
Sign up to save your podcasts
Or


Bugünlerde bütün Türkiye’nin fon vurgununu konuşuyor olması normal mi? Bu kadar büyük bir organize soygunun gündemin ilk sırasında olması normal elbette. Ama normal olmayan bu olayın göz göre göre yaşanmış olması aslında.
Denetim mekanizmalarına, özerk kurumlara, özgür basına, bağımsız yargıya sahip bir ülkede böyle bir olayın meydana gelmesi imkansız değil ama bizdeki gibi onca uyarıya rağmen yıllarca devam etmesi -demek ki göz yumulması- düşünülemez herhalde. Bu bakımdan anormal bu olay. Ancak mevcut yönetim sisteminin özellikleri düşünüldüğünde şaşırtıcı da değil maalesef.
Dolayısıyla yalnızca siyaset muhitinde değil, toplumun her kesitinde bu meseleyi konuşmakta olmamız normal olduğu kadar acı bir durum.
Soru şu: Türkiye’nin bugün bunu mu konuşup tartışması gerekirdi?
Aydınlarımızın, bilim insanlarımızın, sanatçılarımızın, hatta gazetecilerin bugün fon vurgununu tartışıyor olması, bundan önce söz gelimi belediye başkanlarının transferlerini konuşması, ondan önce mesela hapse atılan muhalif siyasetçilerin gündemde olması, daha önce Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmaması, daha da önce diyelim ki “faiz mi enflasyonun sebebi enflasyon mu faizin sebebi?” tartışmasını yapmak zorunda kalmamız.
Yani türlü çeşitli tuhaflıklarla meşgul olmamız bu ülkenin hak ettiği bir durum mu?
Bugün tüm dünyada toplum seçkinlerinin, akademisyenlerin, siyasetçilerin, aydınların üzerinde düşünüp tartışarak çözüm aramaları gereken sorunlar belli:
Yapay zeka çalışma hayatını, piyasaları, eğitim sistemini nasıl dönüştürecek?
Sosyal medya çağında giderek büyüyen enformasyon kirliliğiyle mücadele hangi yöntemlerle yapılabilir?
İklim değişikliği, nükleer silahlar, pandemi gibi küresel problemlerin ele alınması için gerekli uluslararası platformlar siyasi etkiden bağımsız şekilde kurulup işletilebilir mi?
Türkiye için bugünlerde “biraz lüks” görünen tartışma konuları.
Üstelik bunlara gelinceye kadar bizim kendi özgün ve özgül, kronik ve acil problemlerimiz de var. İslam coğrafyasının büyük bölümünde olduğu gibi demokratikleşme süreçlerinin önündeki engeller mesela.
Etnik ayrılıkçılık ve mezhep gerilimleri gibi toplumsal fay hatlarının üzerinde inşa edilmesi gereken ortak kimlik politikaları mesela.
Hem devam eden iç göçün hem de mülteci ve sığınmacı akınının kontrol altına alınması ve ilgili nüfusun sosyal entegrasyonunun sağlanması için yapılması gerekenler mesela.
İstanbul başta olmak üzere şehirlerimizi depreme hazırlama konusu mesela.
Katma değer yaratmaya dayalı, yüksek teknoloji odaklı üretim ekonomisine yönelmek mesela.
Diploma vermeye değil meslek edindirmeye yönelik eğitim sistemi ihtiyacı mesela.
Bugün hâlâ hiç utanç verici şekilde problem diye söz ettiğimiz kız çocuklarının eğitimi mesela. Kadınların iş hayatında, sokakta, camide, siyasette eşit temsilini sağlama hedefi mesela…
Bunları konuşabiliyor muyuz? Aslına bakarsanız, bu konuların veya bunlara benzer konuların yoğun biçimde konuşulup tartışıldığı dönemler olmadı değil. Söz gelimi 80’li, 90’lı yılların kaotik atmosferinde bile gazetelerde, dergilerde, TV kanallarında, hatta kalabalık izleyicilere hitap eden konferanslarda, panellerde ülkenin hayati problemleri hakkında fikirlerini kamuoyu ile paylaşıyordu her görüşten aydınlarımız. Yaşı müsait olanlar hatırlıyordur.
2000’li yıllarda da bu sorunların entelektüel ve akademik çevrelerde olduğu kadar kamusal mecralarda da masaya yatırılıp çözüm yollarının konuşulup tartışılmasına şahitlik ettik.
Bugünlerde ise bunları pek konuşamıyoruz. Çünkü bu konulara sıra gelmiyor.
Çok sıkıntılı dönemler yaşandı bu ülkede. Ne var ki günlük siyasetin bu derecede zihinleri esir aldığı, hükümet uygulamalarından başka hiçbir şeyin gündemde yer bulamadığı, yetmezmiş gibi kutuplaşmanın da bu kadar derinden hissedildiği bir dönem olmadı.
Böylesi bir ortamda asıl meseleler ister istemez gündem dışı kalıyor. “Şeytan taşlamaktan tavaf yapmaya fırsat bulamamak” diye tarif etmiş bu tür durumları atalarımız.
Şimdiki durumumuz da tam olarak bu.
BERLİN
İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerinin insanlar üzerinde hâlâ fark edildiği 1970 yılında, genç bir öğrenci olarak Berlin’e de uğramıştım.
İki farklı ideolojinin ülkenin iki yarısında hüküm sürdüğü bölünmüş Almanya’nın eski başkenti Berlin’e…
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti. O yıllarda Avrupa’da en çok yolumun düştüğü, ortak sorunları aydınlarıyla tartışma imkanı bulduğum ülke oldu Almanya.
Bu arada, ‘hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği’ sanılan bir hülya da gerçekleşti: İki Almanya birleşti. Berlin artık yeniden ülkenin başkenti.
Almanya güçlü ekonomisi ile Avrupa’nın en önemli ülkesi sayılıyor. Ancak ülkeyi yönetenler sorunlarla baş etmekte zorlanıyor ve bu da Almanya’da beklenmeyen gelişmelere yol açıyor.
Sosyal Demokratlar ile Hıristiyan Demokratların halk desteğinin dibe vurduğu siyaset ortamında, birkaç yıl öncesine kadar ‘marjinal’ gözüyle bakılan ‘aşırı sağ’ AfD -Alternative für Deutschland -Türkçesi Almanya için Alternatif- yükseliyor.
En son - Ekim 2026 - kamuoyu araştırmasında, Hıristiyan Demokrat değişik fraksiyonların ittifakı olan CDU/CSU %20 ve Sosyal Demokrat SPD %13 düzeyinde görünürken, AfD %27 alabilecek duruma geldi.
Ülkedeki eşitsizliklerden besleniyor AfD; göçmen karşıtlığından da... Ülkenin tartışma gündemini de çoktandır AfD belirliyor.
AfD’nin Generation Deutschland adlı gençlik örgütü, milyonlarca göçmenin Almanya’dan gönderilmesini savunan sert bir kampanya yürütüyor. Örgütün başkanı Jean-Pascal Hohn, Almanya’nın Almanların ülkesi olarak kalması gerektiğini söyleyerek kitlesel dönüş çağrısında bulundu.
Berlin’de kendimi bu tartışmanın ortasında buldum.
Başbakan Friedrich Merz Suriyelilerin zaten ülkelerine dönmeye başladığını duyururken, 1960’larda Almanya’ya işçi olarak gelen Türkler’in kalkınmalarına katkıda bulunduklarını, ekonomik faaliyetlerinin de kendileri için önemli olduğunu vurgulayıp duruyor.
Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier de tartışmaya Almanya’nın iş gücü ihtiyacına dikkat çekerek katıldı. Hastaneler, bakım evleri ve özel sektörün göçmen diye anılanlar sayesinde ayakta durduğunu söyleyerek...
Türkler yarım asrı aşan varlıklarıyla Almanya’da pek çok alanda ön planda. Kovid salgını sırasında ürettikleri aşıyla gündeme gelen Uğur Şahin - Özlem Türeci çifti bunun bir örneği.
Son örnek ise Berlin’den.
1980 sonrası Almanya’ya göç etmiş bir ailenin çocuğu olan Elif Eralp, belediye başkanı adayı olarak katıldığı seçimde, solun oylarını ikiye katlayarak, rakip partileri geride bırakmayı başardı.
Kentin kronikleşmiş sorunlarını çözmeyi vadederek.
Bir Türk’ün Berlin’de belediye başkanı olma ihtimali ve özellikle de New York’ta yaygın kitlelerin desteğini alarak belediye başkanı seçilmiş Zohran Mamdani ile arasında benzerlik kurulması bazılarını rahatsız etti.
Elif Eralp’in koalisyon oluşturmak istediği partileri etkilemeyi hedefleyen bir kampanya ile rahatsızlıklarını dışa vurdular.
İşin içine Gazze konusu da partisine yönelik ‘anti-Semitizm’ iddiaları ile girdi.
Bu ay sonunda yeniden başlaması beklenen ittifak çalışmaları sonuca ulaşırsa, tarihinde ilk kez, göçmen çocuğu bir kadın Berlin’e belediye başkanı olacak.
İşçi olarak Almanya’ya gelmiş Türkler ile onların çocukları ve torunları, hiç değilse büyük bölümü, bugün ülke ekonomisinin en önemli parçası durumundalar.
Türkler tarafından kurulmuş 100.000’i aşkın işletmede yarım milyondan fazla insan çalışıyor. Yalnızca geleneksel olarak yemek sektöründe ağırlıklı değil bugün Almanya’daki Türkler, sanayinin ve bilişim teknolojisinin de tam ortasındalar.
Bir dönem, bir yönetim biçimi olarak, doğruyu bilen ve vazeden, bunun dışındaki her tür eylem ve düşünceyi dışlayan, tartaklayan bir devlet anlayışına sahipti. Sonuç, yıllar yılı, bu anlayışı bir ayrıcalıklar sistemine çeviren devlet karşısında özerklik fikrini reddeden, devlet desteğinde kurulan kültürel ve ekonomik bir hegemonya düzeni oldu.
Bunca zaman sonra, basit bir yer değiştirme üzerinden bu düzenin varlığını bir tür devam ettirmesi hazin bir durumdur.
2015 sonrası, 2016 darbe girişiminin de hızlandırmasıyla, daha önce aynı iktidar döneminde, açılmış olan sivil topluma, sivil değerlere yönelik tüm sayfaların tek tek yırtılıp koparılması bir vakıa.
Demokratik toplumların kimi varoluşsal ön koşulları vardır.
“Üçlü özerklik düzeni” bu koşulların önde gelenlerindendir.
Siyasi alanın devlet, toplumsal alanın siyaset karşısında, düşüncenin ise her üçü karşısında özerk bir konumda bulunması, demokratik bir toplumun olmazsa olmazları arasındadır.
Türkiye’nin siyasi yapısı ve geleneği, bu üçlü özerklik düzenini, her koşulda, her iktidarda dışlamıştır. Bu topraklarda siyaset nasıl devlet karşısında özerk olamamışsa, toplum ya da sivil saha da siyaset karşısında özerk olamamıştır. Düşünsel faaliyet de her iki karşısında tahkir ve baskı görmüştür.
Düşünce dünyası mutlak faydacı bir beklentiyle siyasetin lojistik unsuru olmaya indirgenmiş, böyle tanımlanmış, böyle algılanmıştır.
Dikkatli okuyucuları gözünden kaçmamıştır. Bundan 12 gün önce de yazımın başlığı aynı konudaydı ama o zaman soru “Makul kazanç 100 milyon lira mıdır?” şeklindeydi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, fonlarda bir hesap yapmış, fonların batmasından kısa süre önceden itibaren fon paylarını satıp çıkan, satarken de 100 milyon liranın üzerinde kazanç elde eden 141 gerçek kişi ile 73 tüzel kişilik saptamıştı. Bu saptamada kazanılan para 187 milyar liraydı ve savcılık bu parayı geri istiyordu.
Fon soygununda rakamlar hep böyle. Milyarlar, yüz milyonlar havada uçuşuyor.
Ben kişisel olarak 100 milyon lirayı bir arada hiç görmedim, cebimde veya yatırım hesabımda böyle bir para hiçbir zaman olmadı. Herhalde bu ülke nüfusunun yüzde 90’ı da böyle bir parayı bir arada görmemiştir.
Ama şimdi bu para sanki normalmiş, makulmüş gibi konuşuluyor ve bu konuşmalar da ister istemez yadırganıyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek salı sabahı Habertürk ve Bloomberg’in ortak yayınına çıktı; o savcılığa göre farklı bir ölçüt kullandı. “Makul kazanç”ı 100 milyondan 10 milyon liraya küçülttü.
Söylediğine göre; 16 Eylül’de fonlar tasfiye edilene kadar, son dönemde fonlardan para çıkaran ve kazancı 10 milyon liranın üzerinde olanların listesi hazırlanmıştı. Bu listedeki gerçek kişi ve tüzel kişiliklere yazı yazılıyordu ve kazançlarını TMSF nezdindeki hesaplara iade etmeleri isteniyordu. Eğer gönüllü olarak iade etmezlerse haklarında adli işlem başlayacaktı. Bakan bu tehdidi de dile getiriyordu.
Kusura bakmayın ama 10 milyon lira da bu ülkede yaşayan insanların yüzde 90’dan fazlasının gündelik hayatlarında kullandıkları bir rakam değil. Aramızda pek az kişinin yatırım şirketlerinde duran 10 milyon lirası var.
Bakın bazı rakamlar vereyim: Türkiye’de bankada veya yatırım şirketinde 10 milyon liranın üzerinde portföyü olan sadece 95 bin kişi var. Nüfusumuz 86 milyonsa on bin kişiden 11 tanesi yani.
Aslında 1 milyon lira bile büyük bir baraj. Türkiye’de bankada veya yatırım şirketindeki parası 10 milyon liradan az ama 1 milyon liradan fazla olan kişi sayısı da 2,7 milyon. Yani 100 kişiden 3’ü.
Ben, fon soygununu araştıran kurumların bir yerden bir çizgi çizmek istemesini anlamıyorum aslında. Ellerindeki veri seti, her bir yatırımcı için ana paralarına karşılık hangi sürede yüzde kaç getiri elde edildiğini hesaplamaya yeterli. Bana soracak olursanız, aynı süre içinde gösterge hazine tahvilinin sağladığı getiriyi “makul” kabul edip bunun üstündeki getiriyi kârlı yatırımcılardan isteyebilmeliler.
Ama bugünkü yazımın konusu bu teknik-adli mesele değil; işin siyasi yönü.
O çizgi nereden çiziliyor olursa olsun, iktidar bu paraları geniş halk kitlelerine izah etmekte zorluk yaşayacak. Çünkü dediğim gibi her şart altında bir minicik azınlığın kazandığı veya çaldığı paralardan söz ediyoruz. Ne 1 milyon lira, ne 10 milyon lira ne de 100 milyon lira bu ülkede yaşayan ezici çoğunluk için “makul” rakamlar. Milyarları hiç saymıyorum.
“Allah dostu” ifadesi Kur’an’da yer alıyor. “Bilesiniz ki” diye başlar Kur’an ayetleri, sonra devam eder:
“Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.” (Yunus suresi,62)
Dahası da vardır, Allah buyurur:
“Onlar ki, iman etmişler ve takvâya ermişlerdir, Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır. işte onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde değişme olmaz; (öyleyse) en büyük kazanç budur.” (Yunus suresi, 63,64)
Bunlar Allah’ın Zâtına “dost” olarak vasıflandırdığı insanın Kur’anca tarifi ve vadedilen ödüllerdir.
Kimdir dost?
Kur’an tarif veriyor sadece, şahıslandırmıyor. Ama bu bizim, kimi insanları düşünce dünyalarına, hayat tarzlarına bakarak, “Allah dostu” olarak tanımamıza, tanımlamamıza mani değildir.
Bugün, burada, benim nazarımda “Allah dostu” olarak tanımlanabilecek güzel insanlardan birisinden bahsedeceğim.
Vefat etti o, dâr-ı bekâya göç etti. Çok sevdiği Mevlâsına kavuştu. 101 yaşındaydı. Güzel insandı.
Kemalettin Altıntaş Hoca’dan bahsediyorum. Üsküdar’ın manevi odaklarından.
Ahiret’ten bahsettiği her dafasında gözleri yaşarırdı. Ahiret’i onun kadar diri yaşayan, Allah’ın huzuruna çıkış tedirginliğini her daim yüreğinde hisseden başka insan? Vardır mutlaka ama Kemalettin Hoca o yangınla yanan bir insandı.
Birçok yazımda ondan duyduğum “Ya amellerimiz defolu çıkarsa…” endişesini okuyucularımla ile paylaşmışımdır.
Şöyle anlatırdı:
-Diyelim bir insan küpe her gün altın diye bir şeyler atsın, biriktirsin. Bir gün o altınları kullanma ihtiyacı ortaya çıksın. Diyelim ödeme yapılacak. Kuyumcuya gidilsin, kuyumcu altınların ayarına baksın. İlk altının sahte çıktığını, sonrakinin, sonrakinin, sonrakinin… yani bütün küpün sahte altınlarla dolu olduğunu gördüğünde küpün sahibinin hali nice olur?
Sonra devam ederdi:
-Mahşer’de, Mizan’da, Allah’ın huzurunda…. “İkra’ kitabek – Oku kitabını” çağrısı ile Kitabınızı okumaya başladığınızda, sizin altın değerinde diye oraya koyduğunuz şeylerin altında Allah rızasından başka hesaplar çıktığında…. Bir ses “Bunlar defolu, bunlar defolu…” diye seslendiğinde… Hayat defterinizin karalığı yüzünüze yansıdığında…
Haliniz ne olacak?
Kemalettin Hoca, “Halimiz ne olacak?” diye sorar ve gözlerinden sicim gibi yaşlar akardı.
O endişeyi ta yüreğinizde hissederdiniz.
Ne dersiniz, “Allah dostu” da böyle olunur değil mi?
Allah’ın huzuruna yüz akı ile çıkma çabası içinde bir hayat….
Savunulamayacak şeylerden kaçınan bir hassasiyet. “Takva” o sanırım. “Dostluk halkası”nın farkında olmak ve onun dışına düşmekten korkmak…
Şimdilerde tam da bu konularda yapılan yalpalamaları konuşuyoruz ya…
Benim zaman zaman “Ahiret inancı olan bunları yapar mı? Acaba bu işleri yaparken Allah’ın bizi görmediği, yaptıklarımızın bir yerlerde kaydedilmediği gibi bir savrulmanın içinde mi kalıyoruz?” gibi soruları sormam bu yüzden… “Likaullah” dedim, “Allah ile buluşma…”vakti var bir. Ebediyyet yolculuğu oraya, o vakte doğru.
Kur’an bilgisine göre, orada dünyadaki hayat kalitesi ile “Allah dostu” olabilenler için korku ve hüzün yok.
O bir hassasiyet işi, tedirginlik işi, samimiyet işi, gayret işi, cehd işi… Sınırlara riayet işi… Allah’ın hoşnutluğuna talip olma, onun için çaba gösterme işi…
Kemalettin Hocaefendi, bir asırlık ömründe bir kişiyi incitmiş midir acaba? Birisinin ayağına basmış mıdır? Bir gönlü yaralamış mıdır?
Ben, yapamazdı diyorum.
Yine ben, böyle güzel Müslümanlar dolaşmalı içimizde, diyorum. Görüldüklerinde “Allah adamı” denecek insanlar… İslâm’ın güzelliklerini kişiliklerine yansıtan insanlar… İnsan ilişkilerine edebi, nezaheti, dürüstlüğü taşıyan insanlar…
Rahmet-i Rahmân’a vasıl olmuştur inşaallah. Yüzü aydınlananlardandır inşaallah. İnna lillahve inna ileyhi raciûn… “Biz zaten Allah’a aitiz ve de zaten O’na döneceğiz.”
AK Parti’li Soylu’nun bir cami temel atmasında söyledikleri, Erenköy Cemaati’ne “sert tepki” gibi yansıtıldı.
Erenköy Cemaati’nin Hüdayi Vakfı, siyasi güçle fon vurgunu üzerine ‘çürümeyi kabullenmiyoruz, insan kalmaya çağırıyoruz’ diye bir bildiri yayımlamıştı.
MÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı’ndan Yeni Şafak yazarlarına; iktidar cenahından aklıselim sahiplerinin savunduğu, altına imza atabilecekleri bir temizlik çağrısıydı.
Süleyman Soylu’nun, işte o çağrıya bir tepki olarak yorumlanan sözleri özetle şöyle:
“Çürüme Batı’ya hamledilir, bize edilmez. Allah’a şükürler olsun beş vakit ezan okunuyor mu, okullarda İstiklal Marşı okutuluyor mu? Bu ülkeyi kimse çürütemez.”
Arkası önüyle bakıldığında Soylu demeye getiriyor ki; çürüme ahlâksız Batı’da olur, bizde olmaz. Gündemdeki tekil, münferit çürüme örneklerini büyütüp genele mâl etmeyin, yaygın ve iktidarı saran bir çürüme varmış gibi anlatmayın, illa eleştirecekseniz de küçültün, yoksa davaya zarar verirsiniz, bugünleri ararız...
Büyütmek, yaygın çürüme alarmı çalmak için daha ne gerekiyorduysa...
Bu yönüyle ilahiyatçı Hayrettin Karaman’ın seçim uyarılarına benziyor. Hani, çürümeden şikayet ederek dindarların iktidarına zarar vermeyi dinen sakıncalı buluyor, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaktansa kurtlu bulgura talim etmeyi tavsiye ediyordu ya...
Sanki AK Parti’den önce toplu iğne fabrikası bile yokken ezanlar ve İstiklâl Marşı da okunmuyordu. Son 25 yıllık iktidarın kazanımları hepsi. Kaybetmemek için kurtlu bulgura razı olacaksınız, yoksa din ve vatan elden gider yani.
Hem başkaları gelse yapmayacak mıydı? Bu argüman da öne sürülüyor.
Üstelik bunları, dini hassasiyetle yanlışları dile getirip düzeltilmesini isteyen iktidar destekçisi dindarlara söylüyorlar.
Yanlışları yapmak değil, yapılmaması için uyarmak, doğruya davet etmek daha büyük sorun görülüyor.
Oysa dindarların iktidarını korumanın yolu Batı’yı kötülemekten geçmiyor, kendimizi düzeltmekten geçiyor.
Bakın, ‘bilge kral’ Aliya İzzetbegoviç, 1997’de İran’da ne diyordu:
“Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir. Batı çöküntü içinde ya da dejenere olmuş değil. Güzel yalanlar ile kendimizi kandırmayalım. Batı çürümüş değil. Güçlü, örgütlü ve eğitimli...”
İlim Yayma Vakfı Mütevelli Başkanı Bilal Erdoğan, sorunu kendi dışımızda aradığında yadırgamıştım.
“Dünya beşten büyüktür, diyen bir liderimiz varken gelin, bu çürümüş düzene muhalefet edelim” sözleri; dünyadaki çürümeyle mücadeleye çağrıydı.
AK Parti ise iktidara gelirken Türkiye’deki yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadeleyi vaat ediyordu.
Şimdi bizde bunlar kalmadı mı ki; yoksulluk ve yasaklarla dünyada, yolsuzlukla da sadece muhalefete karşı mücadeleyle yetinilecekti?
Fakat Bilal Erdoğan, dindarların iyi insan olduğu yargısındaki bozulmayı düzeltmekten bahsedince umutlanmıştım.
Birkaç gün önce bir üniversite etkinliğindeki şu cümlesi, umutlanmam için bir sebep daha verdi bana.
Bilal Erdoğan diyordu ki:
“Gündemdeki olup bitenleri görüyoruz. Sadece Türkiye’de değil dünyada bir çürümüşlüğü hep birlikte yaşıyoruz.”
Dünyadaki çürümeyi öne çıkarmakla birlikte, bizde de yaşandığını kabul etmesi önemli.
Çürümeyle mücadeleyi yine dünyadan başlatsa bile sıranın kendimizi düzeltmeye de geleceğine dair bir umut veriyor.
Soylu’yu dinlemenin bir faydası olmaz ama Bilal Erdoğan’a kulak vermenin iktidara belki aradığından da fazla faydası olabilir.
Fon soygununu teknik yönleriyle anlamak için izlediğim iktisatçılardan biri Kerim Rota’dır.
Rota, fon soygununun Temmuz 2025’te fark edildiğini yazıyor:
“Ne zaman TEFAS’a açıldılar ki bu da 2025 Temmuz’da oldu, bu tarihten sonra ben de, daha birçok uzman da konuyla ilgili yazmaya başladı ve uyardığı için gözaltına alınanlar oldu.”
Rota’nın bu cümlesinde çok şey var. En önemlisi, ta Temmuz 2025’te fark edip açıklayanlar, uyaranlar olduğu halde “sistem” niye bir yıl, hatta Eylül 2016’da patlak verinceye kadar bekledi?
Biliyorsunuz, eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak, haklı ve belgeye dayalı uyarılarının ardından gözaltına alınmıştı.
Bu sütunda en çok yazdığım konulardan biri “sistem”dir. Kuvvetler ayrılığı, denetim ve denge, bağımsız yargı, bağımsız kurumlar...
Kerim Rota, Agatha Christie’nin “Doğu Ekspresinde Cinayet” adlı romanıyla yazısına başlıyor. Dedektif Hercule Poirot, cinayette rolleri değişik derecelerde olan12 fail tespit etmişti. Rota da krizde rolü olan 12 faktörü anlatıyor: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden, cezasızlık algısına, Mehmet Şimşek’e, SPK’ya, BİST’e, BDDK’ya, Yargının koruma kalkanına, piyasa profesyonellerine, doğrudan failler ve işbirlikçilere, sosyal medyaya kadar 12 faktör.
Hukuken elbette hepsi sorumlu değil, bu faktörlerin bir kısmı sistemik sorunlardır.
Rota şu tespiti yapıyor:
“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişin ardından birçok özerk kurumda atama usulleri ve şartları değişti. Görevden almalar sıklaştı. 2018 sonrasında hayatımıza altı Merkez Bankası başkanı girdi. Ondan önceki 18 yılda bu sayı dörttü…”
Niye böyle olmuştu? Rota, Prof. Dr. Hakkı Hakan Yılmaz’ın hazırladığı mukayeseli tabloyu veriyor: CB sisteminde, SPK’ya yapılacak atamalardaki liyakat şartları yumuşatılmıştı.
“Eskiden kurul üyeleri için ilgili alanlarda on yıllık mesleki deneyim aranıyor; hukukçu, özel sektör deneyimli ve kurum içinden gelen üyelerin bulunması kanunla güvence altına alınıyordu.
CB Sistemi’ne geçilirken bu koşullar kaldırıldı. Sermaye piyasalarında bir gün bile çalışmamış olmak artık SPK üyeliğine engel değildi. Beş yıllık genel çalışma deneyimi yeterli sayılıyordu.”
Düşünün, bir dalda “on yıl” çalışmışsınız; bilgi ve tecrübe edindiğiniz gibi meslekî gelenekleri ve değerleri de özümsemişsinizdir.
Ama böyle birikiminiz olmadan atanırsanız, “bizden” davranışları ağır basar.
Nitekim bütün dünyada “üst kademe” görevleri için yüksek öğrenim gibi uzun süreli tecrübe de aranır.
CB sistemine geçerken, 9 Temmuz 2018’de parlamenter sistemin son kararnamesi olan 703 Sayılı KHK ve aynı gün yayımlanan 3 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile yürütme organı yani devletin tüm icra ve denetim kurumları yeniden düzenlendi.
Sadece SPK değil, Merkez Bankası, BDDK, tüm Düzenleme ve Denetleme Kurumları, tüm “üst kademe” görevlilerinin kanunlarda yazılı tecrübe şartlı yumuşatıldı, Cumhurbaşkanı’nın atama yapabileceği personel havuzu genişletildi.
Mesela Merkez Bankası Başkan Yardımcısı atanmak için “meslekleri ile ilgili olarak en az on yıl çalışmış” olma şartı kaldırıldı. (703 Sayılı KHK, madde 151)
Cumhurbaşkanına “kurumsal hedefler” gerekçesiyle istediği an görevden alma ve yenisini atama yetkisi de verildi.
Böylece bütün “üst kademe” kamu görevlerine “bizden” atamalar ve aziller son derece kolaylaştı. Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın ““nisiyatif almak istemeyen yöneticiler… Külliye’ye soralım diyorlar” diye tarif ettiği davranış oluştu. (11 Mart 2021)
Vahim fon soygunu, sistemdeki sorunların dışa vurmuş bir örneğidir; vatandaşın milyarlarca parasının “bizden”lerden oluşan bir organizasyonla soyulmasıdır.
Sistemle ilgili böyle ağır sorunlar yokmuş gibi, “yeni anayasa” istenirken kuvvetler ayrılığı, denetim ve denge, bağımsız yargı gibi olmazsa olmaz normlar ağıza alınmıyor.
Oysa devletin daha fazla yetkiye değil, daha fazla denetime ihtiyacı var.
ABD’de Trump iki döneminde de Powell’ı Fed Başkanlığından almak istedi, hakaret etti, suçladı fakat görevden alamadı.
İslam, bireysel ve toplumsal anlamda hayatın her alanında var olan bir dindir. Ama bu tamamen temel ilkeler bağlamında bir değerlendirmedir. Eğer buradan çıkarak hayatın bütün alanlarını din gibi algılamaya kalkarsak, sosyal değişim olgusunu yok saymış oluruz ki bu, dinin asıllarıyla bağdaşan bir durum değildir.
Zira İslam, siyaset ve iktidar meselelerini beşeri iradeye bırakmıştır. Dolayısıyla sosyal değişim dinamikleri gereği Müslümanlar, adaletin ve ahlakın hakim olduğu bir toplum inşa ederken, kendi siyasal yapılarını kendileri kurmak durumundadır.
İslam dahil bütün toplumlarda esas olan adaletin sağlanmasıdır. Ayrıca adaletin olmadığı bir Müslüman toplumda, İslam’dan söz etmek mümkün değildir. En önemlisi de adalet temeline dayalı bir hukuk sisteminde, sıfatı ister halife ister sultan isterse padişah olsun yönetimsel anlamda işlerin tek başına bir kişinin tekeline bırakılmamasıdır.
Nitekim ilahi kelam, Hz. Peygamber’in bile işlerini diğer insanlara danışarak yapmasını istemiştir. Çünkü İslam’da Şura prensibi, işlerin ortak akılla yürütülmesini gerektirir. “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran: 159)
“Onlar, aralarındaki işlerini istişare ederek yürütürler.” (Şura:38)
Kuşkusuz din gerek bireysel gerekse toplumsal planda fıtrata uygun, insan onuruna yaraşır ahlaklı bir hayatın inşası için gereklidir ve insanın, insanlığını gerçekleştirmesi için vardır.
Siyasetin özü itibariyle toplumun ortak iyiliğini gerçekleştirmek, adaleti temin etmek gibi bir misyonu olduğuna inanıyorsak eğer, insanlığın yüzyıllar içinde tecrübeyle oluşturduğu birikimi dikkate almak gibi bir yükümlülüğümüz de var demektir.
Bu bağlamda Prof. Dr. İlhami Güler’in şu tespitinin altını çizmekte yarar var: ”Müslüman insan, insanların insanca yaşayabilmesi ve insanlıklarını en iyi şekilde gerçekleştirebilmesini sağlayacak, adaletin hakim olduğu ahlaklı bir toplum oluşturabilmek için gerekli olan siyasi yapıyı kendisi üretmek zorundadır. Bu siyasi oluşum, Kur’an’da dikkat çekilen sınırlı sayıdaki evrensel ilkeler-ki bunlar demokrasinin de temel ilkeleridir- doğrultusunda, sosyal değişme olgusunun doğurduğu yeni ihtiyaçları karşılayacak şekilde sürekli yenilenmek durumunda olan, insani bir sistemdir. Önemli olan adaletin sağlanmasıdır; insanların özgürlüğünün ve mutluluğunun temin edilmesidir. Hangi siyasi sistem bunu en iyi şekilde karşılarsa, İslami anlayışa en uygun sistem o olacaktır.” (İslam Siyasi Düşünceler Tarihi, s.93)
Maalesef Müslüman toplumlar İslam’ın, siyaset ve iktidar işlerini insana bırakması gerçeğini dikkate almadıkları için Müslümanlara özgü bir siyaset geliştiremedikleri gibi kurumsal anlamda düzgün işleyen bir hukuk sistemi de inşa edememiştir. Kuşkusuz bunda, devletin meşruiyet temelini ‘güç’ ve ‘ganimet paylaşımı’na dayandıran Emevi modelinin etkisi büyüktür.
Fon soygunu skandalının tozu dumanı arasında AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in 9 Ekim tarihli oldukça acayip, bir o kadar da tuhaf sözleri arada kaynayıp gitti.
***
Doç. Dr. Osman Arıkan Nacar, fon vurgunu skandalında adı geçen, AK Parti iktidarının, Sağlık Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesinde üst düzey görevlerde bulunmuş, aynı zamanda AK Parti’den milletvekili aday adayı da olmuş bir isim.
Yani Nacar da Fatma Betül Sayan Kaya gibi sıradan, herhangi bir isim değil; iktidarın içinden gelen, siyasi ve bürokratik ilişkileri olan bir isim. Tam da bu nedenlerle, hakkındaki fon vurgunu iddialarının yalnızca kişisel bir mesele olarak görülmesi mümkün değil.
Nacar’ın siyasi ve bürokratik ilişkilerinin, fon vurgunundan elde ettiği iddia edilen parayla bu ilişkiler arasında bir bağlantı bulunup bulunmadığının sorgulanması gerekiyor. Kaldı ki bu, son derece doğal ve meşru bir durum.
Nitekim Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre de bunu yaptı ve AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’e, fon skandalında adı geçen ve 20 milyar liralık vurgunla ilişkilendirilen Osman Arıkan Nacar’la ilişkilerinin hangi boyutta olduğunu, birlikte tatil yapacak kadar yakın olup olmadıklarını sordu.
Çelik cevap vermekten kaçtıkça Zeynel Emre bunu gündeme taşıdı, sormaya devam etti.
Bu iddiaları Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel de gündeme getirdi. AK Parti Sözcüsü Çelik söz konusu iddialara ilişkin kamuoyunun merakını giderecek netlikle bir açıklama yapmak yerine çıktı ve “Cumhurbaşkanımıza ve ailesine yönelik linçe en yüksek seviyede karşılık vereceğiz” dedi. (9 Ekim)
Ne alaka? Ve bu ne tuhaf bir açıklama!
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve ailesine yönelik bir linç girişimi olduğunda elbette en üst düzeyde karşılık verecektir. Zaten bulunduğu makamın gereği ve siyasi sorumluluğu da budur.
Ancak Çelik’in asıl yapması gereken, aynı kararlılığı kendisine yöneltilen iddialar karşısında da göstermek, hakkındaki sorulara aynı açıklıkta, doğrudan ve hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde cevap vermek.
Adı geçen kişiyi ‘evet yakınımdır, arkadaşımdır ama” diyerek kınamasıdır, kendisini ayrıştırmasıdır.
Hadise o kadar karmaşık değildi, mesele son derece basit “Erdoğan’ı linç ettirmeyiz” sloganı atmasını gerektirecek bir durum da yok: Birlikte tatil yapacak kadar yakın olduğunuz arkadaşınızdan adli sicil kaydı ya da GBT sorgusunu istemezsiniz. AK Parti Sözcüsü Çelik Arıkan Nacar’la yakın arkadaş olabilir ama fon vurguncusu olduğunu bilmeyebilir. Bir insanla çok yakın dost olmak tek başına suç ortaklığının kanıtı değildir.
***
Kaldı ki bir aydır fon skandalıyla yatıp kalkıyoruz, fon vurgunuyla ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve ailesine yönelik bir linç girişimi söz konusu bile değil. Üstelik fon vurgununa yönelik en esaslı eleştiriler, tepkiler ve itirazlar bizzat AK Parti tabanından geliyor. AK Parti’ye yakın gazeteciler itiraz ediyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Neşteri vur, sonuna kadar git” çağrısında bulunuyor.
Dindar, mütedeyyin kesimin içindeki cemaatler ve sivil toplum kuruluşları da Erdoğan’a, “Toplumsal çürümeyi kabul etmiyoruz. Fon krizi, çürümenin cüzdana da sıçradığını ilan etti. Helali haramı ayırmadan ‘köşeyi dönmek’ marifet oldu. Uyuşturucu ‘yaşam tarzı’, sanal kumar ‘fırsat’ diye pazarlanıyor. Evlerin ocağı sönüyor, aileler borç ve utanç içinde dağılıyor” diyerek sesleniyor.
İlk günden beri Cevdet Yılmaz’ın büyük vurgunu hafife alan, ciddiyetten uzak açıklamalarını korkuyla izledim.
Nasıl bu kadar derin bir krizi görmezden gelir diye adeta kendimi yedim.
Tekrar edeyim: Her finansal kriz sonrası adımlar da reelleşir ve nihayetinde dar gelirli ve çalışanlar faturayı öder.
Şimdi ne yaşıyoruz?
SPK dün sabah sitesinden yayını kaldırmadan önceki son veriyi paylaşayım: Halka açık şirketlerin piyasa değeri 148,7 milyar dolar eridi. Burada halka açık kısımdan yatırımcıların zararı ise 60 milyar doları aştı.
Dedim ya… SPK veriyi yayından kaldırdı.
Gelelim maliyet kısmına.
Şirketlerin kredi kullanımında bir yöntem de hisse rehin etmektir. Siz bankaya 50 milyar lira borsa değerine sahip hisse rehin ederek mesela 10 milyar kredi kullanıyorsunuz.
İşte şimdi bu hisse rehinli kredilerde çatlamalar başladı. Halka açık şirketlerin değer kaybını o yüzden verdim. Örneğimize dönersek, 50 milyar değerli hisse rehini fiyat düşüşünden dolayı 20 milyar liraya geriledi. Bankanız daha da düşer korkusu ile ya krediyi kapattırmak ister ya da yeni teminat.
Sonuçta şirket, bir ödeme kriziyle karşı karşıya kalır.
Veya başka örnekler de verelim: Diyelim ki şirketinizin hakim ortağının mallarına tedbir konuldu. Bu durum bankanızı yine tedirgin eder ve teminat tamamlama isteğinde bulunabilir.
Ya da büyük ortaklarınızdan birinin adı “Foncu Çocuklar” ile anıldı. Acaba geride kalan diğer ortaklar ve çalışanlar yeni iş alabilecek mi? Yani şirketin işleri devam edebilecek mi?
Bugün piyasalarda zincirleme etkilerden bahsediliyor. Sizin hiçbir sorununuz yok ama yukarıda bahsettiğim şirketlerden biriyle ticari ilişkiniz var. Bu demektir ki siz de riske girmiş durumdasınız.
ÖST denilen tahvillere bakın. ÖST, yani özel sektör şirketlerinin çıkarttığı borçlanma senetleri… Halka açık şirketlerin bir kısmında temerrüt zinciri oluşmaya başladı. Ödeme krizine giren bir şirket sağlam bir başka şirketi de ödeme krizine sürükleyebiliyor.
Örnekleri çoğaltabiliriz.
Bir de makro risklerden bahsedelim: Türkiye dış açık veren ve dövize ihtiyacı olan bir ülke. Son yaşadıklarımızdan sonra yabancı yatırımcılara ne güvencesi verebileceğiz?
Yargı uygulamalarımız çok sert ve mülkiyet güvencesi derinden sarsılıyor. Böyle bir ortamda bırakın yabancı sermayeyi yerli sermayenin bile iştahı kalmaz.
Hem dövize ihtiyacımız yüksek hem yurt içi döviz talebi artmaya başladı. Nasıl çözeceğiz döviz riskindeki artış sorununu?
Veya faizlere bakalım. Önceki gün vermiştim: 19 Mart İmamoğlu operasyonu ile başlayan yüksek risk - yüksek reel faiz sarmalından bir türlü kurtulamıyoruz.
Enflasyon 30’un altına düştü ama kredi faizleri hâlâ 53 seviyelerinde seyrediyor. Bu durumda reel faiz yüzde 18,0 seviyesinde ve çok yüksek.
Tekrar edeyim. Türkiye bu fon vurgununu çok daha hafif atlatabilir. Ama ilk şart adaletin çalışması ve şeffaflığın sağlanmasıdır.
Maalesef bizde ikisi de yok denecek düzeyde.
O nedenle faturayı çok ağır ödeyeceğiz.
Hatırlayın 2001 krizini. Aslında orada da bankalar üzerinden toplum dolandırılmıştı. Ve koalisyon hükûmeti faturayı ağır ödetti. Ne zaman ki, iktidar değişimiyle güvenilir bir yönetim geldi; fatura azaldı.
Şimdi de aynı durum söz konusu.
İktidar değişmezse fatura her geçen gün daha ağır olacak. Çünkü bu foncular bu iktidarın çevresinden beslendi ve bu vurgunu gerçekleştirdi. Gerekli adımların atılması da epey zor.
Her şeyden önce ortada büyük bir çürüme var ve bununla kimse yüzleşmiyor. Devlet yapısının ciddi zaafa uğraması, sistemsel sorun olduğu kadar çürümenin de bir yansıması.
Tüm nedenleri ister alt alta ister yan yana toplayın fatura ağırlaşacaktır ve reele doğru yayılacaktır.
Ya seçim ya ağır fatura… Başka yol yok.
ÇÜRÜME…
From the publisher's feed