
Sign up to save your podcasts
Or


Toplumların değerleri vardır. Toplumu tarif eden, bir arada tutan, toplumu toplum yapan değerleridir. Değerler toplumda bir dizi kural vasıtasıyla hayata uygulanır. Kurallar da gerektiği zaman kanuna dönüştürülür. Uzatmadan söylersek kanunlar, toplumun değerlerinin yansımasıdır. Değerlerin uygulanması ve korunması için konur. En tepe kanunlardan en basit yönetmeliğe kadar geçerlidir bu bağlantı.
Sayın Turhan Çömez, fonlarla gündeme gelen eski bakan hakkında bir açıklama yaptı. Meğer o bakan, bakanken, 60 defa özel kalem müdürü değiştirmiş! Şimdi ilgili kurala, yönetmeliğe ve arkasındaki değere bakalım:
Devlet memuru olmak için KPSS denilen bir sınavı geçmek gerek. Fakat yetmiyor. KPSS’den makul bir not aldıktan sonra da bir memuriyete atanabilmek gerekiyor. Pek güzel. Objektif bir sınavda aldığınız puan sizin devlet memuru olup olamayacağınızı belirliyor. Değer-kanun-yönetmelik... Hepsi yerli yerinde. Ama siz diyorsunuz ki “Hayır, KPSS puanın ne olursa olsun, ben bir de mülakat yapacağım ve tayinleri o mülakatta aldığın puana göre yapacağım.” Pofff! Değerle kuralın arasındaki bağ koparıldı. Tebrikler… Toplumdaki güveni başarıyla sıfırladınız.
Olsun. Nepotizmle tayin edilen de hiç olmazsa sınav şartlarını sağladı. Sonra sınava girdi. Sonra zahmet edip mülakata… Az buz değil. Peki özel kalem?
Değer şu: Özel kalem, rastgele bir memuriyet değildir. Bakanlık ve başka yüksek ve kritik mevkilerde o mevkide sorumluluk almış kişinin özel kalemini kendi seçme hakkı çok görülmemelidir ki özel kalem, o makamın eli ayağıdır, âdeta ona yapışık gibi çalışır; mesaisi, izni, saati falan yok gibidir. O hâlde o makamın sahibi kendi özel kalemini, KPSS falan demeden kendi seçip görevlendirebilir. El-hak doğru! Peki, böyle istisnai tayinle gelip gece demeden, gündüz demeden çalışan özel kalem diğer memurların haklarına ve sürekliliğine sahip olmalıdır, değil mi? Aksi haksızlık olur. Bu da doğru. İşte size millî kanun-kural anlayışımıza uygun koskoca bir delik. O delikten altmış kişiyi de yüz altmış kişiyi de birinci derece devlet memuru yapabilirsiniz. Bu kanuna uygundur. Ama değerlere değil. Kanuna uygundur ama hukuka değil! Kanunidir ama helal değildir.
Olan biten canımı sıktı. Arkadaşlarıma bahsettim. “Ooo…” dediler. “Bir eski bakan değil. İstisnai tayine izin veren bütün makamlarda bu makine gümbür gümbür işliyor.” Toplumdaki güven… Eşitlik… Eşit vatandaşlık bu muydu acaba?
Gelelim Cumhurbaşkanı seçimine. Cumhurbaşkanı iki dönemden fazla seçilemiyor. Cumhurbaşkanı seçimi ile meclis seçimi birlikte yapılıyor. Bu kuralın gerekçesi ve her kural gibi dayandığı değerler var. Bir şey daha var. Eğer Cumhurbaşkanı, ikinci dönemindeyken meclis seçimlerin yenilenmesine karar verirse ne olacak? Bu, Cumhurbaşkanı’nın kalan süredeki hakkını elinden almak değil midir? Anayasayı yapanlarca bu düşünülmüş ve denmiş ki bu durumda Cumhurbaşkanı üçüncü defa aday olabilir. Değerlere de akla da uygun… Tıpkı bakanın özel kaleminin istisnai sayılması ve özel kalemin daha sonra da birinci dereceden devlet memuriyetine devamının sağlanması gibi. Peki, her şeye uygun bu kural, seçime haftalar kala, herkesin bildiği gibi sırf cumhurbaşkanının üçüncü defa seçilmesi için işletilirse? Kanuna uygun. Peki hukuka? Değerlere? İki dönem sınırlamasının gerekçesine?
2027 bütçesinde faiz ödemeleri için ayrılan para, tam 3 trilyon 975 milyar lira…
Devlet, borçlandığı iç ve dış kişilere ve kurumlara 2027 yılında 3 trilyon 975 milyar lira faiz ödeyecek.!
Burada kalır mı? Bu rakamı aşması ihtimali yüksek. Çünkü 2026 bütçesinde faize 2.7 trilyon ayrılmıştı, 2.8 trilyon olacağı belli.
Ali Babacan “Enflasyonun tam 2 katı bir artış var faiz ödeneğinde. Enflasyonun yüzde 21 beklendiği bir yılda faiz geliri olanlar, devletin hazinesine borç verip de oradan faiz alanların geliri tam yüzde 41 artacak” diyor.
Okurlarımın zihnindeki haklı soruları biliyorum; benim de sorularımdır bunlar:
Hani, faiz sebep enflasyon sonuç değil miydi?
2014 yılından Haziran 2023’te Mehmet Şimşek gelene kadar ısrarla sürdürülen bu politika enflasyonu da, faizi de dövizi de patlattı…
Cumhurbaşkanı, “Bir Müslüman olarak naslar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğiz” dememiş miydi? (19 Aralık 2021)
Öyleyse niye en faizci iktidar tablosu ortaya çıktı?
“Faiz sebeptir” politikası makro dengeleri bozdu da ondan.
Bu yazının amacı iktidarın yanlışını eleştirmekten ibaret değildir. Asıl dikkatlere getirmek istediğim şudur: Hem iktidarın kendisi hem onu canla başla destekleyen fıkıh profesörleri, “söylem” ve “nass” ile realitedeki 3.975 trilyonluk faiz ödemesi karşısında susuyorlar?
Emirle faiz indirtmenin patlattığı enflasyonu dizginlemek için Şimşek’le birlikte yüksek faiz uygulaması karşısında da susuyorlar.
Neden böyle, nerede yanlış yaptık, acaba “faiz” denilen her şey aynı mı, diye sormuyorlar, konuşmuyorlar…
Politikacı, yokmuş gibi davranıyor, sorumluluktan kaçınıyor. Zaten “ucuz kredi”” politikası da oy için değil miydi?
Ya fıkıh profesörleri?... Hadi iktidar “bizden”dir, yıpranmasın diye yazmıyorlar… Peki, “nass” ve bu iktidarın ortaya çıkardığı yaklaşık 4 trilyon faiz olgusu karşısında niye akademik araştırma yapmıyorlar?
Bu tablo, geleneksel fıkhî düşüncenin hayattan nasıl koptuğunun yeni bir fotoğrafıdır: Eski fetvaları tekrar etmekle yetinmek; hayatın ortaya çıkardığı yeni gerçekler karşısında susmak veya “hile-i şer’iye” yoluna gitmek!..
Bu yüzdendir ki fıkıh külliyatında “hiyel” (hileler) başlığı altında geniş fasıllar vardır.
Ticari hayat gelişip fıkıhtaki “karz”dan çok ama çok farklı “finansman” sorunu ortaya çıktığında ulema yine “hile-i şer’iye”den başka yol düşünemedi.
Avusturya hakimiyeti altına düşen Bosnalı Müslümanlar kendi finansman ihtiyaçlarını karşılamak üzere banka kurmak istediklerinde, İstanbul’daki Meşihat (Şeyhülislamlık), faizi kitabına uydurmak için, kurulacak bankanın “hile-i şeriye” muamelesi yapmasını şart koştuğu için banka kurulmamıştı!
Fıkıhta yeni ve cesur açılımlar yapma konusunda ulemadan Mahmut Esad Efendi’nin (1856-1918) “Tarih-i İlm-i Hukuk” adlı fevkalade değerli ve ufuk açıcı eserini tavsiye ederim. (Yetkin Yay.)
Zamanımızda da KURAMER’in bütün yayınlarını tavsiye ederim.
Finansman sorunları konusunda gelenekten farklı düşünen Mahmut Esat Efendi, Osmanlı Aydınlanmasının öncülerinden Münif Paşa’nın “İlm-i Servet” (Ekonomi) adlı kitabını hatmetmişti mesela.
Bugün iktidara partizanca destek veren bazı fıkıhçılar ekonomiyi de demokrasiyi de okumadıkları halde ahkam kesiyorlar. Ekonomiye değinen yazılarını gördükçe şaşırıyorum. Kimseyi rencide etmemek için örnek vermeyeceğim. Muhafazakâr iktidarın ekonomide büyük yanlışlar yapmasını kolaylaştırdılar.
Camia”dan yükselen ses”e Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın -Tayyip Bey’in nasıl baktığı da merak edilmiştir.
Hani ilk defa böyle yüksek sesle bir “rica” da değil “ikaz” gelmiştir. İnsan ve Medeniyet Hareketi’nden, ardından Hüdayi Vakfı’ndan, paralel biçimde iktidara yakın kimi köşe yazarlarından… MÜSİAD’dan…
Tayyip Bey nasıl bakmıştır bu seslere?
Öfkelenmiş midir, “Siz de mi?” mi demiştir, Brütüs sendromu mu devreye girmiştir?
Çarşamba günkü grup konuşmasında Tayyip Bey’in yaklaşımını ifade eden cümleler yer aldı.
Basbayağı memnun olduğu izlenimi veren ifadeler bunlar. Hatta bu ikazları partinin sıhhatine işaret sayan cümleler. Şunları söyledi meselâ:
“Konunun kendi tabanımız özellikle bize yıllardır destek veren camiamız tarafından yakından takip edildiğini gayet iyi biliyoruz. İnancımızın bir gereği olarak emri bil maruf nehyi anil münker çizgisini hatırlatan, her türlü teklif ve tenkidi elbette önemsiyoruz.AK Parti sadece kadrolarıyla değil, aynı zamanda hakikati söyleyen çelik çekirdeğiyle de nevi şahsına münhasır bir harekettir.Ne mutlu bize ki; soran, sorgulayan, eleştiren bir tabanımız var. Ne mutlu bize ki; yanlışa yanlış, doğruya doğru diyen bir seçmenimiz var.Bizi bugünlere getiren önce Yüce Allah’ın yardımı, sonra aziz milletimizin desteği, daha sonra irşat ve ikaz görevlerini layıkıyla yapan gönül dostlarımızın varlığıdır.”
Modern demokratik sistemlerde, toplumun dini ya da din dışı bir kültüre sahip olup olamayacağını devlet değil, toplumun dindar veya seküler bireylerinin özgür iradeleri, tercihleri belirler.
Devletin ahlak, ideoloji ya da bir kültürü dayatması, bireylerin hak ve özgürlüklerinin kurban edilmesi anlamına gelir.
Çünkü bir ideoloji adına hareket eden devlet yasal sınırların dışına çıkarak, bireyleri hizaya sokmak adına topluma her türlü zulmü reva görebilir.
Maalesef Müslüman toplumlarda iktidarı ele geçiren ve yeryüzünde dinin tek temsilcisi olduklarına inanan iktidar güçleri, aynı zamanda kendilerini, toplumu ‘doğru yola’ getirecek ahlak bekçisi olarak görmektedirler.
İşte Müslüman toplumları esas acziyete sürükleyen de bu zihniyet çürümesidir. Muhammed Müctehid Sebüşteri’nin, bu konudaki şu tespitinin altını özellikle çizmekte yarar var: “Resmi dini söylemin teorisyenleri, çağımızda devlet ve toplumun birbirinden farklı iki ayrı varlık olduğunu kavrayamadılar. Bir toplumda bireylerin manevi olgunlaşması o toplumun kültürüyle bağlantılıdır; yoksa bu, devlet ve hükümetler eliyle yapılacak bir iş değildir. Kültürü üreten ve zenginleştiren, insanlar ve sivil kuruluşlardır, devlet değil. Devlet sadece toplumda geçerli olan kültür ve değerlere tabi olur ve bunların kendisine yüklediği görev ve sorumlulukları yerine getirir. Hiçbir şekilde toplum mühendisliği yapma veya kültürün gelişme yönünü tayin etme hakkına sahip değildir.” (Resmi Dini Söylemin Eleştirisi, s.36)
Bu konuda Türkiye, diğer Müslüman ülkelerle kıyaslandığında daha şanslı bir konumda bulunuyor. Çünkü 70-80 yıllık bir demokrasi tecrübesine ve ciddi bir hukuk müktesebatına sahip. Ancak Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, bizim bir türlü aşamadığımız problemlerimiz var. Mesela, Cumhuriyetle birlikte önemli kazanımlar elde ettik ama zamanla kuruluş ideolojisini öylesine kutsallaştırdık ki devletin, toplumu adam etme ve onu hizaya sokmak gibi görevlerinin olduğuna inanır hale geldik.
BERLİN
Ailesiyle geldiği Almanya’da altı yaşından beri yaşayan 65 yaşındaki bir Türk. Eğitimli. 25 yıl çevre mühendisliği yapmış, sıkıldığı için ayrılıp kendi işini kurmuş ve 15 yıl sonra dükkanını kapatmış. Şimdi taksi şoförü.
Önceki gün tesadüfen bindiğim taksisinde bana şu soruyu yöneltti: “Söyleyin bana, şimdi ben kimim?”
Almanya’ya yerleşik ilk ve ikinci nesil Türkler açısından önemli bir soru bu.
Hem Türk, hem Alman olmak…
Berlin uçağının yolcu kabul ettiği salona doğru yürürken, iki kat aşağıya inmek için asansörü kullanmamı tavsiye eden bir yer görevlisi, mihmandarlığını üstlendiği Almanya’da yerleşik kadın yolcunun Türkiye’yi toz pembe gören sözlerine öfkesini saklayamıyordu.
“Tabii Almanya’da bir eliniz yağda bir eliniz balda hayatlar yaşıyorsunuz” diyordu mihmandar.
Türkiye’den bakılınca Almanya’da yaşayan Türkler genellikle böyle görülüyor.
Almanya’da yaşayan Türklerin ise, hemen her bakımdan o ülke insanlarına uyumlu bir hayatı 60 yıl sürdürseler bile, oralı sayılmamak gibi bir ciddi sorunu var.
O ülkenin siyasi hayatını da derinden etkileyecek ve İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşmuş dengeleri ‘aşırı sağ’ lehine değiştirebilecek boyutta hem de.
Abdülkadir Selvi’ye göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan fon vurguncularının kim olduğuna, hangi makamda oturduğuna, kimin himayesinde bulunduğuna bakmaksızın hepsinin kellesini alacak. Selvi’nin bu konuda en ufak bir şüphesi yok.
Fon skandalı 37’nci gününe girdi. Ancak aradan geçen 37 güne rağmen Selvi’nin, Erdoğan’ın AK Parti’de radikal bir arınma sürecine gireceğine, “çürüyen kolları kesip atacağına” dair inancında zerre kadar sarsılma olmadı, umudunu koruyor.
Nitekim dün kaleme aldığı “Erdoğan fon krizinde nerede duruyor?” başlıklı yazısında bir kez daha aynı iyimserlikle, aynı umutla ve sarsılmaz bir inançla yine kellelerin alınacağını savundu. Kamuoyunda “Erdoğan foncuları koruyacak mı?” şeklinde bir kaygı oluştuğunu belirten Selvi, böyle düşünenlerin Erdoğan’ı zerre kadar tanımadığını yazdı.
Selvi, Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti MKYK toplantısında fon vurgunuyla ilgili “Bunu basit bir mesele olarak görmüyorum. Bu sadece piyasalarla ilgili bir sorun değil, bu bir güven sorunu oluşturuyor. Vatandaşlarımızın bize ve devlete olan güveni sarsıldı. Onu tamir etmek lazım” dediğini aktardı.
Ama Erdoğan kamuoyuna açık konuşmalarında böyle konuşmuyor meselenin “sermaye piyasalarının 4,6’ısında gerçekleşen sınırlı bir sorun” olduğunu söylüyor.
DEVA Partisi lideri Ali Babacan dün yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “4,6’sında gerçekleşen sınırlı bir sorun” dediği fon vurgunundan 7 milyon ailenin etkilendiğini, çay üreticisinin 100, fındık üreticisinin 50 yıllık kazancısının gittiğini açıkladı. (21 Ekim)
Diyelim ki kamuoyuna böyle konuşuyor ama gerçekteki düşüncesi Selvi’nin aktardığı gibi.
O hâlde, aradan geçen 37 güne rağmen Erdoğan, vatandaşların devlete duyduğu güveni yeniden tesis etmek, AK Parti’ye sarsılan güveni onarmak için neden hâlâ köklü, radikal ve somut adımlar atmıyor, atamıyor?
Adı fon vurgununa karışanları neden kamuoyuna partisine açıklatmıyor?
SPK verilerinden aktarıyorum.
Şirketlerin halka açık hisse senetlerini alan yatırımcılar fon lağımının patlaması sonrası 3 trilyon liraya yakın bir servet kaybetti.
Zarar dolar bazında 62 milyar dolar. (Ek: Halka açık şirketlerin değer kaybı 152,5 milyar dolar)
Burada ‘AK Partili foncu çocukların’ fon vurgunundan kaybeden 400 bin kişiden bahsetmiyorum. Zincirleme etki ile 6 milyonu aşan tüm borsa yatırımcılarının kaybından bahsediyorum.
Borsada 3 trilyona yakın servet kaybı var. Hem de sadece 1,5 ayda.
“Servet kaybı” deyip küçümsemeyin. Bugün ülkemizin GSYH’sının yüzde 4,0’ünü aşan bir kayıpla karşı karşıyayız. (Not: 2001 bankacılık krizinin banka maliyeti 47 milyar dolar olarak hesaplanıyordu.)
Servet kaybının etkisini yavaş yavaş görmeye başladık. Ama asıl ilerleyen günlerde bu olumsuz etkiyi çok daha sert göreceğiz.
Lakin kayıp sadece 3 trilyona yakın servet değil. Mesela piyasada iflaslar zinciri de söz konusu. Ödeme krizinin tetiklediği zincirleme bir sorun yumağı içindeyiz.
Günü birlik alışverişi bile etkileyen servet kaybı aynı zamanda büyük alışverişleri de olumsuz etkiler.
Servetini kaybeden kim konut alır, kim araba alır?
Ek: Tüketici Güven Endeksi Ekim ayında yüzde 7,7 düştü. Alt detaylara baktığımızda şu değişimler dikkat çekiyor:
Gelecek 12 ayda genel ekonomik durum beklentisi %13,2;
Gelecek 12 ayda tasarruf etme ihtimali %12,8;
Gelecek 12 ayda ev alma ihtimali %12,3;
Gelecek 12 ayda otomobil alma durumu yüzde 17,6 azaldı
Servet kaybının talep kesilmesi sorununu hep beraber göreceğiz. Ve bu talep kısılmasının özellikle esnaf üzerindeki olumsuz etkilerini…
Kepenk kapatmalar bizi bekliyor.
“Finansal krizler eninde sonunda reelleşir.”
Yaklaşık bir aydır bu cümleyi kuruyorum. Olaya basit bir borsa-finans krizi diye bakanlar kesinlikle büyük yanılgı içindedir.
Karşımızda iki temel sorun bulunuyor:
A-) Ödeme krizine giren şirketler sağlam şirketlerin alacaklarının tahsilini de kapatır. Zincirleme bir likidite sorunu ve küçülme ile beraber iflas süreçleri tetiklenir.
B-) Mülkiyet sorunu. Belki de en az dikkat ettiğimiz ama bizi en fazla vuracak konu burasıdır. Ülkemizde maalesef çok ciddi bir mülkiyet sorunu yaşanmaktadır.
Burada bir hatırlatma yapmakta fayda var: Mülkiyet sorunu sadece fon dolandırıcılığı işinde yaşanmıyor. Aksine genel bir mülke el koyma durumu var.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diploma iptali girişimindeki uyarılarını hatırlayın: “Bugün benim diplomamı iptal edenler yarın sizin deden kalma tarlanıza da el koyar”
Yaşananlar tam da bu durumu teyit ediyor.
Nasıl ki 2001 krizini o krize neden olan iktidar kadroları yönetemedi… Şimdi de bunun bir başka versiyonunu yaşıyoruz.
Mevcut iktidar bu krizi yönetemiyor.
Yönetememenin yansımasını eriyen güven krizi ve eriyen servet değerleri üzerinden takip edebilirsiniz.
Derhal seçime gidilmezse korkarım ki, kriz maliyeti çok daha ağır olacaktır.
Ortada sadece borsa ve parasal bir sorun yok. Yukarıda bahsettiğim gibi giderek yayılan bir finansal fırtına içindeyiz.
Bu tür sorun yumaklarının çözümü de geniş kapsamlı olmak zorundadır. Mesela AK Parti’nin topluma sunmaktan kaçındığı gerçeklerle de yüzleşmesi gerekiyor.
Burada en önemli sorun GÜVEN unsurudur.
Dindar nesil iddiasının nasıl foncu nesil ile patladığı ortada duruyor. Bu gerçekle yüzleşmek yerine muhalifleri hapse atmak vs. çözümsüzlüğü daha da artırmaktadır.
Normal vakitlerde bile boğulma hissi yaşayan bir toplumun nefes borularının tamamen tıkanması ne demektir? Sonuçları neler olabilir? Düşünen var mı?
Sorunları çözmek yerine örtmek ve başka sorun yaratmak çok ama çok tehlikelidir.
Umarım aklı başında birileri kalmıştır ve gerçekleri söyleyebiliyordur.
İFLAS ZİNCİRİYÖNETEMİYORLARÇÖZMEK YERİNE DERİNLEŞTİRME
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek muhtemelen tepkilerin nedenini anlamamıştır. ‘Ne dedim de bu kadar kızdılar’ diye düşünüyordur.
Haksız sayılmaz, dediklerinde bir kötülük ve yanlışlık yoktu.
Hepi topu, borsada yaşadığımız fon vurgunundan gerekli dersleri çıkaracaklarını, şerden hayır doğacağını söyledi.
Şu sözlerinin nesi fena:
“Türk sermaye piyasası çok daha sağlam, sağlıklı olacak. Bir musibet bin nasihatten iyidir, derler”.
Ancak mağdurların zoruna gitti.
Mağdurlar, devlet gözetimi ve denetiminde Ponzi yöntemiyle parası dolandırılan fonzedelerden ibaret değil. Borsa ve ekonomiye zararından etkilenen millet komple mağdur.
Niye milletin gücüne gitti, neresi ağır gelmiş olabilir diye fazla kafa yormasın Mehmet Şimşek.
Ben yardımcı olayım; çünkü musibetler hep millete, nasihatler de hep iktidara düşüyor. Başka neden olacak?
İktidar; Suud, Emirlikler ve Mısır’la ipleri koparmanın yanlışlığını 10 yılda anladı.
Dış politikada ‘ipleri koparma, lâzım olur’ uyarılarına iktidar baştan kulak verse, dönmesi 10 yıl sürecek bir zarar ziyana sürüklenmeyecekti millet.
Bir musibet bin nasihatten iyi, hem de çok daha etkili oldu. Musibetin dersini iktidar aldı almasına ama bedelini millet ödedi, hâlâ ödüyor.
Aynı tecrübe faiz-enflasyon deneyinde de tekrarlanmadı mı?
İktidar; nas gerekçesiyle faizi düşürmenin enflasyonu indirmeyeceği, aksine enflasyonla faizi birlikte patlatacağı uyarılarına aldırmadı, inatla kulak tıkadı. Lâf dinleyeceğine lâf dinlemeyen Merkez Bankası yöneticilerini değiştirdi.
Para politikalarında doğrusunu öğrenip yanlıştan dönmesi, iktidarın 5 yılını aldı.
2018’de arkasından teneke çalınarak ekonominin başından gönderilen Şimşek, 5 yıl sonra kurtarıcı olarak göreve geri çağrıldı.
Bir musibetin bin nasihatten yeğ olduğu bir kez daha kanıtlandı. İktidar alacağı dersi aldı almasına ve fakat millete pahalıya patladı, bedeli öde öde bitmiyor yine.
Zengin daha zenginleşirken fakir daha da fakirleştiğiyle, yoksullaşan halktan alınıp zengine verildiğiyle, paradan para kazanan mutlu azınlığı mutsuz çoğunluğun finanse ettiğiyle kaldı.
Deneme-yanılma yoluyla şimdi bir şeyi daha çözdüklerini anlatıyorlar. Borsada manipülasyonla yapay fiyat şişirerek milleti nasıl soydurmayacaklarını...
Tedbirler alınacak, artık buna izin verilmeyecek, o da sermaye piyasalarımızı çok daha sağlam ve sağlıklı yapacakmış.
Yoksa Şimşek, milletin bu müjdeyi sevinçle karşılayacağını mı sanıyordu? Bunu beklemiyordur herhalde.
İktidar, nasihati yalnızca musibetlerden alarak deneyim kazanırken kayba uğrayan millet alkış mı tutacaktı?
Zor yoldan öğrenme ısrarını hâlâ iyi haber gibi duyuruyorsanız milletin alınganlığını, gücenikliğini hiç kavrayamamışsınız demektir.
İhmal ve kusuru olanların sorumluluk üstlenmemesi, siyasi güç ve nüfuzunu kullanarak koruma hizmeti verip vurgundan pay alanlardan hakkıyla hesap sorulmaması da cabası.
Şeytana kanıp nefsine uyan siyasi ‘fon şeytanları’nızın cezası, yargıya bırakmadan kendi ellerinizle nefis terbiyesi vermek midir ki... Kenara koyup yola devam edesiniz?
Haksız kazancın iadesiyle kefareti ödenmiş mi oluyor?
Biletlerini hukuken kesmedikçe mağdurlara nanik gibi görünmez mi?
Bakan Şimşek’i başka bir veciz deyimimiz aydınlatabilir belki.
Sadece “bir musibet bin nasihatten yeğdir” demezler, aynı zamanda “acemi nalbant gâvur eşeğinde öğrenir” de derler.
Kendi milletinizin parasıyla oynayarak deneyim kazanmayı bırakmalısınız yani.
Milli şairimiz Mehmet Akif’in şu sözü küpe olsun kulaklarımıza:
“Tarih tekerrürden ibaret derler, ibret alınsaydı hiç tekerrür mü ederdi?”
Cumhurbaşkanı Erdoğan görev süresinin uzunluğu ile hem Cumhuriyet tarihinde hem de küresel olarak çok partili sistemlerde kendisine özel bir yer edinmiş durumda. Mustafa Kemal Atatürk 29 Ekim 1923’ten ölümüne kadar 15 yıl 12 gün Cumhurbaşkanı oldu. Erdoğan bugün itibarıyla şimdilik 12 yıl 1 ay 24 gündür aynı koltukta. Başbakanlığı da eklediğinizde 23 yıl yedi ay. Hele son dönemde evlilikler bu kadar uzun sürmüyor.
Küresel örneklere bakıldığında da Japonya’da olduğu gibi daha uzun süre iktidarda kalan partiler var ama yerleşik demokrasilerde bir kişinin uzun iktidarı çok istisnai. Almanya’da Helmut Kohl ve Angela Merkel 16 yılda kaldı.
Zaten adı gerçekten demokrasi olan bir ülkede birçok sebeple bunun bir sınırı var. Ya hukuki ya da siyasi performans sebebiyle tek bir kişinin iktidarı bir yerde bitiyor. Erdoğan da zaten sistem değişikliği ile rekabetçi/seçimli otoriterlik üzerinden Türkiye’yi başka bir kulvara taşıdı. Bundan sonra kendisinin görev süresinin uzunluğunu Putin (başbakanlık, cumhurbaşkanlığına vekalet ve devlet başkanlığı ile 27 yıl) gibi isimlerle karşılaştırmak gerek. Aliyev’in cumhurbaşkanlığı da 23 seneyi geçti. Erdoğan muhtemelen bundan çok rahatsız olmayacaktır. Ülkenin Rusya ve Azerbaycan ile aynı ligde olmasına seçmen ne der emin olmak zor.
Erdoğan’ı ayrıcalıklı kılan sadece görev süresi değil. Ülkeyi yönettiği süreç içerisinde toplumun sarsıcı bir dönüşüm geçirmesini de sağladı. Kendisiyle birlikte tabanını, o tabanla birlikte de karşı kamptakileri dönüştürdü. Toplumsal dönüşümleri tek bir kişinin elindeymiş gibi okumak yanlış. Memleketin son 23 yılında olan biteni de sadece Erdoğan prizmasından okumak doğru değil en azından ciddi biçimde eksik. Ancak siyasi liderlerin cemaat lideri gibi zihinleri şekillendirebilen güçlü figürler olduğu Türkiye’de üstüne bir de karizmatik ve sürekli bir liderlik çok derin etkilerde bulunuyor.
Cumhurbaşkanı’nın en büyük ayrıcalığı, üzerinde çok büyük kontrolü olduğu devlet mekanizmasının ve siyasetin ürettiği sonuçlar seçmen nezdinde olumsuz algılansa da en azından tabanı tarafından sorumluluğun Erdoğan’a mal edilmemesi. Erdoğan’ın genelde rasyonel davranması öngörülen seçmen açısından kimlik ve lider bağımlılığı ile parti genel başkanından öte bir konumu var. Uzun yıllardır takip edilen seçmen davranışlarında normalde başka bir siyasi figürün dayanamayacağı sarsıntıların Erdoğan’a kimi zaman değmeden geçmesini açıklamak başka türlü zor.
Bunun son örneği toplam maliyetinin ne kadar olduğunu öngörmenin zor olduğu fon krizi. Çok sınırlı sayıda kişinin sıradan para kazanma dinamikleri ile açıklanamayacak ölçüde büyük kârlar elde ettiği sistemin arkasında doğrudan ya da dolaylı olarak Erdoğan’ın tercihleri belirleyici. Cumhurbaşkanı kendisi dolandırıcılık yapılsın diye bir sistem inşa etmemiş olabilir. Ancak dolandırıcılık faaliyetini gerçekleştirenler, seyredenler, denetlemeyenler, mekanizmasını kuranlar, sistemden para kazananlar neredeyse tümüyle Cumhurbaşkanı’nın atadığı, doğrudan ya da dolaylı olarak onun iradesi sonucu bulunduğu yere gelen isimler. Normal şartlar altında herhangi bir şirkette benzer bir sorun yaşansa o kişinin bir gün daha o koltukta oturmaması gerekir. Ama sorumluluğu olanların çoğu, birkaç görevden alma dışında, hala yerinde.
Dünkü grup toplantısında ise fon krizi başka bir siyasi irade evreninde gerçekleşmiş, kendisi ise sadece sonuçları ile muhatap bir lider konuşması vardı.
“AK Parti, sadece kadrolarıyla değil, aynı zamanda hakikati söyleyen çelik çekirdeğiyle de nevi şahsına münhasır bir harekettir. Ne mutlu bize ki soran, sorgulayan, eleştiren bir tabanımız var. Ne mutlu bize ki yanlışa ‘yanlış’, doğruya ‘doğru’ diyen bir seçmenimiz var. … Biz bu meseleye bir cerrah titizliğiyle vaziyet ediyor, milletimizin çıkarını her türlü hesabın üzerinde tutuyoruz.”
Türkiye ile Azerbaycan arasında sebebini bilemediğimiz bir kriz var ve giderek derinleşiyor. Kriz kadar önemli bir konu da aradaki gerilimi azaltmak veya ortadan kaldırmak için iki tarafın da herhangi bir girişimde bulunmamasıdır.
İlk işaret, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Karabağ Savaşı’na dair hikayeyi tersine çevirmesiydi. Hem de ne çevirme! Bütün dünya gibi biz de Türkiye’nin bu savaşın kazanılmasında kilit role sahip olduğunu düşünüyorduk. Esasen, Azerbaycan da bu anlatıya yakın duruyordu. Erdoğan ve Aliyev birlikte geçit töreni bile yapmıştı. Ancak Aliyev geçtiğimiz günlerde özetle, “Bize kimse yardım etmedi. Savaşta çok ihtiyacımız olan silahları piyasa ortalamasının üzerinde fiyatla satın almak zorunda kaldık” diyerek tabloyu tersine çevirdi. İsrail’in savaşta çok yardımcı olduğu konuşuluyordu ama elbette bu sözlerin öncelikle Türkiye’yi hedef aldığı anlaşıldı. Bakü yönetiminden de aksine bir açıklama gelmedi.
O sıralarda Azerbaycan hükümetinin okullarda başörtüsü yasağı uygulaması başladı. Türkiye gibi 28 Şubat hatıraları hâlâ taze olan bir ülkede tabiatıyla bu çağ dışı yasak tepki topladı. Birçok kesimden haklı eleştiriler geldi ve yasaktan dönülmesi çağrısı yapıldı. Bakü’den yansıyan tepkiler gösteriyor ki, Aliyev yönetimi bunları iktidarın girişimi ve belki de organizasyonu olarak gördü. Özellikle sosyal medyadaki paylaşımları…
Ne AK Parti Sözcüsü Çelik’in ne de eski Başbakan Yıldırım’ın “dost, kardeş, can Azerbaycan” içerikli sözleri inandırıcı olmadı. Aliyev yönetiminden direkt veya dolaylı olarak peş peşe “İç işlerimize karışmayın” açıklamaları gelmeye devam etti. Bu arada yine Bakü’den gelen açıklamadan anlıyoruz ki, Dışişleri Bakanı Fidan’ın zirve için yaptığı ziyaret de işe yaramamış; aksine gerilimi daha da artırmış. Bakü’nün yorumu ve ziyarete dair tutumu böyle. Ziyaretten sonra yapılan açıklamalar da bu olumsuz havayı destekledi. Malum, ardından da YRP Genel Başkanı Fatih Erbakan olmak üzere birçok isme Azerbaycan’a giriş yasağı getirildi. Daha da ileri gidildi, bazı sivil toplum örgütü yöneticileri için tutuklama bültenleri çıkarıldı.
“Tek millet iki devlet”ten geldik buraya.
Gerçekte ne olduğu ise muamma.
Ancak mesele sadece başörtüsü olamaz. Daha başörtüsü meselesi büyümeden hatta Aliyev’in o sarsıcı konuşmasından çok önce iki ülke arasında bir büyük meselenin çıktığı anlaşılıyor. Nitekim, başka bir ülkede yasak olsa birbiri ardına açıklama yapan hükümet Azerbaycan’daki yasak hakkında tek kelime bile etmedi. Ülkeye giriş yasaklarına karşı da tek laf edilmedi. Bir danışmanın sözleri hariç herkes yasak ve arada problem yokmuş gibi davrandı ve öyle de devam ediyor.
Meselenin gerçekte ne olduğunu bilmiyoruz. Neden bilmiyoruz? Çünkü iki ülke arasındaki ilişkilerin kapasitesini, gücünü ve seviyesini belirleyen kurumlardan daha çok, iki lider arasındaki dostluk ve kendi ifadeleriyle “kardeşlik”tir. Bütün liderler arasında birbiriyle en yakın, en samimi ve en kardeş olduğunu düşündüğümüz iki ismin krizin başından beri yatıştırıcı tek kelime etmemesi gariptir. Tam bir sessizlik. Ziyaret şöyle dursun, bir telefon görüşmesi de yapmadılar. “İnceldiği yerden kopsun” diye düşünemeyeceklerine göre aradaki problem ne olabilir?
Madem liderler arasındaki dostlukla övünüyorduk, o zaman biraz daha açıklık şarttır. Madem en gösterişli hikayeler değişmeye başladı, o zaman gerçek meselenin ne olduğunu öğrenmek de hakkımızdır.
Belki de krizin çözümü için önce herkesin içini dökmesi gerekiyor.
Bu arada… İrili ufaklı her krizde dünyaya arabuluculuk teklif eden Türkiye’nin kendi söküğünü dikememesi de hiç iyi görünmüyor.
From the publisher's feed