KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Fakirlik hapishanesi - İbrahim Kahveci

    ​​​​​​​Yönetim baskısı da bir finansman kaynağı gerektirir. Mesela, Azerbaycan veya Rusya ekonomik refahını demokrasi yerine doğal kaynaklar üzerinden finanse ediyor.

    Kuzey Kore ise doğal kaynağı olmadığı için çok daha sert baskı uygulamak zorunda kalıyor.

    Diyeceğim o ki, baskının da bir maliyeti vardır ve o maliyetin nasıl karşılanacağı da önemlidir.

    Baskı artışı önce illüzyon gerektirir.

    Ve ardından acımasızlık.

    Sonuç ise fakirlik hapishanesidir.

    ***

    Şimdi size bir rakam vereceğim: 31 Ağustos borsa endeksi 14.334’den kapandı. Şimdi endeksimiz 11.722 seviyesinde.

    Düşüş oranı %18,2.

    İyi ama aynı dönemde borsada halka açık şirketlerin toplam değeri 6 trilyon 428 milyar lira eridi. (142 milyar 535 milyon $) Bu erime halka açık hisse senetlerinde, 2 trilyon 640 milyar lira oldu. (58 milyar 597 milyon $)

    Endeks değeri yüzde 18,2 düşerken gerçek erime yüzde 27,5 seviyesinde gerçekleşti. Alın size bir illüzyon örneği.

    Gerçek nedir derseniz söyleyeyim: 443 bin fon yatırımcısı değil, 6 milyon borsa yatırımcısı resmen büyük bir servet kaybı yaşadı. Aileler ile beraber düşünüldüğünde yaklaşık 18 milyon kişi “Foncu çocuklar”ın vurgunundan çok kötü etkilendi.

    ***

    “Foncu çocuklar” sadece borsayı mı vurdu?

    Önceki yazımda belirttiğim ayrıntıyı tekrar edeyim: Son 5 haftada oluşan mevduatın yüzde 75’i dövize gitmiş. Yani paranın yeni adresi döviz oluyor.

    Kur riski kapıda.

    Sadece kur riski mi? Hayır

    Şubat 2025, yani iktidarın koltuk riskinin yargı üzerinden yok edilmesinden hemen öncesi:

    Enflasyon %42,1

    Kredi faizi %56,2

    İşte o günden bugüne enflasyonda 12,4 puan düşüş yaşanırken kredi faizinde sadece ve sadece 3,2 puanlık düşüş yaşandı.

    Risk artışı reel faizleri patlattı. Şubat 2025’te yüzde 9,9 olan reel faiz bugün yüzde 18,0’e geldi.

    Yargı operasyonları sonrası Türkiye’de reel faiz tam iki kat arttı.

    ***



    8 min
  • Bizim ‘kahve’miz güzeldir - Yusuf Ziya Cömert

    'Güzel mekandır’ diyesim var ama eskisi gibi sabit değiliz. İlesam’dan Süleymaniye’ye, Süleymaniye’den Çamlıca’ya, Subaşı’na taşındık. Evvelce günün hangi saatinde gitsek dostlara kavuşurduk, şimdi sadece cumartesilere kaldık.

    Bizim kitabın adı ‘Ben de Çay Parası Ödüyorum (Ahmet Uysal, Ötüken Yayınları.) Bu adın bir açıklaması var. Kahvede herkesin söz hakkı vardır. İstediği zaman, istediği fikri söyler. Beğenmeyen de o fikrin aksini söyler. Böyle yürür gideriz.

    Şimdi bir ‘moderatörlük’ düzeni getirdi arkadaşlar. İş adamı Alper Kanca baş moderatörümüz. Gazetemiz yazarı bankacı Mehmet Ali Verçin yardımcı moderatörümüz.

    Alper Kanca, Alman ekolünden. Kahvedeki müzakerelere Alman disiplini getirmeye çalışıyor.

    Mehmet Ali’nin kendisi bir ekol. Herkesin düşündüğü istikametten farklı, tercihan aksi istikamette nasıl düşünüleceğini bilir. Bilmekle kalmaz o kadar kısa sürede zihinsel hazırlığını yapar ve düşündüğünü savunmayı başarır.

    Aydın Çetiner silah sanayii uzmanıdır ve stratejisttir. Benim anladığım kadarıyla (Anladığım diyorum çünkü her hafta gidemiyorum hiç olmazsa ayda bir gitmeye çalışıyorum) nöbetçi moderatördür. Alper ve Mehmet Ali yoksa raconu Aydın keser.

    Bayram Çiçek harikadır. ‘Kayyım’ diyesim geliyor ama bugünlerde ‘kayyım’ (en azından benim lügatimde) kötü bir anlama geliyor.

    Bayram için ‘işleri deruhte eden, çekip çeviren’ anlamında kayyım diyebiliriz.

    Burada adını anmak istediğim başka arkadaşlarım da var. Bir gün güzel bir vesileyle anmak nasip olur inşallah.

    Kahve hakkında etraflıca malumat isteyenler ‘Ben de Çay Parası Ödüyorum’ kitabını mütalaa edebilir.

    Bir akşam Bayram Çiçek aradı, “Hatay’a gidiyoruz” dedi. Kahve halkının teşebbüsüyle Kırıkhan’da dört sene önce (7 Haziran 2022) Rahmet’e giden arkadaşımız Mevlâna İdris’in adıyla anılacak bir kız öğrenci yurdu inşa edildi, onun açılışı yapılacakmış.

    Şairdir Mevlâna. Bu yüzden hayatın onun ruhundaki izleri daha derindir. Adını anmışken şiirini de analım.

    “Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz/Başımızın okşanmasını, gözyaşımızın silinmesini, kolumuza girilmesini istiyoruz/Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz/Rüzgârın sesini, ırmağın sesini”

    “Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim/Çok yenildik yetmez mi?”

    “Kuşlar gibi bakarken/Kuşlar gibi vurulan çocuklarla/Çok yenildik yetmez mi/Bir mermiyle değişirken dünyamız/Kulağımızda uluslararası bir kınama”

    “Başımız yerde/Açtık elimizi sevgilinle birlikte/Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan/Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından/Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım/Yabancıysak dost ol bize senden ayrılmayalım/Elimiz açık ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz/Sevdiklerin aşkına sevenlerin aşkına/İnşirah inşirah inşirah/Ayetin değil miyiz senin Yâ Allah...?”

    Dua, duaysa eğer, şiirden ziyadedir. Bir lisanın var ve o lisanla Allah’a hitap ediyorsun. Büyük bir mazhariyet. Mevlâna inşallah umduğu yerdedir.

    ‘Bizim kahvemiz’ en çok da vefakarlığı sebebiyle güzeldir. Yıllardır beraberim. Vefakarlığa aykırı bir hallerine şahit olmadım.

    Hatay’a gittik. Açılışı yaptık. Katkıdan bulunanlardan Allah razı olsun. Alper Kanca’dan, Mükremin Atmaca’dan ve diğer arkadaşlarımızdan.

    Haberi, dünkü Karar’da etraflıca verilmiş. Saliha Sultan gördüklerini aktarmış.

    Mülki erkan ve siyasetçiler konuştular. Konuşmalar bittikten sonra Saliha Hanım bana sordu. “Yusuf Abi, Mevlâna burada olsaydı ne yapardı?”

    “Çok sıkılırdı, dedim. Programı izlemezdi, buradan kaçardı.”

    Ertesi gün Antakya’yı gezdik. Aslında gezdik sayılmaz. Şehir henüz kendine gelememiş. Çalışmalar devam ediyor. Meskenlerin çoğu tamamlanmış. Çarşı yeniden inşa ediliyor. Kahramanmaraş’ı, Adıyaman’ı, Malatya’yı, yıkılan değer şehirleri hesaba katarsanız büyük bir iş. 100 milyar dolar civarında bir maliyetten bahsediliyor. Bunu takdir etmek lazım.



    6 min
  • Değişime değil değişmeyene bakın - İskender Öksüz

    Bir bilim ve teknoloji patlamasının içindeyiz. Ne zamandan beri? 17. asırdan beri! Tarihçi Ian Morris, bu patlamanın insanlık tarihinde ilk defa olduğunu söylüyor. Kişi başına enerji tüketimi, askerî güç, şehir nüfusları gibi bir dizi ölçütü almış. Bunların 16 bin yıllık grafiklerini çizmiş. Hepsi ama hepsi son dört asırda patlamaya başlıyor (https://bit.ly/patlama).

    17. asırdan beriyse artık alışmış olmamız lazım gelmez miydi? Evet ve hayır. Her ne ki dört beş asırdır devam eder, ona alışılır. Alışılır da bu patlama biz sayısalcıların üstel dediğimiz cinstense işte ona alışılmaz. Bilim ve teknoloji yalnız artmakla kalmıyor, artış hızı da artıyor. O yüzden her on yıl, bizi tekrar tekrar ağzı açık bırakıyor. Belki yakında her beş yılda hatta her yıl şaşırırız. Yapay zekâ bu kehaneti şimdiden ispatladı. Beş yıl önce heyecan içinde yapay zekâ konuşuyor muyduk?

    KESİN TAHMİN!

    Henüz 40 yıl kadar önce, Türkiye’nin en güçlü bilgisayar mühendisliği ekiplerinden biriyle çalışıyordum. Ekip dışından bir arkadaşımız bir tercüme programının mümkün olup olmadığını sordu. Ekibin lideri konumundaki hocamız, “Bakın” dedi, “Bizde bir problemin zorluğunu anlatmak için ‘makine tercümesi gibi’ denir.” Tercüman makineler yapay zekâdan da önce gerçekleşti, günlük hayatta yerini aldı. Bırakın yazıyı, konuşmanın tercümesi bile yapılıyor. Sihirli meslek, simultane tercümanlık, tehdit altında.

    Bu gidiş nereye? Önümüzde neler var? İşte bu soruların cevabını vermeye hiç mi hiç cesaretim yok. Çünkü defalarca şu sözün doğruluğuna şahit oldum: Gelecek hakkındaki en kesin tahmin, geleceğin tahmin edilemeyeceğidir!

    1960’larda, 1970’lerde de teknoloji patlamasını ağzı açık seyrediyorduk. O zamanlar “uzay ve atom çağına” girdiğimizi söylerdik. Merih’te şehirler kurulması yakındı. Şehirlerin seması uçan otomobillerle dolmak üzereydi. Evlerdeki elektrikli süpürgeler yakında nükleer enerjiyle çalışacaktı!

    OLAN VAR OLMAYAN VAR

    Hiçbiri olmadı mı? Aslında tahmin etmediklerimiz oldu. Yeryüzünde daha önce görülmemiş ucuzluk ve kolaylıkla uzun mesafeli iletişim gerçekleşti. Merih’te köy kurmadık ama global köyü kurduk. Dünyaya yakın uzayı, haberleşme uydularıyla — ve şşş, açık etmeyin—gözetleme uydularıyla doldurduk. Elektrikli süpürgeler değil ama yapay zekâ sunucuları kendi nükleer reaktörlerini kurmaktan söz ediyor. Gökte değilse de yerdeki arabalar, taksiler, kamyonlar şoförsüz çalışabiliyor. Hepimiz ceplerimizde 60’ların, 70’lerin “elektronik beyin”lerinden onlarca defa daha güçlü elektronik beyinlerle dolaşıyoruz. Makine tercümesi de onların içinde geliyor, en güçlülere internet üzerinden ulaşıyoruz ve bedava. (Peki, peki; uzun metinler, mesela bir kitap çevirmek isterseniz az bir para ödemeniz gerekebilir.)

    Geleceği kestiremiyorsak gelecek karşısında çaresiz miyiz? Atom çekirdeğinin kâşifi, Nobelli fizikçinin, beşerî bilimler için söylediği belirsizlik geleceğin tahmininde de geçerli mi? Ne demişti Lord Rutherford, “Beşerî bilimlerin bize söyleyebildiği yegâne sonuç şudur: Bazıları yapar, bazıları yapmaz.”

    Bence hiç de çaresiz değiliz. Ancak yanlış soruyu soruyoruz. Olan bitene içini göremeyeceğimiz bir açıdan bakıyoruz. Nedir yanlış açı ve yanlış soru: Neler değişti? Neler değişiyor? Acaba daha neler değişecek? Değişecek mi?

    DEĞİŞMEYENLER DE ÖNEMLİ

    Acaba tam tersini yapsak. Değişenlere değil de değişmeyenlere odaklansak. Fizikte öyle yaparlar. Değişmeyenlere “invaryant” denir ve sistemin invaryantları bulunmaya çalışılır. Kendini defalarca ispatlamış bir metottur. Kütlenin ve enerjinin değişmemesinden, hemen bütün klasik mekaniği çıkarabilirsiniz. İkisinin toplamının değişmemesinden de o kadar klasik olmayanını.


    6 min
  • Cevat’ın mücadeleciliği - Ahmet Taşgetiren

    Buradaki “mücadelecilik” kelimesini özel ad anlamına büyük harfle de yazabilirdim. O, evet “Mücadeleci” idi. Yani yolu gençlik döneminde Mücadele Birliği ile kesişti. Ama benim başlığa aldığım mücadelecilik, Cevat’ın (Ondan Cevat Özkaya veya Cevat Bey diye bahsetmek, dışardan bir dille yazmak olduğu için, ve o “Bizim Cevat” olduğu için doğrudan ismiyle bahsedeceğim) hayatın içinde gerçekten bir mücadele adamı olma hüviyeti sebebiyledir.

    Özel anlamı ile de “Mücadeleci” idi, üniversite yılları ve sonrasında Mücadele Birliği bünyesinde bulundu. Pınar Dergisi de O yapı içinden devraldığı bir emanetti.

    Mücadele Birliği içinde çok insan bulundu. Zaman zaman sayılır, siyasetteki, medyadaki, farklı dini yapılar içindeki isimlerin Mücadele Birliği ile ilişkileri anılır ve bu isimler sanki Mücadele Birliği’nin farklı yapılar içine bilinçli olarak soktuğu isimler gibi değerlendirilir.

    Bu komplocu bir yorumdur. Mücadele Birliği’ni gizli, oraya buraya sızan, tehlikeli bir hareket gibi gösterme amacını taşıyan kötü niyetli bir yaklaşımdır.

    Mücadele Birliği 1960’lı yıllarda doğmuş, genç zeki isimlerin “dâvâ” heyecanıyla buluşmuş, bana göre “islâmi” hüviyeti belirgin bir hareketti. Hareketten 1970’lerin ortalarından itibaren ayrılmalar olmuş, ayrılanlar kendi ilgileri – kabiliyetleri çerçevesinde farklı alanlarda hayatlarını sürdürme çabasında olmuşlardır.

    Birbiriyle haberleşmeleri sadece dostluk bağları sebebiyledir. Bu dostluk bağları halen de öbek öbek devam etmektedir.

    Farklı mecralarda bulunan farklı isimleri de bu çerçevede görmek gerekir. İşte düğünlerde, ölümlerde yan yana duran dünün mücadele şevkiyle dolu ağarmış saçlı simaları…

    Bugün de bu insanlar yaşlarına – ağarmış saçlarına, sağlık sorunlarına bakmadan memleket derdi ile hem haldirler. Ne iyi gidiyor, ne kötü gidiyor, ilgilenirler, düşünceleri vardır, tecrübelerini konuştururlar… Aynı yerde midirler? Hayır. Farklı mecralarda, bazan farklı düşünceler içindedirler ama ana kaygıları memlekettir ve o “kutlu dâvâ”dır.

    “Cevat’lar” da bir öbektir. Diyelim önceleri Pınar öbeği, sonra Araştırma Kültür Vakfı öbeği, sonra Umran öbeği… Zaman zaman çiğ köfte buluşması yapmakla memleketi konuşmak aynı niteliktedir. Bosna konuşulur orada, Gazze konuşulur, Amerika’nın, İsrail’in, Siyonizmin Ortadoğu hesapları çözümlenmeye çalışılır.

    Cevat, taa üniversite yıllarından okuyan, kendini yetiştiren bir insan olarak bu oluşumların hepsinde vardır ve hepsine ufuk taşıyan özelliktedir.

    Pınar Yayınevi hakikaten köklü bir kültür – fikir -hatta aksiyon damarı olmuştur. İslâmî camiada farklı bir ufuk açan muhtevada eserler yayınlanmıştır. Edward Said’den Noam Chomsky’ye, Garaudy’den, Taha Abdurrahman’a çok geniş bir yelpazenin ülkeye kazandırılmasında Cevat’ın ufku belirleyicidir.

    İslâm devriminden bu yana İran’da olan bitenler, ilk heyecanların yaşanmasından sonra gelen süreçte bir tür laboratuvar gibi değerlendirilir.

    Pınar Yayınevi’nin islâmî camiada en muhtevalı bir yayını kararlılıkla sürdürdüğü bilinir.

    Cevat Bey kardeşim, şimdi ebediyyet yolcusu. Onun bir mesele üzerinde tartışırken gürül gürül sesini özleyeceğiz. Mazlum-der başkanlığını yapmış olması bile zor zamanlarda onun yüreğinin nasıl mazlumlarla çarptığını gösterir.

    Eseri bütün muhtevasıyla Pınar’ın imza attığı eserlerin tamamıdır. Bir perspektif işidir çünkü yayıncılık. Bir tercih, bir seçme, ayıklama, bir ufuk işidir. Bir bilinç inşa etme kaygısıdır. İslâm dünyasının perişanlık zamanlarını yaşayan bizim çağın çocukları için bu iş, zorlu bir iştir.

    Cevat bu görevi yüz akıyla ifa etmiştir. Genç grupların “Cevat Abi”sidir.

    Ama iş bitiyor bir gün. “Gel çağrısı” geliyor. Dünya bu. Yolculuk başlıyor. Cevat kardeşimin yolculuğu başladı. Bizler de yetim-i akran olarak o yolculuğun adaylarıyız. “Biz de size iltihak edeceğiz” demiş Allah Elçisi, önden gidenlere…

    Mekânı cennet olsun. Allah’ın sonsuz rahmeti onunla olsun. Ailesine, çocuklarına ve tüm dostlara başsağlığı ve sabrı cemil niyaz ediyorum.

    5 min
  • Fon vurgununda İslami hassasiyet - Taha Akyol

    İslami camiadan belli başlı iki tepki geldi. Biri İnsan ve Medeniyet Hareketi İMH’den, diğeri Erenköy Cemaati yani Aziz Mahmud Hüdai Vakfı’ndan.

    MÜSİAD’ı unutmuş değilim fakat kurumsal bir açıklama değildi; Hüdai Vakfı’nın bildirisine MÜSİAD İstişare Kurulu Başkanı Mahmut Asmalı’nın kendi X hesabından “imzamı atarım” diyerek verdiği destekti.

    Daha fazla olması gerekmez miydi?

    Referandumda “evet” demenin farz olduğunu söyleyenlerden, medyaya çarşaf çarşaf evet ilanı veren, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemizi sağlayan muhafazakâr dernek ve vakıflardan… Hayır, ses çıkmadı.

    DİNDARLIK VE HUKUK

    İMH açıklamasında, “Müslüman kimliğiyle tanınan kişilerin gayriahlaki fiilleri yalnızca kendi itibarlarını değil, İslam’ın itibarını zedeler” deniliyor ve tabii bunun vebalinin çok daha ağır olduğu belirtiliyor.

    İMH bildirisinde bu tespit yapıldıktan sonra fevkalade önemli bir prensip ifade ediliyor:

    “Dini söylemler, kardeşlik bağları ve kişisel itibar; şeffaflığın, denetimin ve hesap verebilirliğin yerini tutamaz!”

    Hüdai Vakfı’nın bildirisinde de “çürüme” gerçeği ifade ediliyor, “çürümeye itirazımız var” denilerek yine çok önemli bir prensip vurgulanıyor:

    “Fon krizi bir kaza değil, denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucudur. Suçlular ve sorumlular hesap vermeden kimse güvenden söz edemez.”

    Alıntı yaptığım bu satırlarda ifade edilen gerçek, dindar olmanın yetmeyeceği, hukuki kuralların ve kurumların şart olduğudur. Nitekim “Dini söylemler, kardeşlik bağları ve kişisel itibar” kullanarak da haksızlık, yolsuzluk yapılabiliyor.

    Bu sebepledir ki, “şeffaflık, denetim, hesap verebilirlik” şarttır.

    “Denetimsizliğe, göz yummaya ve kayırmacılığa” imkan vermeyen bir sistem şarttır.

    “BİZDEN’ SORUNU

    Bunun nasıl başarılabileceği belli: Öncelikle kurumlara “bizden” değil, liyakatli profesyoneller atayarak… “Liyakat”in şartlarını “veliyyül emr”in (iktidarın) takdirine bırakmayıp kanunlara yazarak…

    Kurumları iktidar karşısında bağımsız, kanunlardaki görevleriyle yükümlü, şeffaf ve hesap verebilir kılarak.

    Yani iktidar karşısında bağımsız yargı, bağımsız HSK, bağımsız Merkez Bankası, bağımsız BDDK, TÜİK, Düzenleme ve Denetleme kurumları, SPK ve BİST dahil.

    Bu kurumlara “bizden” değil, gereken liyakate ve sicile sahip profesyoneller atayarak…

    Çünkü “yönetenler” yani emir verme gücüne sahip olanlarla “denetleyenler” yani onları denetleyecek olanlar “bizden” olursa… İşte böyle “denetimsizliğe, göz yummaya ve kayırmacılığa” zemin oluşuyor… “Dini söylemler, kardeşlik bağları ve kişisel itibar” istismar edilerek yolsuzluklar yapılabiliyor.

    Şamil Tayyar’ın deyişiyle:

    “Her şey gözümüzün önünde oldu, vurgun mahallindekiler bizim çocuklardı. Sözümona finans dehasıydılar, yerli ve milliydiler...” (2 Ekim)

    Tera Holding Başkanı Emre Tezmen’in sözlerine bakın:

    “…yerli ve milli bir iradenin piyasada derinleşmesi ve milletimizin öz evlatlarının kendi ekonomisinde söz sahibi olması...”

    Söze kanınca neler gözden kaçabiliyor, görüyor musunuz?

    SİSTEM SORUNU

    CB sistemine “evet” demeyi dini vecibe sayanlar, CB sisteminde bu özellikler var mı, hiç akıllarına gelmedi. Meclis müzakerelerinde muhalefet hukukçuları CB sistemindeki yetki yoğunlaşmasını ve denetim zaafını anlattılar, uyardılar. Gücünden emin iktidar oralı olmadı.

    3 Sayılı CB Kararnamesi ile “üst kademe” atamalarında hem liyakat şartları gevşetildi hem Cumhurbaşkanına üst kademe kamu görevlilerini gerek gördüğünde değiştirme, yetkisi verildi...

    Merkez Bankası’na iki yılda 4 başkan atanmadı mı?

    Senato’nun sahip olduğu denetim yetkisi neden “Gazi Meclis”e verilmedi?

    Fon vurgunu patlamasaydı, “denetim”le ortaya çıkar mıydı? Denetimle ne ortaya çıktı ki?

    MSCI bir buçuk yıl önce uyardı. Bakan Şimşek bir yıl önce uyardı, ta Ağustos’a kadar tam on ay SPK ve BİST bekledi. Niye?

    Şimdi MSCI, 2027 Haziran’a kadar mehil verdi, Şimşek telaşla yılbaşına kadar gereken kanunların çıkarılacağını söyledi.


    6 min
  • Kontrol altına alındı, çözüm ise uzakta… Fehmi Koru

    Bize skandal dayanmıyor; fon skandalı bir ayını doldurdu bile.

    En başta çözüm için üç ayın yeterli olacağı sanılmıştı, ardından süre altı aya uzatıldı; sorunun fazla gecikilmeden çözüme kavuşturulabileceğine dair iyi niyetli açıklamalar gelmeye devam ediyor.

    Ben çözüm konusunda onlar kadar iyimser değilim.

    Her şeyden önce, konuyu sahiplenen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları bana bunu düşündürüyor.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘çözüm’ sözcüğünü kullanmıyor, onun önem verdiği, ‘sorunu kontrol altına almak’…

    Fon krizi kontrol altına alındı zaten…

    Tedirginlik, bir eski bakanın adının skandala karışmasından kaynaklanıyordu. Beş ay önce, eşiyle birlikte, yüklü bir meblağı -163 milyon TL’yi- skandalın merkezindeki fona yatırmış ve krizin patlamasından birkaç gün önce 2 milyar 167 milyon TL olarak çekmişti AK Parti genel başkan yardımcısı unvanı da bulunan eski bakan…

    O olay kontrol altına alınınca arkasını toparlamak kolay görünmüş olmalı.

    Bir YENİ Parti milletvekilinin önalma çabasıyla yaptığı açıklamanın fos çıkması da ayrı bir rahatlama unsuru oldu iktidar için…

    Muhalefetin elinin boş olduğu anlaşıldı çünkü.

    “Nereye kadar giderse gitsin” kararlılığı, olayın, AK Parti’nin çizdiği sınırlar içerisinde gelişmesini sağlayacak bir meydan okumaya dönüştü.

    Eski bakan gibi elde avuçta ne varsa fona yatırıp birkaç ay içerisinde akla ziyan bir büyüklüğe parasını kavuşturarak yükünü tuttuktan sonra zamanında çıkmasını bilen kişilerin kimler olduğunu kamuoyu herhalde hiç öğrenemeyecek…

    Liste kamuoyu ile paylaşılmayacak… İşte o kadar…

    Gerekçe de bulundu: Lekelenmeme hakkı…

    Vurguncuların isimlerinin bilinmesine konulan bu engel, bir yılı aşkın süredir cezaevlerinde tutulan, başta İstanbul olmak üzere çeşitli belediyelerin başkanları ve kadroları için hiç akla gelmemişti.

    ‘Lekelenmeme hakkı’ belediyeciler için düşünülmediği gibi yeni gözaltına alınan isimler için de akla gelmiyor; değişik operasyonlarda gözaltına alınan yeni isimleri ve ne ile suçlandıklarını biliyoruz…

    Fona paralarını emanet etmiş küçük yatırımcılar ise, günlerdir, değişik ağızlardan gelen açıklamalara kulak verip nasıl bir akıbetin kendilerini beklediğini öğrenmeye çalışmakla meşgul.

    Her açıklama kafaları biraz daha karıştırıyor…


    6 min
  • Senet zincirine giren ‘veli’ler - Yusuf Ziya Cömert

    Şia’ya (bilhassa İmamiye’ye) göre Peygamberimiz’den sonra imamete Hz. Ali’nin ve onun evlatları ve ahfadı olan imamların gelmesi gerekiyor.

    Allah’ın İmamet gibi önemli bir meseleyi insanların tercihine bırakmasının mümkün olmadığını düşünüyorlar.

    Aynı mantık silsilesi içinde İmam’ın masum olması gerektiğini de savunuyorlar.

    Bu itikadi ilkelere Kuran-ı Kerim’den ve hadislerden deliller getiriyorlar.

    Delilleri yorumlama konusunda Ehl-i Sünnet’le ayrılıyorlar.

    Herkes, kendi itikadi ve siyasi konumuna göre yorum tercihlerinde bulunuyor.

    Muhammed Abid el-Cabiri tasavvufun ya da ‘Sünni irfan’ın İmamiye’nin ilkelerini tasavvufa naklettiğini söylüyor. Bir farkla ki sufiler ‘velayet’i sadece Ehl-i Beyt’e tahsis etmiyorlar.

    “Velilerin pek çoğu Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın zürriyetinden gelen ‘seyyidler’e mensup olsalar da ‘velayet’ neseb şartıyla sınırlandırılmamıştır.”

    “Sufiler velayet nazariyelerini Hz. Ali’den Cafer Sadık’a doğrudan Şii imamlarla irtibatlandırarak tesis etmişlerdir. ‘Sufilerin seyyidi ve imamların imamı’ Cüneyd-i Bağdadi şöyle demektedir: Usulde, füruda ve sıkıntılara tahammülde bizim imamımız Ali el-Mürteza’dır. Allah Teala O’na ilim, hikmet ve kerametin hepsini vermiştir.”

    “Mutasavvıflar kendi velayet anlayışlarını tesis ederken bunu sadece imamlarla ilişkilendirmekle kalmamışlar daha da ileri giderek genel çerçevesini Şii velayetten iktibas etmişler hatta adeta onu kopya etmişlerdir.” (Arap Aklının Yapısı, Mana Yayınları.)

    Böylece, İmamların masumiyeti ilkesi veliler yani ‘gavs’ ve ‘kutup’ için de geçerli hale geliyor.

    Tasavvufi literatürde peygamberlerle velileri kıyaslayan bol miktarda malzeme bulunabilir.

    Çoğunluğun üzerinde uzlaştığı görüş peygamberlerin velilerden üstün olduğudur. Ama veliler de çok yüksek bir mertebededir.

    Peygamberler Allah’tan vahiy alıyor.

    Velilerde durum nasıl?

    Onlar da keşif yoluyla Allah’tan bilgi alıyor.

    İbn Arabi bu durumu şöyle açıklıyor:

    “Bu ümmetteki velilerin nebilerinin durumuna gelince: O Hakkın herhangi bir tecellisinde yerleştirdiği kimsedir. Kendisi için Hz. Muhammed ve Cebrail mazharlarını ikame etmiş ve bu ruhani mazhar da kendisine Muhammed (s.a.v.) mazharına ait olan meşru hükümlerin hitabını işittirir. Bu hitabı bitirip bu velinin kalbinden ürperdiği zaman bu makamın sahibi bu hitabın içerdiği ümmet-i Muhammed’e ait bütün şer’i, pak hükümleri bilir. Veli bu mertebede bulunmakla bu ümmete tebliğ etmekle memur olduğu makamda meydana gelen ilmi Mazhar-ı Muhammedi’nin aldığı gibi alır.”

    “Allah’ın Hz. Muhammed’in mazharını kendisine tahsis ettiği bu veli Cebrail’den vahiy alır, bizzat Hz. Muhammed gibi şeriatı Cebrail’den öğrenir.”

    Hadis ilmi iyi geliştirilmiş bir ilimdir.

    Hadislerin ‘sened’indeki bütün ravilerin sağlam, adaletli olması lazımdır.

    Senedin içindeki bir ravi yalancılığıyla tanınıyorsa o hadis yeterince sahih olmaz.


    6 min
  • Erişim engeli gelmeden lütfen okuyun Sayın Cumhurbaşkanı - Yılıdray Oğur

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün fon skandalıyla ilgili konuştu ve şöyle dedi:

    “17 Eylül’den itibaren attığımız kararlı adımlarla sorunu kontrol altına aldık.

    Tam yetkiye sahip Fon Koordinasyon Kurulumuzu süratle oluşturduk. Tıpkı bir cerrah titizliğiyle operasyonu yürütüyoruz.

    Kararlı, dikkatli ve çok hassas adımlarla meseleyi hakkaniyete en uygun şekilde çözüyoruz. “

    “Toplam fon sayısının yalnızca yüzde 4,6’sında ortaya çıkan bir sorundan yola çıkarak tüm sermaye piyasası araçlarını terörize etmek, Türkiye ekonomisinin altını oymak olur”

    “Kimse kusura bakmasın! Benim esnaf kardeşim helalinden kazanmak için adeta kılı kırk yararken piyasa düzenbazlıklarıyla 3 lirasını sadece 3-5 ayda ona, yirmiye, otuza katlayana asla tolerans göstermeyecek, sağladığı fahiş kazancın bedelini ona mutlaka ödeteceğiz.”

    Bugüne kadar “Cumhurbaşkanı bilmiyor, danışmanları yanlış yönlendiriyor“ türü tesellilere hiç itibar etmedim.

    Ama bu konuşmayı duyunca “acaba“ dedim.

    Bilmeme ihtimalini ortadan kaldırmak için de bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    Galiba Cumhurbaşkanımız fon skandalının aslında nasıl bir dolandırıcılık olduğunun tam olarak farkında değil.

    Olsaydı böyle konuşmazdı.

    Buna “fon sayısının yüzde 4,6’sında ortaya çıkan bir sorun“ demez, sorunu “bazı insanların borsada üç lirasını otuz lira yaparak fahiş kazanç elde etmesi “ zannetmezdi.

    Hayır sayın Cumhurbaşkanı, keşke sorun bir finansal kriz ya da birilerinin açgözlülüğü olsa.

    Bu planlı, organize bir biçimde ve kamu gücü kullanılarak 500 bin kişinin dolandırılmasıdır.

    Tekrar olacak ama özetle şöyle oldu:

    Tera ve diğer portföy yönetim şirketlerinin fonları bazı şirketlerin hisselerine büyük paralar yatırdı. Hisseler yükseldi, yükseldikçe fonların değeri arttı, fonlar büyüdükçe daha fazla para toplandı.

    Özata Denizcilik’in piyasa değeri 292 milyar liraya, Destek Finans Faktoring’in değeri 538 milyar liraya kadar çıktı. Öyle ki bu iki şirketin değerleri Koç Holding’e, Tüpraş’a, Ford Otosan’a yaklaştı.

    Peki bu hisseler neden yükseldi?

    Çünkü fonlar aynı hisseleri alıp duruyordu. Fonların portföyleri şişiyor, şişen portföyler yeni yatırımcı çekiyordu.

    Bir çeşit saadet zinciri kuruldu.

    Ama saadet zincirlerinin bir özelliği vardır. Herkes aynı anda parasını alamaz.

    İlk çıkanlar kazanır. Son kalanlar faturayı öder.

    İşte Fatma Betül Sayan Kaya gibi haber almış yatırımcılar fonların şişmiş değerleri üzerinden paralarını çekerek çıkabildi.

    Geriye kalan yüz binlerce yatırımcı ise aynı fiyatlardan satılması mümkün olmayan hisselerle baş başa kaldı.

    Yani mesele fahiş kazanç değil.

    Hisselerin değerini yapay biçimde büyüterek başkalarının parasını sisteme çekmek, bazılarına kazanç ve çıkış imkânı sağlarken zararı geride kalanlara bırakmak üzerine kurulu bir dolandırıcılık mekanizması var karşımızda.

    Ve bu mekanizma iki yıldır herkesin gözü önünde çalışıyor.

    O yüzden bu birkaç borsacının işi olamaz.

    SPK müdahale etmeyerek, ruhsatlar dağıtarak buna göz yumdu ya da destek verdi, BDDK banka kurma, varlık yönetimi şirketi kurmak gibi verilmemesi gereken izinleri verdi, Borsa İstanbul yönetimi ise gözünün önündeki bu dolandırıcılığı en iyimser ihtimalle izledi.

    Bu fon şirketlerinin içinde Cumhurbaşkanlığı ve iktidara yakın isimler vardı.


    11 min
  • İktidar fon soygunu konusunda neden inandırıcı olamıyor? İsmet Berkan

    Fon soygunu artık gizlenemez biçimde ortaya çıktığında, yani bazı fonlar parasını ödeyemeyip battığında ve Sermaye Piyasası Kurulu 131 fonu tasfiyeye aldığını açıkladığında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan New York’taydı.

    Ona orada bilgi verildiğini, yaşanan şeyin boyutlarının anlatıldığını, hatta tasfiye kararı için onayının alındığını varsayıyoruz. Erdoğan, fon soygunuyla ilgili New York’tan dönüş yoluna geçmezden hemen önce buluştuğu gazetecilere kısa bir açıklama yaptı; sözler sertti, sonuna kadar gidilecekti, hesap sorulacaktı. Tersinin söylenmesi mümkün olmayan şeyler.

    Sonrasında konuyla ilgili defalarca konuştu Cumhurbaşkanı; her seferinde aynı sözleri farklı biçimlerde tekrar etti.

    Bir de Cumhurbaşkanı’nın özel toplantılarda söylediği öne sürülen bazı cümleler düştü kulis yazan kimi kalemlerin köşelerine.

    Çok öfkeliydi Cumhurbaşkanı; kimsenin gözünün yaşına bakmayacaktı; çürüyen kol olsa onu kesip atacaktı…

    Bu cümleleri neden kendisinin söylemediği ve bize hep dolaylı yollarla iletildiği anlaşılamadı.

    Kamuoyunun bu denli duyarlı olduğu ve öfkenin bu denli yaygınlaştığı bir başka olay hatırlamak zor.

    Cumhurbaşkanı ve partisi bu soygunda itham altında ama o çıkıp kapalı kapılar ardından söylediği iddia edilen sert cümlelerin hiçbirini kamuoyu önünde kurmadı, kendi ağzından bu cümleleri bu sertlikte duymadık.

    Cumhurbaşkanına atfedilen o sözler gerçek mi, yoksa sözleri aktaranların temennileri mi, bu da tam anlaşılamadı.

    Çünkü Ak Parti ve yakın çevresindeki medya bu soygunda iktidarın şu veya bu kadar yakınından insanların rol aldığını, görülmemiş duyulmamış boyutta çıkar elde ettiğini görüyor; bütün kaygıları bu soygundan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı soyutlamak, onun “gölgesine sığınanların” bu soygunu yaptığını anlatmak.

    Cumhurbaşkanına atfedilen sözler onun sadece masumiyetini değil bu soyguna karışanlara karşı acımasızca hareket etmesini de temenni ediyor. Ama henüz bu acımasızlığı görmedik, hatta müdahale edildiğine bile tanık olmadık.

    Ortada ciddi bir inandırıcılık sorunu var ve bir de yönetim cephesinde aradan bir ay geçmesine rağmen müthiş bir dağınıklık, kafa karışıklığı.

    İnandırıcılık sorununun başlıca nedeni, bu soygun yaşanırken görevde olan düzenleyici ve denetleyici kurumların bütün yöneticilerinin yerlerinde durmaya devam etmesi. Cumhurbaşkanı, bu kurumların yöneticilerinin gözetiminde yaşanan bu soygunu şimdi onlara temizletmeye çalışıyor. Olacak şey değil.

    Geçen gün bu kurumların üst düzey bürokratları Meclis Komisyonundaydı ve muhalefetin sorularına muhatap oldu. Muhalefet komisyonda hesap sormuyordu aslında, şimdilik bilgi almaya çalışıyordu.

    Ama bu bürokratlardan hiçbiri “Benim sütüm ekşi” demedi, tek bir öz eleştiri cümlesi duymadık, “İşimizi iyi yapamadık” diyen olmadı; aksine herkes üstüne düşen görevi yaptığı iddiasındaydı. Ama yapmamışlardı işte.

    Örneğin Tera’nın meşhur para fonu, henüz SPK’dan izin almadan TEFAŞ’ta halka açılmış, böyle haftalarca izinsiz faaliyet göstermişti ama bu konu ne Takasbank’ta ne de SPK’da bir iç soruşturamaya olsun yol açmamıştı. Tera’nın eksiği giderilmiş, gereken izin verilmiş ve yola devam edilmişti.

    Örneğin Takasbank, son güne kadar para fonlarının ters repo yaparak aynı şirket bünyesindeki hisse senedi fonlarına likit para aktarmasına ses çıkartmamıştı. Buna ses çıkartmak Takasbank’ın işi değildi aslında; normalde SPK’nın daha ilk anda bu işlemleri yasaklaması gerekirdi ama SPK işini yapmamış, böylece soygunun hisse senedi fonlarından normalde risksiz veya düşük riskli olması gereken para fonlarına sirayet etmesine, mağdur sayısının artmasına ve üstelik para fonlarından para buharlaşmasına izin vermişti. Oysa, para fonlarında buharlaşma en alt düzeyde olmalıydı, esas sorun hisse senedi fonlarındaydı.

    SPK sorunun hisse senedi fonlarında olduğunu biliyordu, bu yüzden 28 Ağustosta fonlara belirli hisselere yoğunlaşmayı yasaklamıştı. Bu yasağın doğal sonucu, fonların ellerindeki yoğunlaşmış hisseleri satmaya başlayıp varlıklarını çeşitlendirmesiydi.


    7 min
  • Liberale nefret... Ali Bayramoğlu

    Son yılların değişmezlerinden birisi şu: Aşırı sağ akımlar Batı’da kimi istisnalar dışında her seçimde güçlerini biraz daha artırıyor.

    Milliyetçi-bekacı siyasetiyle, kişi kültüyle, otoriter anayasal dokusuyla Türkiye’ye benzer bir yol izliyor. Biçimler, dozlar, söylem farklı, ama paralellik açık.

    Paralellik liberalizme kâh örtülü kâh açık duyulan tepkide karşımıza çıkıyor.

    Türkiye’de siyasi kültürün temel taşlarından birini oluşturur bu tepki. Ülkemiz sağı ve soluyla, siyasi liberalizmi, kökü dışarıda olmakla, değer yabancılaşmasıyla, kapitalist, emperyalist düzenle özdeş görür, tehlikeli bulur.

    Batı’da gelişmeler de açık bir şekilde, hem globalleşmenin hem liberal değerlerin yaşadığı krize işaret ediyor.

    Avrupa’da çok kültürlü toplum anlayışı, kurumsal-kolektif siyasi işleyiş, aşağıdan yukarıya çalışan toplum-siyaset ilişkileri iki dünya arası döneminden beri gördüğü en ciddi, en büyük krizlerden birinin içinde.

    Avrupa’nın tarihi bir tür liberalizmin, liberal değerlerin tarihidir.

    Peki neden bu kriz, bu krizler?

    İki dünya savaşı arası bunalım; 1929 büyük ekonomik krizi, savaş sonrası toplumun Almanya, İtalya ve Balkanlar’da sürüklendiği güvensizlik ve kargaşa hali, bunun bireysel-özgürlükçü değerlere karşı yarattığı inançsızlık, temsili demokrasinin güçsüz siyasi iktidarla eş anlam taşımasıyla baş göstermiş, faşizmlere ve savaşa kapı açmıştı.

    Ekonomik, sosyal, siyasi liberal değerlerin eşanlı krizi diyelim…

    Bugün olan nedir?

    Bugün de birbirine bağlı, birbirini etkileyen, 90–100 yıl önce olduğu ekonomik, toplumsal ve siyasi alanı eş anlı bir kriz silsilesidir.

    Bu bakımdan birbirini kuşatan dört gelişme öne çıkıyor.

    Ekonomik globalleşmenin ve krizlerin bireysel, sınıfsal, bölgesel eşitsizlikleri artırması…

    İslami dünya ile Batı’nın karşılaşmasından doğan, mülteci akını, şiddet hareketleri tahrik olan kültürel gerilimler, onların ürettiği içe kapanma hali, bu çerçevede millî devlet milliyetçiliğinin, tek kültürlü toplum talebinin, yeni bir milliyetçilik türünün yükselmesi…

    Global ve uluslar üstü kurum, karar ve politikalar karşısında millîlik ve millî egemenlik talebi…

    Siyasette kurumsal olanın artan oranda şahsi olana dönüşmesiyle yaşanan siyasi erozyon…

    Artık kritik sorular şunlardır: Bu gidişin önü nasıl alınır? Tüm bunların panzehiri nedir?

    Panzehir; kurumları siyaseti yeniden inşa eden, eşitsizlikleri gideren, kültür savaşına son vermenin yollarını bulan, özgürlük-hak düzenini doğru yönetebilen, adil kaynak dağıtan, insanı merkez alan siyasettir.

    Aslında, yukarıda saydığımız dört faktör arasına, beşinci olarak, körelmiş siyaseti, merkezin siyaset krizini de eklemek gerekir.

    Macron, örneğin, cumhuriyetçi hükümetin solunu ve sağını metodik olarak yok ederek, aşırı sağın hükümetini ele geçirmesini mümkün kıldı. Aracı kurumları sistematik olarak zayıflatarak bunu kolaylaştırdı.

    Türkiye’yle paralel okuma bu açıdan da mümkün.

    4 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR