
Sign up to save your podcasts
Or


Herkes fonlara odaklanmış. 5 kat 10 kat fiktif değerler ile yatırımcılar dolandırılmış.
Bunları herkes konuşuyor.
Gelin çok az konuşulan ama fon soygunlarını aratmayacak bir başka mağduriyetlere bakalım.
Mesela Reeder Teknoloji diye bir şirket 2023 yılı 13-15 Eylül arası hisse başına 9,30 liradan talep toplanıyor.
Ve 21 Eylül 2023’de borsada gong töreni ile işleme başlıyor.
Halka açılma şu şekilde: 780 milyon lira mevcut sermayeye ek olarak 170 milyon yeni sermaye artırılarak hisse başına 9,30 liradan halka satılıyor.
Bu halka arzdan şirket kasasına borsa yolu ile 1 milyar 581 milyon lira yeni taze nakit para girmiş oluyor. Şirket patronları da 45 milyon adet hisse satışından 418,5 milyon lira cebe indirmiş oluyor.
Toplam halka satış geliri 2 milyar lira olan bu halka arz ile şirketin yüzde 22,6’sı borsada satılmış oluyor. Şirketin kalan yüzde 77,37’si ise patronların elinde kalıyor.
Halka arza öyle yoğun talep gelmiş ki 4,2 milyon yatırımcıya kişi başına 46 lot hisse verilmiş. Yani 428 liralık hisse verilmiş. Yani pek kimseye hisse verilmemiş.
21 Eylül 2023 ilk işlem günü doğrudan 10,23 tavan fiyata geliyor. Nerede ise satıcı yok. İkinci gün de 11,25’den yine tek fiyat tavan.
Üçüncü işlem günü fiyat 12,37 yine tavan. Hatta 4. işlem günü de 13,60’tan tek işlem görüyor ve günlük işlem adeti 1,1 milyon. Satılan 215 milyon hisse 4 günde 9,30’dan 13,60’a tek nefeste çıkıyor ama neredeyse kimse satıcı değil.
Ve 5. gün hisse artık diğer fiyatlardan da olmak üzere 74,5 milyon işlem görüyor ama 14,96 tavan fiyattan kapanıyor.
Ve ardından 28 Eylül günü bizim borsanın VBTS denilen yaptırım kararı geliyor: 1 aylık süre içinde açığa satış ve kredili işleme yasaklanıyor. Hatta 4 Ekim-3 Kasım arası yeni bir yaptırım ile hissede brüt takas uygulanıyor.
Bu yaptırım kararları ile aynı dönemde hisse fiyatı 24 liradan 17 liranın altına geriliyor. Ya sonrası? İşte asıl sır orada. Bekleyin.
30 Ekim 2023 şirketten açıklama: “Türkiye genelinde 110 mağazaya ulaştık ama yıl sonunda bu sayıyı 200 mağazaya çıkarmayı hedefliyoruz.”
Halka arz sonrası mağaza sayısında %80 büyüme… Muhteşem değil mi?
6 Kasım 2023: “Şirketimiz, uluslararası pazarlardaki teknolojik ürün trendlerinin gerisinde kalmamak, tüketici ihtiyaç ve taleplerine zamanında cevap verebilmek, tüm satış kanallarında ve ReeDükkan’larda satışı yapılan ürünlerin çeşitliliğini artırmak için çalışmalarına devam etmektedir.”
Ve 2023 ilk 9 aylık bilanço: 592 milyon lira net kâr.
2023 yılını da 1 milyar 310 milyon net kâr ile kapatan şirket, ortaklarına hiç kâr payı dağıtmayacağını açıklar.
Bu arada neredeyse sürekli şekilde yeni ürün üretimi ve satışı hakkında başarı haberleri akmaya devam eder. 2024 Ocak ayında ise 200 mağazalık hedefe ulaşıldığı açıklanır. Bu başarı üzerine 2024 sonunda mağaza sayısının 100 daha artırılarak 300’e çıkartılacağı ilan edilir.
Ve en bomba haber 2 Şubat 2024’de gelir: “Reeder Teknoloji: %80’i yerli olan ilk Reeder markalı elektrikli araç projemizdeki ilk test aracımızı 30 Ağustos 2024 tarihinde üretim bantlarımızdan çıkartmayı hedefliyoruz.”
Hikayenin başarılı kısmı: Eylül 2023’te 9,30 liradan halka arz edilen Reeder Teknoloji hızlı büyüme ve yerli otomobil gibi muhteşem girişimleri ile 2024 Mart ayı başında 79,50 liraya kadar yükselir.
Borsa serüveni %750 oranında büyük bir yükseliş hikayesi yazar.
Reeder Teknoloji’den başarılı yeni girişim haberleri gelmeye devam eder ve iş birlikleri Finlandiya’ya kadar uzanır. Hatta Mayıs 2024’te yerli elektrikli araç için ÇED sürecinin başladığı açıklanır.
10 Haziran 2024 açıklaması: “Reeder, ilk elektrikli aracı “reEV Classical” projesinin Türkiye pilot üretimini tamamladı.”
Ve sonra… Evet asıl sonrası önemli.
Ağustos 2024’te yıllık 9 bin araç üretiminin banttan ineceği söylenirken 24 Eylül 2024’te “ilk elektrikli araç üretim tesisinde tanıtıldı” diye açıklamayı görüyoruz.
Fon skandalının patladığı ilk günden bu yana, zihnimde bir yere oturtamadığım bir şeyler vardı. Asrın skandalını planlayanlar, milletin cebine çökenler bizim çocuklar olamazdı. Çünkü onlar ‘yerli’ ve ‘milli’ydi, ayrıca dindar bir kimliğe sahipti. Bu yüzden sanki fotoğrafta bir eksiklik vardı.
Neyse sonunda fona para yatıran yüz binlerce insanın paralarına çökerek servetlerine servet katan, ekonomimizi çökertme planları yapan ve de iktidarın millet nezdindeki itibarını zedeleyen düşmanı bulduk; dış güçler…
Meğer İsrail, MOSSAD ve ABD destekli hain odaklar borsamıza sızmışlar, “milletin emanetine sahip çıkan, milletin paralarını, milletin kuruşlarını” gözleri gibi koruyan, bazı dindar insanların kalplerini teslim alarak, onları milletin emanetine göz diker hale getirmişler.
Bu kadarı da olmaz artık! Biz ki Türkiye’de bugüne kadar olup biten bütün karışık işlerin, kirliliklerin arkasında bizi çekemeyen ‘dış güçler’i aramış ve hiç zaman kaybetmeden de bu hainleri bularak halkımıza ilan etmiş bir milletiz.
Her ne kadar gelişmiş dünya ile bilimsel ve teknolojik alanda rekabet etme konusunda, yeterli sayıda bilim ve düşünce insanlarına sahip değilsek de bizim de bazı maharetlerimiz var yani.
Çok şükür, düşman icat etme konusunda yapay zekaya bile külahını ters giydirecek profesörlerimiz, ‘Milli Müslümanlarımız’ var ve onlar bu tür alengirli işlerde çok başarılıdır!
İşte bu ‘dış düşman’ mucidi profesörlerimizden birisi olan
Ahmet Akgündüz sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda demiş ki: “Ulaşabildiğim bilgilere göre, fon fırtınasının arkasında İsrail, MOSSAD ve hatta ABD var. Cumhurbaşkanı ve bütün devlet erkânının çok dikkatli olması zaruridir. Hedef cumhurbaşkanımız ve dünya gücü haline gelen devletimizdir. Muhalefete akan kanalizasyonlar, bahsettiğim kanallardan gelmektedir. Dikkat!”
Ama ne hikmetse dahi profesörümüz(!), X hesabından yaptığı bu bilimsel (!) açıklamalarını daha sonra silmiş, muhtemelen birileri kulağını çekmiş olmalı. Doğrusu ben çok üzüldüm, böylesine dahiyane fikirler üreterek asrın icadını gerçekleştiren bir profesöre ayıp olmuş!..
İnanıyorum ki bu zatı muhteremin açıklamalarını da ‘dış güçler’ engellemiştir. Eğer böyleyse en kısa sürede, gerekli cevap sert bir şekilde verilmeli. Bu memleket sahipsiz değil.
Biz yedi kıtada at koşturan Kanunilerin, Fatihlerin, Yavuzların torunlarıyız, bizi durduramazlar. İsrail’e, MOSSAD’a, ABD’ye pabuç bırakmayız biz.
Bu trajikomik saçmalıkları bir tarafa bırakacak olursak, ülkede gerçekten akıllara zarar olaylar, vicdanları yaralayan görüntüler, haram-helal sınırı tanımayan ahlaksızlıklar yaşanıyor. Ama isimlerinin önüne hak etmedikleri sıfatlar ekleyen bazı kifayetsizlerin derdi başka.
Çünkü bu IQ fukaralarının kitabında, adalete, hakka-hukuka, ahlaka, vicdana, merhamete ve şefkate asla yer yoktur.
Onlar için önemli olan, 500 kişinin dolandırıldığı asrın en büyük skandalında başrolde olan kendi mahallelerine ait aktörlerin masum olduğunu göstermektir. Ve daha da önemlisi, hiç zaman kaybetmeden ‘bizim çocuklar’ın da içinde yer aldığı bu dolandırıcılık işinin, “ezan susmaz, bayrak inmez” hamaseti eşliğinde “dış düşmanlar”a fatura edilmesidir.
Bakın, skandalın üzerinden daha iki hafta geçmeden fon dolandırıcıları unutulmaya başlandı bile. Vurgun için fon kurumları oluşturanların bir bölümünün hapiste olmasına rağmen, fonlardan milyarlarca lira haksız kazanç sağlayanlar hakkında henüz bir suç duyurusu bile yok.
Bu arada, 450 bin fon mağdurunun parasını daha kaç imtiyazlı kişinin paylaştığını da henüz bilmiyoruz. İktidar tarafından yapılan ilk açıklamalarda, vurguna karışan kim olursa olsun sonuna gidileceği belirtilmişti. Oysa şu anda vurgunculara uygulanan şefkatli muameleler, olayın geçiştirileceğine dair işaretler veriyor sanki. Çünkü fon vurguncularının gözaltı süreçlerinde ‘lekelenmeme hakkı’na o kadar riayet ediliyor ki ya hiç kelepçe takılmıyor ya da kelepçeli fotoğraflar asla servis edilmiyor. Vurgunculara şefkatte sınır yok gibi yani.
Bu yazıyı yazmak için bugünü bekledim; borsa açıkken burada yazacağım görüşleri dile getirmekten çekindim ama benim biraz sonra yazacaklarım yüksek sesle tartışılıyor zaten.
Bakın, bugün yaşadığımız fon soygunu aslında bundan yıllar önce başladı ama 2025’ten itibaren ciddi biçimde fütursuzlaşmaya ve vites arttırmaya başladı.
Bunun üzerine 2025 Kasım ayında önce Hazine Bakanı Mehmet Şimşek “Hisse manipülasyonuna izin vermeyeceğiz” dedi, sonra aynı Şimşek 2 Aralıkta Finansal İstikrar Komitesi’nde karar aldırarak SPK’ya fonlara çeki düzen vermesini emretti.
Fakat bu emir yerine getirilmedi, bürokratik yavaşlık devreye sokuldu ve 10 ay daha fon soygunu devam etti, hem de vitesleri daha da arttırarak. Derken 28 Ağustosta mevzuat değişikliği gerçekleşti.
O gün itibarıyla da bugün yaşadığımız fon krizi başladı. Krizin doruk noktası 14 Eylülde Pusula’nın bazı fonlarının temerrüde düşmesiydi. 16 Eylülde nihayet SPK devreye girdi, 7 fon yönetim şirketine ait 131 fonu ertesi gün itibarıyla (17 eylül öğlen saatleri) tasfiye etti; yani işleme kapattı.
17 Eylül öğlen saatlerinde bu 131 fonun toplam değeri 836 milyar Türk lirasıydı. Dolar karşılığı 17 milyar dolar.
Resmen açıklandığına göre bu 836 milyar lira toplam 456 bin yatırımcıya aitti.
Yani yatırımcı başına ortalama 1 milyon 834 bin lira.
Bu kadar çok sayıda insanın bu kadar büyük parasını içeren ve varlıklarının fiyatı son derece tartışmalı fonların tasfiyesinin zaman alacağı belliydi.
SPK başta bu konuyu pek az düşünmüş, tasfiye için en çok 3 ay (90 gün) süre vermişti. Değeri zaten tartışmalı olan fon varlıklarını işlem hacmi düşmüş, epey sığlaşmış bir borsada bu kadar çabuk satmaya kalkmak o değerleri sıfıra indirebilirdi. Bunu geç fark eden SPK tasfiye süresini 6 aya (180 gün) uzattı.
Ama tabii bu süre uzatımı, fonzedelerin bir bölümü için kabul edilebilir değildi.
Bir minik teknik bilgi vermekte fayda var: Tasfiye edilen 131 fonun bir bölümü ‘para piyasası fonu’ diye adlandırılan, yatırımcıların çoğunlukla çok kısa süreler için girip çıktıkları, daha çok likit varlıklarını park ettikleri yerler. Bu fonlar kağıt üzerinde son derece güvenilir; neredeyse banka hesabı gibi, fazladan size günlük kazanç sağlıyor, paranızı koruyor.
Ama bu fonlar da battı. Neden battı, nasıl battıyı birkaç kez yazdım, tekrar etmeyeceğim. Sadece şunu söylemeye çalışıyorum: Parası bu fonlarda kalanlarla hisse senedi ağırlıklı ve dolayısıyla yüksek riskli fonlarda kalanlar arasında bir fark var. SPK bu farkı gözetmedi.
Bu arada borsa gümbür gümbür düşmeye başladı. Sadece fonlardaki hisseler değil bütün hisse senetleri çöküyordu, yatırımcı elindeki “mal”ı bir an önce satıp çıkmak istiyordu Borsadan.
Borsamızda 28 Ağustostan bu yana buharlaşan servet 96 milyar doları buldu. Bu, bir kısmı zaten hayali olan bir balonun patlamasından kaynaklanıyor olsa bile çok büyük bir para. Borsadaki çöküş reel sektör şirketlerini vurmaya başladı.
Öyle olunca iktidarımız ve SPK alel acele bir ödeme yol haritası açıkladı. Buna göre, fonları tasfiyeye uğrayan 7 şirketten 4’ünün fonzedelerine 1 milyon lirayı aşmayan bir “ara ödeme” yapılacaktı.
SPK açıklamasındaki şu tuhaf cümlelere bakın: “Her bir yatırımcıya her bir fon için ayrı ayrı olmak üzere ödenecek ara ödeme tutarı 1 milyon TL’yi aşmayacaktır. Bu kapsamda, net yatırım tutarı 1 milyon TL’nin altında olan yatırımcılar için bu tutar, 1 milyon TL ve üzerinde olan yatırımcılara ise en fazla 1 milyon TL ara ödeme yapılacaktır.”
Ben bu cümlelerden, yatırılan ana para 1 milyon liranın altındaysa yatırımcılara ana parasının verileceğini, 1 milyonun üzerindeyse sadece 1 milyon lirasının verileceğini anlıyorum.
İşte sorun tam burada.
Çünkü 456 bin fonzede parasını kurtarmaya çalışırken geri kalan 86 milyon kişi de, o fonzedelere kamu kasasından para verilip verilmeyeceğini merak ediyor, verilmesin istiyor. Nitekim devleti yönetenler de “Vermeyeceğiz” dediler. Ama bu ödeme planı korkarım kamu kasasından para çıkmasına neden olacak.
Tane tane anlatmaya çalışayım:
Şii müfessirlerin Rahman Suresi’ndeki “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir vasıta/berzah vardır, birbirine karışmazlar. İkisinden de inci ve mercan çıkar” ayetlerinde geçen iki denizi Hz. Ali ve Hz. Fatıma; aralarındaki berzahı Peygamberimiz, iki denizden çıkan inci ve mercanı da Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olarak açıklamaları ‘irfani’ veya ‘tasavvufi’ tefsirde kullanılan zahiri ve batıni tefsir yöntemlerinin dikkat çekici bir örneği.
70’lerde ve 80’lerde bir ‘Kaptan Cousteau (Bundan sonra Kusto) vardı. Şöyle bir efsane yayılmıştı.
Kaptan Kusto Cebelitarık’ta Akdeniz’le Atlas Okyanusu arasında bir berzah olduğunu müşahede etmiş. Sure-i Rahman’daki bu ayetleri okumuş ve imana gelmiş.
Kaptan Kusto o yıllarda herkesin ailesinden biri gibiydi. Belgeseli de seviliyordu. İyi adammış diye düşünüyordu insanlar, iman nasip oldu!
O sıralar milletimiz meraklıydı böyle hidayet hikayelerine. Neil Armstrong’un da Mısır’da duyduğu ezanı aya gittiği zaman da duyduğunu hatırlayarak Müslüman olduğuna dair şayialar yayılmıştı.
İkisi de uydurmaydı tabii.
(Gerçi bugün de uyduruyoruz. Fon yolsuzluğunu Netanyahu’nun yaptığına dair hikayeler gırla gidiyor!)
Tabii ki ayetlerde bir hikmet var.
Akdeniz’in ve Atlas Okyanusunun suları gerçekten birbirine karışmıyor. Kızıldeniz’le Aden Körfezi’nin suları da birbirine karışmıyor. Karışsalar bile yavaş yavaş karışıyorlar.
Peki ayetteki inci ve mercanın Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olarak açıklanmasına ne demek lazım?
Güzel bir yakıştırma. İnsanın yorumlama kabiliyeti bizi oralara kadar götürebilir. Ayrıca şairane.
Ama şiir de kâinatı anlamanın, yorumlamanın bir yöntemidir.
İnsanları bu konularda kısıtlamamak benim tabiatıma daha uygun.
Kendimi de kısıtlamam.
Biz insanlar varlık hakkında çok şey bilmiyoruz.
Öğrendiğimiz her yeni şey öğrenilmesi gereken daha çok sayıda yeni şeyin kapısını açıyor.
Öyleyse, ‘kesin bilgi’ye vasıl olduğumuz, artık bütün sırları bildiğimiz kuruntusuna kapılmadan öğrenmeye devam etmemiz gerekiyor.
Kesin bilgiye ulaştığını zannedenleri de anlayışla karşılamamız.
Bilginin tümünü kuşatma ihtimali yoktur ama belki ulaştığı bilginin içinde hakikate dair cüzler vardır.
Kur’an ayetlerine zahiri ve batıni anlamlar yüklemek sadece Şii irfancılarına mahsus bir metot değil. Sünni sufiler de aynı metodu kullanmış.
Cabiri kitabında (Arap Aklının Yapısı, Mana Yayınları) buna dair örnekler de vermiş.
“Bir ayetin manasını bir yapıyla diğeri arasındaki benzerliğe dayanarak birbirinden farklı ve çelişik manalara çekmek sadece On İki İmam ve İsmaili Şiilerin işi değildir. Bilakis bu İşraki Sünnilerin yanında Sünni Sufilerin de dahil olduğu bütün İslami İrfan akımlarının tevil metodu haline gelmiştir. Aşağıda Kur’an’ın en mükemmel Sufi tefsiri olan meşhur Risale’nin yazarı Kuşeyri’nin Letaifu’l İşarat’ından aldığımız sufi tefsir örnekleri yer almaktadır.”
İlk örnek Hz. İbrahim’in Allah’ı arama tecrübesini anlatan ayetin tefsiri:
Ayet şöyle:
“Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur dedi. Yıldız batınca batanları sevmem dedi. Ay’ı doğarken görünce Rabbim budur dedi. O da batınca Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum dedi. Güneşi doğarken görünce de Rabbim budur, zira bu daha büyük dedi. O da batınca dedi ki Ey kavmim, ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. (En’am 76-78.)”
Hz. İbrahim’in bu kıssasını Kuşeyri şöyle açıklıyor:
“Yani onu (İbrahim’i) talep perdesi (örtü, bulutlar) çevrelemiş, varlık aydınlığı da henüz görünmemişti. Hemen akılların yıldızı doğdu. Burhan nuru ile sırrıyla Hakk’ı gördü ve ‘bu benim Rabbimdir’ dedi. Sonra aydınlığı arttı ilim ay’ı ona gözüktü. Hakkı beyan şartıyla tanıyıp ‘bu benim Rabbimdir’ dedi. Sonra sabah oldu, gün ilerledi ve irfan güneşleri ulvi burçlardan doğdu. Artık ne talebin yeri kaldı ve ne de verilecek bir hüküm veya eleştirilecek bir karar kaldı. Bunun üzerine İbrahim “Ey kavmim, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım” demiştir.
Son zamanlarda kafayı bizde kibarca ‘sportmenlik’ sözcüğüyle karşılanan ‘fair play’ kavramına takmış durumdayım.
İnternet ansiklopedisi Vikipedi kavramı şöyle özetliyor:
“Sportmenlik ya da sportif erdem (İngilizce: Fair-Play), sporda kurallara uymaktan da öte belli bir davranış tarzını sergileyen bir terim. Rakibe saygı ve ona fizyolojik ve psikolojik açıdan zarar vermeme özenidir. Rakip, bir düşman olarak değil, oyunun bir parçası olarak görülür ve yoğun mücadelede bile rakibin onuruna saygı duyulur. Fair-Play, oyunda hileye ve şiddete başvurmamak anlamına da gelmektedir.”
Kavramın zihnimi meşgul etmesi güncel siyaset ile yakından ilişkili; ancak İngiltere’de Premier Lig’te yaşanan bir ‘skandalı’ yan gözle izlememin de bunda payı var.
Manchester City’nin ‘fair play’ ile başı dertte çünkü.
Yalnız ülkesinin değil bütün dünyanın futbolseverlerinin maçlarını izlemekten zevk aldığı bir takım City. Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı teknik direktörlerinden Pep Guardiola’nın son on yıl boyunca uyguladığı kendine özel taktiklerle defalarca şampiyonluk kupası kaldırmış, futbolun bütün kupalarını aynı yıl kazanma becerisi göstermişti.
Şi̇mdi kupalarının elinden alınması, hatta Premier Lig’ten kovulması gündemde…
Premier Lig’in bağımsız komisyonu, City’ye yöneltilen 115 mali kural ihlalinin 114’ünde kulübü suçlu buldu.
Kulübün Abu Dabi Emirliği ile irtibatlı sahipleri bir dizi yanlışlık yapmış…
Guardiola, karar açıklanmadan önce, on yılını doldurduğu Manchester City’deki teknik direktörlük görevinden ayrılmıştı
Gözlerim uluslarası medyada City haberleriyle ve zihnim de ‘fair play’ kavramıyla meşgulken, kendi medyamızda yer alan siyasi gelişmeleri de görmezden gelemiyorum.
En son iddia doğrudan ‘siyasi sportmenlik’ ile ilgili…
CHP’den ayrılıp YENİ Parti adıyla kendi partisini kurmuş olan Özgür Özel, AK Parti’nin bütün mesaisini İstanbul’u yeniden kazanmak için harcadığı iddiasını tekrarlayıp duruyor…
“İstanbul’un büyükşehir belediye başkanlığını 2019’da iki ve 2024’te bir olmak üzere tam üç kez CHP’ye kaybetmişti AK Parti; herhalde bir sonraki seçimde sandıktan rakiplerini geçecek oy alarak yeniden kazanmak istiyor” diye düşünüyorsanız yanılırsınız.
Özel’in iddiası, en kısa zamanda, büyükşehirin başına AK Parti rozeti taşıyan birini getirmek niyetiyle ilgili.
Mart 2025’ten bu yana, en başta, İstanbul’un CHP tarafından ‘cumhurbaşkanı adayı’ ilan edilmiş büyükşehir belediye başkanı Ekrem İmamoğlu cezaevini boyladı; ardından İstanbul’un ilçe belediye başkanlarına sıra geldi. Son günlerde de, ilçe belediyelerinin meclis kompozisyonunu değiştirecek gelişmeler yaşanıyor…
Belediye meclislerine CHP’den seçilmiş, kimi sonradan YENİ Parti’ye geçmiş meclis üyeleri, bir bakıyorsunuz, AK Parti genel başkanı sıfatı da bulunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı törenlerde yakalarındaki rozeti değiştiriyor…
AK Parti CHP’li belediye meclis üyelerini saflarına katmak için bir seferberlik başlattı; yeni rozetleri bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yakalarına takılmış siyasiler, beşuş çehreleriyle, ekranlarda karşımıza çıkıyorlar…
En son, Ataşehir belediye meclisinin altı CHP’li üyesi AK Parti tarafından devşirildi.
Son yerel seçimde -2024- İBB Meclisi’nde CHP 187 üye ile temsil edilme hakkı kazanmış, AK Parti ile MHP’den oluşan Cumhur İttifakı’nın üye sayısı ise 130’da kalmıştı.
Durum şimdi şu: CHP’nin üye sayısı 154, Cumhur İttifakı’nın 142…
Meclis’te çoğunluğu elde etmesi için artık çok fazla eksiği yok Cumhur İttifakı’nın… Birkaç üye daha AK Parti rozeti takarsa, satrançta olduğu gibi, “Şah” çekecek AK Parti…
“Şah” çekecek de ne olacak?
Herhalde “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” özlü sözüyle ifade edilen saplantısı bu yolla tatmin olacak…
Aynı saplantı İstanbul’un rakip parti tarafından üst üste kazanılmasına yol açmıştı.
Sonbaharın altın sarısı günlerinin yağmurlarla solduğu şu günlerde, kasvetli şarkılar dinlemenin sanki hayatımıza daha iyi geleceği gibi bir hisse kapılıyorum. Yaşama sevincimizi solduran, hayatımız üzerine kâbus gibi çöken mevcut Türkiye tablosu, bu kasveti her gün biraz daha çoğaltıyor sanki.
İnanıyorum ki insanlığın kendi sonunu hazırlayışını ve teknolojik yıkımı sorgulayan King Crimson’ın efsanevi “Epitaph” şarkısının zamansız hüzünlü tınıları, sonbahar hüzünlerimizi daha da katmerli hale getirecektir; çivi çiviyi söker misali…
Bu distopik ağıt, bir bakıma modern zamanlardaki insanın teknolojik hırsına ve savaş manyağı delilere dair çarpıcı bir okuma yapıyor. Greg Lake’in epik sesinde hayat bulan bu karanlık şarkı, etik değerlerle bağını kaybetmiş teknoloji çılgınlığının nasıl bir felakete dönüşebileceğini melodik bir dille hepimizin yüzüne haykırıyor.
Bir başka ifadeyle bu şarkı, insanlığın kendi elleriyle hazırladığı kaçınılmaz sona dair sarsıcı bir uyarı niteliği taşıyor adeta.
Çok uzak olmayan bir zamanda, yapay zekanın şekillendireceği yeni dünyada, bizi bekleyen muhteşem düşlerimiz hiç olmayacak ve belki de hiçbir zaman yeni şarkılar söyleyemeyeceğiz.
Öyleyse bir kez olsun yüreklerimizi özgür bırakalım, sevgiden sarhoş olalım. Hayatımızın bütün mumlarını, düşlediğimiz şölen için aynı anda tutuşturalım.
Bir kez olsun, sahte hayatlarımızı “düş tüccarları”na emanet edelim ve Van Gogh’un çıldırtan sarısına kardeş olalım.
Bunca kanın aktığı, bunca canın yok olduğu, bunca yoksulluğun, bunca yağmanın, bunca pespayeliğin ve bunca utancın üzerimize çöktüğü bir dünyada, durmak üzere olan kalbimizin üzerindeki bütün örtüleri kaldıralım.
Bir kez olsun, gözyaşlarımızı özgür bırakalım. Ve yerle gök arasında “ölümün gelini” son kez veda etsin, dünyanın bütün çocuklarına…
Çünkü, bu vadide özgürlüğün şarkıları duyulmaz oldu. Aşk vadilerinde biriktirip, dağlardan, tepelerden aşırdığımız şarkılarımız öksüz kaldı.
Eğer, özgürlüğümüzü kaybedersek, bütün düşlerimiz bozguna uğrar yıllardır bir sır gibi sakladığımız aşk sahillerimizde…
Eğer “sevginin şafağı”nda verdiğimiz söze ihanet edersek, aşk ilahilerinden bize kalan o muhteşem sese de hasret kalırız.
Eğer “yeryüzünün doğusu gülümsediğinde” şarkılarımıza yeni umutlar ekleyemezsek, geleceğin ilahilerini ebediyen kaybederiz.
Şimdi düşlerimizi yenileyip, yeni şarkılarla aşka yürüme mevsimindeyiz. Bize ne yapsın keder? Kimseye sesimizi duyuramasak da Şeyh Galip’in dizeleriyle yeni denizlere açılıp yeni şarkılar söyleyebiliriz.
/Aşıkta keder neyler gam halkı cihanındır
Koyma kadehi elden söz pir-i muganındır/
Artık “düşler vadisi”nde yalnız değiliz. Eğer kalbimize ihanet etmezsek, yarın belki de dualar ve ilahiler karşılayacak sesimizi. Ve karanlıktan çıkmak için yanmaya bile razı olduğumuz zamanlarda King Crimson’ın efsanevi “Epitaph” şarkısı eşlik edecek hepimize.
/Peygamberlerin üzerine yazılar yazdığı o duvar
dikişlerinden çatlıyor şimdi.
Ölüm aygıtlarının üzerinde
güneş ışığı parlıyor canhıraş
her bir insan kabuslar ve düşler arasında
parçalandığında
hiç kimse de mi koymayacak o defne çelengi
Sessizlik çığlıkları boğduğunda?
Mezar kitabem benim “Karışıklık” olacak
sürünürken çatlak ve kırık bir yolda
başarabilirsek, hepimiz oturup gülebiliriz.
Korkarım yarın ağlayacağım
evet, korkarım yarın ağlayacağım
eminim, korkarım ağlayacağım yarın.
Kaderin demir kapıları arasında
tohumları ekildi zamanın
ve sulandı o kişilerin amelleriyle
ve onlar bilinirler ve bilirler ki
bilgi, ölümcül bir arkadaş
eğer kimse koymazsa kuralları.
Görüyorum ki bir avuç aptalın elinde
tüm insanlığın kaderi.
Ağlayacağım
ağlayacağım.
Korkarım yarın ağlayacağım
evet, korkarım yarın ağlayacağım./
Serkan Bayram. Üç dönemdir Ak Parti milletvekili. İlgilendiği alan engelliler. Türkiye içinde, dünya ülkelerinde bir “Buğday Tanesi”nin hayat bulması için mücadele veriyor. Yaptığı bu iş bence de önemli, hayati değerde.
Fon krizi ile ilgili şunları da söyledi: “Bir sürü insanın, engelli kardeşlerimizin hakkını elinden aldık. Fatma Betül yesin diye mi? Bir de sosyal politikalara bakıyor.”
Ama onu burada NOW TV’nin sabah programında seslendirdiği bir cümle sebebiyle anıyorum. “Adalet önemli, dedi, ülke ekonomisi için de önemli. Çağırsanız gelecek olan bir belediye başkanını şafak vakti evinden almanın alemi var mı?”
Belki “Adalet” üzerine konuşmak için çağırılsaydı “İnsanları tutuksuz yargılamak varken… Masumiyet karinesi varken… Lekelenmeme hakkı varken…” diye de cümleler kurabilirdi.
Onu dinlerken aklımdan “Bu cümleyi sayın Cumhurbaşkanı kursa… diye geçirdim, çağırsanız gelecek insanları şafak vakti evinden almak niye?” gibi bir cümleyi sayın Cumhurbaşkanı kursaydı…
Adalet Bakanı Akın Gürlek, Amerika’daki temaslarında “öngörülebilir ve güven veren bir adalet sistemi kurmayı amaçladıkları”nı belirttikten sonra “Bizim önceliğimiz iş dünyasının zamanını mahkeme koridorlarında değil, üretim sahalarında harcamasını sağlamaktır” demişti.
Sayın Gürlek de, “Yargı sistemine güvenin diplere indiği gerçeği”ne gelmeden önce, diyelim öngörülebilirliği, yargıya güveni sağlasaydı ve diyelim iş adamlarınn koluna polis girdirilip adliye koridorlarında yürütülmeseydi.
“Cumhurbaşkanı’nın böyle bir şey söylemesine ne gerek var” denildiğini duyar gibi oluyorum. Zaten sistem o hassasiyetle kurulmuştur ve ne herhangi bir savcı öyle bir yola başvurabilir ne de kolluk kuvvetleri şafak vakti kapılara dayanıp insanları – kadın – erkek ayırt etmeksizin der-dest edebilir.
18-19 Mart 2025’te İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı’nı der-dest etmekle başladı operasyonlar. Ekrem İmamoğlu “ilerde Cumhurbaşkanı olabilmek için” örgüt kurmakla suçlanıp, ardından casusluk suçu eklenip tutuklu olarak yargılanıyor. O ise sadece “Üç kere İstanbul’u kazanmasaydım, sonra Cumhurbaşkanı adayı olmasaydım, bunların hiçbiri olmazdı” diyecekti.
Ardından muhalefete yönelik başka belediyeler, başka belediyeler… 31 Mart 2024’te muhalefet belediyeleri nerede ise silip süpürmüştü çünkü.
Sonra transferler… Belediye başkanından başlayıp, Meclis üyelerine kadar uzanan transferlerle muhalefete ait belediyelerin Ak Parti’ye transferi…
Tabii yine örgüt suçlamaları, yine şafak baskınları ve yine tutuklamalar…
Rozetleri Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı olarak sayın Erdoğan taktı.
Böyle geliyor.
Gündemin bir yanında Ak Partili simaların katıldığı fon yolsuzluğu haberleri, diğer yanda o gün muhalefete ait hangi belediye başkanının Ak Parti’ye katılıp rozetleneceği ya da şafak baskınıyla der-dest edilip kodese konacağı var.
Bu şafak baskını sürecinin rezaleti Mersin’de patladı. Polis bir eve baskın yaptı, kapıyı gece kıyafeti ile bir kadın açtı, kameralar vardı, kadın görüntü alınmamasını istedi, polisler “Biz çekiyoruz, kural böyle, endişeniz olmasın” dediler.
Ama sonra, sadece bir – iki saat sonra görüntüler sosyal medyada dönmeye başladı. “Devlete emanet görüntüler” sızmıştı, sızdırılmıştı.
İçişleri Bakanlığı “Bizden değil!” açıklamasını yaptı. O zaman neredendi? Birisi devletin arşivine girip böyle bir cinayeti mi işlemişti?
O kadının hukukunu korumak kime düşerdi?
Ana muhalefet liderine mi?
O kadın, o ev, o aile kime emanetti?
“Ailem güvende” miydi?
Belediye operasyonlarının böyle gitmesinden sayın Cumhurbaşkanının haberi yok muydu?
Gidişata bakıldığında seçimlere varıncaya kadar muhalefette belediye kalmayacak görünüyor. CHP’li, Yeni Partili, Yeniden Refahlı, İyi Partili… artık kim olursa…
İktidar partisi bütün belediyeleri “fethedecek!”
Fon krizi daha doğrusu vurgunu yüzünden yaklaşık 500 bin vatandaşın tasarrufları eridi.
kriz sürecinde borsa değerinde meydana gelen erime ise yaklaşık 117 milyar dolar!
Bunlar son derece vahim veriler. Fakat bereket versin, Fitch ve S&P uzmanları, tahribatın sınırlı kaldığını, böyle kalırsa Türkiye’nin kredi notunu düşürmeyeceklerini açıkladılar.
Evet, dövizde korkulan çapta bir fırlayış, yabancı yatırımcıda korkulan çapta bir “çıkış” olmadı.
Kim bu Fitch ve S&P denilen kuruluşlar? “Faiz sebeptir” politikasının enflasyonu patlatacağı, makro ekonomik dengelerini bozacağı yolunda açıklamalar yaptıklarında “dış güçler” diye suçlanan kuruluşlardır!
Hasar vahim fakat genel ekonomiye etkisi çok şükür korkulan gibi değil.
Bununla birlikte Türkiye’nin kurumlarına güven biraz daha azaldı… Türkiye’nin ekonomik performansı biraz daha ivme kaybetti.
PERFORMANS NEYE GÖRE?
Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta bir performans müjdesi vermişti:
“2002'de 3 bin 616 dolar olan kişi başına gelirimiz, yaklaşık 5 kat artışla 2025'te 18 bin 103 dolara çıktı.” (26 Eylül)
İyi bir performans mı?
Yüksek faizle ve Merkez Bankası işlemleriyle döviz bastırıldığı için bu rakam çıkıyor. Ama ben bunun üzerinde durmuyorum.
Performansı ölçmek için, mesela…
2011 yılında açıklanan “2025 Hedefleri”ne göre 2023 yılında kişi başına gelirimiz 25 bin dolar olacaktı… 2025 yılında ise 18 bin dolar diye müjdeliyoruz!
2023’te 25.000 dolar boş bir propaganda değildi. 2002-2010 performansına göre hesaplanmıştı. O performans devam etseydi, en azından yakınına varmamız mümkündü…
Fakat, “faiz sebeptir” gibi yanlış politikalar, kurumlarda liyakatin yerini “bizden” tercihinin alması, hukuk güvenliğindeki ciddi düşüşler yüzünden, Türkiye neredeyse yerinde saydı, 2023 yılında kişi başı gelirimiz 13 bin dolardı.
Biliyorsunuz fon krizinde de birçok faktör “bizden”dir.
Peki, dünyada neler oluyor?..
HİNDİSTAN ÖRNEĞİ
Bugünlerde Prof. Mustafa Ergen’in “Girişimci Kapital” adlı kitabını okuyorum. Alt başlığı şöyle: “Silikon Vadisi Tarihi ve Startup Ekonomisi” (Alfa Yayınları)
Hindistan bilhassa dikkatimi çekti. Prof. Ergen, Hindistan’ın “dünyaya yazılım ihraç eden bir ülke konumuna gelmesini” anlatıyor.
“Yazılım” kavramının nüfusla hiçbir ilgisi yok; tamamen politika önceliği ve eğitim önceliği olup olmamasıyla ilgili.
Ergen, “bunların başında eğitim geliyor” diyor; yazılım hedefli eğitim… Sonra dünya şirketleriyle kurulan ilişkileri anlatıyor. Ve…
“2000-2011 yıllarında yazılım teknolojisinde Hindistan iç pazarının büyüklüğü 2 milyar dolarken, yazılım ürünü ihracatı 6.2 milyar dolardı…”
İhracatı, iç pazardan büyük!..
Ergen, iç pazara dönük holdinglerle Türkiye’nin yarınları yakalayamayacağı uyarısında bulunuyor. Dünya ekonomisinde büyük pay kapmanın yolu, belirli alanlarda dünya çapında uzmanlaşarak ihracat yapan şirketler…
Ve işte, 2000 yılında 6.2 milyar dolar yazılım ihraç eden Hindistan’ın yazılım ve bilişim ihracatı 225 milyar dolar düzeyine çıkmış! Prof. Ergen, “Türkiye’ninki 4.9 milyar dolar” diyor.
Bunda ABD ile Hindistan arasında zaman farkının rolü var ama bu zaman farkı çeyrek asır önce de vardı.
VİZYON NE DEMEK?
Ergen kitabında bu çağın girişimci tipini anlatırken, “işe dönüşecek fikrin yaratıcısı” diyor; ekonomide “fikir” faktörü… Vizyon, çağımızda bu demek…
Ekonomi Bakanı Ali Babacan, Başbakan Erdoğan’la çatışmaya başladığı dönemde, “inşaattan sanayiye dönmeliyiz” diyordu. İnşaat çabuk kazandırıyor, sanayi uzun vadede kazandırıyor, sermaye inşaata akıyordu. Babacan, “üretmeden çok lüks binalar yapan, taşa toprağa para harcayan bir ekonomi oluyoruz” uyarısında bulunuyordu. (AA, 3 Eylül 2014)
Bugün sanayici, finansmana ulaşma zorluğundan feryad ederken, finansman kaynağı olması gereken borsada fon vurgunları, gözüktüğünden daha vahimdir.
Ülkede öyle sağlam bir “denetim ve denge” hukuku olmalıdır ki, kolay kazanç kapılarını kapatsın, kaçanı yakalasın… Tasarrufların hem meşru hem üretken alanlara gitmesini sağlasın. Bu da hukuk sahasındaki problemimizdir.
Bu yazı fon dolandırıcılığının ilhamıyla yazıldı. İşin ahlak cephesine bakmak istiyorum. Şikâyetim, toplumda ahlakın kompartımanlara ayrılışı. “Ticarette, siyasette olur böyle şeyler” anlayışı... Toplumu batıracak anlayış!
İnsan toplum yaratığıdır. Bu hükmün manasını ancak son yüzyılda hakkıyla anladık. Geçmişte aksini savunan görüşler vardı. Özellikle Amerika’nın keşfinden sonra Batılının tanıdığı yerliler zihinlerde ve giderek edebiyatta bir “asil vahşi” kavramı yarattı. Asil vahşi, medeniyetin yarattığı bütün kötülüklerden uzaktı. Buradan da anlıyoruz ki bu görüşe göre bütün kötülükler insanların toplum hâlinde yaşamalarından kaynaklanıyor. Asil vahşi, tek başına, belki sadece çekirdek ailesiyle yaşar. Kavram çok eski ama derinlemesine işlenmesini sorgularsak karşımıza Jean-Jacques Rousseau çıkıyor. Ondan daha eskilere uzanıyoruz.
Belli bir yaşın üstündekiler bir zamanların yakışıklı vahşi kahramanı Tarzan’ı ve kız arkadaşı Jane’i hatırlayacaktır. Bir başka dostunu, şempanze Çita’yı da unutmayalım.
TARZAN’A KÖTÜ HABER
Rousseau ve Tarzan hayranlarına kötü haber beşerî bilimlerden geldi. Meğer insanın toplum dışında yaşadığı hiçbir dönem yokmuş. Nasıl olsun? Etraftaki yırtıcılara kıyasla ne pençesi ne dişleri ne de kısa koşularda hızı yeterli. Tek insan, hatta iki-üç insan yırtıcılara kolay lokma olmaya, yem olmaya yatkın. İnsan ancak toplum hâlinde yaşadığında dengeyi tersine çeviriyor. 20-30 insanın çığlıklar atarak baltalar, oklar fırlatarak, mızraklar sallayarak saldırmasının önünde durabilecek yırtıcı yok. Böyle av partileri de pek başarılı, üstelik büyük bir avı bütün klan paylaşıp yiyor. Sosyobiyolojinin işaret fişeğini atan Edward O. Wilson’un kitabının başlığı bu gerçeği güzel anlatıyor: Yeryüzünün Sosyal Fethi- Sosyal Yaşam Dünyayı Nasıl Fethetti (Say Yayınları 2013 - İngilizce orjinali Liveright 2012).
Bu anlattıklarımı insan fıtratı bahsinde birkaç kez yazmıştım. Şimdi vurgulamak istediğim nokta şu: Toplum insan için varlık-yokluk meselesi ise bizim bütün içgüdülerimiz, fıtratımız toplum içinde yaşayabilmek için ve toplumu yaşatabilmek için oluşmuştur.
TOPLUM İÇİN AHLAK
Şimdi ahlak kavramına bir de bu açıdan bakın: Ahlak, toplumu yaşatmak için, insanları bir arada tutabilmek için bireylerin uyması gereken kurallardır. Bütün dinlerde hatta dinsizlerde, adalet, eşitlik, aldatmama, yalan söylememe, insanın içi ile dışının bir olması, karşılıklı saygı ve sevgi; arzulanan, övülen hasletler. Bunlar, bütün insanların ortak vasıfları. İster içgüdü deyin ister fıtrat. Bu söylediklerimin tersi de, mefhumu muhalifi de doğru. Bu saydıklarım, yani ahlak yoksa toplum da yoktur. Akif’i takliden: Ahlaksız olan topluluğun batması haktır! Daha önce de bahsetmiştim, yine çok şey anlatan bir kitap başlığı: Robert Wright’tan Ahlaklı Hayvan, Niçin Böyleyiz: Yeni Evrim Psikolojisi Bilimi (The Moral Animal: Why We Are, the Way We Are: The New Science of Evolutionary Psychology Pantheon, 1994). Kitabın tanıtımında 1055 Kindle elektronik kitap okuyucusunun aynı cümlenin altını çizdikleri bilgisi var: “İnsanın evrimi büyük çapta insanın insana uyumuydu.”
TOPLUM İNSANLA, İNSAN TOPLUMLA YAŞAR
Toplum insanlarla yaşar dersem totoloji yapmış olurum. Ama öyle anlaşılıyor ki insan da ancak toplum içinde yaşayabiliyor. Toplum dışında sağlıklı olamıyor. Çağımızda yırtıcılar olmasa da.
Çarşamba gazetelerde İHA’nın geçtiği bir haber vardı. Uzman Klinik Psikolog Beste Çokavgil, toplumdan uzun süre ayrı kalmanın insanın zihin sağlığı üzerinde yıkıcı etkilerini anlatıyordu. Toplum dışında insan sağlıklı uyuyamıyor, öğrenemiyor, zihin ve sinir problemleri içinde kıvranıyor. Toplumdan tecridin en kötü sonuçlarından biri de insanın, çevresini tehdit olarak görmesi. Müzmin bir paranoya. Bu algıyla yaşayan bir kişinin akıl, ruh ve beden sağlığını koruması mümkün değil tabii. (Aklıma gelen bir soru: Diktatörler de çevrelerinden izole değil midir? Tarihte çokça örneği var.)
Her saniye yaralar, sonuncusu öldürür.”
Bizde nasıl bütün mezarlıkların kapısında Kur’an-ı Kerim’den “Her canlı ölümü tadacaktır” cümlesi yazılıysa, Avrupa’nın pek çok yerinde kiliselerdeki ve meydanlardaki saatlerin altında da bu ifade yazılıdır.
İnsana ölümlülüğünü hatırlatır bu aslı Latince olan şiirsel cümle.
Ölüm, elbette bir an. Ama o ana gelene kadar pek çok şey birikir, birikir. Hayatımız boyunca saniyelerin birikmesi gibi. Ve o birikmelerin sonuncusu öldürücü darbeyi vurur.
Hayatla ilgili bu temel gerçek siyasetle de ilgili aslında. Ama bir önemli fark var, onu yazının en sonunda yazacağım.
Gerek lideri Tayyip Erdoğan gerekse partisi Adalet ve Kalkınma Partisi, neredeyse sonsuz gözüken bir özgüvenin partisi.
Ama sanırım bu cümleyi artık “di’li geçmiş zaman” olarak kurmak, “partisiydi” demek lazım.
Çünkü bu partinin 25 yıllık ömründe belki ilk kez partililer ve onların yakın çevresindeki medya yorumcuları “Seçimi kaybedebiliriz” diye konuşmaya başladılar.
Aslına bakacak olursanız, Ak Parti’nin yapılacak bir sonraki seçimi kaybedeceği zaten neredeyse mutlak bir gerçek olarak karşımızda. Son yapılan bir ankete bakıyorum; Cumhur İttifakı’nın toplam oy oranı yüde 40’ın altına inmiş durumda. Uzun zamandır bu böyle. Yani bir sonraki parlamentoda Cumhur İttifakı çoğunluk olamayacak ve 2002’den beri kesintisiz devam eden Meclis çoğunluğu sona erecek.
O yüzden, Ak Partililerin dilindeki “Seçimi kaybedebiliriz” cümlesi, aslında “Reis seçimi kaybedebilir” anlamına geliyor; yoksa parti kaybedeli çok oldu. Reis de kaybederse, sadece Meclis çoğunluğu değil iktidar da elden gider.
Peki ne oldu da Ak Partililerin ve onun yakın çevresindeki medyanın öz güveni sarsıldı; belki tarihlerinde ilk defa “Reis seçimi kazanamayabilir” noktasına geldiler?
Son fon soygunu yüzünden mi?
Hem evet hem hayır.
Her saniye yaralar, sonuncusu öldürür, unutmayın. “Fon soygunu sonuncu yara” diyebiliriz ama bu 25 yılda Ak Parti öyle çok yara biriktirdi ki, son yara belki de gerçekten öldürücü olacak.
Seçime 13 ila 17 ay var. Çok uzun bir süre sayılmaz.
Bugünün fon yangınının bir bölümü bu süre içinde mutlaka söndürülmüş olacak ama tamamı sönmeyecek. Daha fenası yanan bölümlerin dumanı da tütmeye devam edecek, oradaki yaralar kapanmayacak.
Tayyip Erdoğan iktidarı fon krizi olduktan sonra bir süre şoka girdi ve krize müdahale etmedi. Müdahale krizin başlamasından 13 gün sonra, 1 Ekim sabahı geldi. Oysa iyi yönetim o 13 günü boşa harcamaz, yangını hemen söndürmeye girişirdi.
Ama şunu gördük ve görmeye devam ediyoruz: Bu soruna tam anlamıyla, hani Tayyip Erdoğan’ın söz verdiği gibi “Ucu nereye giderse gitsin, kime dokunursa dokunsun” kararlılığıyla hâlâ müdahale edilmiyor.
Tayyip Erdoğan iktidarında bu hep böyle oldu. Emekliler için de, Türkiye’nin orta sınıfları için de, asgari ücretli işçiler için de, açılan ekonomik yaraların hiçbiri tam olarak iyileşmedi, yara hep bir miktar açık ve canlı bırakıldı. Şimdi aynı şey, biraz daha tuzu kuru olan bir kesim için de hayata geçiyor. Fon yarası da bir ölçüde açık kalacak.
Ak Parti’den bazı isimlerin yüksek sesle “Reis bu seçimi kaybedebilir” demesi biraz bu bilinçten kaynaklanıyor.
Geçmişten kalma çok sayıda açık yarası var bu milletin. Tayyip Erdoğan bu yaraları açtı ve hiçbirini doğru dürüst onarmadı.
“Her saniye yaralar, sonuncusu öldürür” benzetmesi yapmam bundan.
“Reis seçimi kaybedebilir” lafını ilk söyleyenlerden olan eski gazeteci ve eski Ak Parti milletvekili Şamil Tayyar, mesajını fon soygunu üzerine yazmıştı ama fon soygunundan önce emeklilerin durumunun düzelmesinden, yaygın açlığın sona erdirilmesinden söz ediyordu. “Bunlar düzelmezse reis kaybedebilir” diyordu. Aynı şeyi aynı önceliklendirmeyle Yeni Şafak yazarları da söylüyor.
From the publisher's feed