KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Vurguncuya lekelenmeme hakkı Halk TV'ye kayyumlar - Akif Beki

    Başkaca diyeceğim yoktur; yorumsuz, tarihsiz, sıralamasız, tertipsiz bir seçkiyle baş başa bırakıyorum sizi.

    Sözcü:

    "İşte Fatma Betül Sayan Kaya'yı milyarder yapan isim... 2 milyar TL'nin üzerinde vurgun yapan... SPK, 800 milyar lirayı aşan fon vurgununda 131 fona el koyarak tasfiye sürecini başlattı."

    Ekonomist Yalçın Karatepe:

    "Siyasi koruma olmasa bu iş buraya gelmezdi. Sorumluluk doğrudan iktidar sahiplerindedir."

    AK Parti'li Orhan Miroğlu:

    "Ortada bir talan varken kimseden çözüm sürecine, yeni bir anayasaya inanmasını bekleyemezsiniz."

    İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Burak Dalgın:

    “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi festivali Halk TV’ye kayyum ile son hız sürüyor.

    Yeni, sivil ve demokratik anayasa istediğini söyleyenler, sosyal medyadan televizyona, haber alma hürriyetini kısıtlıyor."

    Erenköy Cemaati'nin Hüdayi Vakfı:

    "Fon krizi bir kaza değil, denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucudur. Suçlular ve sorumlular hesap vermeden kimse güvenden söz edemez."

    AK Parti Genel Sekreterliği:

    "AK Parti olarak, partimizin kurumsal kimliğini, itibarını ve saygınlığını hedef alan asılsız iddia, itham ve açıklamalara karşı hukuki haklarımızı kararlılıkla kullanmaya devam ediyoruz."

    Yeni Parti lideri Özgür Özel:

    "Bütün milletvekili arkadaşlarıma söylüyorum. Eline belge gelen, bilgisi olan koyacak ortaya. Doğru mu yanlış mı, onlar söyleyecek. Eğer yanılgı olsun istemiyorlarsa o lanet listeyi kendileri açıklasınlar görelim."

    MHP lideri Bahçeli:

    "Devletimizin ilgili kurumları olan biteni, çalanı, talan edeni kamuoyuna açıklamalı; doğru bilgilerle kamuoyunu aydınlatmalıdır."

    AK Parti Grup Başkanvekili Zengin:

    "Listenin tamamının açıklanmasını istiyorum. Kim yanlış yaptıysa, kim vatandaşlarımızın parasını gasbettiyse siyasi görüşüne, makamına, kimin yakını olduğuna bakılmaksızın hesap vermelidir."

    AK Parti Milletvekili Serkan Bayram:

    "Genel başkan yardımcılarından var deniyor, bürokrasiden var deniyor, bakan yardımcılarından var deniyor... Partimiz gerçek anlamda aklansın."

    AK Parti Grup Başkanı Güler:

    "Ben de diyorum ki, AK Parti olarak biz böyle yaklaşmıyoruz. Masumiyet karinesine önem veriyoruz, savunma hakkına önem veriyoruz. Uluorta herkesin onurunu, şerefini etkileyecek şekilde itham etmeyin."

    AK Parti'li Aydın Ünal:

    "Fon krizi büyürken uyaranları linç edenler, şimdi de mağduriyetlerin giderilmesi çağrısı yapanları linç ediyorlar. Bunlar aynı kişiler. Büyük ihtimalle fon vurgunundan köşeyi dönmüş kişiler. Onlara sorulacak tek bir soru var: Ne kadar götürdünüz?"

    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Zeybekçi:

    "Devletin kurumlarının maalesef büyük ihmali var."

    Sabah:

    "Aile bağları İnönü'ye uzandı. Tera yöneticisi Sarpyener fon vurgunundan yargılanırken, İnönü'nün 1968 piyangosunu nasıl kazandığı aradan geçen 58 yıla rağmen hala sorgulanıyor."

    Eski Akıncılar'ın İnsan ve Medeniyet Hareketi:

    “Dini söylemler, kardeşlik bağları ve kişisel itibar; şeffaflığın, denetimin ve hesap verebilirliğin yerini tutamaz.”

    Yeni Şafak:

    "Cafer Mahiroğlu hakkındaki soruşturma kapsamında Halk TV'ye kayyum atandı.

    Mahiroğlu'nun ortak veya yönetici sıfatıyla bağlantılı olduğu şirketlerin toplam işlem hacmi 30 milyar 352 milyon 37 bin 389 TL olarak belirlendi."

    Serbestiyet:

    "Fon dolandırıcılığında en ağır fatura gazetecilere kesildi; Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı tutuklandı, İsmail Saymaz ve Murat Ağırel’e ev hapsi geldi."

    Sözcü:

    "Çaldığını verene af varsa yazan da silsin, affolsun."

    T24:

    "T24’e erişim, 'son bir yılda yayımlanan 118 yazının Türk aile düzeninin bozulmasına yönelik olduğu' iddiasıyla engellendi."

    Deva Milletvekili Mehmet Emin Ekmen:

    "Merdan Yanardağ henüz iddianameyi görmedi, hakim önünde savunmasını yapmadı. Ama TMSF Tele 1’i görücüye çıkardı bile.

    Bazı dosyalarda yargılama süreci zahmetli görüldüğünden gereği erkenden düşünülüyor. Bu keyfiliğin bedelini hepimiz ödeyeceğiz."


    5 min
  • Bir tek benim mi gözüme batıyor bu siyasi faydacılık - İsmet Berkan

    Salı günü İstanbul’da yoğun yağmur ve onun yarattığı trafikte 4. Levent’ten evime doğru dönmeye uğraşıyorum, telefon çaldı.

    Arayan bir yakınımdı, “Sana” dedi, “WhatsApp’tan bir şey yolladım, hemen bak ona.”

    Araba kullandığımı, ancak biraz sonra eve ulaştıktan sonra bakabileceğimi söyledim.

    “Sen bak, çok önemli” dedi yakınım.

    Trafiğin sıkışmasını fırsat bildim, telefonuma bir göz attım. Yakınım bana Twitter’dan bir mesajı göndermişti. Bu mesajın neden anında bakılması gereken acil ve önemli bir şey olduğunu anlamadım.

    Eve gidip bakınca söz konusu mesajın Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı’ndan yapılan bir açıklama olduğunu gördüm.

    Bu vakıf, “Erenköy Cemaati” diye bilinen Nakşibendi cemaatinin vakfı. Bu cemaat için herkes “Türkiye’nin en güçlü cemaati” der. Cemaatin gücü kalabalıklığından değil, entellektüel ve ekonomik ağırlığından gelir bana soracak olursanız. Ünlü Topbaş ailesi bu cemaatin arkasındaki güçtür.

    Vakfın iki sayfalık yazılı açıklamasını okudum, ne düşüneceğimi bilemedim. Açıklama doğrudan fon soygunuyla ilgili değil, bu soygunu biraz daha geniş bir çerçeveden, “toplumsal çürüme” dedikleri çerçeveden ele alıyor. “Bize emanet edilen dil, din, mahremiyet, aile ve istikbal göz göre göre eriyor” diye başlıyor açıklama, “Susanlar bu vebalin ortağıdır. Bu metin bir rica değil bir ikazdır” diye devam ediyor.

    Okullardaki saldırılardan TV dizilerinde kendilerince “çürüme” örneği gördükleri şeylere, gündüz televizyonlarından sanal bahis reklamlarına kadar pek çok şeye değinirken araya fon soygunu da sıkıştırılıyor:

    “Fon krizi, çürümenin cüzdana da sıçradığını ilan etti. Helali haramı ayırmadan köşeyi dönmek marifet oldu.”

    Başka bir yerde yine fon soygunundan “kriz” diye söz edilip şöyle deniyor: “Fon krizi bir kaza değil, denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucudur. Suçlular, sorumlular hesap vermeden kimse güvenden söz edemez.”

    İki sayfalık açıklamada çürüme örneği diye söylenenlerden biri fon soygunu. Örneğin TV dizilerinde olduğunu söyledikleri çürüme için vakıf açıklamasında bir yol da öneriliyor: “Ceza kesip reklam gelirini yerinde bırakmak denetim değil ruhsattı” deniyor.

    Ama fon soygunu için ne yapmak gerektiği söylenmiyor, “Sorumlular cezalandırılsın” demek dışında.

    Peki kim o sorumlular? Vakıf burada bir ayrım güdüyor:

    “Türkiye’miz son çeyrek asırda pek çok alanda önemli mesafe katetti; bugün yakın coğrafyamızdan başlayarak tüm insanlığa ümit veren bir noktaya ulaştı. Bu kazanımların heba edilmesine, medeniyet köklerimizden güç alarak daha adil, daha huzurlu bir gelecek inşa etmeyi hedefleyen bu yürüyüşün sekteye uğratılmasına müsaade edemeyiz.”

    İşte bam teli tam burası. Bu soygun yüzünden Tayyip Erdoğan’ın yeniden seçilme şansı tehlikeye düştü demeye getiriyor vakıf.

    Bu seviyede siyasi faydacılık, en temel ahlaki konuları bile bir siyasi fayda üretip üretmediğine veya tam tersinden siyasi risk üretip üretmediğine göre değerlendirmek bir tek benim mi gözüme batıyor?

    Doğru, memlekette hemen hemen hiçbir şeyi arada bir yerde Tayyip Erdoğan’ın adını geçirmeden konuşamıyoruz. Bu anlamda, sadece siyasette değil gündelik hayatın çok geniş bir alanında da bir Erdoğan tahakkümü var.

    Ama ölçümüzün o konuştuğumuz konunun Erdoğan’ın yararına mı yoksa zararına mı olacağına indirgenmesi, kabul edelim ki normal değil.

    Bu normal olmayan durumu epeydir yaşıyoruz. İster iktidar yanlısı olsun ister karşıtı, kamuoyu önünde söz söyleyenlerden evdeki akşam sofrasında yapılan sohbete kadar, her konu konu Erdoğan’ın o durumdan fayda sağlayıp sağlamaması veya bir şeyin Erdoğan’ın aleyhinde olup olmamasına geliyor.

    Bu durumun bazı uç örnekleri de var. Hırsıza hırsız dememek, katile katil dememek gibi şeyleri de yaşadık.


    6 min
  • Bir zamanlar 3Y ile mücadele - Akif Beki

    Bir zamanlar AK Parti için 3Y’nin yasakları, dünyadan önce Türkiye’de mücadele edilecek bir zulümdü.

    Bir zamanlar AK Parti için 3Y’nin yoksulluğu, dünyadan önce Türkiye’de ortadan kaldırılacak bir adâletsizlikti.

    Bir zamanlar AK Parti için 3Y’nin yolsuzluğu, muhalefetten önce devraldığı iktidardan temizlenecek bir haksız kazanç yoluydu.

    Fakat o 3Y, bir zamanların AK Parti’si için ifade ettiği şeyle aynı anlama geliyor mu bugün?

    AK Parti’nin kurumsal, AK Parti’lilerin kişisel itibarını saldırılardan korumaya buradan başlamak gerekmez mi?

    Çünkü asıl saldırı, AK Parti’nin milletten aldığı iktidar gücünü, nüfuzunu kötüye kullanarak siyaseti haksız zenginleşme kapısı yapanlardan geliyor.

    Parti Sözcüsü Çelik, fon dolandırıcılığında saldırıya uğradıklarını ve en sert cevap düzeyine geçtiklerini, kırmızı çizgilerinin de Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğunu söylemişti.

    Halbuki iktidarların kırmızı çizgisi millettir, milletin hakkını yedirmemektir.

    3 gün sonra bunu düzelten de yine Cumhurbaşkanı Erdoğan oldu. Kendisi dahil kimsenin eleştirilemez olmadığını, kırmızı çizgilerininse milletin hakkını, hukukunu korumak olduğunu açıkladı.

    İktidarlar millet için var, kendi mutlulukları için değil.

    AK Parti yöneticisi Zeybekçi’nin tabiriyle ‘devlet kurumlarının maalesef büyük ihmali’ mlletin üzüntüsüne, mağduriyetine yol açmış. Devlet gücü, nüfuzu kullanan bir kısım iktidar mensubu da bu vurgundan yararlanmış, pay almış.

    Böyleyken bir iktidar siyasetçisi; kendi kadrolarını ve liderini üzmemeyi, milleti üzmemenin, üzdürmemenin önüne koyabilir mi?

    Beni eskilere ne mi götürdü? AK Parti Genel Sekreterliğinin dünkü duyurusu bittabii.

    Basın özgürlüğü ve siyasi eleştiri hakkı diye partilerinin itibarının, saygınlığının haksız ithamlarla zedelenmesine izin vermeyeceklerini bildiriyorlardı. Hukuki süreç başlatma ve sonuna kadar takip etme kararlarını da...

    Vurgun ve ortaklarına dair iddiaları kurcalayan gazetecilerle Yeni Parti’lilere verilmiş bir mesaj.

    İktidar partisi lekelenmeme hakkına sahip çıkıyor. Bu hakkı yalnız kendisine tanımamak kaydıyla çıksın, çıkacak elbette.

    Gazeteci ve siyasiler de iddiaların üstüne giderken sınırlara riayetle sorumlu, ölçülü davranıp genelleyici karalamalardan kaçınsın. Âmenna.

    Fakat AK Parti’nin itibarını, saygınlığını korumanın en etkili yolu fon soygununun üstüne gidildiğini, üstünün kapatılmadığını göstermektir.

    Cumhurbaşkanı başdanışmanından grup başkanvekiline, milletvekilinden bakan yardımcısına; bizim gibi düşünen AK Parti’liler olduğunu da biliyoruz.

    Başlangıçtaki mücadele dikkati, 3Y’ye verilen anlam nerede kaybedildiyse AK Parti’nin kurumsal, AK Parti’lilerin kişişel itibarını korumayı da orada aramalı. Gazetecileri, muhalefet siyasilerini mahkemeye vermekte, gözaltı ve tutuklamalarda değil.

    3Y’nin yasakları ve yoksulluğuyla sadece dünyada, yolsuzluğuyla da sadece muhalefete karşı mücadele edilmezden evvel AK Parti böyle itibar sorunları yaşıyor muydu?

    Evet, daha âdil bir dünya ve daha kirlenmemiş bir siyaset mümkün.

    Buna Türkiye’den ve kendimizden başlamamızı engelleyen ne?

    Dış güçler mi, vesayet odakları mı, Yoksa ayrıcalıklı yeni elitlerle halkı sömüren devrin mutlu azınlığı mı?

    HANİ BUNUN KASALARIYLA KARA KUTULARI?

    Adâlet Bakanı Gürlek; fonlarda çöken saadet zincirini, Ponzi yöntemiyle piyasa dolandırıcılığı olarak tanımlamıştı. Tam isabetti.

    Bu çapta örgütlü bir vurgun, kara kutusuz ve gizli kasasız olmaz.

    Kara kutular, gizli kasalar çözülmeden üstüne gidilebilir mi?

    İçimizdekilerin bulaştırdığı kirden temizlenmek, necâsetlerinden taharet isteniyorsa çürükleri hızla ayıklamak en doğrusu.

    Öyleyse vurguncularla bağlantılarını ortaya çıkarmaya çalışanları susturmayı bırakıp, kilit isimleri konuşturmaya odaklanmak gerek.

    Yıldıray Oğur’un Karar yazılarında ikidir ayak izlerini sürdüğü Teracı para sihirbazı meselâ...

    ‘Altın çocuk’ Erdin Özel çok şey vaat ediyor gibi, dili çözülse de anlatsa, dinlesek muhteşem başarılarının sırrını. Üstündeki gizem örtüsü bugünden tezi yok, kaldırılabilir.

    5 min
  • Bir yolsuzluk hikayesi - Taha Akyol

    Tarih 27 Aralık 1927, Meclis’te Başvekil İsmet Paşa’nın verdiği “Meclis soruşturması” önergesi okunuyor. Bahriye Vekili (Bakan) İhsan Bey ve arkadaşları, Yavuz zırhlısının tamiri ve Gölcük’te tersane inşası ihalelerinde yolsuzluk yapmış mıydı?

    İsmet Paşa önergesinde kesin suçlama yapmıyor, yargılamayı gerektiren şüphe olduğunu ifade ediyordu:

    “Güveni ihlal eder tarzda, Bakanlar Kurulu kararına aykırı ve Hazine menfaatine duyarsız davrandığı anlaşılmıştır… Yüce Divan’a sevki…”

    İsmet Paşa, konuşmasında Reisicumhur Gazi Paşa’nın, bu tamir ve tersane ihalelerinde “nâdürüst” (dürüst olmayan) davranışlardan rahatsız olduğunu da anlatıyordu. Gazi, “müteyakkız ve itinalı olmak lüzumunu” belirtmişti.

    Meclis’te 1924 Anayasasına göre Tahkikat Encümeni (Soruşturma Komisyonu) kurulmuş, İhsan Bey’in Yüce Divan’a sevki yönünde rapor hazırlamıştı.

    MECLİS, 26 OCAK 1928

    Yavuz zırhlısını Enver Paşa, savaşın başlangıcında Almanlardan ‘satın almış’, “Yavuz Sultan Selim” adı verilmişti. Deniz savaşlarında büyük kahramanlıklar göstermiş, milli bir simge haline gelmişti.

    1930’larda önce “Sultan”, ardından “Selim” kelimeleri de çıkarılacak, milli hafızada güçlü yeri bulunan “Yavuz” adı korunacaktır.

    Tamiri gereken Yavuz, Haliç tersanesine sığmıyordu. Bunun için Gölcük’te 30 bin tonluk bir “havuz” inşa edilecek, oraya çekilip tamirata başlanacaktı.

    Bu, Gölcük tersanesinin başlangıcıdır.

    Bahriye Vekili İhsan Bey, uzun görüşmelerden sonra Fransız Penio şirketiyle anlaşmış, imzalar atılmıştı.

    26 Ocak Perşembe günü Meclis’te görüşüldü. İhsan Bey, uzun konuşmasında kendini savundu. Kendisinin ve yakınlarının malvarlıklarının araştırılmasını istedi. Masumiyetinden emin olduğunu belirterek Yüce Divana gönderilmesini talep etti.

    Soruşturma Komisyonu sözcüsü Hakkı Tarık Bey, neden yolsuzluk gördüklerini anlattı.

    ADALET BAKANI KÜRSÜDE

    Adalet Bakanı, Mahmut Esat (Bozkurt) Beydir. Irkçı ve otoriter görüşlerini hoşgörmek mümkün değildir. Fakat dik duruşlu, prensipli bir insandır.

    1924 Anayasası Meclis’te görüşülürken Cumhurbaşkanı Gazi’ye Meclis’i fesih, yani seçimleri yenileme (ve böylece muhalefeti Meclis dışı bırakma) yetkisinin verilmesine sonuna kadar karşı çıkmış, Meclis’in Cumhurbaşkanından üstün olduğunu savunmuş, kendisini Gazi de ikna edememişti. Kin de duymamış, işte Adalet Bakanı yapmıştı.

    Bu konuda benim “Atatürk’ün Anayasası 1924” adlı kitabımda ayrıntılar vardır.

    Kürsüye gelen Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey, Yüce Divan’a sevk kararını savunur. Şu sözleri önemlidir:

    “Türk hâkiminin nazarında, bir bakanı muhakeme etmekle, dağlar başında kimsesiz kalmış bir Türk çobanını muhakeme etmek arasında asla fark yoktur ve olamaz.” (Zabıt Ceridesi, 26.1.1928, s. 96)

    YARGIYA GÜVENMEK

    Yüce Divan sıfatıyla Yargıtay, 16 Nisan’da “memuriyet vazifesini suistimal” ve “fesat karıştırmak suretiyle irtikaba teşebbüs” suçundan İhsan Bey’i ve iki arkadaşını mahkum ettiğinde, gazeteler Adalet Bakanı’nın sözlerini hatırlayarak manşet yapmışlardı. İşte Vakit gazetesinin 17 Nisan günlü manşeti


    “Cumhuriyetin bir Bakan ile bir çobanı aynı safta gören yüksek adaleti dün tecelli etti: Sabık Bahriye Vekili İhsan Bey iki sene ağır hapse mahkum oldu. Sabancalı Hakkı Bey bir sene, Fikret ve Nazım Beyler de dörder ay hapsedilecekler.”

    İhsan Bey sonradan Demokrat Parti tarafını tutacak, “İsmet Paşa’nın kini” yüzünden mahkum edildiğini savunacaktır. Komisyon tezkeresinde Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi itibarlı isimlerin bazı fiiller hakkında “muhalef şerhi” yazdıklarını da belirteyim.

    Ben Yüce Divan kararının doğru olduğunu düşünüyorum.

    Fakat “güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar” kuralı, Cumhuriyette de hükmünü icra edecektir. Ahmet Ağaoğlu, Yakup Kadri, Şevket Süreyya bu sorunu yazmışlardır.

    Netice: Denetim ve denge yoksa, güç mutlaka bozar.

    5 min
  • İslam düşmanı bir delinin övgüsünden mutlu olunur mu? Mehmet Ocaktan

    Son dönemde memlekette olup bitenlerden o kadar yorulduk ki artık bir rutine dönüşen problemler konusunda sağlıklı değerlendirmeler yapmaktan bile aciz kalmış durumdayız.

    Hukuku, adaleti, hakkaniyeti kaybettiğimiz için ekonomik krize çözüm üretemiyoruz, borsada gerçekleşen asrın soygununu sadece seyrediyoruz.

    Sanki içeride yaşadığımız can yakıcı problemler yetmiyormuş gibi bir de dış politikada savruluş hikayemiz var ki onu akıl, mantık ve uluslararası ilişkiler gerçekliği ile izah etmek mümkün değil.

    Dünyadaki güç dengeleri açısından değerlendirildiğinde, savunma vizyonumuz itibariyle ayağımızı sağlam bastığımız en akılcı seçenek olan NATO ittifakının güçlü bir ülkesiyiz. Ama buna rağmen zaman zaman ‘eksen savrulması’ yaşadığımız için, Türkiye açısından hiçbir gerçekliğe tekabül etmeyen ‘Şangay Beşlisi’ şarkıları söylemekten de kurtulamıyoruz.

    Şimdi yeni hikayemiz Mekke İttifakı… Birileri, Türkiye’nin neden böyle bir ittifakın içinde yer alması gerektiğinin makul ve mantıklı bir izahını yapabilir mi acaba? Herhalde diplomasiye vakıf olan hiç kimse, NATO’nun en saygın üyelerinden birisi olan Türkiye’yi, olası bir saldırı halinde Suudi Arabistan ve Pakistan’ın koruyacağı gibi bir absürtlüğe prim vermeyecektir.

    Ama talihsizliğe bakın ki iktidar, Türkiye açısından asla stratejik öncelik ifade etmeyen ve de geleceği olmayan bu ittifak hikayesini parlatmaya çalışıyor.

    Ancak görünen o ki Türkiye bu ittifak macerasında dönülmez bir noktaya doğru ilerliyor.

    Son gelişmelere göre söylemek gerekirse Türkiye, Suudi Arabistan’ı Husi’lerden, bir başka deyişle İran’dan korumak için asker göndermeye hazırlanıyor. Ne yazık ki Türkiye’nin savunma stratejileri açısından böylesine irrasyonel bir durumun izahını yapmak mümkün değil. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye, sonunun nasıl biteceğini bilmediğimiz bu ittifak hikayesinden dönmeye pek niyetli değil…

    Bilindiği gibi Yemen’deki Husi unsurlarının Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının ardından geçtiğimiz hafta acil olarak toplanan Mekke İttifakı, ortak caydırıcılık mekanizmasını yürürlüğe koydu. Alınan karar doğrultusunda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan; mutabık kalınan askeri güç ve kabiliyetlerin Krallık sınırlarına süratle konuşlandırılması konusunda uzlaşmaya vardı.

    Hiç kuşkusuz bu karar en çok ABD Başkanı Trump’ı mutlu etti… Her ne kadar ittifak anlaşmasının içeriği konusunda net bilgilere sahip olmasak da anlaşmanın nihai hedef olarak, İsrail ve Amerikan saldırılarına karşı direnen İran’ın kontrol altına alınmasını amaçladığı anlaşılıyor.

    Alınan bu karar, sonuçları itibariyle İran’ın durdurulmasını sağlayacağı için, nihai olarak soykırımcı İsrail’in işine de yarayacaktır. İşte tam da bu yüzden Trump, Mekke İttifakı’nı çok ama çok seviyor…

    Nitekim gazetecilerin, Mekke İttifakı’nın kararı ile ilgili sorularını cevaplandıran Trump, “Türkiye Suudi Arabistan’a yardım etmek istiyor. Bunun harika bir şey olduğunu düşünüyorum” diyerek Türkiye’ye övgüler yağdırıyor.

    Trump, Türkiye ve Pakistan’a bu kadar övgüler yağdırırken kendisi açısından doğru bir iş yapıyor aslında. Zira Mekke İttifakı’nın, şu ana kadar Husiler ve İran bağlamında verdiği fotoğraf dikkate alındığında, doğal olarak en çok Trump ve Netenyahu’u mutlu olması kaçınılmazdır.


    6 min
  • Maalesef Türk halkının yüzde 70’i Bahçeli’yle aynı fikirde değil - Elif Çakır

    Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli de fon vurguncularının isimlerinin açıklanmasını ve cezalandırılmasını istedi. Dün partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada devlete “devletimizin ilgili kurumları olan biteni, çalanı, talan edeni kamuoyuna açıklamalı, doğru bilgilerle kamuoyunu aydınlatmalıdır. Hiçbir yolsuzluk ve hukuksuzluk, hukuk önünde koruma görmemelidir” çağrısında bulundu.

    Ve cümlesinin hemen devamında da yine belediyeler üzerinden ana muhalefet partisine yüklendi:

    “Belediyelerde yaşanan yolsuzluk ve ahlaksızların ülke düzeyinde yayıldığı bir dönemde siyaset adına bunların üstünün örtülmesine, kamu malına zarar verenlerin, yetim hakkına el uzatanların masumlaştırılmasına fırsat verilmemelidir.”

    Diyor ki Bahçeli:

    “Bununla birlikte dikkatinizi çekmek isteriz ki bu süreçte özellikle muhalefet çevresinde elma ile armut aynı kefede tartılmaya kalkılmakta, kamuyu yanıltmak, yönlendirmek ve tahrik etmek amacıyla organize suç şebekesi hâline gelmiş, kamu mallarına el uzatmış, milletimizin üzerine çökmüş belediyelerdeki ahlaksızlıklar grubunun eylemleri milletimizden saklanmaya, üstü örtülmeye çalışılmaktadır.”

    Ben bu iki paragrafı aldım ama Sayın Bahçeli dün konuşmasında Yeni Parti’ye yüklendikçe yüklendi.

    Fakat Cumhur İttifakı’nın içindeki yüzbinlerce vatandaşı dolandıran, borsada milletin üç kuruşuna çökenlere ise ortaya karşılık sadece iki cümle sarf ediyor.

    Yüz binlerce vatandaş dolandırılmış; iktidarın içindeki “ahlaksızlar grubu”, yetkilerini ve makamlarını kötüye kullanarak borsada kendilerinin kazanacağı, vatandaşın ise kaybedeceği bir düzenek kurmuş. Üç kuruş koyup milyonları ceplerine indirmişler.

    Ak Parti Grup Başkan vekili hukukçu Özlem Zengin bunun “örgütlü suç” olduğu söylemiş, TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada “Kim yanlış yaptıysa, kim hukuku ihlal ettiyse, kim vatandaşlarımızın parasını gasbettiyse siyasi görüşüne, makamına, kimin yakını olduğuna bakılmaksızın hesap vermelidir” demişti.

    Fatma Betül Sayan Kaya günah keçisi ilan edildi ama bu “ahlaksızlar grubunun” tek üyesinin o olmadığı yönündeki iddialar ortada. Bakan yardımcılarının, milletvekillerinin, bakan çocuklarının ve üst düzey bürokratların isimleri günlerdir kamuoyunda dolaşıyor.

    Kendi partisinde yolsuzluğa, rüşvete ve haksız kazanca bulaşanlara müsamaha göstermeyen, yozlaşmış isimleri kulaklarından tuttuğu gibi kapının önüne koyan MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, kamuoyunda bu denli ayyuka çıkmış fon vurguncularına karşı da “ama”, “fakat”, “lakin” demeden aynı kararlılıkla tepki göstermesi, itiraz etmesi gerekir.

    Yeni Parti’ye beş paragrafla yüklenmeden fon soyguncularına iki cümle sarf etmek pekala mümkün.

    ***

    Gelelim madalyonun öteki yüzüne.

    MHP lideri Bahçeli “devletimizin ilgili kurumları olan biteni, çalanı, talan edeni kamuoyuna açıklamalı” diyor.

    Devletimizin ilgili kurumlarının maalesef MHP lideri Bahçeli’nin bu talebini yerine getirmeleri pek de muhtemel gözükmüyor. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi devlet kurumları diye bir şey bırakmadı maalesef. Bu sistemde “kurum”u yöneten de “denetçi” atanan da aynı iradeye bağlıdır. Hatta bazan isimler iç içe geçiyor.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bütün yetkileri tek elde toplayan bir model olmasaydı, denge denetim mekanizmalarını çalıştıran, güçler ayrılığı ilkesini koruyan bir hükümet modeli olsaydı bugün böylesi bir yozlaşmayla, çürümeyle karşı karşıya kalınmazdı.

    MHP lideri Bahçeli “Türk adaletine güvendiğini” söylüyor ama toplumun yüzde 70’i maalesef haklı olarak Türk adaletine güven duymuyor.

    Adalet Bakanı Akın Gürlek de yatarım gelmesi için “hukuk güvenliğini”sağlamak gerektiğini söylemedi mi? Hukuk güvenli nasıl bozuldu, değil mi?

    Toplumun yüzde 70’i Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü rakip olan Ekrem İmamoğlu’nun yargı eliyle siyaset sahnesinden alındığını gördüğü için Türk adalet sistemine güven duymuyor.



    9 min
  • İlahi adalet işaret mi veriyor? İbrahim Kahveci

    Turpun büyüğü heybede dedikleri şeyi gördük. Yakın tarihimizin en büyük turpu fonlardan çıktı.

    Mesela sadece ve sadece Destek Finans hissesinde foncular daha şimdiden 315 milyar 7334 milyon lira kaybetti bile.

    Devamı da geliyor.

    SPK verilerine göre ‘Foncu Çocukların’ kümülatif borsa zararı 5 trilyon 452 milyar lira; ya da dolar bazında 121 milyar 253 milyon dolar.

    Halka açık kısımdan doğrudan yatırımcıların zararı ise 2 trilyon 240 milyar lira; veya 49 milyar 872 milyon dolar.

    Asrın yolsuzluğu diyerek asrın zulmünün yaşandığı İBB davasında yolsuzluk dedikleri ama daha tek kuruş bulamadıkları iddialar ise 170 milyar lira. Bunun da 60 milyar lirası “o yerin altında maden vardı, çıkartılsaydı bu kazanç elde edilirdi” hikayesi.

    İnsanların eşleri, çocukları gözaltına alınıp “itirafçı ol” denildi. Tarihte görülmedik zulüm. Veya “şu kağıdı imzala, yoksa eve değil kodese girersin” şekliyle alınan itiraf dedikleri iftiralar.

    Savaşta bile uygulanan dokunulmaz kutsal ne varsa İBB Davasında muhalif tutuklulara uygulandı. O nedenle asrın yolsuzluğu denilen dava bazı işaretler veriyor.

    ***

    Bu davanın ilk başladığı günlerde söyledim: Ben ‘17-25 Aralık AK Parti Yolsuzluk’ davasında ortaya çıkan ayakkabı kutularına da bakmamıştım. Çünkü FETÖ orada yolsuzluk adı altında siyasi emelini gerçekleştiriyordu.

    Aynı yaklaşımım İBB davasında da geçerli. Bu sefer iktidar yolsuzluk iddiası adı altında siyasi hesabını görüyor…

    Görüşüm bu.

    İyi de bu görüş sadece benim değil; piyasaların görüşü de bu şekilde. Gerçek bir yolsuzluk iddiası ve yolsuzlukla mücadele olsaydı 60 milyar dolar ülkeden neden kaçar ki? Yüzde 38’lerde dolaşan tahvil faizleri yüzde 51’lere neden çıkar ki?

    Kuyu tipi cezaevine atılanlara mı bakacağız yoksa evinden çok çok uzaklara kelepçeli sevk edilen kadınlara mı?

    Ne dramlar yaşandı İBB davasında biliyor musunuz? Evladından koparılan anneler, kızının kokusunu alamayan babalar…

    İsnat edilen suç gerçek olsa dahi yatarını geçmiş tutuklulara bir şey diyen var mı? Evinin 3 kuruşuna baktığı halde emekli maaşı bile dondurulanlar ne oldu? Maddi imkansızlık nedeniyle evladının okumasını kesenler…

    Diyorum ya, İBB davasına insani gözle baktığınızda savaşlarda bile uygulanmayan uygulamaları görebiliyorsunuz.

    ***

    Peki, ne oldu şimdi?

    Trup dedikleriniz 1 trilyona yakın foncu çocuklarda çıktı. O turplar piyasaları öyle salladı ki, 2 trilyon 240 milyar zarar sadece borsada oluştu.

    Silkeleme olayı sadece borsada mı olacak sanıyorsunuz?

    Kredi kartını ödeyemeyenlerin sayısına baktınız mı? Likidite sorununu hiç hesaba katıyor musunuz? Hele hele piyasada oluşan güven erozyonunu…

    Gedik Yatırım çalışmasında fon krizinden etkilenen borsa şirketlerinin sayısının 240 civarında olduğunu açıkladı. Bu şirketlerden birçoğunun adı kötüler listesinde… Kim iş yapacak bu şirketlerle? Nasıl ticari ilişki kuracaksınız?

    Kısaca foncu çocuklar sadece borsayı vurmadı… Devamında yaşanacak sıkıntıları bekleyin bakalım.

    Ya aileler? Bütün servetini kaybedenlerin yaşadıkları ve yaşayacakları dramlar ne olacak? İtibarını ve umudunu kaybedenler ne olacak? Başına sıkıp intihar etti diye insanlar unutulacak mı?

    İyi ama hepsinden öte iktidarın sosyal açmazı ne olacak? Dindar nesil yerine foncu nesil yetiştiğini nasıl izah edecek topluma? Kendi içinden çıkan vurguncuları görmezden gelerek nereye varacak?


    5 min
  • Bizim yasağın aynısı, Azeri şivesiyle - Yusuf Ziya Cömert

    Daha önce geçtiğiniz bir yoldan geçer gibi. Daha önce seyrettiğiniz ve piyasa yapmış bir filmin yeniden vizyona sokulması gibi.

    “Biz bu filmi görmüştük’ tarzı bilgiçlikler gayet ‘banal’dır. Ama bu, ta kendisi.

    Daha önce İstanbul şivesiyle yazılmış ve okunmuş metinler bu defa Azerbaycan şivesiyle yeniden yazılıyor, yeniden okunuyor. Tezler yeniden üretiliyor, yeniden savunuluyor.

    Replikler aynı.

    Şive Azeri Türkçesi olduğu için daha mı sempatik?

    “Sentyabrın 21’de Nazirler Kebineti dövlet ümumtahsil mekteblerinde şagirdlerin geyim gaydalarına değişiklik edib.”

    “Yeni qaydalara göre mektebli formasının vahidliyini pozan ve ümumi tehsilin dünyevilik prinsipine uyğun olmayan elementlerinden istifadeye yol verilmir.”

    Azeriler ‘yasak’ yerine ‘kadağan’ kelimesini kullanıyorlar.

    Kadağan eski Moğolcadan buralara kadar gelmiş. ‘Yasak’ da Moğolca kökenli, ‘yasa’dan türetilmiş.

    “Mekteblerde hicab ‘kadağan’ edildi diyorlar.

    Laiklik biliyorlar. Ama yerine daha çok ‘dünyevileşmek’ kelimesini tercih ediyorlar.

    Bizim ‘dünyevilikçiler’ ‘kamusal alan’ diyorlardı, Azerbaycan’dakiler ‘İçtimai yer,’ ‘içtimai saha’ veya ‘dövlet sahası’ diyor.

    Bizim yerli yapım yasak filmini seyrederken müşahede ettiğimiz rollerin hepsi Azerbaycan yapımı filmde de mevcut.

    İsimleri bilmiyorum ama yazıları, paylaşımları okursanız bizdeki muvafık ve muarızların her birinin karşılığını bulabilirsiniz.

    Zekeriya Beyaz’ın Azerbaycan versiyonunu bile bulabilirsiniz.

    Bizdeki başörtüsü yasağının açık bir yasal dayanağı yoktu. Anayasada veya mevzuatta yeri yoktu.

    Azerbaycan Hükümeti’nin yaptığı düzenlemede de başörtüsünü yasaklayan açık bir ifade yok.

    Ancak okullarda uygulanmaya başlanmış. Belki hepsinde değil ama bir kısmında uygulanmış.

    Türkiye’de başörtüsü yasağına yıllarca maruz kalmış insanlar var. Yazarlar, çizerler, siyasetçiler, kendi halinde vatandaşlar.

    Başörtüsü yasağını haklı olarak yadırgıyorlar ve itiraz ediyorlar.

    Tabii ben de itiraz ediyorum.

    Şimdi, Türkiye’deki başörtüsü yasakları sırasında yüzlerce defa yazdığım cümleleri tekrar mı yazayım?

    Hayır yazmayayım. Lüzumsuz tekrara girmeyeyim.

    Başörtüsü yasağı konusundaki fikrim değişmedi. Nerede olursa olsun hak ihlali.

    Ama nereden çıktı bu yasak?

    Biz “iki devlet tek millet”ken.

    Hele bizim cumhurbaşkanımızla onların ‘prezident’i bu derece ‘gardaş’ bu derece sıkı fıkıyken?

    Biz, Ermenistan’la savaşlarında İHA’larımızla, SİHA’larımızla istihbaratımızla Azerbaycan’daki ‘gardaş’larımıza anlı şanlı bir zafer armağan etmişken.

    Nasıl olur böyle bir yasak?

    Devlet Başkanı Aliyev tam olarak aynı fikirde değil.

    Zaferi gendimiz gazanmışıg, diyor. Silahları gendi pulumuzlan almışıg.

    Hem de dünya piyasalarındaki fiyattan bir guruş aşağı olmayan bir fiyatla.

    Bu konuşmada Türkiye’nin veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adı açıkça geçmiyor ama muhtevasında saklı kuvvetlice bir sitem var.

    Bu sitemli konuşmalarla başörtüsü yasağı arasında bir nedensellik aramalı mıyız?

    Yasağı savunmak için mi böyle konuştu Aliyev?

    Belki.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan BM genel kurulunda Netanyahu’yu şiddetle itham eden bir konuşma yaptı.

    Daha sonra, Netanyahu’nun konuşması sırasında birçok delegasyon genel kurul salonunu terk etti.

    Salonu terk etmeyip Netanyahu’yu dinleyenler arasında Azerbaycan delegasyonu da vardı.

    Azerbaycan, Karabağ savaşı sırasında İsrail’den de büyük destek aldı.

    Tamam, aralarında bizimki kadar akrabalık yok ama derin bir dostluk var.

    Bu çelişik durum, durduğu yerde bir soğukluğa sebep olmuş olabilir mi?

    Hayır. Devletler arasındaki ilişkiler böyle durağan sebeplerle bozulup düzelmez.

    Daha derinde bir sebep olması lazım.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yasak konusunda henüz bir açıklama yapmaması da dikkate değer.

    Başörtülü kızlar Azerbaycan rejimini tehdit mi ediyor?

    Zannetmiyorum. Başörtüsü oralarda Türkiye’deki kadar yaygın ve görünür değil.

    Ayrıca bir tehdit de değil.

    Yasağın yanlış bir yasak olduğu Türkiye’deki tecrübeyle sabit.

    Aliyev işler düzgün, doğal akışında giderken başına bir iş almış oldu.

    Bu da Türkiye’deki tecrübeyle sabit.

    5 min
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kim üzüyor? Akif Beki

    AK Parti Sözcüsü Çelik, ‘en iyi savunma saldırıdır’ modunu açtı. Partilerinin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın saldırıya uğradığı gerekçesiyle.

    Oysa fon tokatçılığında bir saldırı var ama fonzedeler uğradı, kendileri değil.

    Bir kumpas olduğu doğru ama AK Parti’ye kurulmadı, millete kuruldu.

    Asıl hedef iktidar, asıl mağdur AK Parti değil. Hedef de mağdur da parası deve edilen millet.

    İktidarın kendisini, liderini ve kadrolarını koruma refleksi anlaşılabilir. Fakat milletin parasını çoğaltacakken kendi parasını çoğaltanları koruma pahasına mı?

    Korunacaklar sıralamasında önceliği kendine veremez iktidar, millete vermek zorunda. Vurguncuları yakalayıp cezalandıracak, ortaya çıkarmaya çalışanları değil.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı üzüntü ve yıpranmadan korumanın yolu da milleti üzmemekten, vatandaşı yıpratmamaktan geçiyor.

    Milleti üzenleri Cumhurbaşkanı’nı üzmemenin arkasına saklayıp korumaktan geçmez o yol.

    Savunmadan saldırıya geçmek, siyasi rakiplerle çekişmelerde başvurulacak bir taktik.

    Fon dolandırıcılığı ise iktidarla muhalefet arasında bir anlaşmazlık değil. Milletle devlet gücü, yetkisi ve nüfuzu kulananlar arasında bir boyuta sahip.

    Böyle bir denklemde en iyi savunma, saldırı olamaz. Karşı atakla susturmaya, bastırmaya kalkmak hesap vermekten kaçınma, örtbas gibi görünür.

    Vurguncuların üstüne gidenlerin üstüne gidiliyorsa... Üstüne gitmeyi bırakıp üstünü kapatmaya mı dönüldü, diye sordurur? Sorulmaya başladı bile.

    “Fon dolandırıcılığında en ağır fatura gazetecilere kesildi; Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı tutuklandı, İsmail Saymaz ve Murat Ağırel’e ev hapsi geldi” haberlerine sebebiyet verilmeyebilirdi.

    Sözcü’ye “çaldığını verene af varsa yazan da silsin, affolsun” manşeti attırılmayabilirdi.

    Kaldı ki o gazeteciler, Yeni Parti’nin iddialarını aktarmaktan, soru sorup bir fotoğrafı kurcalamaktan öteye geçmiyor. Kabak niye onların başına patladı?

    ‘Fon filmine karıştınız mı, vurguncularla ilişkiniz ne’ sorularından ikisinde rakam başka, isim başkasıymış. Ticaret Bakanı Bolat’la Aile Bakanı Göktaş cevaplarını verdiler.

    Olması gereken budur zaten. Yalansa çıkar yalanlarsın. Yalan değil de bir yanlışlık varsa para miktarını, isim benzerliğini düzeltirsin, biter.

    Düzeltmen dikkate alınmaz, peşin suçlu ilan edilirsen de iftira, karalama davası açarsın.

    Bundan halkı yanıltıcı bilgiyi yayma suçlamasıyla gazetecilere tutuklama, ev hapsi mi olur?

    Hem ‘ben açıklamıyorum, siz de sormayın, lekelenmeme hakkı var, kimse üstüne gidip kurcalamasın’ tavrı, bir şey saklandığını düşündürür.

    SUÇLAMAK MUHALEFETE KATLANMAK İKTİDARA

    Defanstan çıkıp karşı atağa geçme taktiği, en azından bu konuda iktidarı koruma amacına hizmet etmiyor. Yaramadığı, ters sonuç ürettiği baştan belli.

    AK Parti inanmıyorsa eskiden kendine kılavuz aldığı Şeyh Edebâli’nin Osman Gazi’ye öğütlerine tekrar baksın.

    Ne diyordu; “artık beysin; öfke bize uysallık sana, suçlamak bize katlanmak sana...”

    Artık iktidarsan öfke ve suçlamak millete, muhalefete düşer. Uysallık ve katlanmak yani hesap vermek de sana.

    Hesap sormak iktidara, vermekse muhalefete ve gazetecilere düşmüyor.

    Tüm liste açıklansın, vurguncularla mağdurlar belli olsun, aramızdaki akla kara çıksın, AK Parti gerçek bir aklanmaya girişsin, meydan haksız suçlamalara bırakılmasın, ak kalmayı başaranlar zan altından kurtarılsın isteyen AK Parti’liler yok mu?

    Grup Başkanvekili Zengin, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Saral, İçişleri Bakan Yardımcısı Turan, AK Parti milletvekili Bayram iktidarın kötülüğünü mü istiyordu? Karalamak, kötülemek, iktidara saldırmak için mi konuşuyorlar?

    Eski Akıncılar Derneğinin devamı İnsan ve Medeniyet Hareketi aynı niyetle uyarıyor. Onların da maksadı iktidara yol göstermek.

    “Dini söylemler, kardeşlik bağları ve kişisel itibar; şeffaflığın, denetimin ve hesap verebilirliğin yerini tutamaz” diyorlar. Tutar mı?

    ‘Ezanın, bayrağın, kişisel itibarın arkasına saklanmayın’ çağrısıdır.


    5 min
  • Azerbaycan’da laik istibdat - Taha Akyol

    Çok defa ayrı konular sayılan “laik” ve “istibdat” kelimelerini bilinçli olarak aynı başlık içinde kullandım. Amacım, kültürel genlerde kuvvetli istibdat eğilimi varsa, gücü yeten laik iktidarlar da gücü yeten muhafazakâr iktidarlar da istibdada yöneliyor.

    Güç karşısında insanların haklarını koruyacak kavram, “hürriyet”tir. Bu açıdan bakmalıyız.

    Azerbaycan’da ve Orta Asya cumhuriyetlerinde “düzenlenmiş seçimler”le otokratik iktidarların bulunduğu bir gerçektir. Doğu Avrupa’da bile demokrasinin sıkıntılar yaşadığı düşünülürse bu cumhuriyetlerdeki durum kolayca anlaşılabilir.

    Hangi gelenekle, hangi köklü kurumlara dayanarak demokrasi olabilirdi?.. Feodal istibdattan komünist komünist totaliter diktatörlüğe sürüklenmişlerdi.

    Fakat Azerbaycan farklı olmalıydı. Çünkü Azerbaycan “Ceditçilik” ve “Ziyalılar” (Aydınlar) denilen Türk aydınlanma hareketinin en erken merkezlerinden biriydi.

    AZERBAYCAN AYDINLARI

    Azerbaycan’ı ben daima ikinci vatanım gibi hissettim. Gençlik heyecanlarımda, “Azerbaycan Turan yolu” idi. Kapılar açıldığında Sovyet coğrafyasında ilk gittiğim ülke Azerbaycan’dı.

    Lider Ebulfez Elçibey, bu çağın Dede Korkut’u Bahtiyar Vahapzade, Oğuzlar tarihi uzmanı Prof. Süleyman Aliyarov, Azerbaycanlı Kadınlar Müdafaa-i Hugug Cemiyeti’nın sadrı (başkanı) Dilara Aliyeva… Duygulu sohbetlerimiz… Namık Kemal ve Ziya Gökalp’i de Hüseyinzade Ali ve Hasan Zerdabi’yi de aynı aşinalıkla anmış, kitapları hakkında konuşmuştuk.

    Dilara Hanım bir Atatürk hayranıydı. Evinde “Kalpaklı Kemal Paşa” portresi vardı.

    Büyük düşünürler Hüseyinzade Ali ve Musa Akyiğitzade’nin Türkiye’deki milliyetçi fikriyat üzerinde de büyük katkıları oldu. Ziya Gökalp’in arkadaşıydılar.

    Musa Akyiğitzade, iktisadi liberalizme karşı “milli iktisat” görüşünün öncülerinden biri oldu; yani sanayiin gelişme aşamasında dış rekabete karşı korunması.

    Hilmi Ziya Ülken, “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi”nde Cumhuriyet’in “korumacılık” politikasının fikri öncülerinden birinin Akyiğitzade olduğunu belirtir; “değerli bir düşünürdü, saygıyla anmak gerekir” diye yazar.

    Ve Ağaoğlu Ahmet Bey… Milli Mücadele Ankara’sında ilk Matbuat Müdürü, Halk Fırkası içinde “murakabe” (denetim) ve “hürriyet” fikirlerinin savucusuydu.

    Nihayet, “Müstegil Azerbaycan” (Mayıs 1918) devletinin kurucu lideri Mehmet Emin Resulzade’nin kabri, Ankara’dadır.

    Hepsini saygıyla, rahmetle anıyorum

    Böyle bir ülkeye başörtüsü yasağını hiç yakıştıramıyorum.

    KİM DEĞİL, NASIL?

    Azerbaycan’daki otoriter rejim biliniyor. Şimdi laiklik adına okullarda öğrencilere ve öğretmenlere başörtüsünü yasakladı. Hür muhalefeti bastırmış olması, seçimleri “düzenlemesi”, fikir ve ifade hürriyetini tahdit etmesi aynı otoriterliğin diğer unsurlarıdır.

    Güçlü muhalefet olsaydı, güçlü sivil toplum kuruluşları olsaydı, güçlü hür matbuat (basın) olsaydı bunu yapamazdı. Bu tablo, istibdadın “bizden” veya “sizden” olmasının aldatıcı olduğunu gösterir. Elinde kılıç varsa kime ineceği belli olmaz.

    Bu bakımdan, “kim?” değil “nasıl?” diye düşünmeliyiz. Nasıl bir rejim, nasıl bir yönetim?

    Doğru cevabı kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, iktidar dışında güçlü kamusal ve sivil kurumlar, hürriyet fikrini ideolojilerinden değerli bulan etkili kamuoyu… Biz bile bunu başaramadık.

    ALİYEV’E ULAŞIR MI?

    Bu yazım Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’e ulaşır mı bilmiyorum. Çevresinden birileri okuyacak, en azından kendilerine rapor edilecektir.

    Babası merhum Haydar Bey olsaydı, kalkıp giderdim, meseleyi konuşmak için.

    Meseleyi “güç gösterme” duygusunun aldatıcı cazibesine kapılmadan düşünmelerini dilerim: Siz bu kızlara modern eğitimi yasaklıyorsunuz! Gencecik yaşlarında onların hayatını kasvete, ailelerini ıstıraba boğuyorsunuz.

    Görmeniz lazım; yeni bir nesil geliyor; başı açık arkadaşları onları destekliyor, onlarla beraber direniyorlar. Bu, hürriyet ruhunu görmelisiniz.

    Bu yasak, akla aykırı olduğu gibi vicdanlarda da büyük yaralar açmaktadır. Açın kapıları, okusunlar, okutsunlar.

    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR