.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, 23 Eylül’de BM Genel Kurul’undaki konuşmasının bir paragrafında şunları söyledi:

    “Kimi ülkelerin okullarda uygulamaya koyduğu başörtüsü yasaklarını, kadınların en temel haklarına yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz.”

    Doğru bir düşüncenin yanlış zamanda, yanlış bağlamda seslendirilmesinin bir örneğidir bu. Erdoğan köşe yazarı veya sivil toplum elemanı değildir. Zaten orada Cumhurbaşkanı olarak konuşuyordu.

    Azerbaycan’la ilişkilerde bir hassaslaşma hissediliyordu üstelik.

    Araplara “’toplunuz bir Türkiye etmezsiniz” diye hitap etmesinin, Sisi’yle yedi yıl kavga etmesinin dış ilişkilerimizde yarattığı tahribat hatırdan çıkmamalıydı.

    Erdoğan’ın bu sözlerle Fransa ve Avusturya’yı kastettiği söylense de, bu iki ülkedeki sorun eskiden beri var. Gündemdeki sorun, Azerbaycan’daki yasaktır.

    Bakü’nün Türkiye karşıtı yayınlarında ileri sürdüğü başka sebepler de var. Ama bunların çoğu büyütülecek konular değil. Mesela Erdoğan, Temmuz 2024’te Türk Devletleri Topluluğu’nun gayriresmî zirvesine katılmamış, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ı göndermiş. Adı üstünde gayri resmi zirve.

    Fakat “içişlerine müdahale planları, istihbarat operasyonları, darbe ve kaos planları, ‘etki ajanları yetiştirme’ gibi bizim de iç politikada aşina olduğumuz komplo teorileriyle Hakan Fidan’a ve Türkiye’ye iftira eden yayınlar bile yapılıyor.

    DOSTLUĞA DÖNMEK

    Azerbaycan Devlet Haber Ajansı APA’nın yayınları resmidir. Önceki günkü bülteninde bazı satırların altını çizdim:

    “Türkiye’nin Azerbaycan’ın dış politika ve ekonomik ilişkilerini Türkiye’nin isteğine göre kurmasını beklediği…

    Azerbaycan’ın, bağımsız ülkelere nasıl yaşayacaklarının dikte edilmesine ve… Azerbaycan’a yönelik dış müdahalelere karşı duracağı…”

    Bu ifadeler tartışılabilir fakat Aliyev iktidarının duygularını yansıtıyor.

    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR