
Sign up to save your podcasts
Or


Muhalefet, doğrusunu yapmaya dahi çağırsa iktidar, saldırı olarak algılayıp savunma refleksiyle hemen defansa geçiyor. Haklı mı değil mi, bakmadan.
Fon vurgununda da öyle...
Fakat aynı çağrı AK Parti saflarından gelmeye başladı. Yeter, elde ne bilgi varsa açıklansın, hiçbir isim gizli kalmasın, mağdur da vurguncu da çıksın ki içimizdeki günahsızlar zan altında kalmaktan kurtulsun, başka türlü bu kir temizlenmez diye.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, doğrusu tüm açıklığıyla ortaya serilmezse meydan haksız, yanlış suçlamalara kalır endişesiyle uyarmıştı.
İktidar cenahından benzer başka sesler zaten yükseliyordu.
Son olarak AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin'den de sağduyulu bir çıkış duyuldu.
Zengin; saadet fonlarına karışan kim varsa tam listesi açıklansın, hepsi sergilensin, vurguncuyla mağduru görelim istiyor.
İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan ise içlerindeki kirlileri kapıdan dışarıya buyur etti. "Bizi aldatan bizden değildir" ihtarıyla. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı yormadan kendileri kenara ayrılsın bekliyor. Ama 'biz kirlendik, etrafı kirletmeyelim' diyecek haysiyetteler mi?
Hadi, Yeni Parti'nin 'bize bırakmadan çıkın, kendiniz ifşa edin' davetine kulak asılmadı. Bari kendi dar halkasından gelen talebe kulak versin iktidar.
Madem listeler ellerinde, kimden alıp kime vereceklerini hesaplayabiliyorlar, en ince detaylarına hakimler, ne duruyorlar?
Bir AK Parti yöneticisi vurgunculuktan soruşturulurken diğerleri mağdurlardan olduğunu söylüyor. Biri saadet fonlarından yararlandığını inkâr edemezken diğerleri para kaptırdıkları iddiasıyla yakınıyor.
Millet kime inanacak? Gerçeği olduğu gibi göstermeden ikna edebilir misiniz?
AK Parti'lilerin hangisi vurguncu hangisi mağdur; herkes gözleriyle görsün ki Nihat Zeybekçi'nin vurguncularla, Sayangillerle karıştırılmama isteği yerini bulsun.
Parti yöneticileri Hayati Yazıcı'yla Ömer Çelik'ten bakanlar Ömer Bolat'la Mahinur Göktaş'a... Kimi ima kimi öfkeyle ama hepsi haksız şüphe ve suçlamalara hedef olduklarını anlatıyor.
Sonradan tepki yerine, baştan açıklansa önü alınabilirdi. Aslı astarı gösterilse böyle rahatsız edici soru ve iddialara hiç muhatap edilmeyebilirlerdi.
Üstelik bazıları hâlâ Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz gibi hesaba çekilmeye yanaşmıyor. Yılmaz, özel kalemiyle ilgili sorularla yüzleşti. Aynı açık sözlülüğü takınmaktan kaçınıyorlar.
Hakkındaki şayialar ayyuka çıkmış bir eski bakan yardımcısı bürokrat, erişim engellemeleriyle anılıyor meselâ. Çünkü atandığı kurum, erişim yasaklarında yetkili.
Belki onunla hiç alâkası yok, başka bir telâşe müdürünün yüze göze sıvamalarıdır. Fakat sosyal medya hesaplarını susturarak iz, uzantı karartabileceğini sananın o olduğu her yerde konuşuluyor.
Yenilik veya İngilizcesiyle “innovation”. İsterseniz biraz Türkçeleştirip “inovasyon” da yapabiliriz. Şimdi nereden esti diyeceksiniz. Hiç aklımdan çıkmıyor ki. Çünkü biz ekonomi, üretim, kâr falan konuşuyoruz ama bunlar yenilikler olmadan pek bir yere gitmiyor. Hani bir zamanların “sürekli devrim”i vardı ya onun gibi “sürekli yenilik”… Sürekli devrim, gerçekten kopuk birçok düşünce gibi yok oldu. Ama sürekli yenilik, ülkelerin de insanların da olmazsa olmazı, ülkelerin de insanların da refahı için temel şart.
Niçin illa yenilik? Çünkü ekonomide bir kural var: Eğer piyasada tekel olmayan, durmuş oturmuş bir konuya yatırım yaparsanız bunun getirisi devlet tahviline yapacağınız yatırım civarındadır. Sizin çalışmanızın toplumun refahına katkısı da o kadardır. Bu kuralı uzunca anlatmayayım. Özetin özeti şöyle: Yatırımcının devlet tahvili almak yerine bir işe yatırım yapması için o işin devlet tahvilinden daha yüksek getirisi olması lazım. Yoksa tahvil daha garantili ve daha risksiz, değil mi? Dolayısıyla para, devlet tahvilinden daha yüksek getirisi olan bir alana yöneliyor. O zaman o alanda hem hacim hem rekabet artıyor, piyasa doluyor, doyuyor… Kâr ilk zamankine göre düşüyor. Sonunda, durmuş oturmuş konuların getirisi devlet tahvilinin düzeyine iniyor.
Çare? Çare, durmuş oturmuş olmayan, henüz bulunmayan, tercihen sizin icat edip patentle koruyacağınız bir konuya yatırım yapmak. Yatırım için cebinizde paranız olmasa da olur, çünkü böyle bir alan sizin dışınızdaki yatırımcıları da çekecektir. Yalnız yenilik para aramaz, para da yatırım yapacağı yenilik arar. İnovasyon için müsait ortamın en önemli şartlarından biri, yatırımcının, yeniliğe yatırım yaparken dolandırılma endişesinin olmaması, ülkenin kanunlarının gerçekten “Sen kimsin? Bizden misin, değil misin?” diye sormadan ekonomideki bütün oyuncuların haklarını eşit şekilde korumasıdır. Bu nokta şüphesiz bizim son fon dolandırıcılığımızla da ilgili. Buna döneceğim.
Yenilik nedir? Üründe bir yenilik kolay anlaşılır. Şimdiye kadar mevcut olmayan yeni bir ürün… Yeni bir hizmet… Fakat illa yeni ürün veya hizmet şart değil. Ürünün veya hizmetin kullanıcıya ulaştırılmasında da bir yenilik yapılabilir. Veya ürün veya hizmetin o güne kadarki kullanımlarının dışında bir yarar için pazarlanması. Nihayet üretici, aynı ürün veya hizmeti üretirken üretim sürecini veya kendi iç organizasyonunu daha verimli hâle getirebilir. OECD’nin hazırladığı ve Yönetim Bilimi’nde artık standart hâle gelmiş bir Oslo yenilik tarifi var. Üründe, süreçte, pazarlamada ve organizasyonda inovasyon… 2018 Oslo el kitabındaki tarif şöyle:
Zor bir cümle. Aslında benim “firma” dediğim yerlerde “birim” kelimesi kullanılıyor ki yeniliğin yapıldığı yer illa bağımsız bir firma değil, büyük bir firmanın bir birimi veya bir dernek de olabilir. Kullanıcıya sunulan nesneye “ürün”, birim içinde kullanıma sunulan yeniliğe “süreç” diyoruz. Maalesef bizim “süreç” kelimesini kullanışımız sıkıntılı. Süreç, eski tabirle “vetire”dir, süre ile bir ilgisi yoktur; sürenin daha şık söylenme tarzı veya “sürecik” demek de değildir. Bir maksat için art arda gerçekleştirilmesi gereken bir dizi işlemin hepsi demektir. Tarif şöyle noktalanıyor:
“İnovasyon faaliyetleri birimin giriştiği ve birim için bir yenilikle sonuçlanacak bütün geliştirme, finans ve ticaret faaliyetlerini kapsar.”
Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü (WIPO ~ World Intellectual Property Organization) adlı bir kurum, her yıl Küresel Yenilik İndeksi (GII ~ Global Innovation Index) diye bir ölçüm yayımlıyor. Geçtiğimiz ay 2026 GII’sini yayımladı. 2 Ekim’de de The Economist işin dedikodusunu yaptı. Bu yazıyı da The Economist tetikledi…
WIPO’nun ölçümüyle dünyanın en yenilikçi on ülkesi şöyle sıralanıyor: İsviçre, İsveç, ABD, Güney Kore, Singapur, Britanya, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, Çin, Almanya, Japonya, Fransa, Hong Kong ve İsrail. The Economist, 2020-26 arasındaki yedi yılda sıralamadaki değişmeleri de vermiş. İsviçre hep birinci.
Türkiye’de iktidarın siyasi sorumluluğu altında bunca hadise cereyan ediyor, AK Parti’de bir tek Bülent Arınç’ın vicdanı ses veriyor. Hukukçu olarak eleştirisini yapıyor, mü’min olarak da “gayretullaha dokunur” diyerek Allah’ın hesap soracağını hatırlatıyor.
Şamil Tayyar’ın “yozlaşa yozlaşa, göz göre göre” demesi de gösteriyor ki, yozlaşma bir anda olmuş değil.
“Denetim ve denge” olmayınca, adeta tabiat kanunu gibi, Lord Acton’un 1887’te yazdığı “güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar” kuralı hükmünü icra ediyor.
Gücün hukukla sınırlanması konusunda, ilk akla gelen kavramlar “anayasa” ve “Anayasa Mahkemesi”dir.
Anayasalarda kuvvetler ayrılığı ilkesi eksiksiz kurumlaştırılmış, özellikle yargı bu ilkeyi yürekten benimsemiş olmalıdır. Birinci görevi iktidarı anayasa içinde tutmak olan Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmalıdır. Bizde bu alanlarda ciddi sorunlar var.
HSK Başkanı sıfatıyla Bakan Akın Gürlek, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmaması karşısında ne yaptıklarını açıklamalıdır.
Bülent Arınç, yakından tanıdığı Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ile Eyüpsultan Belediye Başkanı Mithat Bülent Özmen’nin tutuklanmasını eleştirdiği gibi, Gezi hükümlüsü Tayfun Kahraman hakkındaki iki AYM kararının uygulanmamasını da eleştirdi.
Ben bu sütunda, Gezi hükümlüleri hakkındaki AİHM ve AYM kararlarını defalarca yazdım. Uygulanmamasını defalarca eleştirdim.
Gezi hükümlülerinin şahısları için değil… Çünkü AİHM ve AYM kararlarında herkes için bir gün lazım olabilecek temel bir hukuk kuralı vurgulanıyor: Delil ve ispat meselesi.
Kanunen suç olan bir eylem düşünün: Hırsızlıktan tutun da örgüt suçlarına, darbeye teşebbüs gibi suçlara kadar.
Besbelli, 15 Temmuz’da darbe teşebbüsü oldu.
Besbelli, Gezi olaylarında eski Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un deyimiyle “yaktılar, yıktılar.”
Bağımsız hakimin bakacağı belirleyici unsur şudur: Karşımdaki sanıkla bu eylemlerin ilişkisi nedir? Darbe eylemiyle yahut yakıp yıkmalarla bir alakası var mı? Hukukta buna “illiyet bağı” diyoruz, ya da nedensellik ilişkisi.
Aynı dinden, aynı ırktan, aynı kabileden, aynı partiden, aynı hareketten diye mahkûmiyet verilebilir mi?
Eskiden veriliyordu; fıkıhta da hukukta da verilemez. Modern hukukta “delil” kavramı en ince ayrıntılara kadar işlenmiştir. Suç oluşturan eylemle sanığın ilgisi “somut deliller”le ispat edilmedikçe mahkûmiyet verilemez.
Mecelle’nin deyişiyle: “Tevehhüme itibar yoktur.”
Yani vehimlere, komplo teorilerine, siyasi yorumlara, delilsiz isnatlara itibar edilmez. Milli menfaat, devrim falan gibi genel kavramlar ceza hukukunda “delil” de olamaz “gerekçe” de olamaz. Ceza hukukunda “kıyas” yapılamaz, “yorum”la suç ihdas edilemez.
Ahireti, Mahşeri, Hesap gününü hatırlatmak, ülkeyi yöneten “muhafazakâr – dindar kadro”nun, diyelim “zulüm – haksızlık” diye nitelenen davranışlarına karşı uyarı mahiyetindedir. Yani “Bunlarda bir ahiret – mahşer hassasiyeti vardır, Allah’ın huzuruna çıkacaklarına inanırlar, dünyada hesaba çekilmeseler bile orada hesap vereceklerini bilirler, o yüzden mahşer uyarıları bunları dizginler” kanaati hakimdir.
Onun için Muhafazakâr – Dindar kişilerin, kadroların devam edegelen zulüm ve haksızlıkları karşısında da “Siz ahirete inanmıyor musunuz?” sorgulaması devreye girer.
Şimdilerde Bülent Arınç’ın “Dindar insanlar şu sözden korkarlar: “Bu yaptığımız iş gayretullaha dokunur mu?” ifadesiyle hatırlattığı “Gayretullaha dokunmak” ise, yapılan büyük haksızlıkların, zulümlerin, günahların veya kutsal değerlere yapılan saldırıların bir sınırı aşması ve Allah’ın gazabını, ilahi müdahalesini harekete geçirecek bir boyuta ulaşması anlamına gelmektedir.
Şöyle diyor Arınç:
“Bu kelimeyi belki yeni yetişen gençlerimiz veya bu işten uzak olan insanlar bilmeyebilir. Ama bu bizi derinden korkutan, endişelendiren bir konudur. Eğer bu gözyaşları gayretullaha dokunursa, Türkiye’de biz felah bulamayız, bundan korkuyorum. Ne olur gözyaşları dinsin, ızdıraplar dinsin.”
Arınç bu sözü, Beylikdüzü ve Eyüp Belediye Başkanları örneğinden yola çıkarak, belediye başkanlarına yapılan şafak vakti gözaltılar, iddianemesi bile yazılmamış uzun tutukluluklar, gizli tanık – itirafçı iddialarından oluşan suçlamalar, AYM kararlarına rağmen cezalandırmanın devam etmesi (Tayfun Kahraman örneği) üzerine söylüyor.
“Annelerin, eşlerin, çocukların gözyaşları”na işaret ediyor. İşte oradan çıkıyor “Eğer bu gözyaşları gayretullaha dokunursa, Türkiye’de biz felah bulamayız, bundan korkuyorum” cümlesi.
Bunlar Arınç’ın ilk defa söylediği sözler değil.
Arınç Ak Partili. Ak Parti’nin kurucu babalarından.
Arınç Erdoğan’a yakın. Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Heyetinde bulundu.İktidarın uygulamalarını eleştirdiği konuşmalarında bile Erdoğan’ı sakınan bir tavrı var. “Erdoğan düzeltir, ona göre, bütün aksaklıkları.”
Ak Parti hükümetlerinde hükümet sözcülüğü yaptı, Meclis Başkanlığı yaptı.
Arınç, sonradan gelmişlerin, Erdoğan’a sonradan bitişmişlerin kendisini dışlamaya çalıştığının da farkındadır.
Ama o, “kökten Ak Partili” hüviyetiyle, dışlama tavırlarını elinin tersiyle iterek uyarılarını sürdürüyor.
Bu son çıkışı, belli ki partinin muhafazakâr – dindar hüviyetinin hâlâ var olduğu, orası hatırlatılırsa yanlışların yapılmayacağı kanaatinden yola çıkıyor.
Normalde de “Allah’ın zulmü ve zalimleri sevmediği, haksızlığa razı olmadığı” inancında olan bir insan, “Gayretullah’a dokunacak”, yani fahiş niteliği bağıran, gören herkesin vicdanını – duygularını isyan ettiren bir davranış içine girmez.
Bülent Bey, “Gayretullah uyarısı”nı, oralarda bir yerde, birlikte yol yürüdüğü, acıyı – tatlıyı paylaştığı insanlarda bu hassasiyetin bulunduğu inancıyla yapıyor.
“Yoksa felâh bulmayız” diyor. “Felâh” da bir Kur’an ifadesi… “Dünyada ahirette felâh” arar bir Müslüman.
Peki Bülent Bey, sözlerine yansıyan zulümlerin bu uyarı ile sona ereceği inancında mı?
Yani “Gayretullaha dokunma” uyarısı, icraatın içinde olan insanların yüreğinde bir yankı oluşturacak mı?
Arınç, önemli bir siyasetçi. Tecrübeli bir siyasetçi. Ak Parti’nin başını, geldiği yeri iyi okuyabilen bir siyasetçi. Yol arkadaşlarının ruhunu bilen bir siyasetçi.
Nedense son günlerde, memleket sorunlarıyla ilgili zerrece bir şey yazmak gelmiyor içimden. Çünkü bu ülkede sözün de yazının da hiçbir anlamı kalmadı artık. Doğal olarak böyle bir haleti ruhiye içinde bütün kelimeler, bir belirsizliğe doğru uçup gidiyor gibi sanki…
Oysa yaşadığımız derin ekonomik krizi, eğitimin içler acısı halini, dış politikada nerede duracağımıza bir türlü karar veremediğimiz için savruluşumuzu görüp de bir şey yazmamak hiç adil değil.
Şu yaşadığımız akıl tutulmasına bakar mısınız… Borsadaki asrın soygununda, iktidar nezdinde teveccühe mazhar olmuş bir takım imtiyazlı kesimler, yüzbinlerce insanın paralarına çökerek milyarlarca lirayı ceplerine indirmişler ama bu soygunu görmesi ve engellemesi gerekenlerden hesap soran yok, sorulacağı da şüpheli…
Şimdilik milletin malını cukkalayanlardan sadece birkaç kişi, aldıklarının bir bölümünü iade etmişler. Görünen o ki bu eylemlerinden dolayı yargılanmaları gerekirken, muhtemelen tereyağdan kıl çeker gibi bu işten sıyrılacaklar…
Hukukun, adaletin ülkede esamesi bile okunmuyor artık. Asrın soygununda malı götürenler, şefkatli muamele görürken, halkın özgür iradesiyle seçilen muhalif belediye başkanları kelepçeli görüntülerle cezaevine gönderiliyor ama kimse bu nasıl ikili bir adalet sistemi diye sormuyor.
Siyasette yaşanan ahlaki çürümeyi görüp de memleket adına hayıflanmamak mümkün değil. AK parti iktidarının son dönemde vekil ve belediye başkanı transferleri, siyasetin itibarını adeta yerle bir etmiş bulunuyor.
Nasıl ikna edildikleri neredeyse bütün bir toplumun malumu haline gelen transferlerden yükselen kokular, bizzat AK Parti tabanının bile midesini bulandıran bir görüntüye dönüşmüş durumda…
En son İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın transferinin AK Parti tarafından paylaşılan videoda, İzmir Marşı’nın meşhur “İzmir’in dağlarında çiçekler açar” dizesiyle duyurulması, siyasetin geldiği noktayı gösteren bir ibret vesikası niteliğindedir.
İzmir başkanının nasıl transfer edildiğini, belki bugün değil ama gelecekte mutlaka ayrıntılı bir şekilde öğreneceğiz.
Neyse artık sözün bittiği yerdeyiz, millet iradesinin, siyaset ahlakının hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Önümüzdeki tek gerçek, AK Parti’nin sandıkta alamadığı İzmir’i teslim almış olmasıdır.
İnanıyorum ki bu konuda ne AK Partililerin ne de İzmir halkının iradesine ihanet eden Cemil Tugay’ın yüzü asla kızarmayacaktır…
Bu değerlendirmeyi, 29 Ocak 2026’da T24’e açıklamalarda bulunan Cemil Tugay’ın şu sözleriyle birlikte okumakta yarar var: “Benimle bu konuyla ilgili hiçbir AKP’li temas kurmadı. Ben 59 yaşındayım. Bunca yıldır bir dünya görüşüm, hayata bakışım var. Bunları bir günde yok sayıp AKP’ye geçsem öncelikle yakın çevremdekiler yüzüme bakmaz. Annem ‘senin evlatlıktan reddederim’ dedi. Eşim ‘seni boşarım’ dedi.”
Türk siyasetinin içine düştüğü ahlaki kriz, bu cümlelerden daha net bir şekilde nasıl tarif edilebilir ki…
Şimdi birileri diyor ki “AK Parti sandıkta alamadığı İzmir’i transferle aldı ama İzmir, AK Parti için gelecek seçimde de yine hüsranla sonuçlanır.” Valla İzmirlilerin paşa gönlü bilir, sandıkta vermezlerse, tıpkı bugün olduğu gibi yine söke söke alırız, millet iradesi ne ki…
Kim ne derse desin, sonunda İzmir’i de fethettik elhamdülillah… Şimdi sıra Kudüs’te inşallah… Olmaz olmaz demeyin, eğer dostumuz Trump’ı ikna edersek o da olur… Daha fazla Boing uçakları alırsak neden olmasın. Her ne kadar Mekke İttifakı, İsrail ve Amerikan saldırılarına karşı direnen İran’ a yönelik bir hazırlık içindeyse de belki Trump Mekke İttifakına talimat verir, Netenyahu’nun işini üç günde bitiriveririz.
Ayrıca Gazze mücahitleri ne güne duruyor ki… Hem biz şanlı Osmanlı’nın torunlarıyız, bir gece ansızın İsrail’e gider işi bitiririz.
Hukuku, adaleti, ahlakı, hakkaniyeti, millet iradesini boş verin… Hep birlikte İzmir marşını okuyarak, AK Parti’nin bu mutlu gününü birlikte kutlayalım!..
"Oh ne ala, sonunda İzmir bizim oldu.”
İzmir’in CHP’den seçilmiş büyükşehir belediye başkanı Cemil Tugay’ın yakasına AK Parti rozeti bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından takılırken, genel merkez binasında toplanmış yöneticiler ile milletvekilleri herhalde böyle düşünmüşlerdir…
Öyle düşünmüş olmalılar ki, rozet takılma töreni sırasında cûş-u hurûşa kapılmış görüntüsü verdiler…
Acaba, törende bulunan İzmir milletvekillerinin gönlünden, kenti Meclis’te birlikte temsil ettikleri diğer partilerden seçilmiş milletvekillerini de aynı kürsüde yakalarına AK Parti rozeti takılırken görmek geçmiş midir?
“Milyonda bir bile ihtimal yok, annem beni red eder, eşim boşar” diyen sonunda devşirilebildiğine göre, neden olmasın?
“Bizim İzmir’den öylesi çıkmaz” diyecekleri uyarırım: En son devşirilenlerden biri, geçmişte Van’dan seçilmiş olsa da şimdilerde Meclis’te İzmir’i temsil ediyor: Yeni Yol’dan Mustafa Bilici…
İktidar partisi politikacıları ikna etmeyi biliyor…
Geçmişte neler, neler yaşandı. Osman Bölükbaşı'nın adaylarına, partiden ayrılmamaları için ‘karım boş olsun’ şeklinde ağır taahhütler imzalattığı anlatılır, o dahi para etmedi; iktidar partisi elini uzattığında gitmekte tereddüt etmediler…
Bülent Ecevit bile, seçimden birinci parti çıktığı halde milletvekili sayısı eksik kalmış CHP’nin genel başkanı olarak, Adalet Partisi’nden 11 milletvekili devşirmişti (1977).
AK Parti’nin, özellikle de lideri Tayyip Erdoğan’ın geçmişte en fazla eleştirdiği siyasi davranıştı transferler… Bu dönem AK Parti transfer rekorları kırıyor…
Milletvekilleri, belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri devşirilme sırasındalar ve bu gidiş duracak gibi de değil…
İzmir’den sonra AK Parti’nin gözü, makam sahibi cezaevinde bulunan İstanbul büyükşehir belediye başkanlığında…
Ne yapalım, böyle olur bizde politikacı dediğin…
İzmir benim memleketim, hayatımın ilk 25 yılı orada geçti. Politik hayatına da yabancı değilim. Babam 1960-1970 döneminde Adalet Partisi’nden il genel meclisi üyeliği yapmıştı.
Son 25 yıl sürekli, geçmişte de ara sıra CHP’li belediye başkanları çıkarmıştır İzmir ama, uzun süre görev yapmış belediye başkanları hep CHP’li olmayanlardır.
CHP dışından seçilip uzun süre görev yapanların sonuncusu geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Burhan Özfatura’dır. İlki 1984-1989, ikincisi 1994-1999 olmak üzere iki dönem seçilmeyi başardı Burhan Bey.
İzmir’de Özfatura kadar uzunca süre belediye başkanlığı yapmış olan (1963-1973) biri daha var: ‘Asfalt Osman’ adıyla anılan Adalet Partili Osman Kibar…
Demokrat Parti kurulur kurulmaz ilk büyük mitingini İzmir’de yapmıştı ve DP ile AP her seçimde en fazla milletvekilini İzmir’den çıkardı…
İzmir’in sürekli CHP’li kimliğe kavuşması AK Parti dönemindedir.
Olayları sonuç üzerinden basite indirgersek gerçekleri göremeyiz.
Çöken binaları çöken devlet yapısının bir uzantısı olarak gördüğümüzde bakış açımız başka yerlere de açılır. Ya da okul saldırılarının bu derece artışını kişisel vaka yerine toplumsal yapıda ele alırsak yine başka sonuçlara ulaşırız.
Bizler eğitim çağımızda biliyorduk ki, çok çalışırsak başarabiliriz. Şimdi o umutlar çöktü.
Liyakat, yani Cenabı Allah’ın “işi ehline verin” emri yerine işi itaatkarlara verin uygulaması bugün okul saldırılarının bir başka yüzüdür.
Okul diplomasının değeri gitmiş, iktidar partisinin rozeti gelmiş ise okumanın ve çalışmanın hükmünü yitirdiğini görebiliriz.
Gelecek umudunu kaybeden bir nesli ne kadar okuldan alıp camiye taşısanız da sorun çözülmez.
Umarım konuyu sosyologlar daha geniş çerçeveden incelerler.
Gelelim yine bina çöküşüne.
Sizler “İmar Barışı” ile toplumu kucaklamadınız… Tersine kaçakçılığı ve rantı kucakladınız. Hatta oy uğruna, iktidarda kalma uğruna çıkar ilişkisinin beslediniz.
Çalışarak alın teri ile daire alanla ranta çöken gecekonducuyu eşitlediniz. Sonuç elbette çöken binalar gerçeği ile karşımıza çıkacaktı… Başka ne bekliyorsunuz ki?
***
Gelelim foncu çocukların işine.
Küçük bir kesim mi yapmış bu vurgunu? Elbette hayır.
AK Partide yer alan nerede ise çok sayıda kişi bu işin bir yerine bulaşmış durumda. Mesela Fatma Betül Sayan neden kamu kurumlarında borsa hesabı açmak yerine fon vurguncusu bir oyuncunun şirketinde fon hesabı açar?
Hatta aynı foncu çocukların şirketinde Ticaret Bakanı Ömer Bolat bile hesap açmış ve parasını oralara yatırmış.
Bakınız size başka bir pencere açıyorum.
Neden hesaplar Ziraat Yatırım veya Halk Yatırımda değil de İnfo Yartırım, Hedef Portföy gibi sahiplerinin bugün hapse atıldığı foncu şirketlerde açıldı?
Daha nicelerini göreceğiz bu şekilde.
Evet, sorun sonuç açısından 50-100 kişilik dolandırıcılık ağı değildir. Sürece baktığınızda karşınızda bir zihniyetin yansımasını görebiliyoruz.
Sorarım size… 1,5 milyar dolarlık köprüye 15 milyar dolar Hazine garantisi alanların işlemi foncu çocukların işleminden daha mı masum?
Sorarım size… 2023 yılında devredilmesi gereken köprüyü yılda en az 1 milyar dolar üzerinden para toplayan müteahhide 6 yıl daha verilmesi foncu çocukların işlerinden geri kalır mı?
Size böyle ballı kaymaklı nice ihaleler sayarım.
Soralım kendimize: Bu AK Partili foncu çocuklar nereden yetişti? Kimlerden öğrendi ballı kaymaklı işleri?
Ortada bir zihniyet yansıması görüyoruz: İslam’ın temel emirlerini kendi çıkarlarına göre yorumlayarak uygulamayı buna göre şekillendiren bir zihniyetin yansımasıdır bu.
İslam’ın ısrarla emrettiği adaleti mi var ülkede… İslam’ın emrettiği güzel ahlak mı var etrafımızda. İslam’ın emrettiği liyakat mı var uygulamada…
Evirmişiz çevirmişiz ve kendimize bambaşka bir dünya yaratmışız.
Bu foncu çocuklar o dünyamızda yetişmiş ve bize gerçekle yüzleşmemiz gerektiğini göstermiştir.
Dindar nesile ne fetva vermiştik hatırlıyor muzunuz: “Ucu iktidarımıza dokunacaksa yolsuzlukları, hırsızlıkları görmeyebiliriz”
Din anlayışını bu derece şekillendiren büyüklerimizin yetiştirdiği nesildir foncu çocuklar.
Kısaca okullarda saldıran çocukların ailelerini sorguluyoruz da bu foncu çocukların yetiştiği zemini neden sorgulamıyoruz?
Onlar sizi çocuklarınız… Çocuklarınız ile yüzleşip kendi suçlarınızı neden kabul etmiyorsunuz?
Dindar nesil iddiaları nasıl foncu çocuklar ile sonuçlandı hele bir görün… Onların peşinden giden Bakanlarınız bile hala kabinede ise neyle hesaplaşacaksınız?
Tamam kabul ediyorum… Burada da suç muhalefette. Hatta dış güçler ile işbirliği içinde olan muhalefet size operasyon çekiyor.
Tamam ise çekilebilir ve huşu içinde ibadetlere devam edebiliriz.
Fon krizi bize, sebep olduğu maddî zararlar dışında çok ilginç şeyler daha gösterdi. Mesela “Yasal olan her şey helal midir?” sorusunu bu krizde yaşananların sembol ismi olarak öne çıkan Fatma Betül Sayan Kaya’ya bakarak artık çok net cevaplayabiliyoruz. Sadece fon meselesi değil, Fatma Betül Sayan Kaya’nın çevresinde dönen diğer iddialar da aynı şekilde aktan ziyade karaya yakın gri bir alanı işaret ediyor. Fon meselesi zincirin son halkası. Ondan öncekilere baktığımızda ise şunları görüyoruz: Fatma Betül Sayan Kaya, ailesinin maddî durumu kötü olmamasına rağmen Amerika’da İBB bursu ile okumuş. Başarılı her öğrenci bursla desteklenebilir yani burada yasal bir problem yok ama problem yok da denmez. Bir diğer iddia Fatma Betül Sayan Kaya’nın, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yaptığı 776 günde yaklaşık 60 özel kalem müdürü değiştirdiği iddiası, yaklaşık 13 güne bir özel kalem müdürü denk geliyor. Bu iddianın önemi, özel kalem müdürlüklerinin istisnaî memuriyet kapsamında olması yani bu kişiler 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda düzenlenen sınav, adaylık, kura gibi durumlardan istisna tutularak memur oluyorlar. Bu da görev yapılan süre içinde yaklaşık 60 kişiye, halkın girdiği KPSS gibi süreçlere girmeden memuriyet hakkı tanınması demek. Yasal mı, yasal ama problemsiz demek mümkün değil. Tıp doktorluğu hakkını nasıl elde ettiği de tartışmaya açıldı çünkü kronolojik olarak tıp eğitimini sürdürmesi gereken süre içinde pek çok başka görev yürüttüğü ve devamsızlık, mecburî hizmet gibi şartları yerine getirmesinin şaibeli olduğu belirtiliyor. Bütün bunlar başörtülü olması ile birlikte okunuyor. Bu noktada ben bir kişinin başörtülü olup olmamasının gösterge olabileceğine inanmıyorum ama toplumda başörtünün dindarlığın bir sembolü olarak algılandığı bir gerçek. Oysa pek çok kadın başörtüyü dindar olduğu için değil, ülkemizde örfen başörtüsü takmak yaygın olduğu için taşıyor ama konumuz bu değil. “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” atasözüne “Ayinesi iştir kişinin başörtüsüne bakılmaz” diye bir gönderme yaparak konuya döneyim.
Kitabımızdaki ayetlerde “iman etmenin” yani Allah’a inanıp güvenmenin yanında pek çok kez “salih amel işlemek” ifadesi yer alır: Ayetlerde iman eden ve salih amel işleyenlerin, pek çok mükâfatla karşılanacağı ve cennetlere yerleştirileceği belirtilir. Mesela Maide suresi 9. ayet şöyledir:
“Allah, inanıp güvenen ve iyi işler yapanlara şunu vaat etmiştir: Onlar için hem bağışlanma hem de büyük bir ödül vardır.”
Salih kelimesinin dağarcığına baktığımızda ise içinde “doğru, iyi, dürüst, sağlam, erdemli olmak, uygun olmak” anlamlarını taşıdığını görürüz. Kısaca salih amel işlemek; ayetlere uygun, iyi ve kaliteli işler yapmak anlamına gelir. İman etmek yani Allah’a inanıp güvenmek ne kadar soyutsa salih amel işlemek o kadar somuttur ve ayetlerde ikisi cennetle mükafatlandırılacak müminlerin özelliği olarak birbirinden ayrılmaz bir ikilidir. Ayrılmaz bir ikilidir dedim ama bugün yaşadığımız olaylar ve benzerleri Allah’a iman sorunu olmayan insanların bazılarının iş salih ameller işlemeye geldiğinde imtihanlarında zorlandıklarını açıkça gözler önüne seriyor. İmtihanlarını kaybedip kaybetmediklerini bu dünya hayatında ölçemeyiz çünkü herkesin tövbe etme yani hatalarından dönüş yapma hakkı son nefese kadar baki. Kişi eğer ölüm gelip çatmadan tövbe ederse ve tövbesi kabul olursa Allah katında günahlarından arınabiliyor ama Allah katında günahlardan arınmak, tam olarak yaptıklarının cezasını bu dünyada hiç görmeyecek anlamına gelmiyor çünkü bu dünyanın işleri bu dünyada görülüyor. Bu yüzden ne günah işlersem işleyeyim tövbe eder kurtulurum mantığı işlevsiz bir mantık, bile bile hatta bir kasıtla işlenen günahlarda tövbe etmek nasip olur mu onu da ancak Allah bilir. Kısaca nasıl olsa tövbe ederime güvenerek günah işlenmez. Bunu göz önünde bulunduran bir Müslüman, iman etmesinin yanısıra yaptığı işlerin niteliğine de çok dikkat etmek zorundadır.
25 yıllık tarihinde AK Parti ilk kez İzmir’i aldı, deniyor.
Küçük bir ayrıntı dışında doğru. İktidar partisi, İzmir’i İzmir Marşı eşliğinde aldı ama millet vermedi ki...
Belediyeleri sandıkta millet vermiyor muydu? AK Parti ise CHP oylarıyla seçilmiş Cemil Tugay’dan aldı.
İzmir halkının muhalefete verdiği büyükşehir belediyesi, iktidara sandıksız geçti. Tartışmalı transferlere birini daha ekleyerek.
AK Parti, bu ileri demokrasi zaferini bir video kliple müjdelemişti. Çöp dağının üstünde çiçekler açıyordu. Görüntünün altına da “İzmir’in dağlarında çicekler açar” melodisi döşenmişti.
Enkaz devraldıklarını, İzmirlileri kötü CHP belediyeciliğinden kurtarıp parlak AK Parti belediyeciliğiyle tanıştıracaklarını, onların da artık iktidarın nimetlerinden yararlandırılacaklarını anlatan klip süper. Bu iyi niyetli hizmet aşkına ve başarı vaadine kim ne diyebilir.
Ve fakat İzmirliler iktidardan böyle bir fedakârlık istemedi. Onlar kurtarılmayı bekliyor muydu ki? İzmirlilere fikri dahi sorulmadan tercihleri değiştirildi.
Klipten şu mesaj çıkıyor...
Endişe buyurulmasın; iktidar kendinden emin, ne yaptığını biliyor, halka rağmen halk için yapıyor.
Halkın yararını gözeten halkçı yaklaşımlarından şimdilik halk hoşnut olmayabilir. Sonuçlarını görünce bugün rahatsız olanlar da beğenecek, mutlu ve ziyadesiyle memnun olacak, hatta ‘daha önce nerelerdeydiniz, niye geç kaldınız’ diye kızacaklar. Öyle mi?
İktidarın akıtacağı hizmetlerle şehirleri güzelleştirilip, pırıl pırıl sokaklarında çiçekler açtığında halk şükran duygularıyla dolup teşekkür edecek ve bir dahaki seçimde İzmir’i elleriyle AK Parti’ye mi verecek? Ona mı güveniliyor?
Sorun şu ki, bu iddialı halkçılık ilk kez denenmiyor, 10 yıl önce HDP’li belediyelere kayyum atanarak başladı.
Peki tuttu mu?
Kayyumlar iktidar desteği ve teşvikiyle ekstra çalıştı. Halkın gönlüne girmek, oyunu almak için ne gayret lâzımsa gösterdiler.
Diyarbakır’da, Batman’da sorduklarım; hizmetlerdeki iyileşmeyi takdir ve teslim etmişti. Şehirleri daha bakımlıydı, yollarında çiçekler açıyordu.
Sonuç değişti mi? 2019’da sandıktan yine HDP’li başkanlar çıktı. Yerlerine ısrarla tekrar kayyum atandı, 2024’te de DEM’liler kazanmadı mı?
2019’da İmamoğlu’nun kazandığı ilk İstanbul seçimleri yenilendi, seçmene hatasını düzeltme fırsatı verildi. İkinci seçimde AK Parti mi aldı? Halk İstanbul’u daha büyük farkla yine İmamoğlu’na vermedi mi?
2024’te, ‘belediyeyi iktidardan başka bir partiye verirseniz şehrinize hizmet gelmez, mahrum kalırsınız’ diye kampanya yürütüldü. İşe yaradı mı o uyarı? AK Parti, Ankara ve İstanbul’un üstüne Balıkesir’den Bursa’ya birçok şehri daha kaybetti. Millet CHP’yi birinci parti yapmadı mı?
Özal da 89 yerel seçimlerinde ‘eli kolu bağlı belediye başkanı ister misiniz, muhalefete verirseniz sizi ben bile kurtaramam’ tehditleri savurmuştu. Ankara’yla İstanbul’u SHP’ye kaybetmemiş miydi?
Halk bunları iradesine antidemokratik müdahale olarak görmese her seferinde ters tepmezdi.
Bu kez İzmirliler farklı mı karşılayacak, ona bakmalı.
Çalıştırmama, iş yaptırmama baskılarıyla, ‘ya AK Parti’ye geçerek aklanacak ya yolsuzluktan tutuklanacak’ korkutmalarıyla başkan ve belediye transferlerine Cemil Tugay’ın da katıldığını düşünmeyecekler mi meselâ?
Siyaseten kırk katırla kırk satır arasında ölümlerden ölüm beğenmeye zorlandıysa seçiminde mazur mu?
Üsküdar’da Dedetaş, Bursa’da Bozbey gibi cezaevi seçeneğini göze alanlarla kıyaslanmayacak mı?
Ankara’da Yavaş, dayatılan iki şıktan birini seçmeyi reddetti, kendine üçüncü bir yol açmayı deneyebiliyor. Tugay’ın bağımsız da kalmama seçimi gönüllü mü sayılacak?
Kısacası, zorla güzellik olmuyor.
AK Parti, İzmir’in dağlarında açtıracağı çiçekleri ancak bir şartla koklayabilir. İzmirliler, mecbur bırakıldıkları o çiçekleri sandıkla inatlaşma, kendisiyle zıtlaşma olarak değerlendirmezse. Yüzde kaç ihtimal?
DİYARBAKIR’DA TERS TEPEN İZMİR’DE TEPMEZ Mİ?
7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan savunma anlaşmasını bir günde ortaya çıkan tek bir tehdide karşı geliştirilen inisiyatif olarak değerlendirmek hem yanlış hem eksik. Uzun süredir devam eden, bundan 3 yıl önce Hamas’ın İsrail’e saldırıları ve sonrasında İsrail’in ABD’nin desteğiyle uyguladığı soykırım pratiğinin görünür hale getirdiği bir hizalanma mecburiyeti.
Anlaşmanın zamanlaması, içeriği, pratikteki karşılığı sorgulanabilir elbette. Bunu yaparken üç ülkenin de gelişen güvenlik risklerini tek başlarına dengeleme imkanına sahip olmadığını unutmamak gerek. Aslında ABD dahil hiçbir ülkenin böyle bir kapasitesi yok. Ancak çoğu bölge ülkesini ya dışarıda bırakan ya da karşısına alan İbrahim Anlaşmaları’nın temsil ettiği düzen kurma çabası küresel ve bölgesel dinamiklerle örtüşünce bu birlikteliği hızlandırdı.
Mekke İttifakı’nı kaçınılmaz kılan faktörlerden biri de ülkeler arası çatışma eşiğinin düşmüş olası. İki ülke arasında silahlı çatışma ihtimali bu kadar kapıda değildi. Rakip ülkeler doğrudan karşı karşıya gelmek yerine vekil örgütleri kullanıyordu. Orta Doğu’da vekil örgütlerin fonksiyonu çok azaldı. Onun yerine ülkeler artık aracı kullanmadan doğrudan çatışmaya giriyorlar. Bundan 10 yıl önce İran’ın Türkiye’yi doğrudan füzelerle hedef alması bunun NATO imkanları ile vurulması düşünülemezdi. Ancak küresel güvenliğin yeni normali bu artık.
Mekke Anlaşması’ndan tarafların NATO’nun “Bir üyeye saldırı her üyeye saldırıdır.” maddesine atıflarına rağmen aynı anlamı çıkarmak fazla iddialı. Hukuki formül NATO’nun 5. maddesini andırıyor; fakat kurumsal derinlik, ortak komuta, kuvvet yapısı ve operasyonel hazırlık bakımından iki yapı arasında henüz çok büyük fark var. NATO tarihin farklı bir bağlamında, farklı coğrafi ve demografik çerçevede doğmuş bir örgüt.
Hızlanan tarih Mekke İttifakı’nı beklenenden önce sınamaya başladı. Şimdilik ileri düzeyde savunma sanayi işbirliği, karşılıklı teknik yardım ve ortak diplomatik pozisyon üzerinden ilerlemesi öngörülen ortaklık Yemen gibi gelişmelere pratik karşılıklar üretmek zorunda. Dolayısıyla Mekke Paktı NATO değil; ama artık yalnızca bir siyasi deklarasyon da değil. Coğrafi süreklilik eksikliği, teknik uyum, tehdit ve projeksiyon eşgüdümü ittifakın çözümü kolay olmayan, yine zamanla bir nebze aşılabilecek açıkları.
Küresel ve bölgesel bağlamın dışında Türkiye’nin güvenlik ölçeğinin değiştiğini de hesaba katmak şart. Ankara daha önce tümüyle kendi sınırlarını koruma üzerine kurulu bir güvenlik algısına sahipken bugün Afrika Boynuzu’ndan Kafkaslara uzanan bir çıkar dağılımına sahip. Bunu sadece AK Parti’nin genişleme stratejisi ya da bir zamanlar yeni Osmanlıcı olarak tarif edilen coğrafya ve medeniyet algısı ile açıklamak yanlış. Soğuk Savaş sonrası dönemde bir düzen kurulamaması Türkiye ölçeğinde bir ülkenin askeri varlığını geniş bir alana yaymasını mecbur kılıyor. Küresel ekonomik sistemin düzenleyici kurumlarının işlevsizleştiği bir ortamda ticari çıkarların sürdürülebilirliği de limanlar, üsler ve ittifaklar vasıtasıyla kurulacak bir mimariye bağlı. AK Parti’nin buradaki katkısı ise özellikle ilk 15 yılda geliştirdiği küresel okumaya ve bunu hayata geçirecek ilişki ağlarıyla bir çerçeveye sahip olması. Bugün ne kadar reddedilse de Davutoğlu döneminde inşa edilen anlayış ve Erdoğan’ın 24 yıllık liderler arası ilişki birikimi bunu mümkün kıldı. Muhalefetin hala zorlandığı temel alanlardan biri bu çerçeveyi, bir kısmı haklı bile olsa, daha dar gündemler üzerinden eleştirerek ıskalaması.
Türkiye’nin açmazlarına gelince. Birincisi kapasite. Ülke cumhuriyet tarihinin en derin ekonomik bunalımlarından birinden geçiyor. Bireylerin tek tek geçim derdine düştüğü bir ülke güçlü bir savunmaya sahip olabilir ancak bu sadece kamusal hayatın diğer alanlarına üretilecek fazladan maliyetlerle mümkün. Bu da ciddi bir sürdürülebilirlik krizi anlamına geliyor.
From the publisher's feed