
Sign up to save your podcasts
Or


Bugün fon krizi içinde kimyası bozulan iktidar medyasını değerlendirmek istiyorum. Şurdan başlayalım:
Serkan Bayram yaşanan çarpıklıkları eleştirdikten sonra helâllik istedi ve özür diledi. Sözlerinin mürekkebi henüz kurumamıştı.
Peki onun bu tavrı, söylediklerine inanmadığı anlamına mı geliyordu?
Yani çağırsanız gelecek kişilere şafak vakti baskın yapmanın yanlışlığı, Üsküdar’ı kazanamayınca Meclis üyelerini tutuklamayı, sahada kazamadığını masada kazanmaya çalışmayı, yani yargıda sorun bulunduğu, bundan “utandığı” görüşünü mü reddediyordu?
Yoksa fon krizinde Fatma Betül Sayan’ın baş rol oynamasına tepki göstermesi ve özel muamele yapılmasını eleştirmesi mi yanlıştı? “Partide bir sürü kişinin ismi geçiyor, top çevirmeye gerek yok. Millet aç, millet intihar ediyor“ derken mi gerçeği ifade ediyordu, özür dilerken mi?
“Reis partiyi kapatsa daha çok oy alır” derken, bir zihni teşevvüş içinde miydi?
Canlı yayındır, muhalif kanaldasınızdır, heyecanlanmışınızdır, bu ortamda parti adına kahramanlık yapmak varken, neden böyle densizce şeyler söylemek zorunda kaldınız ki?
Ben, aslında Serkan Bayram’ın çok tabii düşüncelerini seslendirdiğini düşünüyorum. Görüneni okumuştur sadece. Görünen de pek “Ak” işler değildir. Belki daha fazlasını da söylemek gerekirdi yine görünene ve henüz görünmediği halde vahametinin boyutları anlaşılan şeylere bakıldığında.
Şu İzmir işi, Cemil Tugay transferi başka nasıl okunurdu ki?
Onun hem parti bünyesinde kalıp hem de kirlenmeyi seslendirmesinin zorluğunu anlamak zor değil. Reis, bu kirlenme işini muhalefetin üzerine yıkıp orada dolaşmayı çok istiyordu belli ki, onun için yoğun operasyonlar gerçekleştirildi, belki seçimlere kadar da yargı süreçleri devam edecekti.
Mutlak Butlan kararı ile CHP’nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu da Erdoğan’ın “kirlenme – arınma” söylemine sahip çıkarak yüklenen misyonu ifa etmeye başlamıştı, ne güzel!
Yargı operasyonları ile bunalan, bu arada yine Yargı hamlesi ile göbekten parçalanan Muhalefetin “Niye Ak Partili belediyelere yönelik bir tek operasyon yok?” sorgulamaları boşta kalırken…
Hadi “Kader” diyelim, fon krizini patlattı. Aaaa, bir de bakıldı ki, krizden nemalananlar iktidarın orasına burasına yapışmış olan simalar… Örgüt desen örgüt… Genel Başkan Yardımcısı karışmış işe… Onun oğlu, öbürünün bilmem nesi… Malı götürenlerle birlikte tatil yapanlar, kankalar kankiler… Muhalefet açıklamaları üstüne yatılacak gibi bir izlenim yüklü… Muhalefet söylese bile, bu iş suhûletle nasıl kapatılır, bu iş nasıl “kahramanca” ama partiyi yıpratmadan hal yoluna konur?
Ama görülüyor ki zor…
Yazıya Serkan Bayram’la girdim. Onu bir önceki yazımda “Dramatik bir tornistanın kahramanı” gibi sundum.
Aslında haksızlık yapmak istemem. Zorluğunu anlıyorum. Orada bunalırsınız. Gözünün üstünde kaşın var demek cesaret işidir. Bir trol ordusu ile boğuşursunuz. Şamil Tayyar’a bakın, Bülent Arınç’a bakın, hep “savunması içinde” eleştiriler yapıyorlar. “Zül-i yâr” diye bir gerçeklik var. Ona dokunursanız işiniz zor.
İktidara yakın medyadaki arkadaşlara bakıyorum… Yazar olmak ya da medyada sorumluluk taşımak bir anlamda “gerçeğe tanıklık” etmek demek. Kalem üzerine yemin edilmiş Kur’an’da: “Kalemi ve yazdıklarını tanıklığa çağırıyorum.” Kur’an “iman edenler” diye başladığı bir çağrısında “kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız aleyhinde bile olsa adalete tanıklık edin, Allah için hakkı ayakta tutun” der. (Nisa, 135) “Adaletle tanıklık eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe itmesin” der. (Maide, 8)
Kıvranıyor arkadaşlar. “Zülf-i yâr”e dokunup dışlanma kaygısını cümleler içinde okuyorsunuz.
Bu kadar patlamasa yazılmazdı, anlıyorsunuz. Serkan Bayram’ın söylediklerinden çok daha fazlasını bildikleri halde tanıklık etmekten çekiniyorlar. Ekrem İmamoğlu’nu, İstanbul’un belediye başkanını ve favori Cumhurbaşkanı adayını şafak vakti evinden almakla, Fatma Betül hanıma uygulanan eylem arasındaki farkı görüp sancılandıklarını anlamamak mümkün değil.
Fon rezaleti mevcut iktidar açısından kimilerinin tahmin edemediği ölçüde yakıcı bir konuya dönüşmüş görünüyor. Ölçeğinin büyüklüğü yüzünden mi, yoksa bardağı taşıran son damla olduğu için mi artık, bu olayın AK Parti tabanında oluşturduğu tepki siyasi dengeleri bile tehdit edebilecek bir boyut taşıyor.
Bugüne kadar “her şeye rağmen” iktidar partisini desteklemeyi sürdüren kişiler görüyoruz ki değme muhaliflerden daha öfkeliler. Aldatılmışlık duygusuyla da beslenen bu öfke, fon vurgununu tezgahlayan grubun ötesine, bu işin siyasi sorumluluğunu taşıyan kademelere yönelmiş bulunuyor.
Dikkat çekici bir nokta da fon skandalı dolayısıyla iktidara getirilen eleştirilere belediye operasyonlarından veya ekonomi politikalarından duyulan rahatsızlık da eşlik etmeye başladı. Bu da fazlasıyla ciddiye alınması gereken bir kırılma noktası olabilir.
Hatta t24 sitesinin kapatılması, kimi gazete yazarlarının ve ekonomistlerin Twitter hesaplarının engellenmesi gibi uygulamalar bile açıktan eleştiriliyor artık.
Tavanda coşkuyla kutlandığını gördüğümüz “belediye transferleri” de tabanda aynı heyecanı yaratmıyor. Aksine, birçok kişide olumsuz duygular uyandırıyor.
2023 seçimi öncesinde rastlanmayan bir hava var bugünlerde iktidar partisi tabanında… En azından bir kısmında… Bu insanların duygu dünyasında bir şey değişmiş gibi görünüyor.
Kişisel gözlemlerime dayanarak söylüyorum… Fon rezaletine adı karışan birtakım nüfuzlu kişilere dokunulmazken bu işin üzerine giden gazetecilerin ve ekonomistlerin sosyal medya hesaplarının kapatılması gibi “tedbirler” tabandaki rahatsızlıkları daha fazla büyütme istidadı gösteriyor.
Bunun fark edilemiyor olması gerçekten çok ilginç…
Geçtiğimiz günlerde AK Parti milletvekili Serkan Bayram’ın -sonradan özür dileyerek geri aldığı- açıklamaları parti tabanını değil tavanı rahatsız etti. Tabanın hissiyatını bire bir yansıtıyordu zaten o sözler, boş yere söylenmiş değildi.
Tavandakiler bunu anlamadılar veya anlamak istemediler. Kendi milletvekillerini özür diletip susturunca mesele ortadan kalkacak zannettiler.
AK Parti’nin tavanı artık tabanı pek anlamıyor gibi görünüyor zaten. Hamaset duyguları dışında fazla ortak nokta kalmadı aralarında. Bunun da hangisinde içten geldiği, hangisinde yapay olduğu dışarıdan bakınca fark edilebiliyor.
Geçen gün de yazdım, iktidar camiasında bilhassa son yıllarda tavandakiler ile tabandakiler arasındaki mesafe boyuna artıyor.
Bugün gelinen yerin manzarası şu: Bir yanda önemli bölümü açlık sınırının altındaki gelirlerle geçinmeye çalışan parti tabanı, öbür yanda “parayla oynayan” parti elitleri…
Kendi seçmen tabanı da dahil olmak üzere toplumun geniş kesimleriyle empati kuramaz hale gelmiş olan bir zümre teşkil ediyor bu parti elitleri...
Belki de bu yüzden, herhalde hedef şaşırtmak amacıyla ortaya atılmış olan “Fon vurgununun arkasında İsrail var” açıklamaları tabanda karşılık bulmadı bu sefer.
Muhtemelen bu iddiayı savunanların kendileri bile inanmıyorlardır kendi söylediklerine.
Haddizatında inanç olmayınca, içtenlik olmayınca doğruları da söylüyor olsanız muhataplarınızı etkilemeniz zor olur. Buna mukabil, inançla savunulan yalanlar bile taraftar bulur.
Üstelik, siyasette inanç eksikliği bulaşıcı bir sorun. Parti tavanına bulaşmışsa tabana da sirayet etmesi işten değil.
Bugünkü tablo olsa olsa bu şekilde açıklanabilir. Fon soygununun kendi iğrençliği yanında suyu taşıran son damla olması bakımından da biriken öfkeleri tetiklediği söylenebilir.
Gelgelelim, bu öfke dalgasının ölçeğini de nereye kadar uzanabileceğini de hesaplayıp söyleyebilecek durumda değiliz henüz. Bekleyip göreceğiz…
Ama büyük ihtimalle çok beklemeyeceğiz…
"Parayı verdi, konu kapandı” mı gerçekten?
AK Parti açısından evet, öyle…
İktidarın ilk dönemlerinde… Medya henüz medya görevini yerine getirebiliyorken… İcraatlara ve yönetimde yer alanlara medyada zaman zaman insafsızlık boyutlarına erişen eleştirel yayınlar yapılıyorken…
O zaman başbakan olan AK Parti genel başkanı Tayyip Erdoğan’ın, eleştirileri göğüslemek zorunda kaldıklarında, medya mensuplarına, birkaç kez “Yazmayın, bize söyleyin, düzeltelim” uyarısında bulunduğu biliniyor…
“Kol kırılır yen içinde kalır” hesabı…
Nefsine yenilmiş, Şeytan’ın iğvasına maruz kalmış ve bunun etkisiyle milyarlık vurgunlar yapmışlar arasında AK Partililer varsa, onlara cezayı partileri verir…
Görevden alınır o kişi, haberleşme grubunca dışlanır ve haksız yere edindiği parayı ödemesi sağlanır…
Şimdi yapıldığı gibi…
Böylece konunun kapanması beklenir…
Parti adına verilen cezadan öte bir muameleye tabi tutulmaz mı yanlış yapanlar?
Eğer bu yapılanı beğenmeyenler işin peşini bırakırlarsa, Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes Festivali’nde ödül alırken yaptığı konuşmada kullandığı sözcüklerle, tutkuyla sevilen ve her gün yeni bir gündeme uyanılan ‘yalnız ve güzel’ ülkemizde, bir süre sonra olan-biten unutulur gider…
Fon skandalı ortaya çıktığından beri ‘dolandırıcı’ olarak anılmaya başlanan insanlara, en az aileleri ve yakın çevreleri kadar, ben de üzülüyorum.
Bazılarının arkasında ülkenin en değerli koltuklarının izi var. Herhalde gelecekte de yerlerini koruyacaklarını, hatta daha da önemli makamların kendilerini beklediğini düşünüyorlardı.
Şimdi ise…
Düştükleri durum, içlerinden birinin hayatının son anlarını geçirdiği sırada zihnini altüst eden düşünceleri bilebilsek, ancak anlaşılabilir.
Zor bir durum onlarınki…
“Ver kurtul”, ancak edindikleri devasa serveti verseler de kolayca kurtulamayacakları türden…
Medya medyalığını yapıyor ve bu sayede yeniden eski gücüne kavuşacağı umuduyla bundan kolayca vazgeçmeyeceği izlenimi veriyor… Dost bilinenlerin bile en başta konulan “Yazmayın, bize söyleyin, düzeltelim” kuralına uymayabilecekleri köşelere ve ekranlara yansımaya başladı.
Karşı karşıya olunan ‘skandal’, rakip partinin ‘rüşvet, yolsuzluk, hatta casusluk’ gibi iddialara muhatap, aylardır cezaevlerinde tutulan mensuplarının başına gelenlerden hayli farklı…
Onlara yönelik iddiaları yargı konusu yapabilmek için ‘gizli tanık’ konumu ile daha önce uzmanlarının bile kullanılabileceğini bilmedikleri bazı eski kavramlara müracaat gerekti…
‘İltisak’ ve ‘mutlak mutlan’ kavramları gibi…
‘Fon skandalı’ öyle mi ya?
Bilgisayar çağında hemen her icraat kayıt altında…
Kayıtların işe yarar biçime sokulabilmesi için geçmişte günlerce uğraşmak gerekiyordu; oysa şimdi ‘yapay zeka’ sayesinde milyonlarca verinin anlamlı bir sonuca dönüştürülmesi için saatler yeterli.
Ne kadar para söz konusu…. Aileden, çevreden, hatta muhtemelen kredi olarak bankalardan da topladıkları milyonları milyarlara dönüştürme garantisiyle fonlara yatırmış ve el konulma noktasından hemen öncesine kadar orada tutmuş olanlar kimler… O kimlerin başka kimlerle aile, dost ve arkadaşlık ilişkileri var…
Hepsine ait bilgi şimdi bilmesi gerekenlerin elindedir…
Skandalı başlatan ve süreç boyunca ağzına bakılan bakan, dün, “Bütün liste elimizde” açıklamasını yaptı.
Doğrudur verdiği bilgi.
Tasfiye edilen fon sayısı 131; bunlara parasını yatırıp nemalanmasını bekleyenlerin sayısı da 455.758…
Yalnızca şimdiye kadar beş kişi elde ettikleri kazancı gönüllü olarak iade etmiş…
[Eski bakanın TMSF’ye iade ettiği tutarın içinde ana parasının yanı sıra mevduat faizi de bulunduğu bilgisi duyuruldu. Faiz, bu dönemin neredeyse yasaklanacak kadar düşman kavramı değil miydi?]
Bir de yükünü tutunca tam zamanında parasını ve kendisini yurtdışına atanlar var.
Bon 20-25 yılda geldiğimiz noktaya farklı açılardan bakmak mümkün, hatta gerekli…
İşin, şüphe yok ki, bir toplumsal dönüşüm boyutu var.
Bu, Türkiye’nin modernleşme öyküsünde ulaştığı yeni bir safhayı tanımlar. Sözünü ettiğimiz, toplumun “çevresi” kabul edilen inançlı, Kürt ve diğer çevre aktörlerinin güç ve imkân açısından yer değiştirmelerinin ve eşitlenmelerin yaşandığı, siyasal merkezin yeniden yapılandığı bir safhadır.
Kürt meselesinde geldiğimiz aşama, Kürt sorunu taşıyan siyasi partiler, kuvvetli siyasi temsil, sivil yapılar, genişleyen ifade imkânları, Öcalan’ı muhatap alan çatışma çözüm yöntemi, şiddeti devre dışı bırakacak bir siyasi evreye geçiş; uzun perspektifle baktığımızda hafife alınacak gelişmeler değildir. Zamanın, zorunlulukların, dengelerin toplumu nakış gibi işlemesinin sonuçlarıdır.
Benzer bir durum, belki çok daha güçlü bir şekilde, laik-dindar karşılaşması için söylenebilir. Erbakan’ın iktidara geldiği, şeriat tehlikesinin kapıda olduğu tartışmaları zaman içinde sona ermiş, bu bakımdan farklı bir sentez ve uzlaşı filizlenmiştir. Başörtülü memurlar, subaylar korku ve çatışma nesnesi olmaktan çıkmıştır. Bir normalleşme süreci yaşanmıştır.
Uzak açıyla bakıldığında ise görülmesi gereken, bir zaman diliminin sonunda gerginlikler ve onların içerdiği temaslar üzerinden varılan noktadır. Bu nokta, sosyolojik anlamda iki büyük toplumsal kesim arasındaki eşitlenme hâlidir, en azından eşitlenme eğilimidir; ortak alanların genişlemesidir. Bu da ülkenin tarihi ve geleceği bakımından önemli bir gelişmedir.
Daha net ifade etmek gerekirse, seküler kesimlerle İslami kesimler arasındaki fark sosyolojik anlamda azaldı. Okullardan üniversitelere, sermayeden devlete kadar her düzeyde büyük bir eşitlenme hamlesi yaşandı. Rejim krizleri, şeriat toplumu paranoyaları böylece rafa kalktı. Laik kesimde demokratikleşme, İslami kesimde evrensel değerlere yaklaşma dalgaları bu çerçevede öne çıktı.
Bunu görmemek akılsızlıktır.
Madalyonun genç ve yeni Kemalistlerin anlamadığı, hiçbir zaman anlamayacağı bir yüzü böyle…
Diğer yüze gelince…
Bugün yaşadığımız ve tartıştığımız sorunların tümü bu ikinci yüzde bulunuyor. Bu sorunlar Erdoğan’ın şahsi tercihlerinden üremiştir. Cumhurbaşkanı, yeni toplumsal dokuyu kuşatacak demokratik kurumsallaşma ve model oluşturma işinde tökezledi.
Tersine ilerledi.
Önce kendi partisini, tüm önemli yol arkadaşlarını tasfiye ederek tek adam partisi hâline çevirdi. Yeni kurumlaşma düzeni ve anayasayla sistemi de güçler birliği öyküsüne çevirdi.
Keyfî, otoriter, yargıyı iktidarın adli bürosu olarak kullanan bir düzen ortaya çıktı.
Bu siyasi yön, yukarıda anlattığım sosyolojik hikâyeyi ortadan kaldırmıyor ama önemli ölçüde baltalıyor.
Siyasi ve sosyolojik ayak arasında bir bağımlılık da bulunmuyor.
Altını tekrar çizelim. Ülkenin yaşadığı demokrasiye dair tüm krizlerin arka planında önemli ölçüde siyasi iktidarın tercihleri ve bunların türevleri yatıyor. Katılımcı demokrasi, ataerkillik, şahsileşme, kimlikçi politikalar tartışmaları bunlar arasında bulunuyor. Bugün farklı AK Parti çevreleri arasında yaşanan tartışma; eskiler-yeniler, çevre, danışmanlar, istişareler vb. meselesi de bu durumun türevleri arasında yer alıyor.
Türkiye, bu tercihler yüzünden 2013 Mayıs’ından bu yana siyasal gerginlik ve kriz ortamında. Gezi olayları, 2013 yolsuzluk dosyaları, bu dosyaların kapatılma biçimi, 17-25 Aralık girişimi, buna karşı alınan sert ve zaman zaman hukuk sınırlarını zorlayan tedbirler, Ergenekon sürecinde terse dönüş, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi ve başkanlık tartışmaları, CHP’nin tasfiyesi, eleştiri ve basın üzerindeki baskı arka arkaya dizildiğinde tablo açıktır.
Fon krizi, futbol kaosu bunların farklı bir parçasıdır…
Sadakat düzenlerinin yarattığı, “Yapabiliriz, bize bir şey olmaz, arkamızda siyasi güç var.” tarzı bir özgüven patolojisinin ürettiği ağır ve sistemik bir yozlaşma hâlidir.
Türkiye’de geçmişte çok sayıda yolsuzluk ve haksız kazançla ilişkilendirilen skandal yaşadık.
Ak Parti 24 yıldır iktidarda olduğu için onun payına da yeterince skandal düştü.
Ak Parti dönemi skandallarının geçmiş dönemden bir önemli farkı oldu hep: Ak Parti içinden çıkıp bu skandalı eleştiren ya hiç olmadı ya da pek az oldu, o eleştirenler de partiden dışlandı.
Bu partide lidere biat etmenin ne denli önemli olduğuna dair sayısız örnek yaşadık son 24 yılda.
Her zaman son sözü lider söyledi, lider her zaman “Kol kırılır yen içinde” dedi; kendi yol arkadaşları arasında çok büyük yanlış yapanlara bile hiçbir zaman tam manasıyla hesap sormadı, bedel ödetmedi. Ödettiği en yüksek bedel kendi çevresinden uzaklaştırmak oldu.
Bazılarını çok uzağa da göndermedi. FETÖ ile ilişkili olanları bile, eğer kendi yakın çevresindense, elinin altında bir yerde tuttu.
Affetmediği tek bir kişi türü oldu: Kendisine siyasi ve ahlaki tutumu nedeniyle itiraz eden, kendi kişiliğini lidere biat adı altında ezdirmeyenler. Onları bir zamanlar çok yakınında olsalar bile bir daha hiç affetmedi, yanına sokmamakla kalmadı, onlara hayatı zehir de etti.
Onun bu yol arkadaşlarını koruyup kollayan ama kendisini eleştirenleri “hain” ilan edip affetmeyen tavrı partide ve yakın çevresinde bir kültür yarattı: O konuşmadan, o herhangi bir konuda tavrını belli et neden kimse konuşmuyordu. Bırakın medyayı, arkadaş arası sohbetlerde bile konuşmuyor, Reis’in tutumunu görmek istiyorlardı.
Ama bu sefer böyle olmadı. Daha Tayyip Erdoğan fon soygunuyla ilgili fikrini duyurmadan Ak Parti’den homurdanmalar yükselmeye başlamıştı bile. Biri hariç hiçbir milletvekili açık açık konuşmadı ama yakın zamana kadar Ak Parti adına konuşan, medyada boy gösteren, bir kısmı zaten ‘gazeteci’ sıfatını da taşıyanlar açıkça eleştirel tutum aldılar.
Tabii eleştiri de bir yere kadar: Herkes Erdoğan’ı bu skandaldan uzak tuttu, sanki onun hiç hatası yokmuş, hatta neredeyse o burada değilmiş gibi davranıldı; hata yapanlar da ona ihanet etmekle, onun yeniden seçilme şansını azaltmakla itham edildi. Para çaldıkları için değil, Tayyip Erdoğan’ı siyaseten zor durumda bıraktıkları için kötüydü onlar.
Ahlakı değil siyaseti önceleyen, siyasetten de sadece Tayyip Erdoğan’ın yeniden seçilmesini anlayan bu çarpık durumu bir an için görmezden gelsek bile yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuza kuşku yok.
Bu fon soygununun farkı neydi de, bugüne kadar hep Reis’in arkasında tek sıra dizilen Ak Parti bu kez Reis’in alıp yükselttiği bazı kadroları kıyasıya eleştirmeye başladı?
Bu soruya tek bir cevap olduğunu sanmıyorum; birkaç şeyin birleşimi sanki bu yeni durumu izah ediyor:
-Bence birincisi, Tayyip Erdoğan ve medyasının bütün güç projeksiyonlarına rağmen Ak Parti’de insanlar ilk kez iktidarın kaybedilme riskinin çok yüksek olduğunu düşünüyor. Partinin (kader ortağı MHP ile birlikte) Meclis çoğunluğunu kaybedeceğini herkes görüyor, son kale Tayyip Erdoğan’ın da kaybetmesi ihtimali. Ve bu ihtimal net biçimde gözüktüğü için bu skandal, geçmişten, mesela 17-25 Aralıktan daha farklı algılandı. Çünkü Erdoğan’ı devirecek son darbe buradan gelmiş olabilirdi.
-İkincisi, bu skandalı 17-25 Aralıkta olduğu gibi dışarıdan bir grubun üstüne yıkma, “Darbe girişimi” olarak niteleme veya “Amerika yaptı”, “İsrail yaptı” gibi dış güçlere yorma ihtimali yoktu. Tamamen evin içinde yaşanan, hepsi de “bizden” olanların yarattığı bir skandaldı bu.
Bakın, eski Türkiye’de bile nasıl oluyordu, Gazi Erçel olayını hatırlatayım size.
2001 ekonomik krizi patladığında Merkez Bankası Başkanı’ydı. Sabit kurdan dalgalı kura geçerken bankadaki parasını korumaya aldı, Türk lirasından dolara geçti. Parasını korumakla görevli olduğu milletse devalüasyona habersiz, hazırlıksız ve korumasız yakalandı.
Yanına mı kaldı? Ortaya çıkmasıyla istifa etmesi bir hafta sürmedi. Yargılaması da hemen başladı. Görevi kötüye kullanmaktan suçlu bulundu ve ceza aldı.
Bahse konu para, 84 bin dolar civarıydı. İddianamede Erçel, dalgalı kura geçileceğini yakınlarına bildirmek ve menfaat sağlamalarına neden olmakla da suçlandı.
Bugünse görevi gereği sahip olduğu siyasi güç, nufuz ve bilgiyle parasını koruyanlardan değil, borsada milleti silkeleyerek astronomik çoğaltanlardan söz ediyoruz.
Fatma Betül Sayan Kaya dışında var mı bir siyasi istifa? Peki ya denetleyici devlet kurumlarından bir sorumluluk istifası?
AK Parti Ekonomi İşleri Başkanı Zeybekçi, fon vurguncularıyla karıştırılmamak için önden çıkıp kendisini ifşa etmişti. Yeni Parti’ye bırakmamıştı. Ben de fon mağduruyum, diyordu.
Zeybekçi fona ne koydu, ne aldı, ne kadarını skandal patlamadan çıkardı, içeride kalan parası ne, bilmiyoruz.
Ama borsa tokatçılarına para kaptıran sıradan mağdurlar gibi tepki verse de öyle olmadığını, fonlarda dönen dolaplardan haberdar olduğunu kendi beyanlarından biliyoruz.
Oysa Zeybekçi, üstlendiği görev gereği, diğer iktidar partisi yöneticileri gibi önce milletin parasını koruma sorumluluğu taşıyordu.
Siyasi güçleri, nüfuzları kendi paralarını korumak ve çoğaltmak için kullansınlar diye değildi.
Saadet zinciri dolandırıcılığından soruşturulan isimlerle kimi AK Parti yöneticilerinin içli dışlı olması, bazılarının yediğinin içtiğinin ayrı gitmemesi Yeni Şafak’çıların sorusunu haklı kılıyor: Korunanlar var mı? Varsa koruyanlar kim?
Fatma Betül Sayan Kaya’nın yalnız olmadığı açık. Teracı Erdin Özel’le yakınlığına münferit örnek, denilemez. Yıldıray Oğur Karar’da fotoromanını yazdı.
Yeni Parti ve Özgür Özel de peşini bırakacağa benzemiyor.
Dolayısıyla devlet sanki siyasi iktidardan ayrı calışan bir yapıymış, alâkaları yokmuş gibi davranamazlar. ‘Denetim ihmalini biz yapmadık, devlet ve kurumları yaptı, sorumlusu göz yuman bürokratlar; CIA ile MOSSAD bize seçim darbesi tertipledi, asıl hedef ve mağdur yine biziz, yine gafil avlandık’ teraneleri kurtarmaz.
Borsa İstanbul’la SPK sorumlu tutulup istifaya çağrılırken adı karışan iktidar partisi yöneticileri hiç üstlerine alınmıyor.
Fatma Betül Sayan Kaya görevden affını isteyip kabul edilince, borsadan topladığı parsayı iade edince bitti mi? Biter sanmasınlar.
Adâlet Bakanı Gürlek, TMSF’nin gönüllü iade hesabına 5 kişinin haksız kazancı geri ödediğini ama haklarındaki dosyanın ve soruşturmanın kapanacağı anlamına gelmediğini, iki katını yatıranlara en fazla etkin pişmanlıktan yararlanarak ceza indirimleri uygulanabileceğini bildiriyor.
Yani zararı gidermek, suçu ve cezasını ortadan kaldırmıyor.
FBSK çifti, ana paralarıyla faizini düştükten sonra kalan 2 milyar liradan az parayı iade etti diye haklarında işlem yapılmayacağı algısı yanlışmış. Gerçi mal varlıklarına tedbir dışında bir işlem başlatıldığını duymadık ki durdurulsun, diyeceksiniz. Fakat bakarsınız bir gün ifadeye çağrılırlar.
Toplanan parsanın, vurulan paranın iadesiyle bitmeyecek, denilmesine rağmen tepkiler niye dinmiyor? Çünkü siyasi taşlardan hiçbiri yerinden oynamadı, hepsi yerli yerinde duruyor. Adı geçenlerden kimi de başını yana çevirip duymazdan geliyor.
Yeni Parti, en son AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’e, saadet zincirinden 20 milyar lira kaldırıp kaçtığı iddia edilen Osman Arıkan Nacar’la ilişkisini sordu. Cevap henüz gelmedi.
Tanışıklık, baş başa tatil, aralarından su sızmaması filan suç veya para ortaklığı anlamına gelmez. Muhaliflere bu hak tanınmasa da suçun şahsiliğini savunurum hep. Ancak foncularla ilişkisinin boyutunu her siyasi yetkili açıklamak zorunda.
Fon soygunun iki yönü var: Biri soygunculardan paraları geri alıp bunu mağdurlara dağıtmak ve suçluları yargılamak. Diğeri, “on ay” seyredip denetim görevini yapmayanları da soruşturmak.
İktidarın soygun paralarını geri alıp mağdurlara dağıtma konusunda canla başla çalışacağından şüphem yok; bu kirden partiyi arındırmak isteyecektir elbette.
Fakat ikincisinde yani bürokrat ve siyasi sorumluları soruşturma konusunda ciddi bir işlem yapacağını sanmıyorum.
“Soyguncularla mücadele” yapılacak, şüphe yok, endişem “sorumlular” konusunun gölgede kalmasıdır.
Cumhurbaşkanın kararlılıkla ifade ettiği yaklaşımı şöyle:
“Milletin malına el uzatanların yaptıkları asla yanına kalmayacak… Kimsenin hakkını kimseye yedirmeyeceğiz. Birinci öncelik Türkiye ekonomisine zarar gelmesin, ikinci önceliğimiz her kim haksız kazanç elde etmişse bunun hesabını adalete versin.”
Cumhurbaşkanı’nın vurgusu “Kimsenin hakkını kimseye yedirmemek”tir. Adli yönden Haksız kazanç elde etmişse “hesabını adalete vermesi”dir.
Bu etik olarak doğru olduğu gibi siyaseten de elverişlidir. Seçim meydanlarında coşkuyla anlatılabilir.
Fakat bir de “sorumluluk” meselesi var. Bizdeki uzmanların da dışarıdaki ilgili kurumların da ifade ettiği gibi SPK ve BİST’in “on ay gecikerek” müdahale etmesi… Nihat Zeybekçi’nin “büyük ihmal” dediği olgu… “İçeriden bilgi” şüphesi… Bu gibi konular iktidarın gündeminde gözükmüyor.
Cumhurbaşkanı “yollarımızı ayırırız” diyor. Nisan 2021’de Ruhsar Pekcan’la da yollarını ayırmıştı. Meclis soruşturması açılmadığı gibi bir savcı da soruşturmaya kalkmamış, olay kapanmıştı.
Burada CB sistemindeki esaslı bir sorun karşımıza çıkıyor: Denetim yetersizliği.
Evet, Cumhurbaşkanı DDK’yı görevlendirdi… Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında Fon Koordinasyon Kurulu kuruldu. Fakat…
DDK başkanı aynı zamanda Borsa İstanbul Yönetim Kurulu üyesiymiş. Bu üyeliği bıraktı ama üyeliği zamanındaki olayları soruşturacak…
Bu iktidar zamanında yaygınlaşan kamuda çifte görevlendirmenin sakıncalarına bir örnektir bu.
Fon Koordinasyon Kurulu tamam. Fakat toplantısına niye iktidar partisinin üst kademesinden isimler katıldı? Uzmanlıkları da yok… ‘Siyasi müşavir’ olarak mı katıldılar?!.. Kurul üzerine hiçbir partinin hele de iktidar partisinin gölgesi düşmemeliydi.
Sistemde Cumhurbaşkanı sadece partili değil, partinin lideri olunca devlet ve parti kavramları iç içe geçiyor. CB sisteminde partili cumhurbaşkanın partisiyle ilişkileri anayasayla da kanunla da düzenlenmemiş, tamamen serbest bırakılmıştır.
Yüksek yargıya eski AKP Parti milletvekillerinin, HSK’ya partili avukatların atanması gibi olgular aynı sorunun diğer bir tezahürüdür. Bu tezahürler uluslararası raporlarda “parti ve devlet arasındaki çizginin belirsizleşmesi” eleştirilerine yol açıyor.
SPK ve BİST hakkındaki formel denetimleri bilmiyorum, medyaya bir bilgi yansımadı. DDK’nın raporunu da açıklandıktan sonra göreceğiz.
Belli olan şudur ki iktidar “denetim”i pek sevmiyor. ABD’de Başkan’ın bütün atamaları Senato’nun denetimine tabidir. Bizde Cumhurbaşkanını hiçbir ataması Gazi Meclis’in denetimine tabi değildir.
Varlık Fonu kurulurken Sayıştay denetiminin dışında olduğu kanuna yazıldı. Varlık Fonu Başkanı Cumhurbaşkanıdır, elbette olabilir. Fakat denetimi de Cumhurbaşkanın atadığı denetçiler yapıyor.
Sayıştay’ın denetim yetkilerini kısıtlayan kanun, Anayasa Mahkemesi’nden dönmüştü (Karar: 2012/207
Formel olarak denetim organları tam olsa bile hem yöneten hem denetleyen “bizden” olduğunda denetim en azından ‘gevşek’ olmaz mı?
BDD denetimi üzerine böyle bir gölge düşmemelidir.
Aslında ben “Meclis Araştırması”nı savunuyorum. Araştırma Komisyonunda muhalefetin eleştiri ve önergeleri araştırmaya ufuklar açabilir.
Denetim mekanizmalarının güven kazanması, ekonomimizin muhtaç olduğu “güven” için de şarttır.
İoanna Kuçuradi’nin vefatı dolayısıyla felsefeyi, kültürü, sanatı ve etiği yeniden düşünürken bu vesileyle de ülkede yaşanan kültürel çölleşmenin ve sloganla medeniyet hayali kurmanın altını bir kez daha çizmek gerektiğini hissettim.
Bilindiği gibi Türkiye’de felsefe denince ilk akla gelen isim Kuçuradi’dir. O felsefeyi akademinin kalın ve soğuk duvarları arasından çıkararak insanla buluşturdu. Doğan Hızlan’ın ifadesiyle, “Felsefeyi yalnızca üniversitelerde okutulan, kavramlar ve terimler arasında kalan bir disiplin olarak görmedi. İnsanı, insan haklarını, etiği, sanatı, gündelik hayatı felsefenin konusu yaptı.”
O bu ülkenin bir değeriydi, bu yüzden her türlü övgüyü hak ediyor. Ama hemen belirtmeliyim ki bu bir felsefe yazısı değil.
Ancak sosyal medyada, birazcık olsun ‘ilahi hitap’tan haberdar olduğunu sandığımız bazı kişilerin, Ioanna Kuçuradi’nin arkasından hiç de hoş olmayan sözlerini görünce, onlar adına utandığımı itiraf etmeliyim.
Lütfen şu sözleri, Allah’ın yarattığı bir insan olarak dikkatle okur musunuz: “Kuçuradi Türk felsefecisi değildi. Türk değildi bir defa. Rum’du. Rumlar da bu ülkenin çocuğu elbette. Ama o bu ülkenin çocuğu değildi, Bizans çocuğuydu. Evet, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın, Türkiye’nin çocuğu değildi, Bizans’ın çocuğuydu tastamam zihniyet olarak: Felsefeden İslâm’ın izlerini silmeye çalıştı bu ülkede.”
Bu sözleri, kesinlikle inanç bağlamında değerlendirmek niyetinde değilim. Zira başkalarının inançlarını, kimliklerini aşağılayan bu ahlak çürümesi yaşayan insanların, ilahi kelamla ve Hz. Peygamber’in sünnetiyle bir bağlarının olabileceği kanaatinde değilim.
Hiç öyle bazı kelimelerin arkasına saklanarak değil, açık açık söyleyeceğim. Biraz olsun okuma yazması olan bu tür İslamcıların, “Türkiye’de Bizans’ın çocukları” ve de “kültürel oligarşi” benzeri tam bir çapulcu kültürü ağzıyla medeniyet masalı anlatılarını görünce, zihinsel palandaki köylülük anlayışının, ülkede yaşanan kültürel çölleşmenin bir alt katmanı olduğuna inanmaya başladım.
Bu arada ‘köylülük’ kavramını coğrafi bir yerleşim anlamında değil, kültürel ve zihinsel yapıya sahip bir toplumsal kategori olarak değerlendirdiğimi özellikle belirtmeliyim.
Bu ülkede yaşayan insanlar olarak, büyük oranda hemen hepimiz köyde doğmuş insanlarız, dolayısıyla bu anlamda köylülüğün asaletine asla bir itirazımız olamaz.
Daha açık ifade etmek gerekirse ‘köylülük’ coğrafya ile bağlantılı yer değil, bir tavır ve kültürel kodlarında ortaya çıkan bir davranış halidir. Bugün geldiğimiz noktada köylüleşmenin, bir hayat tarzından çok, düşünsel bir fukaralığa dönüştüğünü söylemek gerekiyor.
Bu öyle bir köylüleşmedir ki ötekine, farklı olana düşmandır, görgüsü sadece şekilden ibarettir, vizyonu çapulcu kültüründen biraz hallicedir…
Maalesef Türkiye’nin modernleşme süreci, toplumun ufkunu genişletemediği gibi zamanla köylüleşmeyi bütün ülke sathına yayan ve medeniyetle toplum arasındaki mesafeyi daha da açan bir şekle dönüştü.
Bugün geldiğimiz noktada artık köylülük her yerde… Şehirlerden üniversitelere, Meclis’ten devletin en saygın kurumlarına kadar bütün kademelerde derin kültürel çölleşme ile birlikte, kendi mahallesi dışındaki herkesi ‘düşman’ gören bir ‘zihinsel köylüleşme’ hali yaşanıyor.
Bütün bunlara geçmişimizden miras olarak devraldığımız ‘itaat kültürü’nü de ekleyince, ortaya kelimenin tam anlamıyla katmerli bir köylüleşme çıkıyor ne yazık ki…
Oysa merak etmeyen, bir takım olup bitenlerin arkasını araştırmayan, sorgulamayı ‘ihanet’ olarak gören, aklın ve vicdanın donduğu, daha da önemlisi korkunun hakim olduğu toplumların yüksek bir medeniyet inşa etmeleri asla mümkün değildir.
Biliyorsunuz, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 1 Ekim’de TBMM’nin açılış resepsiyonunda kendisine fon skandalının simge isimlerinden biri haline gelen Fatma Betül Sayan Kaya üzerinden yöneltilen soruya yalnızca “yorum yok” yanıtını vermişti.
Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yargılandığı İBB dosyası hakkında defalarca açıklama yapan, değerlendirmelerde bulunan ve sert siyasi mesajlar veren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin; 455 bin tekil yatırımcıyı, 2 milyondan fazla kişiyi doğrudan etkilediği, toplamda ise yaklaşık 5 milyon vatandaşın zarar gördüğü 20 milyar dolarlık bir fon skandalı karşısında “yorum yok” demesi çoğunuz gibi bana da tuhaf gelmişti.
MHP lideri Devlet Bahçeli aynı zamanda bir iktisatçı. Bu nedenle, AK Partili Fatma Betül Sayan Kaya’nın 163 milyon liralık yatırımının dört ay gibi kısa bir sürede 2,17 milyar liraya çıkmasının normal bir piyasa getirisi olmadığını bilir. Böylesine olağanüstü bir kazancın nereden ve nasıl kazanıldığının sorgulanması gerektiğini de bilir.
Bir iktisatçı olarak Bahçeli, böyle bir fon skandalının yalnızca birkaç kişinin yaptığı işlemlerle açıklanamayacağını; SPK başta olmak üzere denetim ve gözetim mekanizmalarının neden zamanında işlemediğinin de sorgulanması gerektiğini biliyor. Çünkü fon vurguncularının aylarca işlem yaparken, devletin ilgili kurumlarının ne yaptığı sorusu en az bir koyup bin kazananlarının kimler olduğu kadar önemlidir.
Her gün iktidarın içinden yeni isimlerin açıklandığı fon soygunu öyle görmezden gelinecek, üstü örtülecek ‘yorum yok’ denilecek bir skandal değil.
Ama MHP lideri Bahçeli 1 Ekim akşamı TBMM resepsiyonunda sorulan soruya “yokum yok” yanıtı verdi.
***
Ben bütün iyimserliğimle, Bahçeli’nin ayaküstü bir soruya cevap vermek istemediğini düşündüm. Çünkü liderliğini yaptığı MHP; milletin birliğini, devletin gücünü ve devlet kurumlarının devamlılığını ve vatandaşını önemseyen bir siyasi anlayışın temelleri üzerine kurulu.
Dolayısıyla yüzbinlerce yatırımcının doğrudan etkilendiği, milyonlarca insanın zarar gördüğü böylesine büyük bir fon skandalının MHP tarafından görmezden gelinmeyeceğini düşündüm. Hele ki ortada devletin denetim kurumlarının işleyişine, kamu kurumlarına güveni temellerinden sarsan böylesine ağır bir skandal ortadayken…
Öyle ya, İBB davası MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin gündeminden hiç düşmedi. Bahçeli, yargılamanın milletin gözü önünde yapılmasını istedi; duruşmaların televizyonlardan canlı yayınlanmasını savundu. Çıktı “Milletimizin gözü önünde ak koyun kara koyun tefrik edilsin; her şey bilinsin, görülsün, birebir takip edilsin” diyerek çağrıda bulundu, yolsuzluklara, rüşvete geçit verilmemesi gerektiğini söyledi.
Bu yüzden de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin partisinin 6 Ekim tarihli grup toplantısında ne konuşacağını özellikle ülkemizin karşı karşıya olduğu, bakanların, bakan yardımcılarının, milletvekillerinin, iktidara sırtını dayamış iş adamlarının, yüksek bürokratların içinde olduğu fon skandalını gündemine alıp almayacağını merak ediyordum.
***
Aslında nazik bir başlık attım. Anlatacağım durumu izah edecek çok daha sert cümleler kurulabilir. Onu size bırakıyorum.
Ortada BIST diye bir borsa var.
Ama hisse senetlerinin çoğunun leşi çıkmış durumda. Büyük vurgun yemişler ve hareket edecek mecalleri yok.
Bir taraftan içi boşalmış şirketler, diğer taraftan yatırımcısı soyulmuş hisseler.
Pazartesi günü yazdığım örnek ortada. Reeder Teknoloji mesela. Yatırımcılarından bugünkü değerle 10 milyar lira para alınmış ama geride kalan şirketin değeri 3 milyar liraya kadar gerilemiş.
Ne olacak geride kalan hissedarlar?
Veya foncu çocukların oyun artıkları. 300 liraya çıkmış hissede 3 lirada alıcı zor bulunuyor. 5 bin liraya çıkmış hissenin 50 liranın altına mı düşmesi bekleniyor.
Kim alacak bunları?
Kim yatırım yapabilecek bu leş tarlasına.
Halka açılırken kimse sormamış mı “nedir ekonomik değerin” diye. İstihdamın nedir, ihracatın nedir…???
Önüne geleni açmışlar.
2010 Halka arz seferberliğinde de benzer durum yaşanmıştı. Halka açılan 50 küsur şirketin 40’a yakını 3-5 yıl içinde kapanmadı mı?
Şimdi de benzerini yaşıyoruz.
Allahtan AK Parti öncesi şirketler var ve onlar sistemi ayakta tutuyor.
Hani mahalle aralarında ucuzcu dükkanlar olur ya… Öyle bir şey. Dükkan dolu ama içeride işe yarar doğru dürüst yeni bir ürün yok.
Size bir örnek vereyim: Borsamız GYO şirketleri ile dolup taşıyor. İyi ama ülkemizde kiracılık oranı 2013 sonrası çığ gibi büyümüş.
Ne işe yarıyor bu vergisiz GYO şirketleri?
Dar gelirliye hizmet etmedikten sonra neden vergi istisnası tanıyoruz bunlara?
Son 20 yılda halka açık şirketlerin önemli kısmı dandik dandik şirketlerden oluşuyor. Ne değer yaratıyorlar ne de kar veriyorlar. Tek amaçları var: Milleti soymak. (Birkaç istisna hariç)
SPK ne yapar?
BIST ne yapar?
Kimseden ses çıkmıyor. Daha geçen ay foncu çocukların 30 civarı hissesini borsa endekslerinden çıkarttılar.
İyi ama bu foncu çocukların oyuncak hisselerini endeks hesaplamalarına kim aldı? Hesap veren var mı?
Seçim anketlerini herkes görüyor. Ama bir başka anket türü daha var: “Sorunları kim çözer?” diye sorulduğunda uzun süredir AK Parti ilk sırada çıkıyor.
Hatta Şahap Kavcıoğlu’nun Merkez Bankası Başkanlığı, Nureddin Nebati’nin de Hazine ve Maliye Bakanlığı yaptığı dönemde de benzer sonuçlar çıkıyordu.
Şimdi yeniden sormak lazım: Bu foncu çocukların oyunlarına eşlik edenler ve para kazanan ve kaptıranlar ortaya çıktıktan sonra “ekonomiyi kim yönetir?”.
Hala aynı sonuç çıkıyorsa söyleyecek hiçbir sözümüz olamaz. Bekleyip göreceğiz.
Sokağa çıkın, kahveye gidin veya nereye giderseniz gidin ortada tek muhabbet var. Bu foncu çocuklar ne yapmış? diye herkes konuşuyor.
Peki bu gündem nasıl değişir?
Biz demiyoruz, sokak diyor… Muhalif belediyelere operasyonların sıklaşmasına bağlı olarak söyleniyor:
“Bu foncu çocukların vurgununu örtmek için İBB’nin el değiştirmesi istenebilir?”
Millet iradesi zaten yanlış yapmıştır. Millet kanmış ve muhalefete oy vermiştir. O nedenle Milletin yanlışının da düzeltilmesi görevi Ak Partiye kalmıştır.
Son çare İBB…
Transferler kesmiyor; gündem değişmiyor. O vakit kesin kararla birkaç ay geçmeden İBB el değiştirmeli. Başka türlü bu AK Parti’nin foncu çocuklarının rezaleti gündemden düşmeyecek.
En fazla merak edilen konulardan biri de fonlardan kaçan paranın adresi ne olur?
Şimdilik TL’ye gittiği söyleniyor.
Ama Merkez Bankası rezervleri de eriyor.
Ben size adres için acele etmeyin derim. Daha göreceğimiz çok şey var. Adres hemen ortaya çıkmaz ama birkaç aya kalmaz nihai adresi de görürüz.
KİM YÖNETİR?BU İŞİ İBB’Yİ ALMAK ÖRTER Mİ?PARA NEREYE GİDER?
From the publisher's feed