KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Doğrularından tevbe etmek - Yusuf Ziya Cömert

    Bir önceki yazımın başlığında tevbe vardı. Bugün de lazım oldu. Mazur göreceğinizi ümit ediyorum.

    AK Parti’nin içinde uzun süre üst düzey görevlerde bulunmuş, biri Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Genel başkanlık, biri ekonomi ve Dışişleri bakanlığı yapmış Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan neden AK Parti’den ayrılıp müstakil birer parti kurma ihtiyacı hissetmiş olabilirler?

    İki ayrı parti kurmaları sorunun merkezinde değil. Bu, ayrı ve henüz tam olarak izah edilememiş bir mesele. Uğraşırsan izah edersin. İki ayrı mizaç dersin mesela. Ya da kadrolarının farklı olduğunu, ikisinin da ayrı ayrı iddia sahibi olduklarını söylersin. Ama sorumuz bu değil.

    Neden parti kurma ihtiyacı hissetmiş olabilirler?

    Muhtemelen AK Parti”nin kuruluş ilkelerinden saptığını, kuruluşundaki kadar özgürlükçü, demokrat, adaletli olmadığını düşündükleri için.

    Ekonomiyi ekonominin gerçeklerine uygun bir şekilde yönetmekten uzaklaştığını düşündükleri için. Yolsuzlukların yaygınlaştığını ve korunduğunu düşündükleri için.

    Parti içinde yaptıkları uyarıların karşılık bulmadığını gördükleri için.

    Bunlara başka gerekçeler de eklenebilir. Davutoğlu’nun hususi gerekçeleri de vardır. Kendisine başında bulunduğu partinin içinde bir çeşit kumpas kuruldu. Partisi tarafından ihraç istemiyle disipline sevk edildi ve saire.

    Davutoğlu ve Babacan, iki tecrübeli siyasetçi sonunda partilerini kurdular.

    İkisi de Türkiye’yi yönetmeye talip oldu.

    Bu iki siyasetçinin eleştirilerini haklı bulan, Türkiye’nin yeni ve temiz bir siyasete ihtiyacı olduğunu düşünen ve siyaset yapmak isteyen insanlar Gelecek ve Deva partilerine katıldılar, bu partilerin kadrolarını oluşturdular.

    Liderleriyle birlikte çalıştılar, partilerinin politikalarını geliştirdiler, programını yazdılar, mitingler, toplantılar, kongreler yaptılar.

    Kapasiteleri ölçüsünde partilerinin politikaları doğrultusunda beyanatlar verdiler, televizyon programlarına katıldılar, iktidarın politikalarını, uygulamalarını, yolsuzlukları, ‘tek adam rejimi’ni, hesap verebilirliğin, rejimin kontrol edilebilirliğinin, çek-balans sisteminin, kuvvetler ayrılığının olmayışını eleştirdiler.

    Ekonomide ‘rasyonel’ çizgiden sapıldığını söylediler.

    İçlerinde yapılanların yanlış olduğuna işaret etmekle kalmayıp doğrusunun nasıl yapılması gerektiğini söyleyenler de vardı.

    Bütün bunlara rağmen, milletten bekledikleri teveccühü görmediler.

    Belki eksik anlattılar, toplumu ikna edemediler. Belki doğru ve mükemmel anlattılar fakat toplum doğru bir siyaset arayışı içinde değildi.

    Bunların hepsi mümkün.

    Bir ara, bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ideolojileriyle pek uyuşmayan siyasi partilerle birlikte bir muhalefet cephesi oluşturdular. Eni konu aynı gelenekten gelen Saadet Partisi de bu cepheye dahildi.

    Bütün bunların anlaşılır bir tarafı vardı. Tek başına iktidar olmalarına imkân yoksa muhtemel bir iktidarın ortağı olup görüşlerinin muhtemel iktidarın içinde kısmen uygulama imkânı bulması memleket için faydalı olabilirdi.

    Seçim zamanı geldi. Bu siyasetçilerin bir kısmı partilerinin girdiği ittifakın şartlarına uygun bir şekilde CHP listelerinden milletvekili adayı gösterildiler.

    CHP listelerinden aday gösterilmelerinin sebebi muhalefetin mecliste ulaşabileceği azami sandalye sayısına ulaşmaktı.

    Hatta Mecliste muhalefetin sayısal çoğunluğu elde edebileceğini ümit ediyorlardı.

    Umdukları gibi olmadı. İttifakın muhafazakâr partileri CHP listelerinden Milletvekili seçilmeye muvaffak olmuşlardı, ama CHP umduğu sayının çok altında milletvekili kazanmıştı.

    Muhalefet Meclis’te azınlıkta kaldı.

    Belki de muhalefet cephesinin alabileceği azami oy bu kadardı.

    Birçok CHP’li kendi listelerinden seçilen bu muhafazakâr milletvekillerini partilerinden çalınmış sandalyeler olarak gördü. İçleri bu vekillere ısınmadı.

    Bir kısmı az anlaşılır bir kısmı eksik, ama hikâyenin buraya kadarı üç aşağı beş yukarı anlaşılabilir. Sürecin bazı aşamalarında kimin ne yanlışlar yaptığı da sayılıp dökülebilir.


    6 min
  • Aliyev’in aynasındaki Oktay Saral dersleri - Akif Beki

    Bakü, iktidarın Azerbaycan’daki başörtüsü yasağına gösterdiği hoşgörünün binde birini başörtüsü yasağına Türkiye’deki sivil eleştirilere dahi göstermiyor.

    Aliyev’i okullarda başörtüsü yasağından dönmeye çağırdığı için, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral görevinden oldu.

    Saral’ın göreviyle bağdaşmayacak sosyal medya aktivizmi, kendi muhaliflerimizi sivri dille dümdüz giderek hedefe koyarken dert edilmedi.

    O gazeteciye suyunun ısındığını söylerken veya iktidara şu yan bakanı muhafızlar tutsun, zindana atsın havalarında esip gürlerken danışmana yakışmaz, denmedi.

    Saral’ı uyaran, durduran çıkmadı. Tâ ki Aliyev’in başörtüsü yasağına muhalefetine kadar, o zaman başı yendi.

    Danışman da yerini bilip dış politikaya destursuz dalmasaydı, diye geçiştiremeyiz.

    Çünkü Hans’la George’a karşı dış politikaya destursuz dalmak, bir başdanışmanın sınırlarını aşan popülist polemiklere girmek sorun olmamıştı. Temsil ettiği makamın icaplarıyla, devlet ağırlığı ve ciddiyetiyle kendini sınırlaması gerektiğini nereden bilecekti?

    Ayrıca AK Parti iktidarı, kendisine yönelik ikazları iç işlerine müdahale sayarken insan hak ve özgürlüklerini başka ülkelerin iç işleri olarak ne zaman gördü, ne zaman tepkiden kendini alıkoydu ki...

    O yüzden şöyle yadırganıyor: Danışmanlıktan aldıracak en haksız ve yanlış çıkışlarda alınmadı da, en haklı ve en doğru çıkışından dolayı mı alınacaktı?

    Aliyev öyle istedi. İstekleri de resmi görevlilerle bitmiyor.

    Bakü, Türkiye’den tepkileri iç işlerine müdahale, milli güvenliklerine tehdit, Cumhurbaşkanı Aliyev’e saldırı ve hatta darbe tezgahı olarak değerlendiriyor.

    Aliyev’in partisi, devlet televizyonu, başka medya ve siyasileri yansıttı. Ankara’dan talepleri, beklentileri açık.

    Aliyev yönetimi; yasağa tepki gösterenlerimiz iktidardansa kovulmalarını, muhafeletten ve sivil toplumdansa yakalanıp cezalandırılmalarını bekliyordu.

    Siyasetçi, gazeteci, yazar ve hatta ak trollerimizden bir liste hazırlayıp ülkeye giriş yasağı koymuşlardı.

    İşte Azerbaycan’da istenmeyen o kişilerden bazıları kendi illerimizde gözaltına alınmaya başladı. Aliyev’e yönelik sosyal medya paylaşımlarına bağlanıyor.

    Dün Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’ni takip ettim, bir yalanlama yoktu.

    Üstüne Aliyev, dün yine zehir zemberek konuştu. Kendilerine ne yapacaklarını söylemeye kalkanlara ayar çekiyor, hak ve özgürlük savunuculuğu taslayacak ahlaki üstünlüğe sahip olmadıklarını hatırlatıyor, aynada kendilerine bakmaya davet ediyor, halklarına nasıl davranacaklarını kimsenin emir buyurup dikte edemeyeceğine dair esip savuruyordu.

    İlk de değil, bu ikinci verip veriştirmesi.

    İktidar, peygamberimiz Hz. Muhammed’in adına dil uzatma ve Müslüman düşmanlığında Trump’a, İsrail’le dostluk ve basörtüsü yasağında da Aliyev’e gösterdiği anlayışı kimseye göstermedi.

    Yarısını değil çeyreğini Fransızlar, Almanlar yapsa seyreyleyin gümbürtüyü. Dinimize, kutsallarımıza saldırı diye üstüne vazife almaması mümkün mü, kim tutardı Ankara’yı....

    Ancak idare ettiklerimiz ve hatırını saydıklarımız, yüz verdikçe astarını da istiyor.

    Trump ne isterse yapacağımızı, Aliyev ise ne yapacağını söyleyemeyeceğimizi vurup duruyor yüzümüze.

    İkisi de yenilir yutulur olmayan demir leblebi, hazımları zor.

    Görmezden, duymazdan gelme safhası da geçildi. İstedikleri cevapla geri dönüyoruz. Yine de gösterdiğimiz esneklik ve tolerans, karşı tarafta hoşnutluk yerine sıfır tolerans katılığına çarpıyor.

    Kızılmayacak gibi mi? Ama kızmak yerine iğneyi onlara batırırken Aliyev’in tuttuğu aynada çuvaldızı asıl kendimize batırmazsak ders çıkaramayız.

    Gerilimin daha başlarında sormuştum: Aliyev’in, ‘eleştiri ve tepkileri susturun’ talebindeki rahatlık nereden geliyordu?

    ‘Ayıplayacak ve kınayacak durumda değilsiniz. Yapmadığınız şey mi bunlar, kendinize gördüğünüz hakkı bize de tanıyın’ rahatlığından başka neden olabilir?

    5 min
  • Taşkesenlioğlu ailesi de vurgundan rahatsızmış - Akif Beki

    AK Parti Ekonomi İşleri Başkanı Nihat Zeybekçi, Tera fonuna hatırı sayılır bir para yatırdığını kendisi açıklamış, ifşa edilmeyi beklememişti. Çünkü mağdurlardan bilinmek istiyor, vurguncularla karıştırılmak istemiyordu.

    Aynı talep, 4 yıl önce haksız kazanç iddialarına muhatap olan AK Parti’li Zehra Taşkesenlioğlu’ndan da geldi.

    “Milletin hem parasını hem duasını alanların rol modelleri” başlıklı yazımda Taşkesenlioğlu’nu hatırlatmıştım.

    Zehra Hanım aradı. Anlaştığımız üzere ana hatlarıyla özetliyorum.

    Yanlış eş seçimine kurban gitmiş, ki; herkesin başına gelebilir.

    Eşinin, geliriyle açıklayamayacağı ultra lüks yatını gördüğünde uyanmış. Evliliğinin haksız kazancı aklama ve iktidar korumasından yararlanma paravanı olduğunu, kullanıldığını anlar anlamaz boşanmaya karar vermiş. Olası mı, olası.

    Milletvekili olarak kendisi, SPK Başkanı olarak da abisi Ali Fuat Bey, nüfuz ticaretine âlet ve istismar edildiklerini geç görmüşler. Bunu fark ettiği için abisi daha 2021’de eski eşi Ünsal Ban’la görüşmeyi kesmiş. Soru işaretlerini gideriyor mu, hayır.

    Milletvekilliği bitince yargı süreçleri işlemiş ve aleyhindeki suç duyuruları bir yıl sonra takipsizlikle kapanmış.

    Şirketinin SPK’daki işi için Zehra Hanım’a yönlendirildiğini söyleyen Mine Tozlu, sansasyon koparmıştı. O da Ali Fuat Bey ve Zehra Hanım’ın rüşvet istediği suçlamalarını 2025’teki davada reddetmiş. Duruşma tutanağını gönderdi.

    Eski eşi Ban ise usulsüzlük, borsa manipülasyonu ve para aklama gibi suçlamalardan kısa sürelerle tutuklanıp bırakılmış, şu an nerede olduğunu bilmiyormuş.

    Kısacası Zehra Hanım, haksız suçlamalara uğramaktan şikayetçi. Ortada kirli bir para olduğunu inkâr etmiyor ama kendisi vurguncu değil mağdurmuş, karıştırılmamayı talep ediyor.

    Yani sorulacak bir hesap olduğunu kabul ediyor, velâkin yanlış kişiden sorulduğunu, kendisi ve abisinin veremeyecek hesabı olmadığını söylüyor.

    Sorumlusu her kimse kamu vicdanını tatmin edecek şekilde bedeli ödetilseydi; Zehra Hanım da lehine sonuçlanan yargı kararlarına güven ve inanç sorunuyla karşılaşmazdı. Haksız töhmet altında kaldıysa kurtarılmış olurdu.

    Yineliyorum; o gün hiçbir şüpheye mahal vermeyecek açıklıkta ve kesinlikte bir yargı sürecinin önü açılsa bugün daha pervasız bir fon dolandırıcılığıyla ve güven erozyonuyla yüzleşmek zorunda kalmazdı iktidar.

    Taşkesenlioğlu iş hayatından geldiğini belirtiyor. Ancak çekişmeli boşanma sürecinde paylaşım kavgasına yol açan o şaibeli servet hâlâ izaha muhtaç.

    Derenin suyu nereden akıyordu? Tam aydınlatılabilse ve Ünsal Ban ucuz sıyrılamasa işler buraya gelmezdi.

    Yoldan çıkmaya müsaitleri caydırmak yerine özendirecek, emsal oluşturacak bir kötü örnekti.

    Zehra Hanım’dan sonra Erzurum’daki aile büyüklerinden, amcazâdesi Fahrettin Taşkesenlioğlu aradı.

    Köklü bir aileleler. Medrese ve tekke geleneğinin tanınmış damarlarından birini temsil ediyorlar. İsimlerinin ağırlığı var.

    Fahrettin Bey, aile vakfının da başında. Ve soyadlarının böyle bir skandala karışmasından son derece rahatsız. Dini, manevi hassasiyetlerine çok dokunduğunu aktardı.

    Zehra Hanım’ı eş seçimiyle ilgili uyardığını, adlarına leke getirmesinden korktuklarını ama kendilerini dinlemediğini, tavır olarak düğününe gitmediklerini, Ali Fuat Bey’in kamu görevinde kapısını asla çalmadıklarını, kamu kaynaklarından uzak durduklarını anlatıyor.

    Fahrettin Bey, fon vurgunu için de duyarlı ve öfkeli. “Bir lokma haram yiyenin burnundan fitil fitil getirilsin, ayrımsız müstahaklarını bulsunlar” diliyor.

    Bakın, sülâleyi bile yaralıyor.

    Cevap haklarına saygı gereği ikisini de paylaştım.

    Taşkesenlioğlu ailesinin iç huzursuzluğu da gösteriyor ki, lekelenmeme hakkını korumanın en etkili yolu; seçici olmayan, ikna edici soruşturmalar ve suçsuzu suçludan, doğruyu yanlıştan ayıracak yargılamalardır.

    5 min
  • Fikir ve ifade hürriyeti - Taha Akyol

    Artık gazetecileri gözaltına almak, tutuklamak, baskı altında tutmak. T24 örneğinde olduğu gibi kapatmak ‘ahval-i âdiye’den oldu.

    Son tutuklamaların çarpıcı örneği, Murat Ağırel… Tanık olarak dinlenebileceği bir hadisede, ev hapsinden alıp Ceza ve Tevkif Evi’ne konuldu.

    Ağırel’e, Sarıgül’e 100 milyon avro para havale edildiğine dair bir belge vermişler, yazması düşüncesiyle. Belgenin sahte olabileceğinden şüphelenmiş ve yayımlamamış. Bu dürüst gazetecilik örneğidir.

    Arkadaşımız Saygı Öztürk, TV ekranda belgeyi gösterdi, milyon değil sadece 100 avro imiş.

    Böyle bir suç olamaz. Yazsaydı sahte belgeyi gerçek gibi gösterip “halkı yanıltmak”tan tutuklanabilirdi, son yıllardaki rutine göre!

    ‘BEREKET AĞZI BANTLANMAMIŞ’

    İsmail Saymaz’la Hürriyet’te beraber çalışmıştık. İyi haber alan, araştıran, donanımlı bir meslektaşımızdır.

    Sözlerinin “mahalle”yi aşıp geniş kitlelere ulaşmasını isteyen Ak Partililer de ona açıklama yaparlar.

    Şimdi, ayağında elektronik kelepçeyle ev hapsinde. TV’lerde canlı yayınlara katılıyor.

    Bu trajikomik tabloyu, biz yazar takımından daha veciz bir şekilde Bülent Arınç ifade etti:

    “Bereket ki ağzı bantlanmamış, televizyona bağlanıp konuşabiliyor ve gazetesine yazılarını gönderebiliyor.”

    Bülent Arınç, kurucusu olduğu partisine ve liderine sadakatini devam ettiriyor ama vicdanıyla konuşmaktan da çekinmiyor. İktidarda böyle tek isim.

    Bunu hem ahlaki ilke sayıyor hem de “dost acı söyler” anlayışıyla.

    Sayın Arınç, iktidarın nereden nereye geldiğini hatırlatmak üzere, 2004 yılında çıkardıkları Basın Kanunu’nu hatırlattı. Çok isabetli bir hatırlatmadır bu.

    NEREDEN NEREYE?

    Bülent Bey’in bahsettiği Basın Kanunu 9 Haziran 2004’te Meclis’e kabul edilmişti. Kanunun mimarlarından Devlet Bakanı Beşir Atalay, Meclis kürsüsünde şöyle konuşuyordu:

    “Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesinin 10 uncu maddesinin ikinci paragrafında öngörüleni sınır olarak aldık. Zaten, bütün Avrupa hukukunda da basın hukukunda da genelde, o madde ya aynen yer alıyor veya atıfta bulunuluyor. Onun dışında bir sınır yok özgürlüğe.” (Tutanak Dergisi, 9 Haziran 2004, s. 241)

    Yeni Türk Ceza Kanunu da tamamen Kopenhag Kriterlerine göre hazırlanıp yasalaştırılmıştı. (26 Eylül 2004)

    Sadece mu bu? Ak Parti iktidarı, CHP’nin desteğiyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yerli kanunlardan üstün olduğunu Anayasanın 90. Maddesine yazmıştı.

    Bir Türk mahkemesinin kararı, AİHM’nın kararına aykırı düşerse, o kararın düzeltilmesi için CMK’nın 311. Maddesine fıkra eklenmişti. (6 Aralık 2006)

    Başbakan Erdoğan’ın dilinden “Kopenhag Kriterleri” düşmezdi.

    Bugün bu kavramları duyan var mı? Bugün AHM ve AYM kararlarını uygulamamak iktidarın takdirini kazanıyor.

    Otoriterleşme ne gibi sorunlara yol açarsa, hepsini yaşıyoruz bugün.

    TARİHİN KANUNU

    Bizde böyle hürriyet diyerek iktidara gelip kendini güçlü hissedince otoriterleşmek yüz elli yıllık tarihimizin özeti gibidir.

    Elbette her devirde hürriyet fikrini savunarak muhalefet edenler oldu.

    Düşünce tarihimizin büyük isimlerinden Ağaoğlu Ahmet Bey, 1930’da Serbest Fırka saflarında mücadele ederken, “Serbest İnsanlar Ülkesinde” adlı makale-kitabında şöyle yazmıştı:

    “Hükümet ve kuvvet bozucu âmillerdir… İnsanlar üzerinde hükümet sürmek, en saygılı ve en seçme ruhlarda bile tahakküm hevesi uyandırır. Eğer hükümet sürenler etraftan bakan, gören ve lazım olduğu zaman tenkit ve muaheze eden gözler olduğunu bilmezlerse, gitgide ve kendileri farkında olmaksızın bile bu heveslerini arttırırlar ve nihayet zorbalık yoluna saparlar. Binaenaleyh idare edenlerin kendi nefisleri için bile murakabenin bulunması lazımdır.” (s. 35)

    Murakabe yanı denetim, yani hür muhalefet ve hür basın.

    İktidar düşünmelidir, otoriterleşmekle iyi mi yapıyoruz diye. Ülkedeki gerilime, feci gelir dağılımına, sermaye gelmediği gibi dışarıya gitmesine, en mutsuz ülkeler sıralamasında sonlarda olmamıza… 2025 sonunda Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 124. sıraya düşmüş olmamıza…

    Nihayet “bizim çocuklar”ın zararı 160 milyar doları bulan fon soygununa bir baksınlar.

    5 min
  • Bakü ile problemli alanlar - Ahmet Taşgetiren

    Senin de suyun ısındı” yollu mesajlar atmıştı birtakım insanlara. Beştepe cenahından… Cumhurbaşkanı Başdanışmanı sıfatıyla sesleniyordu. Bu salvoları oralarda normal karşılandı.

    Ancak bu defa görevden alındı. Azerbaycan’daki başörtü yasaklarına tepki vermişti. Oktay Saral’dan bahsediyorum.

    Bakü’den görevden alınmasını talep eden sert açıklamalar geldi, gerilim epeydir sürüyordu, Cumhurbaşkanı Erdoğan sessizdi ancak son olarak Aliyev ile bir görüşme yaptı. Saral ondan sonra görevden alındı.

    Bir süredir, evet Azerbaycan ile bir gerginlik yaşanıyor. “İki devlet bir millet” sıcaklığı, bir hayli sarsılmış durumda.

    Türkiye’den liselerdeki başörtüsü yasağına karşı tepkiler yükseldi. Azerbaycan’dan, Aliyev’in partisinden zehir zemberek açıklamalar yapıldı.

    Açıklamalar zehir zemberekti gerçekten, adını vermeden Türkiye “Hegemonik arayış” içinde olmakla suçlanıyor; Azerbaycan’ın buna boyun eğmeyeceği ifade ediliyordu. Ülkenin nasıl yönetileceğine Bakü karar verecekti. Din ile ilgili uygulamanın çerçevesini de Bakü çizecekti vs.

    Bu arada, başörtüsü yasağı konusunda tepki veren Yeniden Refah lideri Fatih Erbakan dahil 31 kişinin Azerbaycan’a girişi yasaklandı.

    Evet, gerilimin sebeplerinden birisinin başörtüsü konusu olduğu böylece ortaya çıkmış oldu. Ancak bu sert tepkilerin sadece başörtüsü ile ilgili olmadığı da görülmeliydi. Onun için başlık başlık konulara bakma gereği var:

    Başörtüsü: Bu konuda Türkiye’nin yaşadığı fevkalade sıkıntılı bir tecrübe var. O tecrübe doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile de ilgili. Partisi “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak” suçlaması ile kapatılmak istendi, laiklik karşıtı eylemlerden birisi de başörtüsünü savunmak, yasaklara karşı çıkmaktı.

    Kurulu düzen bir laiklik yorumu yapıyor, başörtülü eğitimi de başörtülü kamu görevini de laikliğe aykırı bularak yasaklıyordu. Binlerce kız öğrencinin eğitim hayatı bu yaklaşımla engelleniyordu.

    Ortada Müslüman bir toplum, laik bir sistem vardı. Sorun, Müslüman bir toplumun dini nasıl yorumlayacağı, hangi görevleri yerine getireceği, buna ise kurulu düzenin ne kadar müsaade edeceği noktasında toplanıyordu.

    Özgürlükçü bir laiklik yorumu yapılıp, insanlara inançları çerçevesinde yaşama imkânı tanınacak mıydı, yoksa “Hâkim irade olarak bizim din tarifimiz bu, bu çerçeve dışına çıkana müsaade etmeyiz” gibi bir tavır mı sergilenecekti?

    Türkiye bu tartışmayı aştı, hem eğitim hayatında hem kamu görevinde başörtülü olarak çalışabilme imkânı sağlandı. Şu anda Bakü yönetimi, Türkiye’nin aştığı statüyü hayata geçirmeye çalışıyor. Bakü’nün yaklaşımını Fransa sergilese Fransa’ya, Amerika sergilese Amerika’ya tepki gösterilir Türkiye’den. İnsan hakları ihlâli nereden gelirse ona tepki gösterilir.

    Bakü’nün İran ya da Selefi akım kaygısıyla başörtüsüne yasak uygulaması sağlıklı değil, doğru değil. Şunu söylemem gerekir: Müslüman bir toplumu yöneten siyasi kadronun “İslâm’ı tanımlama” yoluna gitmek yerine, herhangi bir hukuksuzluk söz konusu değilse, insanların inançlarını özgürce yaşamalarına zemin hazırlanması daha doğrudur. Başörtüsü sınırlaması devam ettiği takdirde, Türkiye’den olmasa, dünyanın başka yerlerinden özgürlük savunucusu çevrelerden tepki gelecektir.

    Türkiye’den gelen tepkilerin Aliyev yönetimi ile alıp veremeyeceği bir şey olamaz. Ama insan hakları sorunu, milli sınırları aşıyor ve zaman zaman Türkiye’nin bizatihi kendisi de başka hukuk ihlâlleri sebebiyle muaheze ediliyor.

    Öfkelenmeye ve başka sebeplerle oluştuğu anlaşılan problemleri kız öğrencilere okul kapısını kapatarak çözmeye kalkmak sağlıklı değil.


    7 min
  • Bilmiyorduk görmemiştik duymamıştık! İbrahim Kiras

    Şu mahut fon vurgununu sanki çözülemeyen bir bilmeceymiş gibi anlatıyorlar. Herkes çok şaşırmış gibi yapıyor. “Hayret, nasıl oldu böyle bir şey” diyerek sağına soluna bakınıyor. Oysa iktidar kanadında bu olup bitenlerden haberdar olmayan kişilerin küçük bir azınlıktan ibaret olduğu anlaşılıyor.

    Neredeyse herkes biliyormuş meğer. Şimdilerde ortaya dökülen cürufat bunu açıkça gösteriyor. Hem de ilk günden beri göz önünde olup bitmiş her şey.

    Bugünkü adli soruşturmaya konu olan hadiseler zincirinin başlangıç tarihi 2024 olarak belirlenmiş olsa da aslında daha 2021’de taşları döşenmeye başlamış olan bir mesele bu.

    Aynı zamanda finansal denetim sistemimizin kara paraya karşı mücadele alanındaki eksikleri sebebiyle uluslararası endekste “gri liste”ye alındığımız tarihten söz ediyoruz. Keza bugün ülkece adlarını öğrenmek zorunda kaldığımız şaibeli fonların da pıtırcıklar misali birbiri ardınca ortaya çıktıkları tarihten…

    Üstelik ülkenin gri listeye alınmasının hemen ardından finansal denetimlerin sıkılaştırılması yerine malum portföy yönetim şirketlerine ve fonlara “hızlandırılmış” izinler verilmesi söz konusu burada.

    Bugünlerde bize fazlasıyla tuhaf gelen bu olaylar o günkü yetkililere tuhaf görünmüyor muydu acaba?

    “Bizim çocuklar yine bir şeyler yapıyor galiba” diyerek mi bakılıyordu yalnızca? Bu kadar basit olabilir mi olayın açıklaması? Bu büyüklükteki bir organizasyonun kurulması, yönetilmesi, bunca zaman sürdürülmesi yardımsız, desteksiz, himayesiz olabilecek bir şey mi?

    Vurgunun büyüğü son iki yıl içinde gerçekleşmiş ama 2021’den itibaren -söz konusu organizasyonun tabiri caizse kuluçka sürecinde- şekillenen planlama, şirketleşme, sistemleştirme, kuruluş ve izin süreçlerine de bakmak gerekiyor.

    O dönemde ahbap çavuş mantığıyla kotarılan kurumsal (!) ilişkilerin ve tartışmalı banka kurma izinlerinin meydana getirdiği “büyük fotoğraf” görülmeden bu devasa vurgunun arkasındaki çarkın tam olarak aydınlatılması beklenemez.

    Bu “fotoğraf” bugüne kadar kamuoyunun görüş alanında bulunmuyordu. Daha doğrusu, anladığımız kadarıyla görüş alanımızın dışında tutuluyordu.

    Öyle ki MASAK’ın eski yöneticilerinden Ramazan Başak fonlarda oynanan oyunları görüp şikayet ettiği için hedef haline getirildiğini ve gözaltına alındığını söylüyor!

    Demek ki söz konusu fonların o dönemde bir himaye altında olduğuna ilişkin kuşkular pek de temelsiz değil.

    Şimdi şimdi öğreniyoruz ki o sıralarda malum fonlar hakkında endişelerini dile getiren birçok kişi de baskıyla ve tehditle susturulmuş.

    Bu işleri yapanların bu gücü nereden aldıklarını sormaya gerek var mı? Nereden alabilirler ki? Elbette siyasetten ve siyasallaşmış bürokrasiden.


    6 min
  • Arkadaşlar, bir sorum var… Fehmi Koru

    Berlin’de geçirdiğim üç gün sonrasında ülkeye döndüm ama Almanya’da -ve dünyada- meydana gelen gelişmeler peşimi bırakmıyor.

    Almanya’dan yeni haber, son seçimde sandıktan birinci çıkan sol muhalefet yönetime geldiğinde, yetkilerini sınırlayıp mali imkanlarını kısacağı, sayılarını azaltacağı endişesiyle, Berlin’de görevli polislerden başka eyaletlere tayin imkanını araştıranlar çıktığına dair.

    Allah, Allah…

    İktidara gelme hazırlığında ‘sol’ iddialı bir parti bizde de var, herhangi bir temel sorunda ayrıntılı bir programlarının varlığından söz edilmiyor ama.

    Kamuoyu yoklamalarında ‘kararsızlar’ hâlâ ihmal edilemeyecek kadar kalabalık bir kitle.

    Dünya ile burada ayrışıyoruz.

    ‘Aşırı sağcı’ ithamına muhatap AfD’nin ilk seçimde iktidara geleceğine dair beklentiler yaşanan Almanya’da, Elif Eralp adlı bir genç kadının başını çektiği ‘sol’ bir parti, ülkenin başkentinde en çok oyu alarak sandıktan birinci çıkabildi.

    Tıpkı Viktor Orban’ın, Macaristan’da, 16 yıl boyunca sımsıkı elinde tuttuğu iktidarını iki yıl öncesine kadar partisi üyesi iken muhalefete geçen Péter Magyar’a kaybettiği gibi.

    Ve en son Trump destekli genç 45 yaşındaki Flávio Bolsonaro’nun karşısına dikilen 80 yaşındaki emektar ‘sol’ lider Lula da Silva’nın, pazar günü yapılan seçimde, rakibinden 4.4 milyon fazla oy alarak (%51.79) Brezilya’da dördüncü kez cumhurbaşkanı seçilmeyi başarabildiği gibi.

    Sırbistan’da da iki yıldır süren öğrenci protestolarının ardından erken seçime gitmek zorunda kalan Aleksandar Vučić, önceki gün yapılan seçimde öğrenci hareketinin zaferini kabul etti.

    Fransa’da ise bayağı gençler -çoğunluğu lise öğrencisi- birkaç önceki neslin 1968’de tam başaramadığını sanki tamamlamak için sokaklarda.

    Amerika’da bir hafta sonra yapılacak Temsilciler Meclisi’nin bütün üyeleri ile Senato üyelerinin üçte birini yenileme amaçlı ara-seçimde, muhalefeti ‘ülkeye komünizm getirmek’ ile suçlayan Trump’ın, bozguna uğrama endişesinin her gün büyüdüğü görülüyor.

    İki yıl önce bir kez daha denenme şansını elde etmişti yeniden başkan seçilerek Trump. Önümüzdeki seçim öncesinde ise, yenilgi sonrası senaryoları konuşulmaya başlandı ABD’de.

    Tabii seçim adil ve dürüst bir ortamda yapılırsa…

    Amerikalılar bu konularda tereddütlü.

    Seçimlerin adil ve doğru yürütüleceğine güvenen Amerikalıların oranı %61. Oyların doğru sayılacağına güvenenler %65. Gerisi? Kuşkulu.

    Daha çarpıcı olanı, Washington Post/ABC News/Ipsos anketine göre, Amerikalıların %70’inin, Cumhuriyetçiler seçimde büyük kayıplara uğrarsa Trump’ın sonucu kabul edeceğinden kuşku duyması. Demokratların %94’ü bu kuşkuyu paylaşıyor hatta Cumhuriyetçilerin %36’sı da.

    “Korkunun ecele faydası yok” derdi eskiler.

    Elif Eralp’ın liderliğinde ‘sol ittifak’ Berlin halkını kendilerine oy vermeye ikna edebiliyor.

    Macaristan’da halk, gidilen ilk seçimde, yeni bir muhalefet liderinin öncülüğünde Orban’ı yenilgiye uğratabiliyor.

    Brezilya seçmenleri geçmişi karanlık bir ailenin Trump destekli genç veliahtının kendilerini yönetmesine razı olmayıp ihtiyar sosyalisti iktidara taşıyor.

    ABD’de Trump, azlini de getirebileceği konuşulan, partisini zorlayacağı belli bir ara-seçimden kaybederek çıkma endişesiyle muhaliflere ağıza alınmayacak iddialarla saldırıyor ve en korkulan büyük ihtimalle başına gelebileceğe benziyor.

    Ve Türkiye…

    Dostlarım “Muhalefeti eleştirme” tavsiyesinde bulunuyor. İyi de hani demokrasi ancak iktidar olabilecek bir muhalefetin de bulunduğu sistemin adıydı?

    Muhalefetin görevi kendisini iktidara hazır hale getirmek ve iyi yöneteceğine halkı ikna etmek değil midir?


    6 min
  • Dost, kardeş ülke Azerbaycan’a Erdoğan’dan büyük jest - Elif Çakır

    Öyle görünüyor ki —hatta kesin bilgi— Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de tıpkı ABD Başkanı Donald Trump gibi bundan böyle her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüler yağdıracak; aralarındaki dostluğun ne kadar köklü ve sarsılmaz olduğunu, Erdoğan’ın ne kadar sahici ve samimi bir dost olduğunu, dostları için her şeyi yapmaya hazır bir lider olduğunu dünya aleme anlatacak.

    ABD Başkanı Donald Trump, biliyorsunuz, Türkiye’de 35 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan, 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan Rahip Brunson’un tahliyesini sağladığı için her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüler yağdırıyor.

    Trump, Rahip Brunson’un kendi müdahalesiyle nasıl serbest bırakıldığını, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının üzerindeki etkisini anlatmaya doyamıyor… Söze büyük bir keyifle, “Rahip Brunson’ı hatırlıyorsunuzdur” diyerek başlıyor ve devam ediyor:

    “35 yıl hapse çarptırılmıştı. Evanjelik bir kahramandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı aradım, serbest bıraktı. Hiçbir şey ödemedim. Obama ya da Biden milyarlarca dolar ödüyor sürekli. Ben hiçbir şeyler ödemedim. Sadece serbest bırak dedim. Bir sonraki gün Brunson’ı Oval Ofis’te ağırladım.”

    Sürekli aralarındaki yakın dostluğun altını çiziyor:

    “Çok yakın arkadaşız, çok yakın dostuz. Başından beri çok iyi bir ilişkimiz var, çok iyi bir kimyamız var. Çok özel bir ilişki gerçekten aramızdaki. Bu ilişkimizden dolayı da her şey çok iyi gidiyor.”

    Erdoğan’ın çok ama çok güçlü bir lider olduğunu söylüyor ve devamında “O kadar iyi dostuz ki ben ne dersem onu yapıyor” diyor misal. En son NATO Zirvesi’ne geldiğinde “Cumhurbaşkanı Erdoğan muhteşem bir lider, çok güçlü bir lider” demiş ve peşinden yine ülkemiz cumhurbaşkanının nasıl iyi bir dost olduğunu “İran’ın yanında İsrail’e karşı savaşa girecekti, benim sayemde İsrail’e cephe almadı” diyerek anlatmıştı. (7 Temmuz)

    Şimdi aynı övgüleri büyük bir ihtimalle Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’den duyacağız.

    Az bir jest değil… Cumhurbaşkanı Erdoğan, 1999 yılından bu yana belediye başkanı, milletvekili ve başdanışman olarak kendisiyle yol yürüyen Oktay Saral’ı “Azerbaycan’a ilişkin açıklamaları” nedeniyle, dostu İlham Aliyev’i memnun etmek için görevden aldı.

    Oktay Saral Azerbaycan’a ilişkin ne açıklaması yapmıştı?

    12 Ekim’de sosyal medya hesabından Azerbaycan’da bir anda baş gösteren başörtüsü yasağı için “Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin eğitim hakkının engellenmesi kabul edilemez, eğitim hakkı hiçbir ideolojik dayatmaya kurban edilemez” demişti.


    7 min
  • Boşuna uğraşmayın Türklerle başa çıkamazsınız! İsmet Berkan

    Türkiye, dünyanın geri kalanından tamamen bağımsız, hatta kendi başına bir gezegen olsaydı ne kadar mutlu olacağını ve ülkeyi ne güzel yöneteceğini düşünen bir zihniyet var ülkemizde.

    Bu zihniyete tarihin her çağında rastlarız ama bugünlerdeki “yerli ve milli” çağında zihniyet maalesef çok belirgin.

    Hukukta, insan haklarında, demokraside, Anayasal yönetim sisteminde, kısacası akla gelen her temel konuda “yerli ve milli”yiz, kendimize özgüyüz, dünyanın geri kalanından, hele hele ulaşmak istediğimiz muasır medeniyetlerden tamamen bağımsız, neredeyse kendi gezegenimizde yaşar gibiyiz.

    Zaman zaman dünyanın geri kalanını hatırlamak zorunda kalıyoruz. Bu da ağzımızda ekşi bir tat bırakıyor.

    Kendi vatandaşlarımızı ortada bir suç bile yokken kolayca hapse atıyoruz da mesela Alman vatandaşı olan gazeteci Deniz Yücel’i de tutuklayınca işler değişiyor. Onu tutukladığımız gibi hukuksuz biçimde salıveriyor, Alman Büyükelçiliğinin kiraladığı uçağa bindiriveriyoruz. Veya ABD Başkanı Trump’ın sürekli başımıza kaktığı Rahip Brunson’u olmayan bir suçtan hapse atıyor sonra ABD bastırıp doların değeri yükselmeye başlayınca mecbur kalıyor, yine bir uçağa bindirip ABD’ye gönderiyoruz.

    Bu “yerli ve milli”lik sadece hukuk, demokrasi, insan hakları gibi alanlarda geçerli değil.

    Garip bir biçimde şirketler dünyasında da “yerli ve milli”yiz. Yurt dışından gelen her şeyi “emperyalizmin dayatması” veya “bilmemne lobisi” olarak görüyoruz.

    Yurt dışından ama borç ama sermaye yatırımı olarak gelecek paraya muhtaç durumda olmasak kim bilir neler yapacağız ama maalesef ekonomide “yerli ve milli” olmak kolay değil.

    Bakın, yurt dışından para gelecek diye 2003 yılında Sermaye Piyasası Kurulu halka açık şirketlere bir tavsiyede bulundu ve dedi ki: Avrupa yönetim ilke ve standartlarına yaklaşmamız için şirket yönetim kurullarında bağımsız üyeler bulunmalı.

    Neden patron veya çoğunluk hissedarı kafasına göre yönetemesin şirketini, kasasından istediği kadar para çekemesin, kendi kişisel harcamalarını şirketine yaptıramasın? Pek çok şirket patronu böyle düşündü ve uygulamaya sinirlendi.

    Halka açık şirketlere bağımsız yönetim kurulu üyesi atamak 2012 yılında, Avrupa Birliği’nin zoruyla değiştirilen Türk Ticaret Kanunu’nda mecburi tutuldu.

    Neden peki?

    Uygulamanın bir sebebi şuydu: “Şirket yönetimlerinde hâkim ortakların veya aile üyelerinin çıkarlarının ön plana çıkmasını engellemek, küçük ve azınlık yatırımcıların haklarını güvence altına almak.”

    Ama bizim içimizdeki “yerli milli” ruh, bu bağımsız yönetim kurulu üyelerini de onların var olma sebebinden uzaklaştırmayı “bize özgü” yapmayı başardı.

    Bakın fon soygununda bugün tutuklu durumda o kadar çok “bağımsız yönetim kurulu üyesi” var ki, insan hangi birini sayacağını şaşırıyor.

    Çünkü bu soygunda adı geçen bütün şirketler, bu kanuni mecburiyetten doğan bağımsız yönetim kurulu üyelerini, şirkete dışarıdan biz göz olarak baksın, suiistimali önlesin, küçük yatırımcının hakkını korusun diye değil şirketin kurduğu soygun düzenini kolaylaştırsın diye atamış.


    7 min
  • Adaletsizliklere susanlar sanıyorlar ki… Mehmet Ocaktan

    Haksızlıklar, hukuksuzluklar, soygunlar ve yolsuzluklar karşısına adeta dilleri tutulmuş gibi sessizliğe gömülenler, adaletsizliklere, vurgunculara ses yükseltenleri hiç sevmiyorlar.

    Çünkü onlar, adaletsizlikler karşısında sustuklarında mahallenin namusunu koruyacaklarına inanıyorlar.

    Çünkü onlara göre, adalet en çok ait oldukları mahallenin hakkıdır. Öteki mahallede yer alanlar, Allah’a karşı kulluk görevlerini yeterince yerine getirmedikleri için adaleti ve merhameti hak etmemektedirler…

    Oysa bizim anladığımız dinin sevgi ve merhamet anlayışı bütün insanlığı kuşatan bir özelliğe sahiptir. Eğer İslam’ın mesajını böylesine dar bir alana hapsedersek, Allah’ı da haşa sadece belli kavimlerin, milletlerin, cemaatlerin, grupların yaratıcısı gibi görmüş oluruz ki bunun anlamı Allah’a kafa tutmaktır.

    Allah bu dünyada hiçbir ayrım yapmadan, kendisine inanan Müslümanlara da inanmayan ateistlere de aynı şekilde nimetlerini sunar. Çünkü o, insanların ve bütün yaratılmışların Allah’ıdır.

    Hal böyleyken inanan insanların, bu dünyada kime ne kadar adalet ve özgürlük verileceği konusunda Allah’ı devre dışı bırakarak kendilerini dünyanın hakimi gibi görmeleri Hududullah’a aykırı bir durumdur.

    Ne yazık ki günümüzde, dinin asıllarını esas alan kapsamlı bir dindarlık bilinci oluşmadığı için, günümüz Müslüman ülkelerinde adalet ekseninde insan haklarının korunması, insan/kul hakkının gözetilmesi gibi temel ilkeler gelişememiştir.

    Hal böyle olunca da “İslam ülkelerinde bugün, insan hakkı ihlalleri çok fazla yaşanıyor. İnsan haklarını, kadın ve kız çocuklarını koruma, ehliyet ve liyakati esas alma, eşitlik, açıklık ve objektiflik, adaletten sapmama, emaneti ehil olana verme, kim olursa olsun hak sahibini önceleme bizim dini değerlerimiz hiyerarşisinde çok gerilerde kalmışsa, sorun büyük demektir.” (Ali Bardakoğlu, Yüzleşme, s.47)

    Maalesef günümüz Türkiye’sinde din, siyasal ve ideolojik modellerle eşitlenir hale geldiği için, barış ve huzuru temin etmesi gereken dinin insani ve ahlaki değerleri, çatışma ve ayrışmanın argümanı haline getirilmiş bulunuyor.

    Bu yüzden de halen iktidarı elinde bulunduran dindar-muhafazakar anlayış, muhalif gördüğü bütün kesimlere adil davranmamayı kendisi için kazanılmış bir hak olarak görüyor.

    İnsan haklarının, özgürlüklerin sadece gücü elinde bulunduranların hakkı olduğu şeklindeki bu arızalı anlayış, gelecekte daha büyük çatışmaların ve düşmanlıkların yolunu açar ki esas tehlike de budur.

    İşte bu zihniyetin mensupları, Allah’ı, Peygamberi, Hz. Ömer adaletini dillerinden düşürmedikleri halde, memlekette işlenen hukuk cinayetlerini, adaletsizlikleri ya görmezden geliyorlar ya da bu garabeti alkışlamaya devam ediyorlar.

    İşin en dramatik tarafı da dindar-muhafazakar kesimlerin, kendi mahalleleri dışındakilere reva görülen bu muamele karşısında sessizliğe bürünmesidir.

    Mesela asrın fon soygununa karışan dindar-muhafazakar mahalle mensuplarının hiçbirine kelepçe takılmadı, çünkü onların ‘lekelenmeme hakkı’ var… Ama muhalif belediye başkanları ters kelepçe takılarak hapse atıldılar. Çünkü onlar bizim mahalleden değildi, bu yüzden rahatlıkla lekelenebilirlerdi. Hatta sadece onlar değil, eşleri, çocukları, anne ve babaları da lekelenebilirlerdi…

    Bu ülkede yaşayan bir insan olarak, adaletin bu kadar gaddarca işlemesi, doğrusu canımı çok yakıyor. Daha da vahim olanı, adalete kurulan bu tuzağın dindar-muhafazakar bir iktidar döneminde yapılıyor olması…

    Türk şiirinin büyük ustası Sezai Karakoç’un şu dizeleri, sanki içinde bulunduğumuz utanç günlerini tarif ediyor gibi…


    /Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.
    halbuki,
    biz sussak, tarih susmayacak
    tarih sussa, hakikat susmayacak.
    Onlar sanıyorlar ki,
    bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
    halbuki,
    bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar,
    vicdan azabından kurtulsalar,
    tarihin azabından kurtulamayacaklar.
    Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar./

    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR