
Sign up to save your podcasts
Or


Aman kimse duymasın… Ne kadar konuşan, yazan, çizen varsa susturulsun.Ülke sussun ki, sorunları kimse duymasın.
***
Diyorlar ki, foncu çocukların dolandırdığı insanlara 1 milyon liraya kadar ana paraları ödenecek.
İyi ama tam cümleyi kimse kurmuyor.
Net yatırım tutarı 1 milyona kadar olan herkese bu para mı ödenecek, yoksa elde kalan para ne ise paylarına göre mi ödenecek?
Çıt yok…
Bakınız bu foncu çocuklar piyasaları feci silkeledi.
İki veri söyleyeyim:
Salı akşamı itibari ile borsada halka açık şirketlerin toplam değeri 5 trilyon 744 milyar lira eridi (128 milyar 286 milyon dolar). Halka açık kısım ise, yani yatırımcıların kaybı ise 2 trilyon 342 milyar liraya (52 milyar 407 milyon dolar) ulaştı.
Şimdi bu erime nedir diye sadece bir hisse senedinden örnek verelim:
Destek Finans 1 trilyon 316 milyar değere ulaşmıştı. Şimdiki değeri 90 milyar lira… Erime 1 trilyon 227 milyar lira. Bunun yüzde 26,19’u halka açık ve bizim foncuların torbasında….
Sıkı durun… Sadece Destek Finans hissesinden kasada görülen 321 milyar lira kar gitti.
Size söylenen 1 milyon liraya kadar ödemeyi şimdi bir daha düşünün. Destek Finans gibi nice hisseler milyar milyar eriyip gidiyor.
Eskinin büyük hisseleri bu erimeyi şimdilik kağıt üzerinde tutuyor ama foncuların erimesi son sürat devam ediyor.
Bakalım kasada ne kalacak ve bakalım kim ne alabilecek?
FAİZ BÜTÇESİ
Ocak-Eylül Merkezi Bütçe verileri geldi.
Faize ödenen para 2 milyar 251 milyon lira.
Bütçe gelirlerinin yüzde 18,6’sı faize gitmiş.
Faiz giderinin gelirlere oranı tek hanelere düşmüştü. Başkanlık Sistemi bizi yine faiz ülkesine çevirdi ve çeviriyor.
Borç stoku düşerken faiz ödemesi neden reel olarak hızla artıyor?
Temel soru bu…
Silivri’ye bakmadan bu sorunun cevabını veremezsiniz.
PARA NEREYE GİDİYOR?
Dün Merkez Bankası Haftalık para verilerini açıkladı.
Merkez Bankası Başkanı dahil ekonomi yönetimi “fonlardan çıkan para TL’ye gidiyor” diye sürekli konuşmalar yapıyorlar.
Ama Merkez Bankası verileri öyle demiyor.
Son 5 haftaya bakalım: Yabancı Para Mevduatı (Yurtiçi yerleşikler) 228 milyar dolarda sabit kalmış. Ama gerçek öyle değil…
Parite etkisinden arındırıldığında son 5 haftada yabancı para mevduatı 7 milyar 350 milyon dolar artmış görülüyor.
Bunu biraz daha açayım: Son 5 haftada ortalama dolar kuru 48,94 TL. Bu kur üzerinden dövize giden mevduata baktığımızda karşımıza 359 milyar 732 milyon TL gibi bir rakam çıkıyor.
Peki, aynı dönemde TL mevduatı ne kadar artmış: 115 milyar 735 milyon TL.
TL bazında baktığımızda yabancı para mevduatı 164 milyar 222 milyon lira artmış gözüküyor ama parite etkisi giderildiğinde gerçek artış 359 milyar 732 milyon TL.
Yani konun özeti şu:
Stok durumuna baktığımızda ülkemizde yabancı para mevduatı 11 trilyon 188 milyar lira ile toplam mevduatın %37,6’sını oluşturuyor.
Yine parite etkisini dikkate almadığımızda son 5 haftada artan mevduatın %58,7’si yabancı para mevduatından geliyor.
Ve son nokta: Parite etkisini hesaba katarsak gerçek mevduat artışı ortaya çıkıyor. Bu durumda yeni mevduatın %75,7’si yabancı para mevduatından geliyor.
Ama siz bunu kimseye söylemeyin.
Sakın ola ki kimseler duymasın… Yani Foncu çocukların vurduğu borsa sonrası şimdi para oluk oluk dövize gidiyor diye kimsenin haberi olmasın….
Sakın kimseye demeyin.
Konuşulmayınca, kimse duymayınca sorun yok demektir.
Kapattık Halktv’yi;
Attık İmamoğlu’nu
Sorunlar bitti…
Eski alimlerimiz sultanlara nasihat mahiyetinde siyasetnameler, nasihatnameler yazmışlar. Bazılarını da Hint’ten ve İran’dan tercüme etmişler.
Bu tür nasihatül mülûk ve siyasetname kitaplarının arasında içki alemlerinin nasıl yapılması, sultanların nasıl içmesi gerektiğine dair tavsiyelere yer verenler de vardır.
Genel olarak bu nasihatçilerimiz sultana pek toz kondurmazlar.
Sultanın etrafındaki eşrafı, sultanın memurlarını, rüşvetçi kadıları halka eziyet eden valileri falan eleştirirler. Onların değiştirilmesini, vazifelerin doğru ve ehil insanlara verilmesini tavsiye ederler.
Hiç birisi sistem eleştirisi değildir. Çünkü bu tür kitapları yazma geleneğini nasıl İran üzerinden aldıysak meliklik, sultanlık, şahlık sistemini de oradan aldık.
Bu sistemde sultan kutsaldır. Hatta masumdur.
Sasani sultanlığının kurucusu ‘Ardeşir’dir. İsmi Pehlevicede kutsal padişah’ anlamına gelir.
Zannediyorum zamanımızda çok yaygın olan ‘sultan iyi etrafındakiler kötü’ düşüncesini de taa oralardan buralara getirdik.
Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın üç gün önce yayımladığı “Toplumsal çürümeyi kabullenmiyoruz” başlıklı bildirisi de beni taa oralara, nasihatül mülûk kitaplarının yazıldığı zamanlara götürdü.
Vakfın bildirisi iki sayfadan ibaret. Ama kıymeti kaleme alındığı dönem itibarıyla eski nasihat kitaplarından az değil.
Erenköy Cemaati ya da Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı iktidara yakın mahalleden sayılıyor.
İktidarın mahallesinden yapılan eleştiriler “birkaç kendini bilmez şeytana uymuş, yolsuzluk yapmışlar, vurgun yapmışlar, aman onların yüzünden davaya zarar gelmesin” mahiyetinde.
Fakat vurguncular birkaç kişi değil. AK Parti sosyetesinin ortasından elemanlar.
‘Şeytana uyma’ tabiri de vurgundaki organizasyon aklına haksızlık olur. Akl-ı selim değil, akl-ı habis. Ama o da bir akıl
Şeytan ‘benim dahlim yok’ diyebilir mesela.
Ya da “bunlar varken bana lüzum yok” deyip affını isteyebilir!
Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın bildirisi bu söylemin biraz ilerisine geçiyor.
Herkes sessizken sesini yükseltmesi de bir cesaret göstergesi.
Tabii ki derinlere inmiyor, bu bakımdan gelenekle uyumlu.
Özellikle yolsuzluklar ve fon vurgunu konusunda kayda değer, isabetli tespitler içeriyor.
Fon kriziyle ilgili en önemli tespiti şu:
“Fon krizi bir kaza değil, denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucudur.”
Devam ediyor:
“Yolsuzluğa, torpile ve kul hakkına susan, ahlaktan bahsetme hakkını da kaybeder.”
“Toplumlar bir günde yıkılmaz. Önce utanma ölür, sonra kötülüğün adı değişir, en sonunda kötülük alkışlanır. Biz bugün bu üç basamağın üçünü de aynı anda yaşıyoruz.”
Eğitime, televizyon yayıncılığına dair de önemli eleştirileri var.
“Bu metin bir rica değil bir ikazdır” diyor.
Tabii ki metnin içindeki ikaz tonunu dengelemeye matuf cümleler de var.
Trump, yenilir yutulur olmayan demir leblebilerini yağla balla ikrama çalışıyor.
Aliyev'in diliyse acı ve sert. Eyvallah etmeden uyarıyor, hatta tersliyor.
Biri tatlı, biri tatsız. Fakat ikisinin de yutulması, hazmı AK Parti iktidarı için aynı derecede zor.
Şimdilik Trump'ı duymazdan gelerek, Aliyev'i alttan alarak idare ediyor iktidar. Ama nereye kadar?
Ağzından çıkanı kulağı duymayan ABD Başkanı'nın son zevzekliği, Yemen'deki Husilere askeri müdahaleyle ilgiliydi. Türkiye'nin Suudilere katılmasını isteyecek mi, diye soruldu.
Cevabı yine hadsiz ve saygısızcaydı. Şu densizliğe bakın, edilecek lâf mı:
"Bunu yapabilirim. Erdoğan benim çok iyi bir dostum. Türkiye Cumhurbaşkanı’na büyük saygı duyuyorum. Kendisinden istersem yapacağını düşünüyorum."
Trump, aynı sırada başörtülü Müslüman Kongre üyesi Ilhan Omar'ın evini federallere bastırıyordu. Demokratların Müslüman senatör adayı Abdul El-Sayed’i de aklı sıra "Muhammed El-Sayed" diyerek aşağıladığını sanıp, "cihatçı, terör destekçisi" suçlamalarıyla hedefe koyuyor.
Yukarısı bıyık, aşağısı sakal...
Muhammed adı karikatürde böyle geçirilse Peygamberimiz Hz. Muhammed'e saldırı sayarken Trump yapınca kusala hakaret ve alay var, dinimize dil uzatılıyor, başörtüsüne saldırıdır diye ortalık inletilemiyor.
İslam, Müslüman göçmen ve başörtüsü düşmanlığının dik alâsı dostumuz Trump'ta değil sanki.
İlkinde 'lâfını, yerini bil' dense ayarsız herif tepemize böyle çıkamayacaktı.
Dış politikada ucuz popülizmden uzak durulsa Trump'a gösterilen müsamaha ve anlayış bu kadar sırıtmayacaktı.
ALİYEV'İ AK PARTİ'YE KARŞI DOLDURAN ŞEY NE?
Cumhurbaşkanı Aliyev'le ilişkilerin son durumu ayrı bir sıkıntıya işaret.
Azerbaycan-İsrail dostluğunun her şeye rağmen hız kesmeden sürmesine aldırılmıyordu. Ancak başörtüsü yasağı, iktidar tabanında Aliyev'i savunmayı zorlaştırdı.
AK Parti Grup Başkanvekili Leyla Usta ile Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral bile sessiz kalamadı.
Tepkileri ölçülü, dostane, saygı ve sevgi dolu. Yanlıştan dönülsün, diyorlar.
Başörtüsü yasağı Fransa'da olunca Haç ile Hilâl'in kutsal savaşına yoran AK Parti'liler, kardeş Azerbaycan'ı bundan çok ayrı tutuyor.
Yalnız, karşı tarafta da bardak taşıyor ki o kadarını dahi kaldıramadılar.
Okullarda öğretmen ve öğrencilere başörtü yasağı getiren Aliyev, Ankara'ya karşı içten içe dolmuş görünüyor.
Kimin aklına gelirdi oysa; Aliyev bir sabah kalktı ve şöyle çıkıştı:
Bir: "Karabağ savaşında yardıma ihtiyaç duyduğumuzda kimse yardım etmedi. Bütün silahları dünya fiyatından, son mermiye kadar parasıyla aldık".
İki: "Herkes yerini bilsin, bizim işlerimize karışmasın, yaşam tarzımıza burnunu sokmasın ve bize yol göstermesin."
'Aklınızı kendinize saklayın, işinize bakın, ne yapacağımızı siz dikte edemezsiniz ' üstelemelerine bakılırsa Bakü Ankara'ya ciddi kızgın, hiç müdanası yok.
AK Parti Sözcüsü'nün cevabı, yumuşatmaya dönüktü. Bazı iç ve dış odakların aramızı bozmaya uğraştığını belirtiyordu. Başörtüsü yasağına tepkileri onaylamadıklarını, kendileriyle ilişkili olmadığını, bundan rahatsızlık duyduklarını izah için de dil döküyordu.
İktidarın köpürtmekten, kışkırtmaktan kaçındığı açık. Tam aksine, büyütülmesini istemiyor. Bunun değerini bilmeyecek kadar Aliyev'i kızdıran ne öyleyse?
AK Parti; "iki devlet tek millet" olsak da her ülkenin kendi iç, dış politika gerekliliklerine karşılıklı saygı ve eşit ilişki prensibiyle yaklaştıklarını anlatıyor ama yatıştırmaya yetmedi.
Aliyev'in partisi ve devlet televizyonu, nota verir gibi peş peşe ikazlar gönderiyor yine de. Açıkça adını koyarak, "AK Parti iktidarını Azerbaycan’ın iç işlerine saygı" göstermeye ve "bu zararlı, popülist siyasetten vazgeçmeye" çağırıyorlar.
Gerilimin kesilmediği anlaşılıyor.
Trump'ın 'istediğimi yapar' küstahlıklarını duymamış, Aliyev'in 'ne yapacağımızı siz söyleyemezsiniz' diye bozuk atmalarını görmemiş gibi yapmanın bir sınırı vardır herhalde.
Üste alınmadan hepsini sineye çekecek sıkışıklığa nasıl geldik? Bir de millete sorun siz onu. Sindirmesi zor.
Kapıdan çevrilen başörtülü çocuklar, ayrılmak zorunda kaldığı öğrencilerinin gözyaşları ile sarıldığı öğretmenler, eşini ülkesi için savaşta kaybetmiş bugün ise çocuğu okula alınmayan annelerin isyanları… Sanki kabuk bağlamış, hatta iyileşmiş bir yaranın yeniden sızlaması gibi bir his.
Azerbaycan devlet televizyonundan okullarda öğrenci ve öğretmenlerin neden başörtülü olamayacakları, devletin aslında dini özgürlüklere ne kadar saygılı olduğu üst bilgisiyle anlatılan programlar, Azerbaycan lehçesine bürünmüş “déjà vu” yayınlar.
Meselenin sadece küçük yaştaki kız çocuklarının kendi iradelerinin dışında ailesinin yönlendirmesiyle başını örtmesi olmadığını görmek için öğretmenlerin neden aynı kapsamda olduğunu sorgulamak yeterli. Gerçi, o kadar bilindik, tanıdık mevzular ki sanki yeniymiş gibi tartışmak bile abesle iştigal.
Küçük çocukların belli bir görüş çerçevesinde yetiştirilmesine itiraz edenlerin kendi çocuklarını istedikleri gibi yetiştirebilme özgürlükleri onların daha doğru, daha çağdaş görüşlere sahip olmalarından geliyor sadece. Kime doğru, kime çağdaş… Üniversite kapılarında bile benzer yasakları savunabilmiş zihinler için zor değil her türlü yasağı içselleştirebilmek.
Azerbaycan’daki başörtüsü gerilimi özgürlüklerden dış politika ve milliyetçilik başlıklarına kadar onlarca mevzuda turnusol kağıdına dönüştü. Bir yanda geçti sanılan eski kaba yasakçı ruhuna can gelenler diğer yanda baştan beri aslında çok da farklı olmayan Bakü’yü yeni keşfetmiş gibi şaşıranlar arasında salınan duygu hali.
“İki devlet bir millet” üzerine milliyetçi söylemler geliştirenler jeopolitik gerekliliklere romantik çerçeveler kurmanın sınırlarını da görmüş oldu. Kaldı ki Azerbaycan özelinde bu gerilim ilk değil.
10 Ekim 2009’da Türkiye ile Ermenistan normalleşmesi için Zürih’te protokoller imzalandığında Bakü’nün tepkisi yine yıkıcı olmuştu. Protokollere gidilen yolda Bakü’nün yeterince ikna edilememiş olması, Ermenilerin Ankara ile yakınlaşma sonrası Bakü’ye karşı “sizinle işimiz bitti artık biz Ankara ile yürüyoruz” havasına girmesi, protokollerin içeriğinin Azerbaycan yönetimine tam anlatılamamış olması, ülke içindeki Azerbaycan lobisinin gücü bunların hepsi bir ölçüde doğru olabilir. Ama Bursa’daki Türkiye-Ermenistan maçı sonrasında Azerbaycan bayraklarının FIFA talebiyle toplanması, toplanan bayrakların çöpe atıldığının iddia edilmesi ve sürecin acemi yürütülmesinin karşılığı 1918 yılında Bakü’yü Ermeni-Bolşevik işgalinden kurtarırken şehit düşen Kafkas İslam ordusu askerleri için yapılan Şehitlikteki Türk bayraklarını indirmek, direklerini sökmek, üstüne de yerlerine beton dökmek miydi? Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun görevi boyunca belki de en zor üç beş krizinden biri Bakü’yle sorunu çözmek olmuştu.
Benzer yükseliş ve duvara vurmalar Sovyetler yıkıldığından beri Orta Asya’da defalarca yaşandı. Orta Asya devletlerine abilik yapma heyecanı ekonomik, askeri kapasite yetersizliklerine ve oralarda çabuk zengin olma hırslarına kurban gitti. Şimdilerde daha sahici bir ilişki kurma zemini var.
Azerbaycan’da yaşananlar insanlar arasında bir ortaklaşma yaşanacaksa bunun değer temelli olması gerektiğini tekrar göstermiş oldu. Aynı hayallere, ilkelere, endişelere sahip olduğunuz kişilerle değil de yalnız soy, dil ve tarih ortaklığından siyasi ve ahlaki yakınlık türettiğinizde bu tür çelişkilerle karşılaşmak kaçınılmaz. İlişkileri olması gerektiği gibi soğuk gerçekler üzerine bina edip bunları ilkelerinizle temellendirme derdine düşmemek de bir yaklaşım. Siyah-beyaz kadar net değil çizgi belki ama grinin hangi tonuna yakın olduğunuz sizin tercihiniz.
Yok inanç, insan hakları, hukuk gibi değerler öncelikli ise o zaman yakın-uzak kavramlarının içini de buna göre doldurmak gerek. Bireysel özgürlükler ve İsrail’in üç yıldır sürdürdüğü katliam politikasında aynı düşünmediklerinizi mi yoksa insana dair temel ilkelerin çoğunda anlaşabileceğiniz kişileri mi kendinize yakın görmek mantıklı?
Halk TV’ye el konuldu ve kanalın yönetimine kayyum atandı. Yani bir televizyon kanalı daha tek bir işlemle iktidarın kontrolüne geçti. Bir anlamda kanal fiilen kapatıldı.
Tam da aylardır olmadık saldırılara, iftira ve ithamlara maruz kalan; kendisini ifade edebilmek şöyle dursun bütün sosyal medya iletişim kanalları peş peşe yasaklanan Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun nihayet mahkemede savunmasının başlayacağı gün...
Fon vurgununun giderek büyüdüğü ve iddiaların kontrol edilemez bir noktaya geldiği sırada…
Ekonominin yönetilemez, enflasyonun durdurulamaz hale geldiği bir anda…
İslam coğrafyasında daha önce yapılmamış şeylerin denenmek üzere olduğuna dair işaretlerin alındığı bir zamanda…
Artık sadece bir kesimden değil, her kesimden itiraz ve kaygı seslerinin yükseldiği bir atmosferde…
Ve daha birçok şeyin aynı anda ve sorgulanmaya muhtaç şekilde geliştiği bir dönemde Halk TV gibi ülkenin en çok izlenen haber kanallarından birisi tasfiye edildi. Yani medyanın denetim, sorgulama ve takip hakkına ağır bir darbe daha indirildi.
Daha önce Tele1 Televizyonu’nun ve ardından T24 haber sitesinin kapatılması gibi. Bir bahaneyle medyaya baskı devam ediyor.
Türkiye’nin tek çıkışı hukuk, demokrasi, ifade hürriyeti, şeffaflık ve denetim dedikçe her sabah bu değerlerden bir parça daha koparılıyor. Her geceye öncekinden biraz daha eksik demokrasiyle giriyoruz. 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 166. sıraya gerilemişti, sene sonunda kimbilir nerede olacak. Bizden aşağıda da Yemen, Kuzey Kore, Azerbaycan, Myanmar, Cibuti, Rusya, Eritre, Çin gibi ülkeler var. Halk TV’nin susturulduğu gün dünyadaki halimiz işte böyle birşeydi. Tıpkı, Hukukun Üstünlüğü yahut Şeffaflık listelerinde olduğu gibi burada da her sene biraz daha geriye gidip son sıralara demirliyoruz. Aynı anda yüksek enflasyon, yüksek kur, yüksek işsizlik ve yabancı sermaye girişi listelerinde en kötü yerlere demirlediğimiz gibi. Çünkü, demokrasi ve hukuk eksikse ekonomi ve refah da eksiktir.
Bütün bu baskılara rağmen, daha az ve ürkek eleştirinin, olup bitene kayıtsız kalmanın, göz yummanın, kim ne yaparsa yapsın umursamamanın Türkiye’yi daha iyi bir ülke yapacağına inanan var mı? Televizyonlar, haber siteleri kapatıldıkça gerçeklerin değişeceğini düşünen var mı? Problemler konuşulmazsa, hatalar ortaya çıkarılmazsa toplumun daha iyi bir hayat süreceğini düşünen var mı? Eleştirinin olmadığı bir dünyada, iktidarın eleştiriye hak etmediğini söyleyecek olan var mı?
Asla.
Eleştiri bir haktır. Gazetecilik sınır tanımaz bir meslektir. Basın özgürlüğü, herhangi bir ülkenin demokrasi olup olmadığının birinci göstergesidir. Basın özgür değilse ve ifade hürriyeti yoksa diğer temel haklar zaten çoktan erimeye başlamıştı. Küçük büyük, güçlü zayıf, demokrasisi az veya çok bütün ülkelerin asla vazgeçemeyeceği şey basın özgürlüğüdür. Basın özgür değilse toplumun sesi kısıktır.
Medya yasaklanmak bir yana, iktidar yarışının ve siyasi rekabetin dışında tarafsız bölgede korunmalıdır. Gazete, televizyon ve haber sitelerinin kayyum, erişim engeli ve kapatma kararlarıyla birlikte anılmasına son verilmelidir.
Halk TV’nin başına gelenler tarihe, içinden geçtiğimiz dönemde ülkede yaşanan en dramatik olaylardan birisi olarak yazılacaktır. Bu yanlış karardan acilen dönüleceği temennisiyle kanalın yönetimine, çalışanlarına ve elbette ülkeye geçmiş olsun diyorum.
İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH) nin ardından Hüdayi Vakfı da bil bildiri ile devreye girdi. MÜSİAD Başkanı da Hüdayi’nin bildirisi için “Altına imzamı atarım” dedi. Zaman zaman gazetelerde tam sayfa bildiri yayınlayarak tavrını açıklayan, bünyesinde 319 stk’yıbarındıran Milli İrade Platformu’ndan henüz bir açıklama gelmemiş olsa bile, İMH ve Hüdayi’nin açıklamaları “islâmî camia” adına önemli bir çıkıştır.
İMH geçmişten bugüne islâmî aksiyon içindeki rolü ile, Hüdayi de, “Erenköy Cemaati” diye bilinen etkin tasavvufi hüviyeti ile önemli iki damarı oluşturuyor.
İMH’den böyle durumlarda bir bildiri yayınlanması daha beklenen bir durum iken Hüdayi’ninçıkışı, yaşananların vahameti karşısında belirgin bir hassasiyet yükselmesinin işareti olarak okunabilir.
Hüdayi bildirisinde çarpıcı ifadeler var. Bir kere “TOPLUMSAL ÇÜRÜMEYİ KABULLENMİYORUZ!” gibi “kitlesel duruş” niteliğinde bir başlıkla ortaya çıkıyor ve ardından “İnsan Kalmak İçin Bir Çağrı” diye devam ediyor. Toplumsal çürüme, insan kalma çağrısı…
Bunlar büyük sözler. Biraz bakalım bildiriye:
Fon krizi ateşlemiş oldu bu çıkışları. Ama onun “kazaen” gelmiş bir mesele olmadığını görüyor bildiriyi yayınlayanlar. Şöyle deniyor:
“Fon krizi bir kaza değil, denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucudur. Suçlular ve sorumlular hesap vermeden kimse güvenden söz edemez.”
Bu cümlenin “Kim denetlemedi, kim göz yumdu kim neden kayırdı?” sorusunu akla getirmemesi imkânsız.
Hüdayi, ahlâkı önceleyen tasavvuf disiplininin bakışıyla bir “ahlâk söylemi”ni sorgulama gereği duyuyor:
“Sadece şikâyet eden, alternatif üretmeyen, güçlünün yanlışına susup sadece zayıfın hatasını dile getiren bir ahlâk söylemi, inandırıcılığını kaybetmeye mahkûmdur. Yolsuzluğa, torpile ve kul hakkına susan, ahlâktan bahsetme hakkını da kaybeder.”
Sorgulamaya bakar mısınız?
“Bu metin bir rica değil ikazdır” notu da var bildiride. Bunu “Bize emanet edilen dil, din, mahremiyet, aile ve istikbal göz göre göre eriyor” cümlesinden sonra “Susanlar bu vebalin ortağıdır” dedikten sonra kaydediyor.
Bildiride önemli bir tespit de “toplumsal çürüme”nin bir süreç meselesi olduğu ile ilgili. Şöyle deniliyor:
“Toplumlar bir günde yıkılmaz. Önce utanma ölür, sonra kötülüğün adı değişir, en sonunda kötülük alkışlanır. Biz bugün bu üç basamağın üçünü de aynı anda yaşıyoruz.”
Bu tespitten sonra bildiride yer alan “son çeyrek asır” değerlendirmesi “çürüme”nin çeyrek asırlık süreyle ilgili boyutunu görmezden gelmek gibi bir izlenimi akla getiriyor.
Bildiride “Türkiyemiz son çeyrek asırda pek çok alanda önemli mesafe katetti; bugün yakın coğrafyamızdan başlayarak tüm insanlığa ümit veren bir noktaya ulaştı” diye başlanıyor, ardından “Bu kazanımların heba edilmesine, medeniyet köklerimizden güç alarak daha adil, daha huzurlu bir gelecek inşa etmeyi hedefleyen bu yürüyüşün sekteye uğratılmasına müsaade edemeyiz” deniyor ve ardından “Hiç kimsenin şahsi hırsı, menfaati ve sorumsuzluğu, bu yürüyüşün mimarlarının ve fedakâr neferlerinin sırtlarına yük, ayaklarına pranga olmamalıdır” ifadeleriyle bir yerde şahsi hırsla, menfaatkaygısı ve sorumsuzlukla hareket edenlerin gelecek inşa eden mimar ve neferlerin ayaklarına pranga olduğu tespiti yapılıyor.
Hüdayi bünyesinde bir de Aile Vakfı kuruldu. Zaman zaman o vakıf adına da bildiriler yayınlanıyor.
Camianın aile, genç nesiller üzerine kaygı duyuyor olması önemli. Oradan bakıldığında iş “toplumsal çürüme”ye kadar gelmiş bulunuyor.
Fon krizi insani – toplumsal çürümenin sadece bir parçası. Belki Hüdayi camiası, sorunun diğer boyutları konusunda daha hassas.
Sorun nerede?
Son çeyrek asıra bakışta bence… Çürüme bir süreç ise, son çeyrek asırda ne oldu ki çürüme en azından önlenemedi? Yoksa “Biz”i aşıyor mu çürüme salgını? “Biz”i yani devletin tüm güçlerini kullanan siyasi iktidarı?
Dünyanın büyük çoğunluğu yeni haberdar olsa da Suudiler ile Husiler arasındaki savaş aslında en az resmiyette on yıllık mazisi bulunan bir hadise. İhtilafın tarihi kökleri ayrı bir konu. Şimdiki çatışmanın zeminini ise halen süregiden Yemen iç savaşı oluşturuyor. Bu ülkede çok uzun zamandır kuzey ve güney bölgeleri arasında -tarihi ve sosyokültürel kökleri de olan- bir mücadele var. Ancak bugünkü “iç” savaşın taraflarından biri “dış” bir güç: Suudi Arabistan.
Yemen’de 2011’de Arap Baharı ayaklanmalarıyla başlayan siyasi kriz ve derinleşen iç savaş sonucunda merkezi otorite çöktü. 2014’ten bu yana başkent Sana dahil Yemen’in kuzeybatısındaki geniş bir bölge Husilerin kontrolü altında.
Husi aslında Kuzey Yemen’de güçlü ve geniş bir ailenin adı. Ensarullah hareketinin kurucu lideri bu aileye mensup olduğundan hareket bu isimle anılıyor. Bu yapı esas olarak Kuzey Yemen’in yüksek ve engebeli bölgelerinde yerleşik bulunan ve merkezi otoriteye karşı hemen her dönemde direniş göstermiş olan Zeydi geleneğin temsilcileri. (İnanç olarak “Şia’nın Sünniliğe en yakın kolu” diye tanımlanıyor Zeydilik.) Ancak hareketin içinde bazı Sünni toplulukların da yer aldığını belirtelim.
Şunu da hatırlatmakta fayda var: Geçmişte Osmanlıyı da ciddi ölçüde meşgul etmişti Zeydi ayaklanmaları. O günlerde savaşmak için Yemen’e gönderilip geri dönmeyen askerlerimiz için yakılan türküler bugün hâlâ söyleniyor. Ancak 1911’de Osmanlı temsilcileriyle anlaşma masasına oturan aynı Zeydiler Birinci Dünya Savaşı hengamında yanımızda yer aldılar. İngilizlerin yanında bize karşı saf tutan Şerif Hüseyin’in ve Suud ailesinin yaptığını yapmadılar.
Kuzey Yemen’in kontrolü özellikle Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşileri için kritik öneme sahip. Zira bu topraklara hakim olan güç küresel deniz ticaretinin ve petrol taşımacılığının şah damarı olan Babülmendep Boğazını ve Kızıldeniz’deki gemi trafiğini bloke edebiliyor. Öte yandan, Kuzey Yemen’in dik sıradağları ve yüksek platoları dışarıdan gelecek askeri saldırıların önünde çok büyük bir doğal engel oluşturuyor. Bu engebeli coğrafya tarihin birçok döneminde yerel halkın büyük ordulara karşı direnmesini sağlamıştır.
Suudi Arabistan ve müttefikleri çok büyük stratejik önem taşıyan bir bölgede Körfez’le uyumlu olmayan bir gücün egemenliğini tehdit olarak görüp Husi yönetimini ortadan kaldırmak için harekete geçtiler. Geçen on yılın sonunda Husileri ortadan kaldırmayı başaramadılar ama Yemen’de korkunç bir insanlık dramı yarattılar. Okullar, hastaneler bombalandı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar katledildi. Bombardımanlarda ölmeyenler uygulanan ambargolar sonucunda açlıktan öldü.
Cumhuriyet bir asrı geride bıraktı; daha uzun asırlar yaşasın. O bir asırlık ömrün üç çeyreğini bizzat yaşamış, önceki bir çeyreğini de kitaplar yanında siyasete meraklı yakın çevresinden de öğrenmiş biri olarak, her dönemle ilgili tespitler yapabilecek durumda olduğumu sanıyorum.
Özellikle de her dönemin basına bakışı söz konusu olduğunda…
Her yıl ‘Gazeteciler ve basın bayramı’ olarak kutlanan günde doğmuş olmamın da bunda payı var.
Öyle bir gün doğmakla kaderimin ‘gazeteci’ olarak belirlendiğine inanırım.
Gazeteciler, 24 Temmuz’u, İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği ve o güne kadar sıkı biçimde uygulanan ‘sansür’ün kalktığı gün olduğu için kutluyor…
Tarih kitapları o tarihten hemen önceki uygulamaları basın açısından hayırla yad etmezler…
Sansür kalktı da ne oldu, basın özgürlüğe kavuştu mu?
Cumhuriyet’in hemen her döneminde gazeteciler ‘halkın haber alma hakkı’ olarak tanımlanmış görevlerini yerine getirmede zorluklarla karşılaştı. Mesleğin takdirle anılan isimlerinden cezaevleriyle tanışmayanı neredeyse hiç yoktur.
İsimler saymakla bitmez…
“Hiç mi istisnai bir dönem olmadı?” diye soracaklara kendi deneyimlerimden ve okumalarımdan hareketle vereceğim kısa cevap şu: “AK Parti iktidarının ilk birkaç yılı hariç…”
Çoktan ‘medya’ adını almış olan meslek alanı çalışanları o ilk yıllarda biraz rahat nefes alabildi.
“Yasakları yasaklama” kararlılığıyla iktidara gelen AK Parti konuyla özel ilgilendi ve bütün meslek örgütlerinin görüşlerini de alarak bir ‘basın kanunu’ çıkartmayı da başardı.
Benim gözümde asıl kırılma yanlış isimleri tutuklamalarıyla Ergenekon süreciyle başladı.
Yakın tarihimizin lanetlenesi olayı 15 Temmuz (2016) darbe girişimi yanlışı pekiştirdi.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinden bu yana ise daha önce akla gelmeyen hemen her şey bir sürpriz olarak karşımıza çıkıyor…
İktidarların basından hoşlanmadığı tek ülke Türkiye ve ilk iktidar da AK Partisi iktidarı değil; ancak Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye, 180 ülke arasında 163. sırada yer alıyor.
Hiç de birlikte anılmayı istemeyeceğimiz ülkeler ligindeyiz.
Ne olduysa, son aylarda, gazetecilerin kendilerini rahatsız hissedecekleri gelişmelerin sayısı daha da arttı.
Deli saçması muamelesi yapılıp önemsenmeyecek sosyal medya paylaşımları mercek altına alınıp paylaşımı yapanlar gözaltılarla hizaya çekilmeye çalışılıyor…
Haber sitelerine erişim yasağı getiriliyor…
Bazı televizyonlar sert cezalara çarptırılıyor, bazıları lisans iptali tehdidine muhatap ediliyor; el konulan, yönetimi kayyıma bırakılanları da var televizyon kanallarının…
Bacakları elektronik kelepçeli ev hapsinde meslektaş manzarasıyla da tanıştı şu yakınlarda gazeteci milleti…
Ulusal ve uluslararası saygın kurumların hazırladıkları listelerde, hiç de azımsanmayacak sayıda gazetecinin cezaevlerinde bulunduğu gerçeğiyle de karşı karşıyayız.
Son bir hafta içerisinde Şaban Sevinç ile Mustafa Balcı cezaevine girdi, İsmail Saymaz ile Murat Ağırel ev hapsinde; dün sabah da Halk TV basıldı, yönetimine kayyım atandı.
İsimlerini andığım meslektaşlar ile TV kanalının ortak özelliği iktidar yanlısı olmamaları…
Dikkat ettiyseniz, kolaycılığa sapıp genellikle yapıldığı gibi ‘muhalif olmaları’ demedim.
Türkiye’nin bugünkü şartlarında gerçek anlamda ‘muhalif’ denilebilecek eli kalem tutan kişiyi ve onların görüşlerine yer veren medya organını ara ki bulasın…
Gerçek anlamda muhalif yazar ve yorumcu nasıl olur görmek isteyenlerin gözlerini sınırlarımız ötesine çevirmeleri gerekiyor…
Türkiye’nin her döneminin, her zaman üç büyük daire etrafında ele alınması gerektiğini düşünürüm. İlki toplumsal dairedir. Toplumdaki eğilimlerin, dalgaların belirleyiciliğine işaret eder.
İkincisi devlet dairesidir. Devlet-siyaset arası ilişkilere, buradaki belirleyici aktörlere, ilişkilerine, çatışmalarına, ittifaklarına, dengelerine ve bunların önemine gönderme yapar.
Üçüncüsü dış dinamikler dairesidir. Orada oluşan dalgalar, oradan gelen gidiler, destek veya engeller ülke için her zaman belirleyicidir. Bu daireler birbirini etkiler. Bu dairelerin herhangi birini devre dışı bırakan bir analiz her zaman gerçek durumu anlatmaz.
Bugün Türkiye’ye, bu üç daireye bakınca ne görüyoruz?
Toplumsal alanda çatlama ve değişim var. Evet, mevcut tarihsel belirleyenler; seküler, dindar, Türk, Sünni, Alevi, Kürt fay hatları olduğu yerde duruyor, varlığını sürdürüyor. Ancak yeni girdi yok mu?
Bir kere, kimlik-birey ilişkisinde yaşanan bir değişim var. Kimlik meselesi devre dışı değil ama onun içerisinde, deneyimlerin, artan fiziki modernleşmenin, kentleşmenin etkisiyle bireyleşme eğiliminin yükseldiğini görüyoruz. Diğer taraftan eğitimin toplumsal sirkülasyonda, sınıfsal geçişlerdeki rolünün artışına tanık oluyoruz. Siyasi sadakat politikalarının gölgesinde de olsa, alttan üste dönüşüm eskisinden daha hızlı ve daha fazla.
İkinci dairede, siyasi merkez dairesinde, tehdit, tehlike ve ortak düşman tanımıyla devlet-muhafazakâr ittifakı ve bunun otoriterliği beslemesi, dış dinamikler tarafından bir tür destek bulması başta geliyor.
Türkiye’de hâlâ güçlü devlet aktörleri, ruhu ve kalıntısı var. Asli unsurlarıyla, askeriyle, emeklisiyle, muvazzafıyla, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir devlet bu. 15 Temmuz sonrası oluşan siyasi rejimin taşıyıcı gücü olan bu devlet ile Tayyip Erdoğan arasındaki zoraki evlilikten doğmuş, daha sonra ortak ilkelerle, Kürt meselesi, Mavi Vatan vb. konularda bir tür otoriterleşme, demokrasiden gelecek tehlikelerin bertaraf edilmesi gibi birtakım bakışların birleşmesiyle yol almış bir ittifak söz konusu. Ülke siyaseti bakımından belirleyici ve yönlendirici bir rol oynamaya devam ediyor.
Üçüncü daireye bakalım. Dünya, açık toplumun ufku, geleceği, bireyi tanımladığı, her ülkede değer sisteminde liberal değerlerin tepede bulunduğu dünya değil. Ekonomik, sosyal, kültürel, politik liberalizmin, çok kültürlülük iddiasının krizlerini yaşıyoruz. Ekonomik krizler, milliyetçilik, göç, millî ekonomiye dönüş vurguları... Bütün bunlar, sanki 80’lerde, 90’larda konuştuğumuz “millî devlet bitiyor, ulus-devlet bitiyor” tartışmalarının tam tersine, ulus-devlet vurgusunun gücünü tekrar göstermeye başladı. Bu, uluslararası ilişkilerde devletlerin, milletlerin birbirine bakışını, beklentilerini belirliyor.
Şöyle diyelim, kültürel kimlik, dindar kimlik ya da seküler kimlik gibi yapılar bundan 10-15 yıl önce daha belirleyici iken bugün bunlar, daha farklı bir kimliğin, yenilenen millî kimliğin altındaki kategoriler olarak yer almaya başlıyorlar. Dolayısıyla bu ulus ve ulusçu kimliğin ön plana çıkmasıyla içe kapanma ve gelecekten güç beklentisi fikri iç içe giriyor. Erdoğan’ın milliyetçi ekonomi-politika söylemlerini ya da diğer güvenlikçi söylemlerini alkışlayanlar sadece koyu muhafazakârlar değil, bundan kimi ulusalcı kesimler de memnun. Batı’ya yönelik tarihsel alerjimizin ulusçu kimlikle aktive olması, sadece savunma anlamında değil, “yenisini kurabiliriz, biz de medeniyet inşa edebiliriz” anlamındaki genişleme ile beslenmesi de önemli.
Tüm bunlar üzerinden değer hiyerarşisinde oynamalar, yer değiştirmeler yaşanıyor. Hak, özgürlük, demokrasi gibi kavramlar dün olduğu kadar zirvede yer almıyor.
Bu durumda Tayyip Erdoğan’ın söyleminin maddi karşılıkları var demektir. Zira onun izlediği politikalarla bunlar üst üste oturuyor. Erdoğan’ın krizlere direnci önemli ölçüde buradan kaynaklanıyor.
Bu durumda siyasi beklenti geriye, eski günlere dönüş olabilir mi?
Başörtüsü yasağı Azerbeycan’da hortladı denir herhalde bu duruma çünkü birkaç gündür Azerbaycan’daki mekteplere başörtülü öğrenciler alınmıyor. Sosyal medyadaki akışlara Azerbaycanlı kız öğrencilerin okul kapılarında kalışlarının videoları da düşmeye başladı. İzlediklerimden bir tanesinde bir kadın muallim okul kapısındaki öğrencilere “Kızım seçiminde özgürsün, hicabını açıp mektebe dahil olmak istirsen?” diye soruyordu, bazı öğrencilere de “Hicap takmak için seni evde zorlayan var mı, seçiminde özgürsen.” diyordu.
Ufacık çocuklar kimi 5. sınıf kimi 9. sınıf “ Tahsilimi almak istiyrem, hicabımı açmak istemiyrem.” gibi cevaplar veriyorlardı. İçim acıdı. 28 Şubat’ın soğuk rüzgarları çarptı sanki yüzüme. Bizim nesil o yılları yaşayan nesil, nasıl içimiz acımasın ki!
28 Şubatın siyasî ve sosyal yönden toplumumuza çok büyük etkileri oldu. Başötülüler bu etkilerin görünen yüzü. Ben ve benim gibi pek çok başörtülü, senelerce inancımıza uygun şekilde giyinerek okullarda eğitim alamadı, kamu görevlerinde bulunamadı. Ak partinin iktidara gelmesinden bir süre sonra ise yasaklar 2010-11 gibi yavaş yavaş esnedi ve nihayet 2013’te kalktı. Nereden baksanız on beş sene yani iki üç nesil, başörtü yasakları ile yaşadı Türkiye’de. Tabi bu duruma kendi içinde çözümler üretilmeye de çalışıldı. Başörtülü öğrencilerin yurt dışında okuma maceraları bu dönemde yoğundur. Kimi başörtülüler, örtüleri ile eğitim alamayınca erken yaşta evlenip çoluk çocuk sahibi olmayı tercih etmiş, imkanları biraz daha zorlayanları ise dünyanın çeşitli ülkelerinde eğitim alarak kâh yurda dönmüş kâh gittikleri ülkede kendilerine yeni bir hayat kurmuştur. 28 Şubat’ta ülkesinde kalıp eğitim ve iş hayatından uzaklaşmak zorunda kalan başörtülü kadınların mağduriyetleri ise 2011’den sonra çıkarılan, devamsızlık veya disiplin suçlarından dolayı okulla ilişiği kesilen öğrencilere, eğitim hayatlarına dönme imkânı tanıyan düzenlemelerle giderilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde pek çok başörtülü kadın çoluk çocuğa karışmış olmasına rağmen okullarda yarım kalan eğitimlerine veya kamudaki görevlerine döndü.
Türkiye’de bu durumlara hepimiz şahit olduk. Azerbaycan’daki kardeşlerimiz de şahit oldular. Şimdi tabir yerindeyse bu filmi bir kez vizyona girmiş ve izlemişken ikinci kez seyretmenin ne anlamı var. Görülmedi mi kıyafetle ilgili yasaklamalar tutmuyor çünkü halkın iradesine karşı kürek çekilmiş oluyor. Azerbaycan’da konuyu laiklikle ilgili veya Arap kültürünün tesiri olarak ele alanlar da var ama başörtüsü kim ne derse desin doğrudan ne laiklik ile ne de Arap kültürü ile ilgili. Başörtüsü hem İslam’ın kadınlar için bir emri hem de dünyanın tüm kültürlerinde kadınların tercih ettiği bir giyinme biçimi. Bu yüzden başörtüsünü doğrudan laiklikle veya Arap kültürü ile anmak doğru değil. Hele hele tüm insanlığa hitap eden İslam dininin bir emrini sadece Arap kültürü unsuru olarak anmak hiç doğru değil.
Kur’an’da Nur suresi 31. ve Ahzap suresi 59. ayetlerde başörtüsü açık açık vardır. Müslüman kadınlar bu emre riayet etmek için başlarını örter. Toplumumuzun örfünde de kadınların başlarını örtmesi vardır. Dinî hassasiyetleri yüksek olmayan pek çok kadın da bu örfe uyarak başlarını örter. Laikliğe karşı olduğu için özellikle başörtüsü takan kadın var mıdır, sanmıyorum. Azerî genç kızlar arasında da laikliğe karşı olduğu için özellikle başını örtenler olduğunu düşünmüyorum. Umarım Azerî yetkililer de başörtüsü konusunda daha hassas olur ve nesillerini eğitim hayatından ve kamudan uzaklaştırmaya sebep olacak ve bu yazı dahilinde anmak mümkün olmayan pek çok siyasî ve sosyolojik yara açabilecek bu karardan geri adım atarlar.
From the publisher's feed