
Sign up to save your podcasts
Or


Koçi Bey, IV. Murad’a sunduğu devlet yönetimindeki bozukluklar ile alınması gereken tedbirler hakkındaki risalesinde şöyle der:
“... rüşvet herhangi bir devlette meydana çıkar aşikâr olursa o devlet harap olup yıkılır ve talihi tersine döner (...) İmdi, dünyayı yaratan şanı yüce Cenab-ı Hakk’ın emri üzere şeriat ve hükümet mansıplarının, siyaset ve kılıç mansıplarının ehline verilmesi vacip ve en ehemmiyetlidir. Ve bu ilahi emrin gereği gibi yerine getirilmemesine sebep, rüşvettir. O kapı açılalı, mansıp erbabı arasında azl ve tayin, değiştirme çokluğu hadden aşırı olup, büyükler alçalıp, alçaklar mevki sahibi oldu. Dünyanın hali perişan oldu. Hakimler ve valiler arasında bu çeşit çok değiştirme, mecburen zulüm yapmalarına sebep olup, bu yüzden İslam ülkeleri viran, reaya ve beraya perişan oldu…”
Yolsuzluk ve rüşvet, insanlık tarihinin bilinen en eski siyasi güç virüsü ve yüz kızartıcı eylemidir. Ahlak ve adalet mekanizmasını hedef alan bu virüs toplumsal, siyasal her düzende ağır hasarlara yol açar.
Bugün de yolsuzluk dünyanın pek çok ülkesinde ekonomik gelişmenin ve demokrasinin önündeki en ciddi engellerden, hukuk devleti için en büyük tehlikelerden biri kabul ediliyor. Ekonominin sağlıklı çalışmasına, kamu kaynaklarının sağlıklı yönetilmesine, kimi ülkelerde demokrasiye ve demokratik kurumlara olan inancın yitirilmesine yol açıyor.
Yaygınlığı çok geniş. Bir BM çalışmasına göre; dünya sathında yolsuzluklar, gayrisafi millî hasılaların yüzde 5’ini oluşturuyor.
Bedeli her anlamda ağırdır.
Sadece hukuki olarak değil, aynı zamanda siyasi olarak, ahlaken ve vicdanen.
Pierre Beregovoy, Fransa’nın saygın sosyalist siyasetçilerindendi. 1984-1991 arası iki ayrı fasılda Maliye Bakanlığı, 1992-1993 arası ise başbakanlık yapmıştı. 1993 yılında siyasi bir trajedinin baş aktörü olacaktı. Beregovoy, 1986’da Maliye Bakanı olduğu sırada, aile dostu da olan sanayici Patrice Pelat’dan, 1995 yılında kapatmak üzere faizsiz 1 milyon frank borç alır. 1989’da Pelat ölür. Beregovoy, Pelat’ın mirasçılarına olan borcunu nakdî, aynî (kıymetli tablo, vb.) yollarla kapatır. Ne var ki, siyasetçinin başbakan olduğu sırada, 1993 Şubat ayında iş basına yansır. Hızla, ikili arasındaki ilişkinin borç alışverişinin ötesine taştığı anlaşılır. Sanayicinin Beregovoy ailesinin tatil masraflarını karşıladığı, kızına eğitimi için maddi destek verdiği de ortaya çıkar. Bunun üzerine başbakan 29 Mart günü istifa edecek, 1 Mayıs günü ise çiftliğinde av tüfeğiyle kendisini vuracaktır.
2017’de Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde merkez sağın favori adayı Başbakan Fillon, sekiz yıl boyunca milletvekili danışmanı için tahsis edilen maaşı, karısını işe alarak ona aktardığının (toplam 500 bin euro) ortaya çıkması üzerine ilk turda ilk iki aday arasına bile giremedi.
2009’da İngiltere’de şişirilmiş harcama faturalarının ortaya çıkması üzerine, bu ülke, bir düzenlemeyle seçilmişlerin maaşlarını ve harcamalarını internet üzerinden kamuoyuna açmaya karar verdi. Ne var ki, kısa bir süre sonra Panama Belgeleri skandalı çerçevesinde İngilizler başbakanları Blair’in Panama’da offshore bir hesabı olduğunu öğrenecekti. Panama Belgeleri hem vergi kaçakçılığı ve para aklama işi yapan 214 bin offshore şirketinin varlığını hem kimi kritik bazı hesapları açığa çıkarmıştı. Offshore hesabı olanlar arasında Suudi Arabistan, Arjantin, Birleşik Arap Emirlikleri, Ukrayna devlet ya da hükümet başkanları vardı. Çin, Brezilya, Hindistan, Meksika, Güney Afrika, Fransa gibi 40 ayrı ülkenin siyasi yetkililerinin yakınlarının bu bağlantılar içinde olduğu anlaşıldı.
Bugün bizde mesele, fon rezaletinin gösterdiği gibi bu işin sistemleşmeye yüz tutmasıdır.
Kişisel ve keyfi düzenlerin o düzene sadakatin ürettiği özgüven ve bunun tetiklediği kolay kazanma meselesidir.
Fon vurgununda gerçekten kim olursa olsun ne olursa olsun sonuna kadar gidilecekse şu ana kadar sergilenen yöntemle bu mümkün değil. Daha doğrusu yöntemsizlikle.
Sermaye Piyasası Kurulu, önceki gün, operasyona konu olan yatırım fonlarında tasfiye kararı öncesinde elde edilen fahiş kazançları gönüllü olarak ilgili fona iade etmek isteyenler için TMSF adına “İsteğe Bağlı İade Hesapları” açtı. Bunu da fahiş kazanç elde edenlere duyurdu. Fahiş kazanç, finansal enstrümanlar aracılığıyla ve manipülasyonla yapılan bir eylemdir. Yani, SPK suçlulara çağrı yaparak elde ettikleri, hakları olmayan paraları iade etmelerini istedi. Yani, kamuoyunda hırsız ve fon vurguncusu olarak bilinen isimler hakkındaki kanaat bir anda hafifletildi. Parayı iade ettikleri takdirde mesele kapanacak gibi görünmeye başladı.
İlk şokla ortaya çıkan kararlılık dağıldı ve yerine tereddüt ve belirsizlik geldi.
Oysa bundan birkaç gün önce, eski bakan ve eşinin vurgun skandalı patlak verdiğinde ölçü şuydu: Haksız yere kazandığın paranın iki katını getir, sonra da suçunu itiraf et!..
Skandalın üzerinden iki hafta geçmeden fon vurguncuları üzerindeki baskı böyle hafifledi.
Vurgun için fon tertipleyenlerin -en azından bir kısmı- hapiste ama fondan milyarlar kazananlar hakkında ise suç duyurusu bile yok. Yani olayın örgütlü bir eylem olduğu iki tarafın da birbirinden haberdar olarak vurguna karıştığı gerçeği, idare eliyle ortadan kaldırılıyor. Bu tezat da vurgunun üzerine kim olursa olsan gidildiği iddiasıyla çelişiyor. Nitekim, herhangi bir operasyonda tutuklanan herkesin gerekli gereksiz bütün bilgileri kamuoyuna açıklanırken, fon vurgununda hala kimlerin kazandığını ve ne kadar kazandıklarını bilmiyoruz. Yani kamuoyu, 450 bin fon mağdurunun parasının kaç imtiyazlı kişiye paylaştırıldığını öğrenemiyor. SPK’nın son çağrısıyla belli ki bundan sonra öğrenilemeyecek.
Çok muhtemel ki; SPK böyle çağrı yaptı diye kimse de getirip parasını iade etmeyecek. Çünkü bizatihi bu çağrı baskıyı hafifleten bir kanaat uyandırıyor. Kaldı ki kimin vurguncu olduğu kimin gerçek yatırımcı olduğu da belirsiz. Bunu ancak gerçek bir finansal takip araştırması ortaya koyabilir.
Özetle, bu yöntemle rezaleti temizlemek, hasarı onarmak ve “fon mağdurları”nın parasını ödemek ihtimalini varsaymak iyimserliktir.
İktidar bu olayın üzerine gerçekten gitmeye kararlıysa bunun tek yolu açıklık ve şeffaflıktır. Kamuoyuyla bilgileri paylaşmak ve herkesin hukuk önünde eşit olduğunu göstermektir. Bunlar yapılmazsa, mutad olduğu üzere muhalefeti suçlamak veya akla ziyan komplo teorilerine müracaat etmek durumu kurtarmaya yetmez. Çünkü yangın büyüktür.
Madem, yukarıdan aşağıya bütün iktidar yetkilileri asla milletin parasına göz dikenlerin asla affedilemeyeceğini vadediyor o zaman açıklık şarttır. Vurgunu tertipleyenlerin de vurgundan istifade ederek ortak olanların da bilinmesi sadece bir yöntem olarak gerekli değil aynı zamanda milletin de hakkıdır. Her şeyin, en küçük para hareketinin bile ilgili kurumlar tarafından otomatik olarak takip edildiği bir düzende bazılarını nasıl olup da 20 milyar dolar para vurmaya cesaret ettiğini bilmeye hakkımız vardır. En azından, bilinsin ki bir daha tevessül edilmesin diye.
Ayrıca, fon skandalından sonra başta borsa olmak üzere para piyasalarında oluşan güvensizliği ortadan kaldırmanın yolu da şeffaf olmaktan geçiyor. Belirsizlik sürerken ve belirsizliği ortadan kaldırmak iradesi tereddüt halindeyken ne piyasalar yeniden canlanabilir ne de kimse parasını emniyette hissedebilir.
Türkiye hızla başka bir yönetim anlayışına evriliyor. Değişen yalnızca gelgeç pratikler, istisnai olaylar ya da bunlara verilen tepkiler değil; siyasal sistemin, o sistemin aktörlerinin ve daha vahimi vatandaşın normal duygusu, alışkanlıkları ve sınırları değişiyor.
Düne kadar “anormal”, “o kadar da değil”, “bu da yapılmaz” denilen ne varsa normal hale geliyor. Eskiden “iki satır yazı”ya duyulan ihtiyaç da kalmadı gibi. Önce yapılacak yapılıyor. Sonra vakit olursa iki satır yazısı arkadan geliyor. Bazen de gelmiyor. Niye gelmedi diye soracak mecal de kalmadı, soruyu yöneltecek merci de.
Belediye başkanlarının gözaltına alınıp tutuklanması öyle sıradan bir hale geldi ki habere girmek için tıklamak bile anlamsızlaştı. Toplam sayının ne olduğunu kim hatırlıyor? Ekrem İmamoğlu, Resul Emrah Şahan, Rıza Akpolat derken bir yerde koptu liste. Meselenin vahameti bir yere kaybolmadı. Fiilen Anayasa’nın seçme ve seçilme hükmü askıda. Ama ya dert o kadar çok ki ya da her gün o kadar yenileri geliyor ki dün ne olduğunu hatırlayacak hafıza kalmadı. Toplum mühendisliğinde bunu da Türkiye’nin bulduğu metot olarak bir yere yazmak gerek.
Muhalefet belediye başkanları, belediye meclis üyeleri üzerinde baskı kurulması, bunun sonrasında iktidar saflarına katılmaları vaka-i adiyeden. Eğer baskı sonuç vermezse gidilecek yol da belli. Gözaltı, tutuklama, bir ihtimal mahkûmiyet.
Bu arada amacın her alınanı mahkûm etmek olup olmadığı da tartışmalı. Belediye meclisinde seçimler yapılırken içeride olması yeterli meclis üyesinin. İşlem tamam olduktan sonra tahliye edilebilir. Aksi takdirde yer yok. Bir de temelsiz bir dava için yargı mekanizmasını meşgul etmek gereksiz. Sonuçta o kadar iş güç var yapılacak.
Türkiye sosyal medyaya kontrol getirme konusunda da seviye atladı. Birkaç sene öncesine kadar herhangi bir içeriğe müdahale etmek için uluslar üstü şirketlerin temsilcilerine ulaşmaya çalışmak, onları Türkiye’de ofis açmaya zorlamak, buradaki sisteme vergisiyle kaydıyla küreğiyle dahil etmek zor işlerdi. Bu arada bunların hepsinin de yapılması gerekiyordu. Bir tarafta bir hizmet verip, mali ve hukuki sorumluluk doğuracak işler yapıp sonra da hesap/vergi vermeye gelince havaya bakıp ıslık çalmak olacak iş değildi.
Değildi de gelmesi gerek yer de burası değildi. Dün Karar’da okumuş olmanız gerek. İfade Özgürlüğü Derneği’nin tespitlerine göre; 1-30 Eylül 2026 tarihleri arasında, 5651 sayılı Kanun’un 8. ve 8/A maddeleri uyarınca en az 1.270 X (eski adıyla Twitter) hesabı erişime engellendi. Bu hesapların yüzde 90’ı platform tarafından "ülke kısıtlaması" uygulanarak doğrudan Türkiye sınırları içinden görünmez kılındı.
Görünmez kılınmak da önemli tabir. Eskinin “etkisiz hale getirilmesi” gibi. Zaten çoğu haber, hesap, paylaşım da aynı gerekçe ile “milli güvenlik için” görünmez hale getiriliyor. Üstelik bunun büyük çoğunluğu 15 gün içerisinde. Neredeyse her gün yüz hesap demek.
Son örnek T24. Bağımsız haber sitesi olmak kolay değil. Üstüne bunu gelenek haline getirip sadece haber vermenin ötesinde ona içerik katmak, gündemi aktarmayı geçip kendisi gündem belirler hale gelmek çok daha zor. T24 bunu başardı.
Tamam içindeki her yazılan herkesin hoşuna gitmeyebilir. Haber de hoşa gitsin diye yapılmaz ki zaten. Ama siteye erişim engeli getirenler, “görünmez kılanlar” da dahil iktidar mensupları orada okudukları olmadan ne yapacaklar? Dürüst olsunlar. PKK’nın silah bırakması sürecinde kendi mecralarından mı izlediler meselenin gidişatını Cansu Çamlıbel’in röportajlarından mı? Dünyayı anlamak istediklerinde kendi sitelerindeki zırvanın sınırlarında dolanan komplo teorisyenleri mi geliyor akıllarına Evren Balta’nın yazıları mı? Ne söyleyeceğini televizyonun sesini kıssan da bileceğin kerameti kendinden bile menkul değil sözcüleri mi Murat Sabuncu’nun yayınlarını mı izliyorlar? Kime yarıyor bu yaptıkları? Eğer korku toplumsal muhalefeti örgütleyerek iktidara karşı güç merkezi haline gelmekse onu da fazla abartıyorlar.
Tera yöneticisi Sarpyener’in aile bağları İnönü’ye uzandı” haberlerini görmüşsünüzdür. Baba tarafından akraba çıkmışlar.
Gülelim diye bizi haberdar etmiyorlardır bundan.
Niye haberdar ettikleri şu spotta mı saklı acaba:
“Sarpyener fon vurgunundan yargılanırken, İnönü’nün 1968 piyangosunu nasıl kazandığı aradan geçen 58 yıla rağmen hâlâ sorgulanıyor”.
Yani bugün halkı soyanların fon dolandırıcılığından size ne, onu 58 yıl sonra gelenler sorgulasın. Siz asıl 58 yıl önceki piyangonun nasıl İnönü’ye çıktığını sorgulayın, diye mi anlayalım?
Ne anlatmak istiyorlar?
Fatma Betül Sayan gibi bizden kötü örneklere bakıp oyunuzu değiştirmeyin, AK Parti’yi eleştirerek iktidara zarar vermeyin, CHP de gelse bu yanlışları yapacaklar, yok birbirimizden farkımız, oyuna gelmeyin, bunun için iktidar kaybedilmez mesajı mı? Onu mu demeye getiriyorlar?
Bu ikincisi için, 2019 İstanbul seçimlerinde doğrudan bir fetva da verilmişti.
İsimlere değil konuya odaklanalım.
Malum ilahiyat hocası; dindarların iktidarına zarar verecekse yolsuzluk, haksızlık, çürüme, kayırmacılık türü hak yeme yanlışlarını söylemeyi doğru bulmuyordu. Dinen sakıncalı gördüğünü gazetesinde yazmış, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayın diye uyarıp icabında kurtlu bulgura talim etmeyi tembihlemişti.
Hocanın; ‘hırsızlık yeni mi çıktı, bin yıldır var, onlar gelse sanki yapmayacak mı’ şeklinde argümanlar öne sürdüğünü dahi hatırlarsınız.
Necip Fazıl’ın “hohlaya hohlaya buz dağlarını erittik, şimdi ortalık çamurdan geçilmiyor” dediği yere böyle geldik işte.
ÇÜRÜK BEZ DİKİŞ TUTMAZ
Başkalarının da yapacak olması, bizim yanlışlarımızın mazereti, örtüsü müdür? Doğrusunu yapmanın canı mı çıktı?
Hem suimisal ne zamandan beri emsal alınıyor; kötü örnek, örnek alınmazdı hani?
Başkaları gelse yapacakları yanlışları yapmama vaadi ve iddiasıyla iktidara gelenler, ‘onlar da gelse yapmayacaklar mıydı’ savunmalarına izin vermez. Böyle savunacaksanız istemez, olmaz olsun sizin savunmanız, beni hiç savunmayın daha iyi diye elinin tersiyle öteye iter.
Hangi herzevekil aklettiyse AK Parti’ye bunlar lâzım değil, millete memlekete hiç değil.
Çürük bez dikiş tutmaz çünkü.
Beziniz, dayanağınız sağlam olacak evvelâ, değilse sağlamını bulacaksınız.
Daha iki ay oldu olmadı, Ahbap Derneğinde bağış dolandırıcılığı iddialarıyla Haluk Levent tutuklandığında da tartışmıştık bunları.
O siyasi kesimin melek sandıklarından şeytan çıkan var da, bu kesimin yok mu?
Aynı sırada “400 milyon liralık vurguna bir yılda tahliye, Yunus Emre Vakfı eski Enstitü Başkanı Şeref Ateş adli kontrolle bırakıldı” haberleri konuşuluyordu.
Çoğunluk, kime güveneceğini bilememekte haklı. Hayâl kırıklığı kaçınılmaz ama güvensizliği büyütmekten elimize ne geçecek? Bezi sağlamlaştırmaya bakalım.
MELEK SANDIĞIMIZ ŞEYTANLARIN SIRRI
‘Utanmaz Adam’ın romanını yazan Hüseyin Rahmi Gürpınar rahmet istiyor yine. Yeri geldi, anmadan geçmek olmaz.
Melek Sanmıştım Şeytanı veya İki Hödüğün Seyahati öyküleri de bugüne hitap ediyor. Fakat Utanmaz Adam Avnüssalah gibisi yok.
Avnüssalah sırrını ifşa eder; haklamakla görevli olanlar, kendisinden daha temiz kalamadığı için onu ele veremeyeceklerini söyler bize.
‘Utanmaz Adam’ın kısa sürede nasıl toplumun sevgilisi, başarı sembolü hâline geldiğini anlatıyor roman. Konferanslar veren, dolu salonlarda halka başarı hikayesi satan bir kahramana dönüşür.
Her fırsatta tekrarlarım...
Ödül-ceza mekanizması dürüstlüğe, alın terine kaybettirirken sahtekârlığı, yüzsüzlüğü, riyakârlığı ödüllendiriyorsa devir yolsuzların, rüşvetçilerin devri olur.
Servetin ancak hile hurdayla, çarpma çırpmayla ele geçirilebildiği bozuk düzenlerde Avnüssalahlar el üstünde gezer. Gençler büyüyünce onun gibi olmak ister, hayranlık duyar, ona özenirler.
Yüzyıl önceki Avnüssalah’ı alın getirin, günümüz ‘utanmaz adamlar’ı arasında dolaştırın... Koyun adını Bay Muvaffak, salın sokağa. Aynı ilgiyi, itibarı, teşviki görmezse... Bakın bakalım ayırt edebiliyor musunuz? Yanlarında evliya gibi de kalabilir, hâzâ melek sanırsınız şeytanı.
Geçtiğimiz hafta sonu Anahtar Parti lideri Yavuz Ağıralioğlu’nun Halk Buluşmaları kapsamındaki programını takip etmek üzere Gaziantep’teydim. Gitme nedenim, kamuoyu araştırmalarında yüzde 2,5 -3 bandına oturan, zaman zaman da yüzde 5 bandını zorlayan Yavuz Ağıralioğlu liderliğindeki Anahtar Parti’nin, AK Parti’nin en güçlü olduğu şehirlerden biri olan Gaziantep’te karşılık bulup bulmadığını görmek ve izlenimlerini paylaşmaktı.
Ben AK Parti’nin kalesi Gaziantep’te de Ağıralioğlu’na bir hayli ilginin olduğunu ve esnaf ziyaretinde vatandaşla aralarındaki diyalogları, halkın şikayetlerini, beklentilerini yazacaktım ki…
Anahtar Parti lideri Yavuz Ağıralioğlu, Kasım Ocak Spor Salonu’ndaki konuşmasında, yüzbinlerce kişinin mağdur olduğu fon skandalında eşiyle birlikte adı geçen AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya üzerinden iktidara “başörtüsü” üzerinden ayna tutunca hedef tahtasına oturtuldu.
Ele geçen fırsat kaçırılır mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kendini göstermek, hazır fırsat bu fırsat diyerek göze girmek isteyen kim var kim yok cümbür cemaat sıraya girdiler, günlerdir başörtüsü duyarlılığı kasıyorlar. Ciğerleri sökülürcesine “hayırrr” diye bağırıyorlar, “hayır olamaz başörtüsü ve soygun”, “başörtüsü ve yolsuzluk aynı cümlede bir araya gelemez” sloganları atıyorlar.
Güler misin, ağlar mısın… Sonunda sahneye; dinin siyasete alet edilmesine, giderek artan deizmin sebeplerine ve dinimizin itibarını zedeleyenlere dair yıllarca tek kelime etmemiş, eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş çıktı ve “Bir başörtülünün yaptığı yanlışı gündeme getirerek başörtülülere dil uzatmak ahmaklıktır” dedi.
Peki, Ağıralioğlu ne demiş?
Şunu:
“Başörtüsüne, inanca itilip kakıldığı zamanların hüznüydü bizdeki. ‘Başörtülü, devlet hizmetiyle buluşuyor; başörtüsüyle devletine milletine hizmet imkanı buldu’ diye övündüğümüz, bakan yaptıklarınız milletimizi dolandırdı. Başörtüsüyle devlet hizmetine buluşturduklarınız bugün milleti fonlarına kadar soyarken siz bu kadar işin arkasındaki denetimsizliğin, keyfiliğin hesabına hiç yanaşmadınız. Hesap vereceksiniz!”
Ne demiş Ağıralioğlu:
“Dindarlığınızın ahlakı, yolsuzluğu engellemeliydi, kalp kırmamalıydı, beytülmale el sürmeye engel olmalıydı, adaleti tecelli ettirmeliydi. Tarihin en büyük sazan sarmalı, 500 bin kişinin direk, aileleriyle sayarsanız 2 milyon, bağlı şirketlerle ilgili hale getirirseniz 5-6 milyonun dolandırılmasına sessiz kalan bir sürecin, dindarlık adına konuşanı olmamalısınız. Hesap vermelisiniz! 900 milyarlık bir kayıptan bahsediyorsunuz. Fatma Betül Sayan Kaya’yı istifa ettirdiniz, kalan 898 milyarın listesini tek tek milletinize ifşa etmelisiniz. Fakirin fukaranın alın terini cebine indiren, partinizin himayesi altındakiler dahil, ‘kime gidiyorsa gitsin, sonuna kadar’ dediklerinizi, milletin hakkını sorarak göstermelisiniz. Milletin malını kimin yediğini, milletin malını yerlerken nasıl korunabildiklerini, bu suistimale sebep olurken devlet mekanizmalarını nasıl kapattıklarını tek tek milletinize anlatmalısınız. Bu soygunda yer alan kim varsa hepsini tek tek milletinize ifşa etmelisiniz.”
Ağıralioğlu’nun bu sözlerinde ne var? Fatma Betül Sayan Kaya’nın yaptığı dolandırıcılık bütün diğer başörtülüleri bağlar mı diyor?
Başörtüsü düşmanlığı mı yapıyor?
Yoksa yıllardır başörtüsü üzerinden siyaset yapan, “Başörtüsü yasağını biz kaldırdık; başörtülü bakanlarımız, hâkimlerimiz, polislerimiz, öğretmenlerimiz var” diye övünen iktidara, başörtüsünün sadece saçları örten bir örtü olmadığını, temsil ettiği değerleri hatırlatıyor ?
Eski AK Parti Milletvekili Halide İncekara, “Soygunla başörtüsü aynı cümlede yer alamaz” diye karşı çıkıyor, zaten Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu da, “Başörtüsüyle soygun, dolandırıcılık, yolsuzluk aynı kişide birleşmemeli” diyor.
Sayın İncekara, Ağıralioğlu’na “Metin yazarlarınız size tuzak kurmuş” diyor. Başörtüsünün temsil ettiği kutsal değerleri hatırlatmanın, iktidara tam da o değerler üzerinden ayna tutmanın neresi tuzak?
Tuhaf saplantılarımız vardır. Mesela Osmanlı üstüne, mesela Türkçe üstüne. Uzun süredir bu konuları yazmayı düşünüyordum. Geçen haftaki yazılarımdan birine gelen bir “yorum” uykudaki bu düşünceyi canlandırdı. “Ender” rumuzuyla yazan bir yorumcu bakın neler demiş: “Osmanlı Türk değildi elbette. Kendilerini hiçbir zaman Türk devleti diye adlandırmadılar. Sonradan milliyetçilerin yamaması bu. Mehter marşlarında geçen sözler de sonradan yazılmış uydurmalar. Aslında yok Türk lafı, hiçbir yerde geçmez. O kadar Osmanlı yazısı kitap var. Türklerden bahseden yoktur hiç. Ben Türklerin babasıyım falan demezler padişahlar asla. Milliyetçilik moda olunca bir zamanlar bizimkiler de böyle bir tarih uydurdular. Onun da devri geçti.”
“Merhametten maraz doğar” diye bir sözümüz vardır. Cehaletten de köşe yazısı doğuyor, bakın!
Hangi ucundan tutayım? Haydi Osmanlı’nın ilk zamanlarından başlayalım.
SULTAN MURAD KENDİNİ TÜRK SANMIŞ!!!
Neşrî’nin Kitâb-ı Cihannümâ’sında I. Murad, Kosova Savaşı’ndan evvel Sırp Kralı hakkında şöyle konuşturulur:
Kimse tabancasın yimeyen, kendü tabancasın demürden sanur. Ve kedi karanu evde kendüyü arslan tevehhüm ider. İnşallah ana Türk erliğin gösterem...
Neşri Cihannümâ’yı 15. asrın sonunda yazmış ve Sultan İkinci Beyazıd Han’a sunmuş. Yani Birinci Kosova’dan bir asır sonra. Öyle anlaşılıyor ki hem Sultan Murad Han hem de Sultan İkinci Beyazıd Han Türk erliğinden haberdardır ve onunla iftihar etmektedir.
Hemen yakalandım. Şimdi bir dâhi çıkıp, bu uydurma, o zamanlar tabanca yoktu deyiverir! Tabanca Türkçe bir kelime ve tokat, sille anlamına gelir.
FATİH DE YANILANLARDAN!
15. asırdan devam edelim. Aşağıdaki pasajı Fatih Kanunnamesi’nden naklediyorum:
“Ve olmağa bâ‘is oldur kim, ol zaman kim, sa‘âdetle İslâmbol’u feth eyledikleri zamanda Eğri Kapu kurbünde Tekfur-ı makhûrun sarayına konub Ayasofya Câmii’nin çanların yıkub minârelerin binâ edüb cum‘a namazına azîmet buyurub geri saraylarına döndüklerinde yeniçeri ocağı yoldaşları Padişah-ı cihân-penâh Hazretlerini selâma durduklarında Padişah-ı âlem-penâh Hazretleri sağına ve soluna selâm vericek içlerinden birisi ‘Aleyküm’üs-selâm Muhammed Beşe’dedi.”
Padişâh dahi Saray’a gelicek ol zamanda Düstur-i a‘zamları olan Mahmûd Paşa’yı da‘vet edüb ‘Lala! Bu oğlan benim selâmımı aleyküm selâm Muhammed Beşe deyü almakdan murâd nedir? Ve bu nasıl selâm almakdır?’ deyicek, Mahmûd Paşa bunların kâfirden Müselmân olub ümmî olduklarını ve bunların yanında ‘Beşe’ demekden azîm ta’zîm olmaduğunı bir bir beyân edicek Padişah Hazretleri dahi eytti: ‘Lala, dediğin gerçekdir. Amma kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi vardır? Bunları bari cem‘ eyledikden sonra Türk üzerine verüb Türkçeyi öğrense ve belâya mu‘tâd olub ba‘dehû ulûfeye yazdırub ve ba‘dehû ba‘dehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer‑âsâra gönderseler olmaz mı? İdi’”
Allah Allah! Hazreti Fatih “Türk üzerine verin!” diyor. Acaba Türklüğü hangisi icat etti? Birinci Murad mı, Fatih mi, İkinci Beyazıd mı?
NERDEN ÇIKTI BU OSMANLI?
Bu padişahlar pek Türkçü galiba. Kimse de onlara Türklüğün henüz icat olunmadığını söylememiş. Türk, Türk diye ortalıkta dolaşıp duruyorlar. Peki kendi soyları hakkında ne düşünüyorlar? Malum, hanedanlar, hatta daha küçümen ama asil sülaleler şecereye pek meraklıdır. Acaba Osmanlı’nın şeceresini o tarihlerde Osmanlıların tarihçileri nasıl anlayıp yazıyordu?
Elimizde yine 15. asırdan bir şecere var. Aşıkpaşazade’nin Tevarih-I Âli Osman’ı. Birinci Bab’tan aktarıyorum:
“Esami-i Nesli-i AI-i ‘Osman
“Osman Gazi ibn Ertoñrıl Gazi ibn Süleyman Şah Gazi ibn Kayaalp ibn Kızıl Boga ibn Bayıntur ibn Aykolug ibn Togar Ibn Kaynıtur ibn Sunkur ibn Bakyı ibn Sugar ibn Toktemür ibn Basuk ibn Gök Alp ibn Oguz…”
Şecere böyle devam edip “…ibn Yafes ibn Nuh Nebi aleyhisselam.” diye sona eriyor. (Kemal Yavuz, M. A. Yekta Saraç, K Kitaplığı 2003.) Bu zincir hemen bütün Osmanlı tarihçilerinde, Aşıkpaşazade’den başka, Neşrî, Oruç Bey, Âlî, Peçevi, Solakzade, Naîma, Râşid ve Cevdet Paşa’da tekrarlanır.
Kendilerince bir ‘cennet’ tasarlamışlar. İstedikleri oluyor. İstemedikleri olmuyor.
Görmüşsünüzdür, Fatih Altaylı Cübbeli Ahmet Hoca’yla röportaj yapıyordu. Cennet’i konuşuyorlardı. Ahmet Hoca röportajın bir yerinde ‘mesela çok sevdiğin birisi var ama cehennemlik, dedi. Sen onun cennette olmasını istiyorsun. Allah aynı ona benzeyen birini yaratıyor cennete koyuyor, sen de böylece mutlu oluyorsun. Halbuki adam aslında cehennemde.’
Altaylı “Ama bu sahtekarlık değil mi?” diye sordu. Cübbeli Ahmet de böyle bir şeyin niçin sahtekarlık sayılmaması gerektiğini anlatmaya çalıştı.
İnsanların cenneti hayal ederken kendi gönüllerine, tabiatlarına göre bir cennet tasavvuru geliştirmelerini çok yadırgamamız gerekmez.
Ayrıca, “kendilerince bir cennet tasarlamışlar” derken Cübbeli Ahmet Hoca’nın anlattığı cenneti kast etmiyordum.
Hususi, seçkin bir zümreye tahsis edilmiş bir dünya cennetinden bahsediyordum.
Ahirete varmadan, bu dünyayken her istediğinin oluvermesinden, elinin sıcak sudan soğuk suya girmemesinden.
Sadreddin Yüksel Hoca yayımladığı eserlerden telif ücreti almazdı.
“Ücretini dünyada alırsam ahirette alamam” dediğini iyi hatırlıyorum.
Bir de Aşık Kutlu Hoca. Babam anlatırdı, Diyanet Yayınlarındaki yetkili “Hocam kitabınızın basımı gecikebilir, biz size telif ücretini takdim edelim” deyince bağırmış, “İstemeyiruum! İstemeyiruum! Kitap talebelerimin eline geçsun, başka bir şey istemeyiruum!”
Hepsine Rahmet olsun.
Şimdi kaldırıldı öyle şeyler. Din güncellendi.
Şimdiki dinde hak etsen de etmesen de ücretleri bu dünyada alıyorsun.
Eskiden sihirbazlar gösteri yaparlardı.
Ellerine bir miktar lüzumsuz, değersiz kâğıt alırlar. Kağıtları tencere kapağı gibi bir şeyin üstüne yığarlar. Üflerler, püflerler, sonra bir kibrit çakarlar, kağıtlar alev alır. Sonra bir el hareketiyle ateşi söndürürler.
Vee, işte! Bir tencere kapağı dolusu kâğıt para.
Belki de tencere kapağı değildir, başka bir şeydir. Çocuk aklımızda tencere kapağına benzetmişizdir.
Çocuk aklımızda şunu da düşünürdük. Madem sihirbaz kâğıttan para yapabiliyordu bizden niye bilet parası aldılar? Yapsaydılar kâğıttan istedikleri kadar para? Demek ki paralar gerçek para değil.
Zati Sungur’u mutlaka bilirsiniz. Büyük sihirbaz. Bence milli sihirbaz.
Pazar yerinde yumurta satan pazarcıya takılmış. “Bu yumurtaların içinde altın var mıdır?”
“Ne gezer” demiş adamcağız.
Zati Sungur bir yumurta kırmış, sarısı yere düşmüş, altın. Bildiğin sarı lira.
Bir tane daha kırmış, onun sarısı da altın. Bir daha kırmış, onun da…
“Senin yumurtaların içinde altın var” demiş ve oradan ayrılmış.
Zati Sungur gittikten sonra pazarcı altın bulmak umuduyla bütün yumurtalarını birer birer kırmış. Yok altın maltın. Safi zarar. Zati Sungur’u haberdar etmişler, o da yumurtacının zararını tazmin etmiş.
Zati Sungur’un yumurtadan çıkardığı altınlar gerçek miydi?
Muhtemelen gerçekti. Sungur’un kendi altınlarıydı. Tezgâhtan ayrılırken altınlarını alıp gitmiştir.
Fakat bizim yerli ve milli illüzyonistlerimizin fonlardan, borsadaki kağıtlardan dönüştürdükleri paralar gerçek.
O paraları verip kendine yat alabiliyorsun. Otomobil, villa, tayyare falan da alabiliyorsun.
Umreye de gidebiliyorsun.
Umreyle gittiğin zaman Allah Teala’nın sa’yini, tavafını gördüğünü, umreni kabul edeceğini, yaptığın umre sebebiyle seni bağışlayacağını muhtemelen düşünüyorsun.
Çünkü Cenab-ı Rabbü’l Alemin’in Semi’ ve Basir olduğuna inanıyorsun.
Allahu Teala seni umre yaparken görüyor.
Borsada üçkağıtçılık yaparken görmüyor mu?
Ya da rüşvet alırken, verirken, kul hakkına çökerken?
İman ettiğiniz kudret nasıl bir kudrettir? Bazen görüyor, bazen görmüyor?
Peki, hanımefendi veya beyefendi? Siz nasılsınız?
Umre yaparken nasılsınız, üçkağıtçılık yaparken nasılsınız? Aynı siz misiniz?
İman ettiğiniz kudret adaletli midir?
Yoksa ne yaparsanız yapın sizin tarafınızı mı tutuyor?
Şöyle bir şey olabilir mi?
[Sağlıklı haber ve yorum için başvuru kaynaklarından T24 sitesine erişim yasağı getirildiği bir ortamda yazılıyor bu yazı. Maalesef öyle.]
AK Parti’nin iktidardaki yanlışlarına hayli zamandır alışkınız ancak
yanlışlar son zamanlarda bayağı yoğunlaştı.
Son iki haftadır geçmişin yanlışlarını unutturacak vahamette bir yanlışa tanıklık ediyoruz.
Yatırım fonları yöneticilerinin, 455 bin 758 kişinin paralarını kendilerinin ve yakın bildiklerinin akıl almaz boyutlarda zenginleşmesine açık tutmalarına karşı iktidar sözcülerinin verdikleri tepkiler ile çözüm olarak sunulan tedbirler zihinleri zorluyor.
Muhalefet, fon yöneticilerinin AK Parti ile irtibat ve iltisaklarını sergilemekle meşgul; bir de parti yönetiminde, hükümette, yüksek bürokratlar arasında fonları veya borsayı kullanarak milyarları cebine indirenlerin peşinde muhalefet.
Her iki grupta da örnekler mevcut.
AK Parti yönetimi ise, fenersiz yakalananlar hakkında olumsuz sözler sarf ederek, onları dışlayarak, çok zorlanılırsa cezalandırılmalarını da -belki-sağlayarak, skandalın meydana getirdiği olumsuz havanın yatışacağını düşündüğü görüntüsü veriyor.
Oysa herhalde kolayca ulaşabilecekleri 455 bin küsur sıradan yatırımcı listesindeki isimlere o gözle baksalar, içlerinde hiç de azımsanmayacak sayıda, gittikleri yerlerde karşılarına çıkmış, ellerini sıktıkları, bazısı teşkilatta da görevli AK Partilileri, seçmenlerini görecekler.
455 bin kişinin yakın çevreleriyle birlikte birkaç milyon seçmene tekabül ettiği galiba düşünülmüyor.
Yalnız bu kadar da değil.
Karar’ın ekonomi yazarları, günlerdir, fon skandalının Borsa İstanbul’a nasıl yansıdığını rakamlar vererek yazıyorlar; ekranlarda uzmanlar kara tahta üzerinde bunun sonuçlarını hatırlatıyorlar.
Milyarlarca dolarlık kayıplara uğradı, borsaya yatırım yapanlar.
Bu arada, hisse senetlerinde yaşanan çöküş şirketleri de vuruyor ve fabrikaların kapanmasına, iş yerlerinin kepenk kapatmalarına kapı aralanmış bulunuyor.
Fabrikaların ve iş yerlerinin kapanması, işsizler kervanına yenilerinin katılması demek.
İsmet Berkan, dün yazısında, ABD’de yaşanmış 1929 ekonomik kriziyle benzerlik kurdu ki, doğrudur. O kriz sırasında da bizdeki fon ve borsa skandalının sebep olduğu sorunların aynısı yaşanmıştı. ABD’nin 1929 krizinin etkilerini ekonominin üzerinden atması hayli zaman aldı.
Şu sıralarda ekonomi alanında yaşananlar yara bandıyla kapatılacak türden değil.
AK Partili yorumcular, “Bunların üstesinden gelinir, siz esas CHP’li -veya YENİ Partili- belediyelerde deşifre edilen yolsuzluklara bakın” tavsiyesinde bulunuyorlar.
Gülünecek ve bir yönüyle de bir telafi mekanizması olarak -herhalde bilmeden- bunu kullananları, AK Parti’yi gözden düşürmeye yarayacağı için sonunda pişman edecek bir gerekçe bu.
Belediyelerde yargının ilgi alanına girmiş yolsuzluklar ile fon skandalı arasında kurulacak her paralellik, geniş kitlelerde suçlanan belediyecilere sempati olarak dönebilecektir.
İki olayın suçlananlarına atfedilen parasal çıkarlar eşit değil bir kere.
Fonlarda milyarlarca doların buharlaşmasından söz ediliyor.
İktidar ortaya çıkan tabloyu üstü kolayca kapatılabilecek geçici bir sorun olarak görmek yerine, olayın vahametini kabul edip iki haftadır izlediği lafla geçiştirme yolunu terk etmelidir.
Hem lafla halletmek yoluna gidiliyor hem çözümü sorunun çözümünü doğrudan sorumluları arasında sayılan kurumlara ve yöneticilere havale etmek istiyorlar.
Konuya ilişkin ilk yazımda özellikle belirttim: Sorunun ellerine tevdi edileceği komisyonda yer alacaklar, skandalla irtibatsız ve mümkün olduğunca tarafsız uzmanlardan oluşturulmalı ve içinde mesai harcayacakları komisyon da etkilerden uzak bağımsız bir ortamda çalışmalıdır.
Dilimizde herkesin okuyacağı bir mecraya fazla uygun olmayan deyimler vardır, ama ben kendimi tutup “Kuzu kurda teslim etmemeli” demekle yetiniyorum.
Skandalın seçim takviminin hızlanacağı bir ortamda patlaması, iktidarın konuya daha dikkatli yaklaşmasını zorunlu kılıyor.
Son dönemde Türkiye’de olup bitenleri gördükçe, derin bir hüzne ve de endişeye kapılmamak mümkün değil. Çünkü ekonomide, hukukta, eğitimde, insan ilişkilerinde akıl ve mantıkla izahı mümkün olmayan, hakkaniyete uymayan, vicdanları yaralayan asrın en büyük kirliliği yaşanıyor ama ne hikmetse kimse rahatsız değil.
İşin en vahim olanı da bu ahlaki kriz cehenneminin, ahlaka, adalete, hakkaniyete önem verdiğini iddia eden insanlar tarafından inşa ediliyor olmasıdır.
Düşünün ki AK Parti iktidarında bakanlık yapmış, partinin genel başkan yardımcılığına kadar yükselmiş olan Fatma Betül Sayan Kaya, fon skandalında milyarlarca lira haksız kazanç sağlıyor. Ama şu ana kadar parayı iade ettiği resmen belgelenmese de skandal patlayınca alelacele paranın yarısını hazineye iade ettiği şeklinde bir algı oluşturarak temizleneceğine inanıyor.
Fona yatırdığı bu paraları nereden bulduğunu henüz açıklayamayan Fatma hanım, parti yönetiminde olduğu günlerde her zaman adalet ve hakkaniyet duygusuyla hareket ettiklerini, milletin emanetine, milletin kuruşlarına sahip çıktıklarını söyleyerek sağlam ahlak nutukları atabiliyor.
Bu fotoğrafta bir yanlışlık var… Ya bu insanlar bize, bu eylemlerini örtmek için yanlış bir ‘ahlak fotoğrafı’ dayatıyorlar ya da biz ahlakı yanlış anlıyoruz.
Zira bizim inandığımız dinin tarif ettiği ‘ahlak’ anlayışında, yüzbinlerce insanın fona yatırdığı paralar üzerinden haksız kazanç sağlamayı ahlakla ve dinle izah etmek mümkün değildir.
Biliyoruz ki esas itibariyle peygamberler insanları özüne döndürmek, yani fıtratlarında var olan ahlaki özelliklerini ön plana çıkarmak üzere gönderilmişlerdir. Hz. Peygamber’in “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” hadisi, tam da bu duruma işaret etmektedir.
Ali Bardakoğlu Hoca’nın şu tespitinin altını özellikle çizmek gerekiyor: “Peygamberler insanoğlunun fıtri yaratılışını ve özelliklerini korumak, asli değerlerini hatırlatmak üzere gelmişlerdir. Rasul-i Ekrem’in ‘insanlık, ilk günden beri bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir söz bilir: Şayet utanmıyorsan, istediğini yap’ (Buhari, ‘edeb’, 78.) buyurması, dinin insanoğluna özündeki ahlaki hasletleri hatırlatarak, onu özüne döndürmeye çalışarak davete başladığını haber vermektedir.” (Yüzleşme, s.279)
Eğer ‘partili dindarların’ hikayesi asrın soygunu olarak nitelenebilecek olan bu fon skandalıyla bir yerde buluşuyorsa ve de bütün bunlar AK Parti’nin iktidarı döneminde oluyorsa, o zaman oturup esaslı bir iç sorgulama yapmaya ihtiyaç var demektir.
Hani dindar nesiller yetiştirmek üzere her mahalleye İmam Hatip okulları açmıştık, nerede bu örnek nesiller? Yetiştirdiğimiz dindar nesiller hak-hukuk, adalet tanımayacaksa, ahlakı üstün bir değer olarak tanımlayan Kur’an’ın ve Sünnetin gösterdiği istikamet, bu nesiller için bir anlam ifade etmiyorsa, bu okulları niye açtık ki…
Bir yanlış anlamaya mahal vermemek için hemen ifade edelim, İmam Hatip okulları ülke için elbette bir ihtiyaçtır. Bu köşede farklı zamanlarda özellikle bu konunun altını çizmeye çalıştık. Ama ne yazık ki İmam Hatip okulları bugün bir takım siyasal çıkarlar adına fazlaca kullanılır hale geldiği için her geçen gün kan kaybetmeye devam ediyor.
Bugün önümüzdeki Türkiye fotoğrafına baktığımızda, AK Parti’nin her vesileyle övündüğü gibi, her mahallede bir İmam Hatip okulu açtık ama ne acıdır ki ahlakı kaybettik…
Maalesef dinin özüyle irtibatını kaybetmiş ‘görsel dindarlık’ anlayışı yüzünden, ilahi hitabın mesajı ışığında hayatı doğru okuyamadığımız gibi, din eğitimi adına açtığımız okulları cahiller ordusu yetiştirmekten de kurtaramıyoruz.
Çünkü dindar nesiller yetiştirmeyi, “bizim partiye oy getirecek nesiller” anlayışı üzerine bina ettiğimiz için, bu her mahalledeki okullarımız bile ahlaki çürümeye çare olamaz hale gelmiş bulunuyor.
Bugün günlerden cuma. Cuma namazı var. Hutbede ne anlatılır bilmiyorum. Şu sıralar pek çok Müslüman, Kur’an ayetlerinin gerçekte kime hitap ettiği ya da kimlerden bahsettiği konusunda derin tereddütler yaşıyor.
Meselâ Kur’an’da, “Allah iye karşılaşmayı akıllarına getirmeyenler”den bahsediliyor. “Dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar”dan bahsediliyor. “Allah’ın ayetlerinden gafil olanlar”dan, diğer ifadeyle “ilahi uyarıları göz ardı edenler”den… Bunları “Ahireti – öte dünyayı, öldükten sonra dirilip dünyada yaşadıklarının karşılığını görmeyi öteleyenler” diye tanımlamak yanlış olmaz sanırım. (Enfal, 20-23, Yunus 7-8)
Kur’anda “Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter.” Şeklinde bir ayet var. (İsra, 14)
Acaba o kitap ne, kim okuyacak?
Kur’an’da, bir de “işittik dedikleri halde gerçekte işitmeyenler” ya da “işitmedikleri halde işittik diyenler” ifadesi var. (Enfal, 21)
Bunları Kur’an müfessirleri (yorumcular)nin inkârcılar (kafirler), münafıklar (Müslüman görünüp gerçekte inanmayanlar) ya da diyelim o dönemde yaşayan Yahudiler olarak anladıkları görülür.
Bir anlamda “Ötekiler”dir tanımlananlar.
Oysa Kur’an 6’ ncı asırda, yani bundan 1500 yıl önce inip hitabı – mesajı o çağda tükenen bir Kitap değildir. Kur’an bir insan tipi çiziyor ve insan nesli var oldukça, o tipin içine kim giriyorsa onu kapsıyor.
Kur’an’ı öncelikle ona inanıp, oradaki ilahi mesajları hayatına taşıma sorumluluğunu kabul etmiş, ikrar etmiş olanlar, özgün ifadesiyle “ona iman etmiş olanlar” anlayıp, hayat haline getirmekle sorumludurlar.
Kur’an ayetleri “ötekiler”i yargılamak için araçsallaştırılacak kriterler değil.
“İkra kitabek”teki kitap, herkesin kendi adına yazıp geleceğe, “likaullah – Allah ile buluşma” zamanına gönderdiği metinler. “Hesap sorucu” olarak tanımlanıyor “Kitap” alıntıladığımız ayette. Bugün, bu dünyada iken “hesap sorucu” konumda olanlar da bir “Hayat kitabı” yazıyorlar ve “Orada” “Oku kitabını” hitabına mazhar olacaklar.
Ülkemizde, “muhafazakâr” diye de tanımlanan belki “dindar” kapsamında da değerlendirilecek insanların, hatta 25 yıldır ülkeyi yönetme konumunda olan insanların, dini açıdan da “Günah” diye tanımlanacak bir takım işler içine girmiş olmaları durumu, inanç – insan ilişkileri açısından da tartışma konusu oluyor. Sürecin en “sembolik” simasının, “başörtülü bir siyasetçi” olması da tartışmanın eksenini oluşturuyor. Erkeklerde hangi niyetle bırakıldığı anlaşılamayah “sakal”ı göz ardı edersek, başka “islâmî sembol” bulunmuyor ama onlar da kimliklerini, alavere – dalavere ile edinilmiş özel uçaklarla umre – hac ibadeti (!) yaparak ortaya koyuyorlar.
Ardından tabii olarak “Bu nasıl Müslüman?” ya da “Bu nasıl Müslümanlık?” sorusu geliyor.
Hatta bu sakil görünümler yüzünden, İslâm adına bilgilenme imkânı gördüklerinden ve izlenimlerinden ibaret olan gençlerin din ile ilişkilerinin yaralanmasından endişe ediliyor.
Tabii endişe edecek kadar duyarlılık kalmışsa…
Kur’an’da, “öte dünya”da, ahirette inançsızların nasıl yargılanacağına ve ne ile karşılaşacaklarına dair de pek çok ayet var.
Ama “İslâm dairesine girdikten” sonra orada yol almayanların, bu işi “kalb işi” haline getirmeyenlerin, yani “iman kalplerine nüfuz etmeyenler”in de (Hucurat, 14) muhatap olacakları zorluklar var.
“İman ettik demekle bırakılıvereceğini zannetmek” de bir tuzak insan için Kur’an’a göre. Uyarı net: “İNSANLAR, [sadece] “İnandık!” demeleriyle bırakılacaklarını ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar?” (Ankebut, 2)
Bakıyorum, birçok insan, “muhafazakâr” olarak tanınan birilerinin yapıp ettiklerinden yola çıkarak “Bu adamda Allah korkusu yok mu? Bu adam ahirete inanmıyor mu?” diye soruyor.
Adaletsizliklere bakıyor, haram yemelere, kul hakkına riayet etmemelere bakıyor, fütursuzca çalıp – çırpmalara bakıyor ve soruyor: Bu adamlar mı cennete girecek?
From the publisher's feed