KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Arkadaşlar, bir sorum var… Fehmi Koru

    Berlin’de geçirdiğim üç gün sonrasında ülkeye döndüm ama Almanya’da -ve dünyada- meydana gelen gelişmeler peşimi bırakmıyor.

    Almanya’dan yeni haber, son seçimde sandıktan birinci çıkan sol muhalefet yönetime geldiğinde, yetkilerini sınırlayıp mali imkanlarını kısacağı, sayılarını azaltacağı endişesiyle, Berlin’de görevli polislerden başka eyaletlere tayin imkanını araştıranlar çıktığına dair.

    Allah, Allah…

    İktidara gelme hazırlığında ‘sol’ iddialı bir parti bizde de var, herhangi bir temel sorunda ayrıntılı bir programlarının varlığından söz edilmiyor ama.

    Kamuoyu yoklamalarında ‘kararsızlar’ hâlâ ihmal edilemeyecek kadar kalabalık bir kitle.

    Dünya ile burada ayrışıyoruz.

    ‘Aşırı sağcı’ ithamına muhatap AfD’nin ilk seçimde iktidara geleceğine dair beklentiler yaşanan Almanya’da, Elif Eralp adlı bir genç kadının başını çektiği ‘sol’ bir parti, ülkenin başkentinde en çok oyu alarak sandıktan birinci çıkabildi.

    Tıpkı Viktor Orban’ın, Macaristan’da, 16 yıl boyunca sımsıkı elinde tuttuğu iktidarını iki yıl öncesine kadar partisi üyesi iken muhalefete geçen Péter Magyar’a kaybettiği gibi.

    Ve en son Trump destekli genç 45 yaşındaki Flávio Bolsonaro’nun karşısına dikilen 80 yaşındaki emektar ‘sol’ lider Lula da Silva’nın, pazar günü yapılan seçimde, rakibinden 4.4 milyon fazla oy alarak (%51.79) Brezilya’da dördüncü kez cumhurbaşkanı seçilmeyi başarabildiği gibi.

    Sırbistan’da da iki yıldır süren öğrenci protestolarının ardından erken seçime gitmek zorunda kalan Aleksandar Vučić, önceki gün yapılan seçimde öğrenci hareketinin zaferini kabul etti.

    Fransa’da ise bayağı gençler -çoğunluğu lise öğrencisi- birkaç önceki neslin 1968’de tam başaramadığını sanki tamamlamak için sokaklarda.

    Amerika’da bir hafta sonra yapılacak Temsilciler Meclisi’nin bütün üyeleri ile Senato üyelerinin üçte birini yenileme amaçlı ara-seçimde, muhalefeti ‘ülkeye komünizm getirmek’ ile suçlayan Trump’ın, bozguna uğrama endişesinin her gün büyüdüğü görülüyor.

    İki yıl önce bir kez daha denenme şansını elde etmişti yeniden başkan seçilerek Trump. Önümüzdeki seçim öncesinde ise, yenilgi sonrası senaryoları konuşulmaya başlandı ABD’de.

    Tabii seçim adil ve dürüst bir ortamda yapılırsa…

    Amerikalılar bu konularda tereddütlü.

    Seçimlerin adil ve doğru yürütüleceğine güvenen Amerikalıların oranı %61. Oyların doğru sayılacağına güvenenler %65. Gerisi? Kuşkulu.

    Daha çarpıcı olanı, Washington Post/ABC News/Ipsos anketine göre, Amerikalıların %70’inin, Cumhuriyetçiler seçimde büyük kayıplara uğrarsa Trump’ın sonucu kabul edeceğinden kuşku duyması. Demokratların %94’ü bu kuşkuyu paylaşıyor hatta Cumhuriyetçilerin %36’sı da.

    “Korkunun ecele faydası yok” derdi eskiler.

    Elif Eralp’ın liderliğinde ‘sol ittifak’ Berlin halkını kendilerine oy vermeye ikna edebiliyor.

    Macaristan’da halk, gidilen ilk seçimde, yeni bir muhalefet liderinin öncülüğünde Orban’ı yenilgiye uğratabiliyor.

    Brezilya seçmenleri geçmişi karanlık bir ailenin Trump destekli genç veliahtının kendilerini yönetmesine razı olmayıp ihtiyar sosyalisti iktidara taşıyor.

    ABD’de Trump, azlini de getirebileceği konuşulan, partisini zorlayacağı belli bir ara-seçimden kaybederek çıkma endişesiyle muhaliflere ağıza alınmayacak iddialarla saldırıyor ve en korkulan büyük ihtimalle başına gelebileceğe benziyor.

    Ve Türkiye…

    Dostlarım “Muhalefeti eleştirme” tavsiyesinde bulunuyor. İyi de hani demokrasi ancak iktidar olabilecek bir muhalefetin de bulunduğu sistemin adıydı?

    Muhalefetin görevi kendisini iktidara hazır hale getirmek ve iyi yöneteceğine halkı ikna etmek değil midir?


    6 min
  • Dost, kardeş ülke Azerbaycan’a Erdoğan’dan büyük jest - Elif Çakır

    Öyle görünüyor ki —hatta kesin bilgi— Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de tıpkı ABD Başkanı Donald Trump gibi bundan böyle her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüler yağdıracak; aralarındaki dostluğun ne kadar köklü ve sarsılmaz olduğunu, Erdoğan’ın ne kadar sahici ve samimi bir dost olduğunu, dostları için her şeyi yapmaya hazır bir lider olduğunu dünya aleme anlatacak.

    ABD Başkanı Donald Trump, biliyorsunuz, Türkiye’de 35 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan, 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan Rahip Brunson’un tahliyesini sağladığı için her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüler yağdırıyor.

    Trump, Rahip Brunson’un kendi müdahalesiyle nasıl serbest bırakıldığını, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının üzerindeki etkisini anlatmaya doyamıyor… Söze büyük bir keyifle, “Rahip Brunson’ı hatırlıyorsunuzdur” diyerek başlıyor ve devam ediyor:

    “35 yıl hapse çarptırılmıştı. Evanjelik bir kahramandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı aradım, serbest bıraktı. Hiçbir şey ödemedim. Obama ya da Biden milyarlarca dolar ödüyor sürekli. Ben hiçbir şeyler ödemedim. Sadece serbest bırak dedim. Bir sonraki gün Brunson’ı Oval Ofis’te ağırladım.”

    Sürekli aralarındaki yakın dostluğun altını çiziyor:

    “Çok yakın arkadaşız, çok yakın dostuz. Başından beri çok iyi bir ilişkimiz var, çok iyi bir kimyamız var. Çok özel bir ilişki gerçekten aramızdaki. Bu ilişkimizden dolayı da her şey çok iyi gidiyor.”

    Erdoğan’ın çok ama çok güçlü bir lider olduğunu söylüyor ve devamında “O kadar iyi dostuz ki ben ne dersem onu yapıyor” diyor misal. En son NATO Zirvesi’ne geldiğinde “Cumhurbaşkanı Erdoğan muhteşem bir lider, çok güçlü bir lider” demiş ve peşinden yine ülkemiz cumhurbaşkanının nasıl iyi bir dost olduğunu “İran’ın yanında İsrail’e karşı savaşa girecekti, benim sayemde İsrail’e cephe almadı” diyerek anlatmıştı. (7 Temmuz)

    Şimdi aynı övgüleri büyük bir ihtimalle Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’den duyacağız.

    Az bir jest değil… Cumhurbaşkanı Erdoğan, 1999 yılından bu yana belediye başkanı, milletvekili ve başdanışman olarak kendisiyle yol yürüyen Oktay Saral’ı “Azerbaycan’a ilişkin açıklamaları” nedeniyle, dostu İlham Aliyev’i memnun etmek için görevden aldı.

    Oktay Saral Azerbaycan’a ilişkin ne açıklaması yapmıştı?

    12 Ekim’de sosyal medya hesabından Azerbaycan’da bir anda baş gösteren başörtüsü yasağı için “Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin eğitim hakkının engellenmesi kabul edilemez, eğitim hakkı hiçbir ideolojik dayatmaya kurban edilemez” demişti.


    7 min
  • Boşuna uğraşmayın Türklerle başa çıkamazsınız! İsmet Berkan

    Türkiye, dünyanın geri kalanından tamamen bağımsız, hatta kendi başına bir gezegen olsaydı ne kadar mutlu olacağını ve ülkeyi ne güzel yöneteceğini düşünen bir zihniyet var ülkemizde.

    Bu zihniyete tarihin her çağında rastlarız ama bugünlerdeki “yerli ve milli” çağında zihniyet maalesef çok belirgin.

    Hukukta, insan haklarında, demokraside, Anayasal yönetim sisteminde, kısacası akla gelen her temel konuda “yerli ve milli”yiz, kendimize özgüyüz, dünyanın geri kalanından, hele hele ulaşmak istediğimiz muasır medeniyetlerden tamamen bağımsız, neredeyse kendi gezegenimizde yaşar gibiyiz.

    Zaman zaman dünyanın geri kalanını hatırlamak zorunda kalıyoruz. Bu da ağzımızda ekşi bir tat bırakıyor.

    Kendi vatandaşlarımızı ortada bir suç bile yokken kolayca hapse atıyoruz da mesela Alman vatandaşı olan gazeteci Deniz Yücel’i de tutuklayınca işler değişiyor. Onu tutukladığımız gibi hukuksuz biçimde salıveriyor, Alman Büyükelçiliğinin kiraladığı uçağa bindiriveriyoruz. Veya ABD Başkanı Trump’ın sürekli başımıza kaktığı Rahip Brunson’u olmayan bir suçtan hapse atıyor sonra ABD bastırıp doların değeri yükselmeye başlayınca mecbur kalıyor, yine bir uçağa bindirip ABD’ye gönderiyoruz.

    Bu “yerli ve milli”lik sadece hukuk, demokrasi, insan hakları gibi alanlarda geçerli değil.

    Garip bir biçimde şirketler dünyasında da “yerli ve milli”yiz. Yurt dışından gelen her şeyi “emperyalizmin dayatması” veya “bilmemne lobisi” olarak görüyoruz.

    Yurt dışından ama borç ama sermaye yatırımı olarak gelecek paraya muhtaç durumda olmasak kim bilir neler yapacağız ama maalesef ekonomide “yerli ve milli” olmak kolay değil.

    Bakın, yurt dışından para gelecek diye 2003 yılında Sermaye Piyasası Kurulu halka açık şirketlere bir tavsiyede bulundu ve dedi ki: Avrupa yönetim ilke ve standartlarına yaklaşmamız için şirket yönetim kurullarında bağımsız üyeler bulunmalı.

    Neden patron veya çoğunluk hissedarı kafasına göre yönetemesin şirketini, kasasından istediği kadar para çekemesin, kendi kişisel harcamalarını şirketine yaptıramasın? Pek çok şirket patronu böyle düşündü ve uygulamaya sinirlendi.

    Halka açık şirketlere bağımsız yönetim kurulu üyesi atamak 2012 yılında, Avrupa Birliği’nin zoruyla değiştirilen Türk Ticaret Kanunu’nda mecburi tutuldu.

    Neden peki?

    Uygulamanın bir sebebi şuydu: “Şirket yönetimlerinde hâkim ortakların veya aile üyelerinin çıkarlarının ön plana çıkmasını engellemek, küçük ve azınlık yatırımcıların haklarını güvence altına almak.”

    Ama bizim içimizdeki “yerli milli” ruh, bu bağımsız yönetim kurulu üyelerini de onların var olma sebebinden uzaklaştırmayı “bize özgü” yapmayı başardı.

    Bakın fon soygununda bugün tutuklu durumda o kadar çok “bağımsız yönetim kurulu üyesi” var ki, insan hangi birini sayacağını şaşırıyor.

    Çünkü bu soygunda adı geçen bütün şirketler, bu kanuni mecburiyetten doğan bağımsız yönetim kurulu üyelerini, şirkete dışarıdan biz göz olarak baksın, suiistimali önlesin, küçük yatırımcının hakkını korusun diye değil şirketin kurduğu soygun düzenini kolaylaştırsın diye atamış.


    7 min
  • Adaletsizliklere susanlar sanıyorlar ki… Mehmet Ocaktan

    Haksızlıklar, hukuksuzluklar, soygunlar ve yolsuzluklar karşısına adeta dilleri tutulmuş gibi sessizliğe gömülenler, adaletsizliklere, vurgunculara ses yükseltenleri hiç sevmiyorlar.

    Çünkü onlar, adaletsizlikler karşısında sustuklarında mahallenin namusunu koruyacaklarına inanıyorlar.

    Çünkü onlara göre, adalet en çok ait oldukları mahallenin hakkıdır. Öteki mahallede yer alanlar, Allah’a karşı kulluk görevlerini yeterince yerine getirmedikleri için adaleti ve merhameti hak etmemektedirler…

    Oysa bizim anladığımız dinin sevgi ve merhamet anlayışı bütün insanlığı kuşatan bir özelliğe sahiptir. Eğer İslam’ın mesajını böylesine dar bir alana hapsedersek, Allah’ı da haşa sadece belli kavimlerin, milletlerin, cemaatlerin, grupların yaratıcısı gibi görmüş oluruz ki bunun anlamı Allah’a kafa tutmaktır.

    Allah bu dünyada hiçbir ayrım yapmadan, kendisine inanan Müslümanlara da inanmayan ateistlere de aynı şekilde nimetlerini sunar. Çünkü o, insanların ve bütün yaratılmışların Allah’ıdır.

    Hal böyleyken inanan insanların, bu dünyada kime ne kadar adalet ve özgürlük verileceği konusunda Allah’ı devre dışı bırakarak kendilerini dünyanın hakimi gibi görmeleri Hududullah’a aykırı bir durumdur.

    Ne yazık ki günümüzde, dinin asıllarını esas alan kapsamlı bir dindarlık bilinci oluşmadığı için, günümüz Müslüman ülkelerinde adalet ekseninde insan haklarının korunması, insan/kul hakkının gözetilmesi gibi temel ilkeler gelişememiştir.

    Hal böyle olunca da “İslam ülkelerinde bugün, insan hakkı ihlalleri çok fazla yaşanıyor. İnsan haklarını, kadın ve kız çocuklarını koruma, ehliyet ve liyakati esas alma, eşitlik, açıklık ve objektiflik, adaletten sapmama, emaneti ehil olana verme, kim olursa olsun hak sahibini önceleme bizim dini değerlerimiz hiyerarşisinde çok gerilerde kalmışsa, sorun büyük demektir.” (Ali Bardakoğlu, Yüzleşme, s.47)

    Maalesef günümüz Türkiye’sinde din, siyasal ve ideolojik modellerle eşitlenir hale geldiği için, barış ve huzuru temin etmesi gereken dinin insani ve ahlaki değerleri, çatışma ve ayrışmanın argümanı haline getirilmiş bulunuyor.

    Bu yüzden de halen iktidarı elinde bulunduran dindar-muhafazakar anlayış, muhalif gördüğü bütün kesimlere adil davranmamayı kendisi için kazanılmış bir hak olarak görüyor.

    İnsan haklarının, özgürlüklerin sadece gücü elinde bulunduranların hakkı olduğu şeklindeki bu arızalı anlayış, gelecekte daha büyük çatışmaların ve düşmanlıkların yolunu açar ki esas tehlike de budur.

    İşte bu zihniyetin mensupları, Allah’ı, Peygamberi, Hz. Ömer adaletini dillerinden düşürmedikleri halde, memlekette işlenen hukuk cinayetlerini, adaletsizlikleri ya görmezden geliyorlar ya da bu garabeti alkışlamaya devam ediyorlar.

    İşin en dramatik tarafı da dindar-muhafazakar kesimlerin, kendi mahalleleri dışındakilere reva görülen bu muamele karşısında sessizliğe bürünmesidir.

    Mesela asrın fon soygununa karışan dindar-muhafazakar mahalle mensuplarının hiçbirine kelepçe takılmadı, çünkü onların ‘lekelenmeme hakkı’ var… Ama muhalif belediye başkanları ters kelepçe takılarak hapse atıldılar. Çünkü onlar bizim mahalleden değildi, bu yüzden rahatlıkla lekelenebilirlerdi. Hatta sadece onlar değil, eşleri, çocukları, anne ve babaları da lekelenebilirlerdi…

    Bu ülkede yaşayan bir insan olarak, adaletin bu kadar gaddarca işlemesi, doğrusu canımı çok yakıyor. Daha da vahim olanı, adalete kurulan bu tuzağın dindar-muhafazakar bir iktidar döneminde yapılıyor olması…

    Türk şiirinin büyük ustası Sezai Karakoç’un şu dizeleri, sanki içinde bulunduğumuz utanç günlerini tarif ediyor gibi…


    /Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.
    halbuki,
    biz sussak, tarih susmayacak
    tarih sussa, hakikat susmayacak.
    Onlar sanıyorlar ki,
    bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
    halbuki,
    bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar,
    vicdan azabından kurtulsalar,
    tarihin azabından kurtulamayacaklar.
    Tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar./

    5 min
  • Fonculara 3 trilyon, faizcilere 4 trilyon - İbrahim Kahveci

    Foncuların son vurgununun maliyeti her gün katlanarak artıyor.

    Son rakamları vereyim (SPK verileri):

    Halka açık şirketlerin değer kaybı 7 trilyon 815 milyar liraya ulaştı. (172 milyar dolar)

    Halka açık hisse senetlerinden yatırımcı kaybı ise 3 trilyon 329 milyar liraya geldi. (71 milyar dolar)

    Lakin bu yoğunlukta gözden kaçan bir veri daha var: Faiz.

    Bütçe hedeflerine göre 2026 yılında Merkezi Bütçe faiz gideri 2 trilyon 825 milyar lira olacak. 2027 yılında ise faiz gideri 3 trilyon 975 milyar liraya çıkacak.

    Önce faize odaklanalım…

    Faize iki yönden bakacağız: 1. Yöntem borç stokuna oranla faiz giderimiz ne oluyor?

    Eylül ayı itibari ile toplam borç stokumuz 16,2 trilyon lira. Ve yıllık faiz giderimiz 2 trilyon 642 milyar lira.

    Faiz giderinin borç stokuna oranı %16,3.

    Bu oran daha 4 yıl önce %6,0 düzeyindeydi.

    Bu arada şu notu ekleyelim: 2022 ortasında borç stokunun GSYH’ye oranı %36,5 seviyesindeyken 4 yıl sonra bu oran %22,3’e düşmüş durumda.

    Borç stoku düşüyor ama faiz gideri tam tersine çok hızlı artıyor.

    O zaman bir başka veriye bakalım: Hazine Nakit Gerçekleşmeleri verisinden giderek faiz giderinin Hazine nakit gelirlerine oranı ne olmuş?

    Eylül 2026 itibariyle son 12 ayda Hazine 361,2 milyar dolar nakit gelir elde etmiş. Buna karşılık faiz gideri 57,5 milyar dolara ulaşıyor.

    Bu demektir ki; Hazine nakit gelirinin %15,9’u faize gidiyor.

    İyi ama bu oran da 4 yıl önce yüzde 9-10 aralığındaymış. Yani gelirimize oranla faiz ödememiz de çok hızlı artıyor.

    Faiz yükü 57-60 milyar dolar seviyelerine dayandı. Bu rakam 4 yıl önce 16-18 milyar dolar civarındaydı.

    Size daha ilginç veriyi aktarayım: 2022 ortasına göre GSYH dolar bazında yaklaşık 2 kat artış gösterdi. Oysa aynı dönemde faiz ödemesi dolar bazında 3,5 kat artış gösterdi.

    TL bazında ifade edecek olursak Haziran 2022’de 10,4 trilyon olan GSYH Haziran 2026’da 73,0 trilyona yükseldi. Tam 7,0 katlık artış var. Oysa aynı dönemde 224,6 milyar lira olan faiz ödemesi 2,4 trilyon liraya yükseldi. Tam 10,7 katlık artış oldu.

    Eğer faiz gideri GSYH ile eşit şekilde artsaydı 2,4 trilyon lira yerine 1,6 trilyon lirada kalacaktı. Ödememiz gereken faizin yüzde 50 fazlasını ödüyoruz.

    ***

    Gelelim iki maliyeti birleştirmeye.

    Faize 60 milyar dolar öderken şimdi bir de karşımıza yatırımcıların kaybettiği 70 milyar dolar sorunu çıktı.

    İki maliyetin toplamı 130 milyar dolara geliyor.

    Bir taraftan faizci ülke olurken diğer yandan foncuların büyük vurgununa şahit olduk. İki ağır darbe tam da zor dönemde karşımıza çıkmış oldu.

    Önce faiz yükü hakkında eski tespitimi tekrar edeyim: İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu operasyonu ile faiz & enflasyon zinciri bozulmaya başladı.

    Ve yılda yaklaşık 2 trilyon lira fazladan faiz ödemeye başladık. Bu 2 trilyon siyasi operasyon maliyeti olarak karşımıza çıkmıştır.

    Bu ek faiz maliyetinin 1,4 trilyonunu özel kesim öderken 600 milyar lirasını da kamu ödemektedir. (Rakamlar yaklaşık değeri veriyor)

    Gelelim foncuların vurgununa… Şimdilik sadece borsa piyasasına maliyet 3 trilyonu aştı bile. Bu maliyetin dalga dalga diğer alanlara ve reel sektöre yansımalarını da görmeye başladık.

    Peki, ne olacak?

    Bugün maalesef konuşulmasın, konu kapansın düşüncesi ile dalga dalga tutuklamalar yapılıyor.

    Ülke yönetimi maalesef gerçeklerle yüzleşmek ve sorunları azaltmayı “baskı yöntemi” ile çözmeye çalışıyor.

    6 min
  • Bu sözler neyi işaret ediyor? Mustafa Karaalioğlu

    Fon vurgununun açığa çıktığı günden itibaren, kamuoyunu şoke eden çok bilgi çıktı ve olayın derinliğine dair çokça da şüphe belirdi. Eşi benzeri olmayan bir vurgun organizasyonuyla karşı karşıya olduğumuz aşikar hale geldi. Her eşi benzeri olmayan vurgun gibi bunun da ancak sistematik bir himaye ve kayırmacılık sayesinde yapılabileceği anlaşıldı. O kadar hızlı anlaşıldı ki yıllardır iktidara destek veren cemaatler ve vakıflar bile bildiri yayınlayarak “Bu kadarı fazla” demek zorunda kaldı.

    Herkes şokta ama herkes hepsinin bu kadar olmadığını hissediyor.

    Bütün bu sansasyona, şaşırtıcı haberlere ve inanılmaz rakamlara rağmen bilmediklerimiz, bildiklerimizden çok daha fazladır.

    Yatırımcı, borsacı, aracı kurumu, fon şirketi hatta yatırım bankası sıfatı taşıyan bazı kişi ve gruplar, büyük bir dolandırıcılık düzeni kurdu. Bütün bu alanlarda denetleme ve regülasyon yetkisi ve sorumluluğu olan kurumlar buna göz yumdu. İktidara yakın güçlü ve önemli kişiler de -bazıları vurgunun parçası olarak- bu düzeni himaye etti. Bütün bu organizasyon, en az üç yıl boyunca tıkır tıkır işledi. Onlarca hissenin değeri manipülasyonla binlerce kat artırıldı. Bu hak edilmemiş rakamlara ulaşan hisseleri, 131 fon üzerinden yatırımcıya sattılar. 415 bin fon mağduru doğrudan, borsa tepetaklak gittiği için de 6 milyonun üzerinde borsa yatırımcısı da dolaylı olarak zarara uğradı. Foncularla borsacıların toplam zararı 3 trilyon lirayı aştı.

    Mesele derinleştikçe birçok kamu kuruluşunun da fonlara para yatırdığı ve şimdi o fonlar battığı için kamunun yatırdığı paraların da riskli yatırım haline geldiği yani battığı anlaşıldı. Miktarı ise bilinmiyor. Halka açık bu şirketler fonlara ne kadar para kaptırdıklarını açıklamıyor, açıklayamıyor. En azından bir tanesinin başındaki ismin de kurumunun parasını rüşvet karşılığı fona yatırdığını biliyoruz.

    Başa dönelim… Bütün bunlar açık bir ihmal, himaye ve kayırmacılık sayesinde oldu. Göz göre göre oldu ve birkaç günde olup bitmedi, aylarca sürdü. Himaye olmasa böyle bir vurgun yapılamazdı; finansal sistemde böyle büyük bir vakum oluşturulamazdı.

    İşte bu tabloyu görenler, takip edenler, kaygılananlar doğal olarak vurgunda ihmali olanların ve suça bulaşanların hesap vermesini istiyor, bazen açıkça bazen de ortamın nezaketi gereği dolaylı olarak. Ama talep bu. Sonuna kadar gidilsin. Gidilsin ki zaten kriz içinde olan ekonomide milyonlarca ücretli, emekli, esnaf hatta tüccar ve sanayici kemer sıkarken, herkesi saf yerine koyma cesaretini bulan foncuların yaptığı yanına kâr kalmasın.

    Bu talep korosuna kendisi de fon mağduru olan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekci de katıldı. Yapılması gereken şeyi açıkça söylemedi ama bir tespitle her şeyi söylemiş oldu.

    Şunu dedi:

    “Bu fon meselesi maalesef yaklaşık olarak 6 kamu kurumunun ihmaliyle ilgili. Kamu görevlilerinin ihmali, bazılarının üst derecede ihmali var. Maalesef bazı kamu kurumlarının yönetiminde de hem ihmal hem suistimal vardır.”

    Bir de şunu ekledi:

    “Hiçbir şey gizlenemez. Özellikle bu dönemde, bu bilgi çağında, bu kayıt çağında hiçbir şey gizlenemez.”

    Herkesin bir şekilde söylediği sözlerin bir iktidar partisi yöneticisi tarafından söylenmesi önemlidir. Gereği yapılır yapılmaz başka mesele ama Zeybekci bir standart belirliyor ve çizgi çiziyor. 6 kamu kurumu hangileri tahmin etmesi zor değil. Kayıtlarda ne var ne yok, bulunması hiç zor değil.

    Zor olan böylesine büyük bir vurgunla yüzleşme cesareti ve halka karşı açık olabilmektir. Bu da ne kadar mümkün olacak, göreceğiz.

    5 min
  • Tevbe kapısı kapanmamış! Yusuf Ziya Cömert

    Birkaç haftadır Şeyh Sadi-i Şirazi’nin bir hikayesi zihnimi işgal ediyor.

    Bu birkaç hafta ‘fon rezaleti’nin ortaya saçıldığı birkaç haftaya tekabül ediyor.

    Malum, Şeyh Sadi-i Şirazi İran (Fars) şiirinin Hafız ve Firdevsi’den sonra üçüncü büyüğü sayılır. Aşk, şarap ve güzellikler onun şiirinde de vardır ama Sa’di ibretli öykülere, faydalı öğütlere Hafız ve Firdevsi’den daha fazla rağbet etmiştir.

    Yaşadığı dönem Moğolların İran’da, Irak’ta ve Anadolu’da Cirit attığı dönem. (Ölümü miladi 1292.) Feridüddin Attar, Mevlana Celaleddin Rumi gibi önemli şahsiyetlerle aynı çağda yaşamış.

    Sufiyane bir hayat mıydı yaşadığı?

    Bağdat’ta Nizamiye Medresesinde okumuş. Çok seyahatler etmiş. Hacca da gitmiş. Bir tekkeye veya bir şeyhe bağlanıp mürid olduğuna dair bir kayda rastlamadım. Ama bilge bir adam. Sufilerin hayatına, meselelerine vakıf. Şiirinde ve kıssalarında dervişane bir hayatı hem anlatıyor hem tavsiye ediyor. Tecrübe etmeden bu kadar iyi anlatamaz diye düşünebiliriz. Ayrıca kendisinden sonrakiler de onun büyük bir mutasavvıf olduğunu söylüyor.

    Gülistan’ını çok erken okumuştum, henüz lise çağındayken. “Ey yolcu, korkarım ki Ka’be’ye varamayacaksın, çünkü tuttuğun yol Türkistan yoludur” beyti o zamanlardan hatırımda kalmış. Doğru bir sonuca ulaşmak için yanlış bir yol tutturanlara söylenebilecek güzel bir söz. Sa’di bu sözü sultanın gözüne girmek için namazı uzatan bir sofunun tuttuğu yol için söylüyor.

    Bugün, ararken Farsçasını buldum. Belki meraklısı vardır, şuraya iliştireyim: “Tersem ne resi be Ka’bei ey A’rabi/Ki in reh ki tu mi revi be Türkistan est.”

    Şu beytin Farsçası da vardı kitapta, bu yüzden Farsçasıyla birlikte muhafaza etmişim:

    “Be derya der menafi bi-şumarest/Eger hahi selamet ber kenarest”

    “Denizin faydaları sayısızdır /Selamet istiyorsan kenarındadır.”

    Zihnimi işgal ettiğini söylediğim hikâye de o zamanlardan beri hatırımda.

    Hemedan kadısının bir nalbanta olan aşkını anlatıyor.

    Kadı efendi hep nalbantı görebileceği yerlerde dolaşıyor. Nalbantın geçmesi muhtemel olan yerlerde bekliyor. Hemedan ahalisi arasında da kadı efendinin nalbanta âşık olduğuna, sürekli nalbantı gözlediğine dair dedikodular yayılıyor.

    Şeyh Sadi şöyle anlatıyor:

    “Duyduğuma göre bir yerde kadıyla karşılaştı nalbant. Sevda meselesi kulağına çalınmış ve haddinden fazla canı sıkılmıştı. Açtı ağzını yumdu gözünü. Sonra da saygı maygı dinlemedi taşa tuttu. O sırada kadı yanında bulunan saygın alimlerden birine dedi ki:

    “Şu şahide bak, bir de hışımlanışına/Şu kaş çatmaları hoş gör/Araplar derler ki sevgilinin dayağı tatlı olur üzüm gibi/Ağzıma yumruk yemek senin elinden/Daha hoştur kendi elimle yemek yemekten.”

    Hatır sayılır bazı insanlar gelip kadıya nasihat ettiler.

    “Bizler doğru olan bir şeyi size söylemezsek bir nevi hıyanet sayılır. İşin doğrusu şu ki bu olandan uzak durun ve hevesinizden vazgeçin. Çünkü kadılık makamı saygın bir makam ve bunu çirkin bir hareketle kirletmemelisiniz. Âşık olduğunuz kişinin ne mal olduğu meydanda, durum ise işittiğiniz gibi vahim.”



    6 min
  • Zincirleme tesadüfler kazası - Yıldıray Oğur

    Önce küçük bir özet.

    Eski BDDK Başkan Yardımcısı, sekiz gün öncesine kadar Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in Genel Müdürü olan Taha Çakmak tutuklandı.

    Çakmak’a yöneltilen suçlamalardan biri, Türkiye Sigorta’nın parasını Tera fonlarına yatırmak karşılığında Tera Grubu’ndan elden 1 milyon dolar rüşvet almak.

    Ama savcılık kaynaklarına göre daha ilginç bir suçlama var.

    İddiaya göre Çakmak, Tera yöneticilerine bir teklifte bulundu:

    Siz Grainturk Holding hissesi alın, ben de Türkiye Sigorta’nın parasını sizin fonlarınıza yatırayım.

    Yani Türkiye’nin en büyük sigorta şirketinin yöneticisinin, şirketin milyarlarca liralık kaynaklarını bir fon grubuna yönlendirmek için o gruptan belirli bir şirketin hisselerini satın almasını istediği öne sürülüyor.

    Peki neden Grainturk?

    Bir önceki “1 milyon dolarlık bilmece: Baba-oğul-fon” yazımda bu sorunun peşine düşmüştüm.

    Çünkü Grainturk Holding’in yönetim kurulunda ilginç bir isim var.

    Ahmet Emir Akben.

    Şirketin bağımsız yönetim kurulu üyesi. Üstelik Denetim Komitesi ve Riskin Erken Saptanması Komitesi Başkanı.

    Peki kim bu 32 yaşındaki genç yönetici?

    Eski BDDK Başkanı, halen Vakıf Katılım Genel Müdürü Mehmet Ali Akben’in oğlu.

    Taha Çakmak ile Mehmet Ali Akben de birbirlerini yakından tanıyorlar.

    Çünkü Çakmak, Akben’in BDDK Başkanlığı döneminde başkan yardımcısıydı.

    Üstelik Akben ile Tera arasında da eski bir ilişki var.

    Tera Yatırım Bankası’nın kuruluş izni 27 Ekim 2021’de, faaliyet izni 7 Nisan 2023’te verildi.

    Her iki tarihte de BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’di.

    Yani ortada dört isimden oluşan ilginç bir tablo var.

    Türkiye Sigorta’nın parasını Tera fonlarına yatırdığı ve karşılığında rüşvet aldığı iddia edilen Taha Çakmak.

    Tera’nın hisse almasını istediği öne sürülen Grainturk.

    Grainturk’ün yönetim kurulundaki Ahmet Emir Akben.

    Ve hem Çakmak’ın eski amiri hem de Tera Yatırım Bankası’nın izinlerinin verildiği dönemin BDDK Başkanı olan babası Mehmet Ali Akben.

    Dün açıklama yapan Mehmet Ali Akben’e göre ise bütün bunlar birbirinden bağımsız tesadüfler.

    Aralarında herhangi bir ilişki yok.

    Peki Mehmet Ali Akben neden önemli?

    Çünkü sıradan bir eski bürokrattan bahsetmiyoruz.

    2015’ten Mayıs 2023’e kadar, yaklaşık sekiz yıl boyunca BDDK Başkanlığı yaptı. 2014’te başlayan kurul üyeliğiyle birlikte bankacılık düzenleme ve denetleme sisteminin tepesinde yaklaşık dokuz yıl geçirdi.

    Türkiye ekonomisinin en kritik dönemlerinden birinde bankacılık sektörünün başındaydı.

    15 Temmuz darbe girişimi, 2018 döviz krizi, kamu bankalarının kredi genişlemesi, pandemi dönemindeki finansman politikaları, kur korumalı mevduat uygulaması, bankaların döviz işlemlerine yönelik sınırlamalar ve yeni bankalara verilen izinler onun görev yaptığı yıllara denk geldi.

    11 min
  • Sert, Yumuşak, Vekil ve Akıllı Güç - İskender Öksüz

    Yumuşak Güç ve Akıllı Güç. Geçen yıl vefat eden dünyanın önde gelen siyaset bilimcilerinden Joseph S. Nye’ın uluslararası siyaset bilimine kazandırdığı kavramlar bunlar. Yumuşak gücün özet tarifi şöyle: Uluslararası siyasette, diğer ülkelerin, sizin istediklerinizi istemesini sağlamak!

    Birden fazla merkez Yumuşak Güç İndeksi ölçüyor. Bunlardan Portland’ınki şu altı bileşenle çalışıyor: (1) Ülkenin dijital alt yapısının gücü ve bunu kullanarak başkalarını etkileme gücü, (2) kültürünün cazibesi, (3) yatırımcılar için arz ettiği cazibe, (4) yabancı öğrencilerin o ülkede okuma arzusu, (5) ülkenin diplomatik yollarla başka ülkelere mesajlarını ulaştırma ve düşüncelerini anlatma gücü, (6) diğer ülkelerin gözünde ülkenin ilkelerine bağlılığı ve güvenirliği. Birçok konudaki gibi bunları ayrı ayrı ölçüp Yumuşak Güç İndeksi diye yayımlıyorlar. Bunları ve indekste sonlarda yer alışımızı eski yazılarımda anlatmıştım.

    Yukarıda sayılan altı bileşenin, ülkenin okullarının çekiciliği maddesinin bir başka yönü de başka ülkelerde açılan okullar. Yabancı ülkelerde açılan okulların yumuşak güçteki değerini anlatmak için ABD okulları ile Türkiye ilişkisi ilgi çekicidir. Birinci Dünya Harbi sırasında müttefikler, Türkiye kendilerine harp ilan ettikten sonra, ABD’den de Türkiye’ye harp ilan etmesini istemişti. ABD’nin cevabı şöyleydi: Bizim Türkiye’de okullarımız var. Harp ilan edersek onları kapatırlar. Birinci harpte ABD, Türkiye’ye harp ilan etmedi.

    GÜÇ-VEKİL-AKIL

    Başkalarını dijital alt yapısıyla etkileme gücü de yumuşak güçle istihbarat operasyonu arasında bir yerde konuşlanıyor. Özellikle sosyal medya üzerinden ülkelerdeki seçimleri etkileme girişimleri pek de tatlı olmayan tonlarda tartışılıyor.

    Peki Akıllı Güç? Akıllı Güç, iki gücün birlikte, birbirini destekler tarzda kullanılışı.

    Şimdi bakmak istediğim konu, Yumuşak ve Sert Güçlerin ve birlikte oluşturdukları Akıllı Gücün ötesinde. Vekil Güç!

    Nerden çıkardım? Gün geçmiyor ki vekalet savaşından bahsetmeyelim. Husiler kimin vekili? Hizbullah kimin? Suriye’de Dürzileri, İran’da Halkın Mücahitleri’ni kim vekil kıldı?


    6 min
  • Oralara nasıl doluştular? Ahmet Taşgetiren

    Kendileri Cumhur İttifakı içindedirler. Grup kürsüsünden şöyle seslendiler: “Organize bir şekilde harama el uzatıldığı anlaşılmaktadır.” Yani ortada bir fon krizi değil örgütlü bur soygun, bir “haram organizasyonu” bulunduğunu ifade ettiler.

    Soru şu: Peki bu organizasyon oluşup bunca haram işlerken kendileri neredeydiler?

    Cevabı bilmiyor değilim ama bu kirli organizasyon söz konusu olduğunda herkes elini yıkıyor. Bari sorumluluğu üstlenen birisi olsun diye soruyorum.

    Tabii ki, bunca insanın oralara nasıl doluşabildiğini de sormak gerekiyor. Yani paraların üzerinde imzası bulunan üç tane Merkez Bankası Başkan Yardımcısı oraya nasıl geldi de şimdi fon vurgununda şüpheli duruma düştüler? SPK Başkanları, Türkiye Sigorta Başkanı, BDDK’lılar, Ak Parti Başkan Yardımcıları, Başkan Yardımcılarının mahdumları, şu bu… Heepsi “Bizim çocuklar” olduğu için mi?

    Hele Hazine ve Maliye Bakanı’nın “manipülasyon var” dediğinin hemen ertesinde “Her şey pirü pak, öyle kuşku uyandırmaya gerek yok” yüksek basiretini sergileyen kişi nasıl Cumhurbaşkanı Yardımcısı olabildi?

    Diyanet Vakfı’nın eli kirlenmiş, Gazze’ye yardım paraları ile oynanmış, daha ötesi var mı?

    …..

    Ben Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi tesis edilirken, denge ve denetim olmaksızın bu kadar yetkinin bir kişide toplanmasının doğru olmadığını yazdım. Bazılarımız “Bu yetkiler meleği bile azdırır” dedi.

    Ben, “Bizim camia” radyolarda yetkiler Tayyip Erdoğan’a verileceği için “Tabi ki Evet” tempoları tutarken, “Ya yarın bu yetkileri Kemal Kılıçdaroğlu kullanacak olursa…” diye uyardım. Olur ya nihayetinde seçim var ve halkın kimi seçeceği belli olmaz. Bu yetkileri Kılıçdaroğlu da kullansın mı?



    7 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR