
Sign up to save your podcasts
Or


Yapay zekâ buldu. Latince kökenli “Fiat justitia, ruat caelum” ifadesinin Türkçe karşılığı imiş. “Adalet yerini bulsun, varsın kıyamet kopsun” (veya gök kubbe yıkılsın) şeklinde bizde de siyaset gündemine giren söz.
En son Bülent Arınç hatırlattı o sözü, eski Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e atfen.
Yapay zekâ, bu sözün, hukuk felsefesinde iki büyük akımın çatışmasını özetlediği bilgisini de getirdi, şöyle ki:
-Adalet Merkezli Görüş (Deontoloji): Doğru olanı yapmak bir görevdir. Sonuçları kötü olsa bile adaletten taviz verilemez.
-Faydacı Görüş (Utilitarianism): Bu söze karşı çıkanlar ise “Eğer gök kubbe yıkılacaksa (yani toplum yok olacaksa) adalet kimin için tecelli edecektir?” sorusunu sorarak, yasaların ve kararların toplumsal fayda ile kamu düzenini koruması gerektiğini savunur.
Sanıyorum bu sözü bizde bir de, AYM kararlarına rağmen “hak ihlâli” giderilmeyen Tayfun Kahraman’ın eşi Meriç Kahraman yazmıştı bir sosyal medya mesajında.
Şimdilerde fon vurgunu dolayısıyla bir kere daha hatırlanıyor bu söz. “Adalet yerini bulsun, varsın kıyamet kopsun.”
Bu olayda “kıyametin kopması” herkes için farklı boyutlarda gerçekleşecek gibi gözüküyor, onun için de herkes kıyametin kendi başına kopmaması için çareler arıyor. “Faydacı görüş”ün mensuplarından geçilmiyor.
Olay Cumhur İttifakı’nın en keskin iktidar döneminde gerçekleşti. Ak Parti’nin mutlak, MHP’nin yandan desteklediği bir iktidar döneminde. İktidar siyaseti dizayn ediyor, rakipleri yargılıyor, saf dışı bırakıyor vs.
Bir kere iş bu noktaya gelinceye, yani milyarlarca liralık – dolarlık yolsuzluklar gerçekleşinceye kadar kimse fark etmeden ya da herkesin fark edeceği açıklıkta icra edilinceye kadar herhangi bir denetim mekanizmasına takılmamış olması denetim mekanizmasının iflâsını sergiliyor.
İkincisi, vurgunun bir yerinde iktidarın pek yakınındaki isimlerin bulunması… En sembol kişi, Ak Parti’de genel başkan yardımcılığı yapıyorken yakalanmış durumda… Bu yönüyle listede kimlerin var olduğu sorusunun en çok iktidar cenahını tedirgin ediyor olması normal.
Böyle bir vurgunda işe Meclis’in – Yargı’nın el koyması beklenir.
Yargı el koymuş durumda evet, ama Yargı iktidar tarafından etkilenme kuşkusu taşıyor. Onun için “Yargıya güven” sorunu var.
Meclis’te ise Cumhur İttifakı etkinliği var ve vurguna ilişkin bir Meclis Araştırması yapılması, iktidar cenahının oylarıyla reddediliyor. Ak Parti grup başkanvekili Özlem Zengin’in “Araştırma yapılsın, liste açıklansın” talebi bile dikkate alınmamış durumda.
Medya… Medya halk adına denetim yapar demokratik ülkelerde. Bizde medyanın önemli, hatta çok önemli bir kısmı iktidarın denetiminde. Ancak olay o kadar “fahiş” ki, iktidar medyası olarak bile işin üstünün örtülmesi imkânı yok. Kaldı ki hâlâ işin dâvâ boyutunu kaybetmeyen ve tam da orada bir yaralanma gerçekleştiği kaygısını taşıyan bir kesim, “Ak”ın “Kara”nın ortaya çıkmasını istiyor.
Bu arada, olaya iktidar denetimi dışında bakıp işin içindeki bit yeniklerini araştıran medya mensupları ise, diğerlerine gözdağı mesajı taşıyacak nitelikte takibata uğruyor.
Fon soygunu pilavı daha epeyce su kaldıracak gibi görünüyor… Soygunun merkezinde yer alan fonlardan astronomik seviyede kazanç elde ettikleri açıklanan 214 kişi var. Bunların 141’i gerçek kişi, 73’ü şirket. Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre Tera, Pusula ve Hedef fonlarından önceden bilgi alarak çıktıkları anlaşılan kişilerin elde ettiği kazanç toplamı 188 milyar liraya yaklaşıyor.
188 milyar deyip geçiyoruz ama bahsettiğimiz miktar az buz bir para değil. Bu öyle bir para ki -yapay zekaya yaptırdığım hesaba göre- yaklaşık 4 milyon üniversite öğrencisine bir yıl boyunca ayda 4 bin TL kesintisiz eğitim bursu sağlanabilir.
Bu parayla tam teşekküllü, laboratuvarlı ve spor salonlu iki binden fazla yeni devlet okulu inşa edilerek eğitim altyapısı tamamen yenilenebilir.
Bu parayla, piyasa değeri 188 milyar liranın altında olan Türk Telekom ya da Sabancı Holding gibi dev şirketlerin -hisseleri değil- tamamı satın alınabilir. Tahmini olarak 250 adetten fazla ALTAY tankı üretilebilir. 15 Temmuz Şehitler Köprüsünden 22 adet daha inşa edilebilir.
Böylesine muazzam miktarda bir paradan bahsediyoruz... Sıradan bir hırsızlık olayı değil karşımızdaki. Bu bakımdan kamuoyunun tepkisini ve beklentilerini de hükümetin tedirginliğini ve hassasiyetini de anlamak lazım.
Hükümetin hassasiyeti daha ziyade bu işin siyasi faturasına muhatap olma kaygısından kaynaklanıyor. Çünkü skandala karışan isimlerin büyük çoğunluğu iktidar partisiyle bir şekilde ilişkili görünüyor. Aralarında parti yönetiminde ve yüksek bürokratik makamlarda görev almış hatta bakanlık yapmış kişiler bile var.
Zaten bu kişiler, öyle anlaşılıyor ki siyasi kimliklerini kullanarak birtakım engelleri aşmışlar, himaye ve ayrıcalık kazanmışlar… Zaten siyasi ilişkileri sayesinde yürütmüşler bütün işlerini.
Ülkemizde cereyan eden olayları yakından izlemeye çalışanlar hukuk eğitimi de almış oluyorlar…
Açık öğretim gibi…
‘Masumiyet karinesi’ gibi hukukun temel ilkeleri sıkça gündeme geliyor çünkü……
İlkeleri gündeme taşıyanların kimlikleri zaman içerisinde farklılaşabiliyor yalnız…
Tartışmalarda kulak aşinalığına sahip olunan son hukuk ilkesi ‘lekelenmeme hakkı’….
Lekelenmeme hakkı, masumiyet karinesi ile yakından bağlantılı; kişilerin, özellikle henüz kanıtlanmamış veya dayanaksız suçlamalar nedeniyle toplum önünde suçlu gibi gösterilmesini ve itibarlarının zedelenmesini önlemeyi amaçlayan bir hukuk güvencesi…
Her iki kavramın, Anayasa’da (m. 38), Ceza Muhakemesi Kanunu’nda karşılığı bulunuyor; hak ayrıca Türkiye’nin imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de yer alıyor…
Ceza Muhakemeleri Kanunu (m. 157) da ‘soruşturmanın gizliliği’ni teminat altına alıyor…
Türkiye’de bu kavramlar çok sık kullanılıyor, ancak uygulamaya gelince, anayasa, yasalar, uluslararası sözleşmeler ve Anayasa Mahkemesi kararlarıyla defalarca teminat altına alınmış hukukun temel ilkeleri kolaylıkla çiğnenebiliyor…
Yalnızca siyaset alanında değil, sıradan konularda yargılanmakta olan insanlardan da bu alanda şikayetler duyulabiliyor…
Bir örnek:
Geçen hafta, bir süredir uyuşturucu kullandığı ve cinsel tacizde bulunduğu iddialarına muhatap olarak yargılanan bir televizyon yüzü, hakkında ileri sürülen iddiaların geçerli olmadığını mahkeme heyetine anlatırken, tutuksuz yargılanma talebini şu gerekçeye bağladı: “Bırakın kaçmayı, hakkımdaki tezviratlar yüzünden evden dışarı çıkamam…”
Hürriyet’ten Abdülkadir Selvi günlerdir Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fon soyguncularıyla ilgili “O paraları getirecekler. Başka bir yolu yok” dediğini aktardı, hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın kurmaylarının ötesine geçerek Erdoğan’ın yapacaklarını madde madde açıkladı.
Selvi’ye göre Erdoğan, bu meseleyi yarına bırakabilir ama kimsenin yanına bırakmayacaktı. Yükseldikçe satan, düştükçe alan bu ahlaksız soyguncuların isimleri tek tek tespit edilmişti, Erdoğan’ın da masasındaydı, önümüzdeki günlerde bu kişilerin biletini kesinlikle kesecek, kellerini kopartacaktı. Kamuoyu da kopan kellelerden milleti soyan bu hırsızların kim olduğunu görecekti. Nereden belliydi Erdoğan’ın kelleri kesinlikle kopartacağı… Selvi köşesinden, Erdoğan’ın kararlı olduğunu çünkü öyle cekli caklı konuşmadığını, fon kriziyle ilgili yaptığı toplantılarda “çürüyen kol kesilip atılır, kangren olan kol kesilmezse vücudu kaybedersin” dediğini aktarmıştı.
Selvi köşesinde her gün el yükseltiyor; soygunculara kabus, arınma bekleyen umutsuzlara umut olmaya devam ediyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamalarını kendisinden hiç duymadık, kamuoyu önüne çıkıp bu sözleri hiç sarf etmedi. Erdoğan partisinin genel merkezinde yaptığı konuşmada “milletin hakkına girenler, tamahkarlık ve sahtekarlık yapanlar, bunun hesabını hem bu dünyada Türk mahkemelerine hem de Mahkem-i Kübra’da Yaradan’a verecektir” dedi ama öyle partisine yönelik bir arınma yapacağını falan söylemedi, daha çok hedefinde fon vurguncularını açıklayan Yeni Parti vardı.
Fon vurguncularının sayısı 50’den 214’e yükseldi, henüz vurgunu yapan isimlerin genişliği bilinmiyor. Ama açıklanan isimlerin bir şekilde AK Parti ile ilişiği çıkıyor.
Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan, öyle Abdülkadir Selvi’yi destekleyecek bir şey söylemedi. Nitekim AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler Meclis’te düzenlediği basın toplantısında “Yüksek bir getiri elde ettiğini düşünen varsa, kendi muhasebesini yapsın, kendi vicdanında bunun haksız olduğunu, meşru olmadığını düşünüyorsa gelsin, iade etsin” dedi.
Bu sözleri söyleyenin hukukçu olduğunun altını kalın kalın çizelim.
Bir portföy yönetim şirketi düşünün. A fonu ile para fonu yönetip faizden para kazanıyor. B fonu ile de deli gibi hisse senedi oynuyor.
B fonu ile 1 milyar liralık hisseyi 500 milyar liraya çıkartmış. Bu yükselişten diğer yatırımcılarda nasiplensin diye millete fon satıp 150 milyar lira toplamış. Lakin hisseyi 500 kat yükseltirken ihtiyaç duyduğu taze parayı da para fonu olan A fonundan repo ile almış.
A para fonu elbette bu borç karşılığı teminat alıyor. Mesela 100 milyar lira karşılığında 250 milyar liralık hisse senedi teminatı… Yani hiç sorun yok.
Bu portföy şirketi yüzde 2 yönetim komisyonu karşılığı 500 milyar liralık hisse fonundan yılda 10 milyar lira yönetim ücreti alıyor.
Şimdi bu fonlar nasıl tasfiye edilecek?
Bir kere portföy yönetim şirketi çoktan ballı müşterilerine yatırımcılardan topladığı 150 milyar liranın büyük kısmını vererek “erken kaçın” demiş.
Kırıntılar hariç geriye 100 milyar liralık para fonundan alınan repo kalıyor. Bu hisse fonunun borcu demek.
İyi ama sistem patlayıp hisseleri satmaya kalktığımızda alıcı yok. 500 milyar değeri gören şirketin hisselerini 50 milyara bile satamıyoruz.
Hadi diyelim 50 milyar liraya sattık… Elimize geçen para ile para fonunun 100 milyar liralık repo borcunu nasıl kapatacağız?
Geriye eksi bakiye kalıyor.
Hadi diyelim ki, vicdanlı vurguncular 3-5 milyar lirayı geri getirdi ve “Tövbe Hesabına” yatırdı. İyi ama bu para da para fonunun borcunu kapatmıyor ki?
Ne olacak şimdi?
Mesela B hisse senedi fonuna 100 bin lira yatırıp hesabında 800 bin lira varlık görülen vatandaş ne olacak?
Ona diyorlar ki, “1 milyon liranın altındaki yatırımcılara ödeme yapacağız”.
İyi ama fonda böyle bir para yoksa ne ödemesi yapılacak? Bu ödeme kimden yapılacak?
Hem kamu kaynaklarını hiç kullanmayacağız diyorlar hem de 1 milyonun altına ödeme yapacağız diyorlar.
Diyelim ki, bu vatandaş fondan kazandığı para olan 800 bin lirasını beklemiyor. Ana parası 100 bin liraydı ve enflasyona göre bugün o paranın karşılığı 150 bin lira. Ve bu vatandaş ekonomi yönetiminin sözüne güvenerek 1 milyonun altında olan 150 bin liralık ana parasını bekliyor.
Alabilecek mi?
Peşin söyleyeyim: Kamu kaynakları kullanılmadan çok zor.
Bekleyip göreceğiz. Lakin hala net bir açıklama gelmediğini de belirteyim. O yüzden fondan para beklerken borçlu çıkmamaya bakmanızı da öneririm.
Peki ne olabilir?
Eğer iktidar soruna “Tövbe Hesabı” gözü ile bakmaz ise,
Eğer iktidar “vicdanınız kaldırmıyorsa kazandığınızı geri ödeyin” diyorsa,
Eğer iktidar “vurguncuların “lekelenmeme hakkını” koruyorsa,
Çok beklersiniz.
Bunun yerine suç ve suçluların üzerine gidilirse elbette tahsilatlarla zararların bir kısmı karşılanabilir? Kar konusuna hiç girmeyeceğim…
KİMSE YOK MU?
Hani deprem olur enkaza bağırılır ya “Sesimi duyan var mıııı??? Kimse Yokmuuuu?”
Tam o durumdayız
Enkaz öylece duruyor.
Ama altından kimse çıkmıyor.
Ne SPK ne BIST Yönetimi sessizce sıyrılmaya çalışıyor.
Bu derece büyük yıkımın sebebi kolonları kesilmiş bina olmasın?
Ama kimseden çıt çıkmıyor.
Sanırsınız ki, bu oyunları biz seyrettik ve izin verdik.
Sanırsınız ki, bu foncu çocukların hisselerini borsa endekslerine alarak biz parlattık.
“Sonuna kadar gideceğiz” söyleminin vardığı yer açısından çok ilginç bir durumdayız.
Bekleyip görelim… Bakalım daha nelere şahit olacağız?
Bir siyaset dehası olmaya, sosyolojinin ilmini yapmaya falan gerek yok. Türkiye’de milletin muhalefetten ne beklediği kabak gibi ortada.
Muhalefet, yönetebilir, yönetmeye ehil olduğunu gösterebilmeli.
Şu yaşadığımız fon soygununa bir bakın. Sizce son üç haftada muhalefet yönetmeye ehil olduğunu gösterebildi mi? Bu fon soygununa çareler aradı mı? Soygunu gerçekleştiren gerçek faillere yöneldi mi? Ortaya adam akıllı verilerle çıkıp soygunun boyutunu bize gösterdi mi?
Kimse kusuruma bakmasın, muhalefette olup fon soygununda başarılı sınav veren tek bir isim var, Ali Babacan.
Onun dışındaki muhalefet unsurları berbat bir sınav veriyor.
Özellikle de Yeni Parti.
Bakın, geçmişte solda siyaset yapmış saygın isimlerden biri olan Haluk Özdalga geçen gün bu konuda çok çarpıcı bir yazı yazdı, o yazıdan küçük bir bölümü alıyorum ama size yazının tamamını okumanızı öneririm:
“Muhalefet önüne geliveren büyük fırsatı kullanamadı.
Yeni Parti sözcüsünün AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Sayan Kaya’nın eşiyle birlikte iki milyarı aşkın parayı borsadan kaldırdığını açıklaması etkili ilk adım oldu.
Ama arkası gelmedi.
Sonradan açıkladıkları iki isim fos çıktı.
Daha kötüsü, neredeyse tüm gayretlerini skandala karışmış başka AKP’li isimler bulmakla sınırlı tuttular. Halbuki çok yönlü bir çalışma gerekiyordu.
Skandalın odağında yer alan SPK’nın yaptıkları, yapmadıkları ve kurulun siyasetle ilişkileri üzerine ciddi şekilde gidilmeliydi.
Tasfiye süreci hakkında kapsamlı bir yol haritasını, iktidarın TBMM’ye sunduğu tasarıdan önce kamuoyuna açıklamalıydı.
Şimdi Sermaye Piyasası Kanunu’nda yapılması gereken değişiklikleri, iktidardan önce ortaya koymalılar.
Muhalefetin üslubu zayıf, ne istediğini ve amacını net şekilde anlatmakta zorlanıyor.
Organize, etkili ve güçlü bir görüntü veremiyor.
İktidar partisi ağır yara aldı, bizzat liderinin ifadesiyle “çürüyen kolunu kesip atma” noktasında.
Ama muhalefet, bir uzvunu yitirmiş iktidar karşısında bile siyaset zemininde üstünlüğü ele geçirebilmiş değil.”
Neden üstünlüğü ele geçiremedi, neden biz her gün Yeni Parti lideri Özgür Özel’in değil de Adalet Bakanı Akın Gürlek’in ağzına bakıyoruz hala?
Çünkü bu parti, Haluk Özdalga’nın doğru teşhisiyle dedikoduyla uğraşmaktan, üstelik bize yalan yanlış bilgi vermekten meselenin özüne eğilmeye zaman ayırmadı.
Meselenin nasıl bir sistem olduğunu, bu soygunun iktidarın denetim ve gözetiminde gerçekleştiğini bize anlatmayı başaramadı.
Kendisinin nasıl farklı yöneteceğini, mevcut iktidarın Türkiye’yi sadece kötü yönetmeyip artık kötü niyetli yönettiğini sergileyemedi.
Oysa ellerinde yeterince iyi uzman isim var.
Bu fon cenazesinin nasıl kalkacağını örneğin Kerim Rota’ya sorsalar, 15 dakikada cevabını alabilirler. Rota bunu daha krizin ilk günlerinde yazdı zaten.
Fonlardan geçmişte fahiş kazanç elde edenlerden bu kazançlarını alıp şimdi batanların ana paralarını tamamlamayı önce Yeni Parti önerebilirdi.
Ama Yeni Parti mevcut SPK ile Borsa yönetimin gün geçirmeden görevden alınması gerektiğini bile söylemedi, söylediyse de duyuramadı.
Hepimiz artık elle tutulur bir gerçek gibi görüyoruz durumu: Bu fon soygunu, Tayyip Erdoğan iktidarı için 25 yıllık ömründe en önemli siyasi kırılmayı yaşatıyor Ak Parti seçmenine. O seçmenin bir bölümü belki hayatlarında ilk kez Tayyip Erdoğan’a olan güvenlerini kaybetmiş durumda, bu soygunda onu sorguluyorlar.
Böyle bir ortamda bugün muhalefetin en büyük parçası olarak görülen Yeni Parti’nin yapması gereken tek şey, “Ben yönetebilirim” hissini millete vermek.
Ama tam tersini yapıyorlar. “Biz dedikoduyla uğraşırız, işin yönetme kısmıyla değil” diyorlar her gün bize.
Üzücü bir durum doğrusu.
Fon soruşturmasında hava son bir haftada hızla değişti.
"Ankara kararsız: Ucu kime dokunursa mı, dokunan yanarmı?" diye sormuştum.
Galiba bir karar verildi. Çünkü ucu kime dokunursa sadecedokunan yanıyor.
İki gazeteci tek kare fotodan tutuklandı, iki gazeteci detvde bakanlarla ilgili iddiaları dillendirmekten ev hapsi aldı.
Dolandırıcılığa amatörce ya da büyük bir özgüvenle kendi veeşinin adıyla katılmış eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya ise İstanbul Başsavcılığı’ndadeğil, Stockholm Başsavcılığı’nda ifadesini verdi ve serbest kaldı.
Lekelenmeme hakkı, masumiyet karinesi, soruşturmanıngizliliği, özgürlüğünden alıkoymama hakkı, tutuklu yargılanmama gibi normalvatandaşların tadını bilmediği tüm tropikal meyveler onun için sofrayagetirildi.
Bu skandalı ortaya çıkaran ilk haberi yapan İsmail Saymazayağında kelepçeyle evde otururken, fon vurguncusu Kaya çifti muhtemelenisterlerse tekrar Umre’ye bile gidebilir.
Muhtemelen fon vurguncusu sözü için hakaret davası açarlarve onu da kazanırlar gibi görünüyor.
Tek bir haber yüzünden cezaevinde tuvaletin yanında yerdeyatıp, plastik leğenden yemeklerini alan Tuğba Tekerek ya da tek bir tweetyüzünden piyasaları etkilemekten hapiste olan gazeteci Ali Tarakçı herhalde buhukuka bakıp özenmiştir.
İlk şok atlatıldı, iktidar duruma vaziyet etmeye başladı,meseleye artık daha çok Fon Krizi gibi bakıyor. Fon Dolandırıcılığı ve FonSkandalı laflarından hoşlanmıyor.
Paraları geri toplayıp mağdurlara dağıtırsak herkes de birbirinehakkını helal ederse mesele ortadan kalkar diye düşünülüyor olabilir.
Belki Urfa işi bir helalleşme yemeği bile düzenlenir.
Zaten baştan beri en büyük suç açgözlülüktü.
"Milyonlar senin neyine yetmiyordu, milyarları neyapacaksın" diye sitemler edildi, bu işe karışan adı verilemeyenlerCumhurbaşkanımızı üzmek, yük alacağına yük olmakla suçlandı.
Bütün kariyerini Cumhurbaşkanı’na sadakate borçlu olanlariçin ağır bir suçlama olabilir bu.
Peki ya TCK ne olacak?
Siyaset-bürokrasi-iş dünyasının organize olarak içindeolduğu açık olan dolandırıcılık suçu?
AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, "Yüksek birgetiri elde ettiğini düşünen varsa bunu kendi muhasebesini yapsın, kendivicdani manada bunun haksız olduğunu, meşru olmadığını düşünüyorsa gelsin, iadeetsin" dedi mesela.
Bir tür dolandırıcılardan nefis terbiyesi, iç muhasebe vefedakarlık bekleniyor.
Bunun Türkiye tarihinin en fazla mağduru olan organize birdolandırıcılık vakası olduğu gerçeği elimizden hızla kayıyor.
AK Parti seçmenleri, İslami çevreler rahatsız, ilk kez bukadar açık ve yüksek sesle konuşuyorlar ama onların sesleri de bir parçasıolmadıklarını acı verici bir şekilde gördükleri nomenklatura sınıfına ulaşmıyorartık.
500 bin kişinin birden kul hakkına girmek gibi bir kulhakkını ihlal rekoru bile ucu nereye giderse gitsin sözünün desibeliniartıramıyor.
Fatma Betül Sayan Kaya’nın görünmezlik peleriniylesavcılıktan geçip gitmesi, SPK’nın fon skandalındaki rolünü bizzat yaptığıaçıklamada ihbar ettiği eski başkan İbrahim Ömer Gönül’ün, şımarıkçaröportajlarla yine Adliye’nin gizli bir kapısından girip, başka bir gizlikapısından çıkması, başsavcılığın istediği soruşturma izni için iki yıldır onugörevden almaya çalıştığı bilinen Mehmet Şimşek’in hala izi verememesi, damadıfon skandalından tutuklu Hazine Bakan Yardımcımızın görevinin başında olması,bu dolandırıcılığı en azından izledikleri açık olan BDDK, SPK, Borsa İstanbulyöneticilerinden tek bir kişinin bile istifa etmemesi ya da görevden alınmamasıkoruma kalkanlarının devrede olduğunu gösteriyor.
Halbuki devletin elinde kim dolandırıcı kim değil gösterenlisteler var.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, tasfiye edilen fonlardan 100milyon liranın üzerinde kazanç sağlayan 214 kişinin tespit edildiğini açıkladı.
Gürlek, bu kişilerin 141'inin gerçek, 73'ünün tüzel kişiolduğunu söyledi.
Adalet Bakanı, bu kişilerin üç fondan toplam 187 milyar 653milyon gelir elde ettiğini belirtti.
Kurumların zayıflaması, kuralların işlememesi, şeffaflığın önemsenmemesi, denetim eksikliği, tecrübenin dışlanması, liyakat, ehliyet vesaire… Ne kadar sıkıcı kavramlar! Havada asılı kalıyormuş hissi veren, gündelik hayata dair bir şey ifade etmeyen kelimeler. Toplumun büyük kesimi de böyle düşündüğü için çoğu kez bunları tekrar tekrar hatırlatanlara karşı da bir aldırmazlık sürer gider. Üzerine bir de hukuk devleti, hak, adalet gibi laflar eklenince daha da bunaltıcı. Hepsi birer önemsiz detay gibi.
Devlet vardır, hükümet vardır, bakan vardır, genel müdür vardır, başkan vardır hepsinden önemlisi de lider vardır. Yetmez mi?
Yetmediği malumdu ama fon vurgununda bu malum bir kez daha aşikar oldu. Hukuk devleti yoksa, denetim yoksa, şeffaflık yoksa, kurumlar felç olmuşsa, liyakat ve ehliyet yoksa orada paranı çalarlar. Hem de aylarca, yıllarca ve kolayca herkesin gözü önünde çalarlar. 20 milyar doları cebe atarlar ve kimse sesini çıkaramaz.
Devleti sadece hükümet değil aynı anda ve mutlaka bütün bu temel kavramlar yönetir. Onları iptal edersen de yüzlerce yetkili ve sorumlu kişinin gözü önünde herkesin bildiği soygun mükemmelen tamam olur. Bürokrat, siyasetçi ve rantı üreten sözüm ona girişimciler birlikte yer içerler, birlikte teşkilatı kurarlar. Biri ötekini himaye eder, öteki berikine akıl almaz yaralar verir ve soygun bir saadet zinciri gibi uzadıkça uzar. Kurumlar var sanırsın, denetim vardır diye umut edersin ve ‘hiç olmazsa birileri olup biteni takip ediyor’ dersin ama aslında hiçbirinin olmadığını iş işten geçince, alan almışken satan satmışken anlarsın.
Fon vurgunu denilen şey bundan ibarettir.
Herkesin bildiği ama kimsenin işini yapmadığı, zira çoğunun ortak olduğu bir karanlık düzenin faturasıdır önümüze çıkan. Hadi bakalım şimdi parayı kim ödeyecek? Hadi bakalım şimdi mesele iktidara zarar vermesin diye nerede kesilecek?
Gelgelelim meselenin daha elim kısmına…
Rant, hırsızlık, haksız ve hukuksuz kazanç, borsada veya finansta var da başka alanlarda yok mu acaba? Güya en iyi takip edilen, en iyi dijital altyapıya sahip borsada bu kadar büyük bir sermaye göz göre göre el değiştiriyorsa içinde para ve rant olan başka alanlarda kim bilir neler oluyor da kimsenin haberi yok. Merak etmeye değmez mi? Kuruşun bile anında takip edildiği borsa ve bankacılık sektöründe elekten deve geçerken içinde neler olup bittiğini bilmediğimiz sayısız kamu ticaretinde durum nedir acaba? Ya da oralardaki ranta kimler dadanmıştır da işleri tıkırında devam ediyordur.
Liyakat, ehliyet, denetim, şeffaflık, hesap verebilirlik, kurumların gücü ve hukuk bileşik kaplar gibidir. Bir yerde düşük seviyedeyken ötekinde yüksek olamaz. Hepsi aynı seviyededir; ya vardır ya yoktur. Seviyi aynı olduğuna göre borsada olan başka yerde de çok muhtemel yine aynı şekilde vardır. Hal böyleyken kara kara düşünmemek, merak etmemek, tam şu anda belki en az fon kadar başka büyük kaçakların varlığından endişe duymamak mümkün mü?
Türkiye, fon vurgununun sahtekarla tamahkarın buluşması yüzünden yaşamadı. Böyleleri hep vardı ve hep olacaklar. Onları bir araya getiren para hırsı değil, para hırsını kolaylıkla paraya çevirmeye müsaade eden denetimsizlik, kurumların iflası, liyakatsizlik ve neticede bir hukuk devleti olamamak gerçeğidir.
İyi işleyen bir demokrasi ve illa da hukuk devleti toplumun karnını doyurur. Ama sadece içinde çoğulculuk, denetim, şeffaflık, liyakat ve hukuk olan demokrasi karın doyurur. Bunlar yoksa, siyaset ve bürokrasi sahip olduğu güçle çalıp çırpıyorsa, hesap verme korkusu taşımıyorsa ve zaten kendisi gibi herkes aynı şekilde yolunu buluyorsa toplum muhakkak fakirleşir. Enflasyon yüzde 30’a çakılır kalır, ülke dünyanın en büyük faizini öder, hayat pahalılaşır, işsizlik düşmez, umut kesilir ve insanlar geleceklerini ülke dışında arar.
Demokratik toplumları, monarşilerden, despotik sistemlerden ayıran en önemli özellik; hukuk ve ahlak temelli yapılanmalar ve en önemlisi de sivil inisiyatiflerin varlığıdır.
Maalesef Türkiye dahil hemen bütün Müslüman ülkeler kurumsal anlamda bir hukuk sistemi inşa edemedikleri gibi sivil oluşumlardan da mahrum durumdadırlar.
Esas itibariyle Türkiye hatırı sayılır demokrasi tecrübesine sahip bir ülke. Her ne kadar başından beri istenilen düzeyde olmasa da ağır-aksak işleyen bir hukuk sitemimiz vardı ama ne yazık ki şimdi onu da kaybetmiş bulunuyoruz.
Sivil toplum oluşumları anlamında ise, başından beri birkaç cılız çıkıştan öte sivil seslere hasret durumdayız. Özellikle 28 Şubat’ın baskıcı günlerinde yükselen sivil dalga, bir umut ışığı olarak ortaya çıkmıştı. Öyle ki İslamcıların, sağcıların, milliyetçilerin, liberallerin, solcuların katılımıyla başörtüsü konusunda bütün Türkiye çapında milyonluk el ele zinciri bile oluşturulmuştu.
Ama AK Parti iktidarıyla birlikte özellikle muhafazakar kesimdeki sivil inisiyatif olabilme çabası içindeki yapılar, iktidarın kanatları altına sığındıkları için ‘sivil’ vasıflarını tümden kaybederek adeta iktidar aparatı haline dönüştüler.
Düşünün ki Gazze’deki katliamlara karşı, dindar-muhafazakar kesimlere ait ‘sözde sivil’ yapılar, iktidarı üzmemek için adam gibi bir protesto eylemi bile yapamadılar.
Maalesef çok umutsuz bir tablo ile karşı karşıyayız. Gazze’de bebekler, çocuklar katledilirken, iktidar kontrolünde yapılan ve sayısı beşe bile ulaşmayan mitingler dışında ciddi protesto eylemleri yapılamadı. İktidardan icazet almadan yapılan eylemlere katılanlar ise gözaltına alınıp tutuklandı.
Halen memlekette yaşanan hukuksuzluklar, özgürlüklere yapılan baskılar konusunda bir tek bile protesto eylemi yapılamıyor, eylem teşebbüsünde bulunanlar da derdest ediliyor.
Ahlaki çürümenin, yozlaşmanın ve de yolsuzluğun son sürümü olan asrın finansal soygunu yaşanıyor ama sanki toplumun üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, bir tek sivil toplum sesi bile yükselmiyor.
İşte tam böyle bir umutsuzluk halinin yaşandığı bir ortamda, ahlakı ve hukuku hatırlatan vicdanlı bir ses yükseliyor.
Muhafazakar camianın köklü sivil toplum kuruluşlarından İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH), iki gün önce asrın borsa skandalı konusunda ciddi özeleştiri niteliği taşıyan sert bir uyarı metni yayımladı.
“Kamuoyuna Açıklama!” başlığıyla paylaşılan metinde, finansal enstrümanlar üzerinden sağlanan gelirlerin biçimsel yasallığının ahlaki meşruiyet sağlamayacağına işaret edildi ve şu ifadelere yer verildi: “Bir kazancın hukuken mümkün ya da piyasa şartları bakımından geçerli olması, onun mutlaka helal ve adil olduğu anlamına gelmez. Dini söylemler, kardeşlik bağları ve kişisel itibar; şeffaflığın, denetimin ve hesap verebilirliğin yerini tutamaz. Mağduriyetlerin giderilmesi, hakların iadesi ve sorumlulukların hukuk içinde belirlenmesi ortak ve en güçlü talebimizdir.”
Hazreti Peygamber’in “Bizi aldatan, bizden değildir” hadisine atıfta bulunulan açıklamada, başkasının hakkına göz dikenler, hakkını-hukukunu yok sayanlar şu sert sözlerle uyarılıyor: “Asıl zenginlik, başkasının hakkına göz dikerek servet biriktirmekte değil; helal kazancın bereketinde, kanaatin huzurunda ve adaletin gözetilmesindedir. Kendi hakkını eksiksiz alırken başkasının hakkını gözetmemek, kazancı kendine ayırıp zararı başkasına yüklemek ve gerçeği gizleyerek güveni istismar etmek ilahi ilkelerin açıkça ihlalidir.”
Günümüzde ülkemizdeki en büyük suçlardan biri de “Yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” oldu.
Yanıltıcı bilgi…! Çok önemli.
Mesela “Dünya dönüyor ve evrenin merkezi Dünya değil Güneş’tir” diyen Galileo’ya ne oldu? Elbette ev hapsine mahkum edildi. Ya da Antik Çağ’ın büyük düşünürü Socrates neden idam edildi?
Tarih büyük düşünür ve bilim adamlarının idamları ya da sürgün cezalarıyla doludur.
***
Toplumların geneli orta bölüm yığılmasıdır, yani vasattır. Bu seviyenin altındakilere ‘deli’ denildiği gibi üstündekilere de deli gözüyle bakılmıştır.
Mesela Einstein, öğretmenleri tarafından geri zekalı ve tembel olarak görülüp dışlanırdı.
Toplumun orta yığılması olan genelin doğru kabul ettiğinin dışına çıkmak hiç kolay olmamıştır.
Düşük zekalar ile üstün zekalar genel açısından hep aynı muameleyi görmüştür.
Mesela; vasatlar dünyayı düz görürken “Dünya yuvarlaktır” demek büyük isyandı. Ya da “Evrenin merkezi Dünya değil Güneş’tir. Dünya, Güneş’in etrafından dönüyor” demek…
Bu uç örneklere bakıp hiç kendinizi kenara çekmeyin. Bugün ülkemizde vasatlık hapishanesinin en müdavim konukları bizim aramızdan çıkıyor.
***
Toplumun orta yığılması dediğimiz vasatlık hakimiyetinde hapsolunduğunda genel kabullerin dışına çıkamazsınız.
Çıktığınızda da “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan ya zindana atılırsınız ya da ev hapsine…
Haydi kendimize soralım: İşin uzmanları Türkiye’de fon saadet zincirini dile getirirken ne kadar ciddiye alındık?
O dönem YARGI neden uyaranları gözaltına alıyordu? Galileo “Dünya dönüyor” derken ev hapsine gönderilirken Türkiye’de de “Dolandırılıyorsunuz” demek aynı şekilde gözaltına alınma nedeniydi.
Ne farkı var şimdi bunun vasatlık hapishanesinden?
Öyle küçümsemeyin bu süreci. Emre Tezmen “İthal ekonomik modellerle Türkiye’nin sorunları çözülmüyor” mesajı ile Mehmet Şimşek’e bile gönderme yapabilmişti. Oysa Emre Tezmen o esnada en büyük ponzi sistemi içinde en büyük dolandırıcı durumundaydı.
Hatta öyle kabul görmüştü ki; 400 milyar liraya yakın bir yatırımcı, Emre Tezmen’in ponzi sistemine para yatırmıştı.
10 Ekim 2025 günü bu ponzi sistemini yazmış ama isim verememiştim. Nitekim Kasım 2025’te de Mehmet Şimşek bu ponzi sistemini söylemiş ama işlem yapamamıştı.
Neden acaba?
***
Gelelim bugüne.
Sistem çöktü ve enkaz altında kurtarma çalışmaları yürütülüyor. Ama nasıl?
Cevdet Yılmaz sistemin çökeceğini anlayıp paraları alıp kaçanları açıklamayacaklarını ilan etti. “Lekelenmeme hakkı” varmış.
Abdullah Güler de “Yüksek getiri elde ettiğini düşünen varsa bunu kendi muhasebesini yapsın, kendi vicdani manada gelsin iade etsin” açıklamasında bulundu. Kısaca “vicdan hukuku” demiş oldu.
Ben bu iki yaklaşıma “Şefkat Hukuku” diyorum.
Oysa şu anda muhalif kesime bir başka hukuk işliyor. Tabiri caiz ise “Her canlı ölümü tadacaktır” ayetine benzer şekilde “Her muhalif zindanı tadacaktır” mottosunu yaşamıyor muyuz?
From the publisher's feed