KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Güç bozar - Taha Akyol

    Fon krizinde SPK ve BİST gibi kurumların, hatta bütün kurumların yöneticileri uzun süredir iktidar tarafından atanmış isimlerdir.

    Manipülasyonlarda ön planda gözükenler de aynı mahalleden ve iktidarla şu veya bu türde ilişkili isimlerdir: Fatma Betül Sayan… Yahut kazanç faaliyetini “yerli ve milli” olarak kutsayan Emre Tezmen… 19 milyon dolar değerinde özel jetiyle aynı camiadan nüfuzlu isimlere umre seyahatleri düzenleyen 28 yaşındaki Muhammet Yarız…

    Oğullar, kızlar, gelinler, damatlar… İsimler açıklansa kimler var, kimler yok göreceğiz.

    Bunlara bakarak muhafazakâr camianın suçlanması asla kabul edilemez. Fakat “güç bozar” kuralının işlemesine muhafazakarlığın, hatta dindarlığın engel olmadığını görmek ve tahlil etmek de bir görevdir.

    Bir toplumda “kurallar ve kurumlar” zayıf ve “denetim” yetersiz olduğunda, kim “gücü” ele geçirirse bozulma başlıyor. Sağcı solcu fark etmiyor. Asıl görülmesi gereken budur.

    ‘KOORDİNELİ İŞLER’

    Fon deyince dünyada trilyon dolar dönüyor. Denetimsiz, kör kuyuya para yatırırlar mı? Yatırım yapacakları ülkede “hukuk güvenliği”ne bakıyorlar.

    Borsaya gireceklerse manipülasyon olmayacağı güvencesini arıyorlar. Bunun için MSCI, S&P Dow Jones, Bloomberg Indeks gibi kuruluşlar var. Böyle bir dünyadayız. “Evrensel standartlar” kavramının ne kadar önemli olduğuna bir örnektir bu.

    Şimşek’in Kasım 2025’teki uyarısından başka, MSCI, 26 Haziran’da “Türkiye hisse senedi piyasasında ortaklık yapılarının şeffaflığı ve olası koordineli işlemlere ilişkin” olarak uyarıda bulunmuş ve Kasım ayına kadar mehil vermiş!

    Dikkat, “şeffaflık” ve “koordineli işlemler”, yani manipülasyon!

    SPK ve BİST, bundan da harekete geçmemiş. MSCI’ın iki uyarısı daha oldu üstelik.

    Ben bir hukukçu olarak “masumiyet karinesi”ni ihmal edemem, SPK ve BİST yönetimlerini suçlamam. Ama burada vahim bir “gecikme” olduğu besbelli. Adli tarafını yargıya bırakarak bu “yönetim kültürü”nü tahlil etmek gerekir: Atamalarda “bizden” kültürü!

    “Bizden” diye bakınca “denetim” en azından gevşemez mi? Yargı niye “bizden” belediyeleri soruşturmuyor, değil mi?

    ‘YERLİ VE MİLLİ’

    Yangının dumanı görüldüğü halde en az on aydır tedbir alınmaması son derece önemli bir sorundur. Uzman iktisatçıların ifade ettiği “içeriden bilgi” sorunu da bununla ilgili.

    Böyle “koordineli işlemler” borsadaki aynı “mahalle” içinde meydana geldi.

    Tera Holding Başkanı Emre Tezmen’in krize ilişkin sözlerine bakar mısınız:

    “Malum şer odaklarının son derece planlı, kasıtlı ve organize bir spekülatif atağına maruz kalmış bulunmaktayız… Finans piyasalarımızda küresel ve geleneksel vesayet odaklarına karşı, yerli ve milli bir anlayışın dengeleri değiştirmesi kritik bir dönüm noktasıdır…”

    Tezmen, “Cumhurbaşkanımızın temsil ettiği milli vizyon doğrultusunda…” gibi cümlelerle belli ki himaye umuyor.

    Burada siyasi kültür açısından önemli sorunlar var: “Yerli ve milli” diyerek eylemini kutsama, meşrulaştırma çabası… Soruşturmalarda Cumhurbaşkanı’ndan himaye ummak, ki bu hukuk devletin olmayacak, olamayacak beklentidir.

    Dün de yazdım, Yargı kararlı giriyor. Bunu takdir etmek ve her “şüphe”nin üstüne gitmesini teşvik etmek gerekir.

    İKTİDARIN SORUMLULUĞU

    Dünya görüşümüze göre “yerli ve milli” dediğimiz zaman… Yahut İslami, laik, milliyetçi, devrimci, sağcı, solcu değerleri savunurken… Ya da karşıtlarımızı “şer odakları, mandacı, gerici, dış güçler, gayri milli” falan diye suçlarken…

    Zihnimizde evrensel standartlar, kurallar ve kurumlar, kuvvetler ayrılığı, denetim ve denge, şeffaflık gibi kavramlar var mı, yok mu?!

    Bu konuda hiçbirimiz ötekinden üstün değildir. O yüzden “güç bozar” kuralından kurtulamıyoruz. Siyasi tarihimize bir bakın isterseniz.

    Oysa Türkiye’yi düze çıkaracak faktör, şu veya bu ideoloji değil, “kurallar ve kurumlar” sistemini kurabilmektir.

    Bugün iktidarın siyasi sorumluluğu büyüktür. Bakalım, sadece manipülatörlerle, o da adı ortaya çıkmış manipülatörlerle mücadeleyle mi yetinecek… Manipülatörlerin listesini açıklayacak mı? Kurumsal düzeyde sorumluluğu olanları soruşturacak mı?


    5 min
  • Ortalık leş dolu - İbrahim Kahveci

    Hemen yazının girişinde belirteyim. “LEŞ” kelimesini hiç kullanmak istemiyordum… Lakin birkaç arkadaşıma da sorduğumda anlatmaya çalıştığım duruma başka bir kelime de bulamadık. O yüzden özür dilerim ama mecburen bu başlığı kullandım.

    ***

    Daha iki yıl önce 79,50 lirayı gören bir hisseye şimdi nasıl oluyor da 3,23’den bile alıcı çıkmıyor. Hani borsa uzun vadeli yatırım yeridir; oyun yeri değildir…Böyle dediğiniz şu piyasada 100 liranız 2 yıl sonra 3 liraya nasıl düşebilir?

    Veya bu yılın mart ayında 38,92 lirayı gören bir hisse 6 ay sonra 2,95 lirayı nasıl görebilir. Ya da 2 yıl önce 5,58 lirayı test eden bir hisse şimdi 0,54 kuruştan alıcı arıyor olabilir mi?

    Acaba daha iki ay önce 396,00 liraya ulaşan bir hisse şimdi nasıl 9,27 liradan alıcı arıyor olabilir? Bu yıl şubat ayında 689,50 liraya ışık yakan bir hisse şimdi 20,30’dan avanak bir alıcı mı hayal ediyor?

    Son günlerde borsada yüzde 1-3 arası bir düşüş oluyor ama 100’e yakın şirketin hissesinde alıcı bile olmuyor. Eğer yüzde 7-8 kayıplı hisseleri de eklersek büyük kaybedenlerin sayısı 200 hisseye yaklaşıyor.

    Ortada adeta leş tarlası gibi bir hal var.

    Ve bu leş tarlasının pis kokusu her tarafa yayılma riski taşıyor. Bir ana önce temizlenmezse koku her yana yayılabilir.

    Ekonomiden sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ısrarla sorunu küçük görüyor. Sanırsınız etkisiz bir borsa oyunu oynanıyor.

    Size peşin söyleyeyim: Bu iş ciddi.

    Eğer genel bir likidite sorunu çözülmezse kayıp zinciri birbirini besleyecek şekilde artabilir.

    Burada elbette fon oyunlarının hala merkezindeki hisseleri kastetmiyoruz. Mesela bu gidişle Destek Finans kaç ay daha tabandan işlem görecek? Ya da Özata Denizcilik…

    Bu foncu şirketlerde marjları açarak en kısa sürede likidite sağlayıcı pozisyonlar oluşturulmalıdır. Aylarca beklemek ve bekletmek kayıp zincirini beslemenin ötesinde bir işe yaramayacaktır.

    Tekrar edeyim: Şu anda milyonlarca satıcının olup alıcısı olmayan 100 civarı şirket var. Ama bunlarına yanında bu foncu çocukların oynayıp kenara attığı posası çıkmış 100 civarı bir şirket daha var.

    Bu toplamın yarattığı likidite sorunundan kaynaklı etkilenen ise 200 civarı hisse daha var. Kısaca ortada temizlenmeyi bekleyen bir leş tarlası duruyor. Eğer el atılmazsa sorunun reel etkilerini de hissetmeye yakın zamanda başlayacağız. Bilesiniz…

    ASIL BORSA YÖNETİMİ

    Herkes SPK’ya sallıyor. Haklılar da…

    İyi ama bu foncu çocukların hisselerini endeks hesaplamalarına alıp parlatan BIST Yönetimi ne olacak?

    Hisseler 2-3 tavan yaptığında sebebini soran ve mantıklı bir sebep olmadığında VBTS Sistemi ile hisselere kısıtlama getirilen düzene ne oldu?

    Mesela Hedef Holding 3-5 milyar lira değerden trilyon lira değerine giderken BIST yönetimi yatırımcıyı koruyan o VBTS (Volatilite Bazlı Tedbir Sistemi) çalıştı mı?

    Ne diyor bu sistem: İstenmeyen fiyat dalgalanmaları yaşandığında 1- kredili işlem yasağı 2- Brüt takas uygulaması 3- Piyasa emir yasağı 4- Tek fiyat yöntemi 5-Emir iptali ve değişikliği yasağı 6-Bireysel yatırımcı kısıtlaması

    Hadi dönün bakın geriye… BİST Yönetimi foncu çocukların hangi işlemini kısıtlamış?

    Dedim ya; kısıtlamayı bırakın özendirici katkılar bile sunmuşlar.

    Daha ne diyelim.

    YAYILMA ETKİSİ

    Sadece bir şirket üzerinden örnek vereyim: Tera Yatırım Menkul Değerlerin piyasa değeri 275 milyar liraya ulaşmış. Siz şimdi bir bankacı veya kredici olsanız

    -Piyasa değeri 275 milyar lira

    -Likit varlıkları 251 milyar lira

    -6 aylık net karı 46 milyar lira olan bu şirkete ne kadar kredi verirdiniz?

    Mesela bu şirket 160 milyar lira borçlanabilir mi? Diyelim ki borçlandı… O zaman şimdi nasıl ödeyecek bu borçları?

    Başka şirketleri de ele alın. Şirket tahvilleri çıkartılmış ve borçlanma piyasasından milyarlar alıp götürmüş.

    Son aylarda tek tük yaşadığımız temerrüt durumları dün daha da genişledi. Peki, ya temerrüt durumuna düşmemek için ederinin çok altında bir fiyata satılmaya çalışılan hisselerin yol açtığı zararlar.


    7 min
  • Fatma Betül Sayan Kaya Yeni Partili olsaydı, hukuk nasıl işlerdi? Elif Çakır

    Bütün görevlerinde “affı” kabul edilen, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın borsada yaptıkları milyarlık vurgunu kamuoyuna açıklayan YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre, dün düzenlediği basın toplantısında bu kez fon soygununa ilişkin “Hayrettin Koç” ismine işaret etti.

    Hayrettin Koç adına 200 milyon euroyu bulduğu öne sürülen yüksek tutarlı işlemler yapıldığına dair iddialar bulunduğunu, fon skandalında bakanlık, bakan yardımcılığı ve milletvekilliği yapmış bazı isimlerin de adının geçtiğini, kendi adına işlem yapanın, kendisinin yerine vekaleten çantacı kullananlarının olduğunu söyleyen YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre, iktidara “Bunları siz açıklayın, bize bırakmayın” diyerek seslendi.

    Emre, kendilerine çok sayıda isim ulaştığını ancak bir isimden yüzde yüz emin olmadan ve birkaç farklı kaynaktan teyit almadan kamuoyuyla paylaşmama prensibiyle hareket ettiklerinin altını çizerek, ancak gerekli kesinliğe ulaştıklarında bu isimleri açıklayacaklarını söyledi.

    Olması gereken de budur. İktidar kanadının muhalefet siyasetçilerine karşı hiçbir kırmızı çizgi gözetmeden, itibar suikastına varan ve insanlık onurunu hiçe sayan karalama kampanyaları yürüttüğü böylesi bir siyasi iklimde; üstelik bundan en fazla etkilenen partilerden biri olan YENİ Parti’nin, canlarının yanmasına rağmen “Madem öyle, elimize geçtiniz, bir ise on yaparız, bir gerçeği söyleyelim, on çamur atalım; izi kalsın” duygusuna ve rövanş hesabına girmeden, canlarının yanmasına rağmen ilkesel tutum sergilemeleri oldukça kıymetlidir. Bu tavırları nedeniyle kendilerini kutluyorum.

    YENİ Parti’ye ulaştırılan belgelerin, isimlerin ortaya koyduğu bir gerçek var, asıl önemli olan budur, bunu da çok kıymetli buluyorum. Demek ki devletin içinde hâlâ vatanını, devletini ve kurumlarını önemseyen;. Bütün kurumların iktidarın kontrolü altında olduğu bir dönemde bu yozlaşmanın ortaya çıkarılması son derece önemlidir. Gerçek vatanseverlik de budur

    YENİ Parti’ye ulaştığı söylenen isimler ve bilgelerin ortaya koyduğu başka bir gerçek daha var, bunun da çok kıymetli olduğuna inanıyorum. Bu gerçek şudur, demek ki devletin içinde hâlâ kurumların itibarını, kamunun vicdanını önemseyen, kamu kurumlarındaki yozlaşmadan, çürümeden vicdanen rahatsız olan insanlar var. Bir yanda “torununa bir altın alamadığı için” kendi canına kıyan polisimiz bir yanda ise iktidar siyasetçilerin akıl almaz ihtişam, zenginlik içindeki yaşamları. Bir yanda evine ekmek götüremez hale gelen, kirasını, elektriğinin, doğalgazının faturasını ödemekte zorlanan halk. Diğer yanda milyon dolarlık evlerde yaşamlarını süren, hiçbir utanma duygusu olmadan market arabalarını tıka basa dolduklarını söyleyen iktidar siyasetçileri…

    Bu adaletsiz, hukuksuz düzenin, kamu kurumlarındaki çürümenin giderek ülkeyi boğduğunu gören kamu içindeki bürokratlar, Yeni Parti’ye fon skandalıyla ilgili belgeleri, isimleri ulaştırıyorlar.

    Şimdi gelelim yüzbinlerce vatandaşın mağduru olduğu borsada milyonlarca lira vurgun yapan Fatma Betül Sayan Kaya ve eşine.Dün Fatma Betül Sayan Kaya’nın eşiyle birlikte Özata Denizcilik hisselerindeki işlemlerden elde ettikleri 2,2 milyar liralık vurgunun parasını, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından bildirilen hesaba iade ettiğine ilişkin haberler çıktı.

    AK Parti ya da Maliye Bakanlığı tarafından henüz konuya dair herhangi bir açıklama yapılmadı…

    2. 2 milyar lirayı iade etmeleriyle sorun bitiyor mu, gerçekten? 2. 2 milyar lirayı iade etmesiyle kapanacak bir mesele mi?

    Hani hukuk çalışacaktı?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki akşam kabine toplantısı sonrası yaptığı açıklamada “Her kim milletin hakkına, malına, hukukuna el uzatırsa bizi bulur, devleti bulur, fonlar vasıtasıyla piyasa bozucu eylemlerde ilişkisi tespit edilenler hukuk önünde bunun hesabını verecektir” demedi mi?

    Dedi.

    Hakeza Adalet Bakanı Akın Gürlek de “Vatandaşlarımız müsterih olsun, hiç kimsenin unvanı, ekonomik gücü veya çevresi hukukun üzerinde değildir” dememiş miydi?. (25 Eylül)


    7 min
  • Yeni Parti’den iktidara ‘birlikte temizleyelim’ çağrısı - Akif Beki

    Farkında mısınız; Yeni Parti, fon dolandırıcılığının üstüne birlikte gitmeyi teklif ediyor iktidara.

    Öyle gizli saklı bir teklif de değil.

    Önce Yeni Parti lideri Özgür Özel açıktan söyledi. “Ya bu bataklığı kurutmak için bizimle birlikte çalışacaksın ya o bataklıkta boğulacaksın” dedi.

    Dün de parti sözcüleri Zeynel Emre, AK Parti’ye seslendi.

    Diyordu ki; madem Fatma Betül Sayan Kaya rezaletini Yeni Parti ortaya çıkarmamış da kendileri bulup üstüne gidiyormuş gibi anlatıyorlar... Sayan Kaya çifti yalnız olmadığına göre buyursunlar, fon dolandırıcılığına içlerinden başka kim bulaştıysa Yeni Parti’ye bırakmadan gerisini de kendileri açıklasınlar...

    Zeynel Emre, iktidara istiyorsa ‘buyursun, önden gitsin’ fırsatı sunuyor diye anladım. Tabii kendi adına işlem yapanlarla kalmayıp emanetçi ve çantacı kullananların da üstüne gitmeleri şartıyla.

    Yine anladığım kadarıyla iktidar değerlendirmezse Yeni Parti peşini bırakmayacak.

    Göstermelik iki kurbanla kapatılamayacağını, arkasının geleceğini, her şeyin sistemde kayıtlı olduğunu, Yeni Parti’ye bilgi ve belge aktığını, kendileri ifşa edene kadar iktidar yetkililerinin Sayanları bilmediğinin düşünülemeyeceğini boşuna tekrarlamıyorlar.

    Ana muhalefetten AK Parti’ye gelen yolsuzlukla ortak mücadele çağrısının iki nedeni olsa gerek.

    Biri, kim daha kirli yarışması yapmadığımızı ve üste çıkma pişkinliklerine başvuranın zararlı çıkacağını gördüklerinden.

    İki; iktidarın iddia ettiği gibi amaçlarının siyaseten yararlanmak olmadığını, milletin yararına gerçek bir temizliğe girişilirse desteklemeye hazır olduklarını göstermek için.

    Kim itiraz eder? Siyaseti saran kirlilik ve çürümenin üstü bir kez daha örtülmesin. Hak hukuk gözeterek, şeffaf yöntemlerle eller temizlensin de kim temizlerse temizlesin.

    Elekten deve üstüne deve geçiyorsa develeri görmezden gelemeyiz. Ama bizim eleğin niye sürekli deve geçirdiğini tartışıp asıl eleği düzeltmemiz gerekmez mi?

    İhtiyacımız olan şey, topyekün bir temiz eller harekâtı. İktidarla muhalefet bunun için işbirliği yapmayacaksa ne için yapacak, kim samimi belli olsun.

    ERDOĞAN’A DEĞİL HALKA KUMPAS

    AK Parti cenahından da samimi sorgulama ve çağrılar yükseliyor, kulak verirse iktidarın yararına.

    İktidar destekçisi bilinen kalemlerle sosyal medya fenomenleri bile şunları soruyor:

    Siyasi nüfuz kullanılarak devlet nöbetinde borsa vurgunu, fon soygunu nasıl yaşanır? Yaşandıysa Fatma Betül Sayan yalnız olabilir mi, değildir. Korunanlar mı var? Varsa koruyanlar kim?

    Milleti soyanların tamamı bulunup ibretiâlem için cezalandırılmazsa buradan iktidar yara almadan çıkamaz, diye de siyaseten uyarıyorlar.

    Sayan Kaya çiftinin, şimdiye yalanlamadıkları 2.2 milyar lira parayı kaldırdıkları yere getirip geri koymalarıyla kapanmayacak. İki katını iade etseler de hesabı sorulmuş sayılmayacak.

    Bu ilk değildi, son olması nasıl sağlanacak? Destekçileri, iktidarlarından işte onu duymak ve harekete geçtiğini görmek istiyor. Lâf değil icraat bekliyorlar. Ancak hepsi için bu söylenemez.

    2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhalefet adayını terör şefleriyle sahte klipte oynatan kıvrak zekâlı ak gençler olmuştu. Dezenformasyonla halkı yanıltarak oyları manipüle etmişlerdi.

    Aynı kıvraklıktan söz ediyoruz. Dezenformasyonla halkı yanıltarak hisseleri manipüle edip bu kez borsada kazanmışlar.

    İktidar cenahından bazı aklıevvellerse yine kıvrak propagandalarla atlatabileceklerini sanıyor.

    Fatma Betül Sayan kepazeliğini kendileri ortaya çıkarmış gibi almaza yatanların hesabı, odak kaydırmak. ‘AK Parti üstüne gidiyor, farkı işte bu, Yeni Parti olsa üstünü kapatır, Sayanları da korur, kurban vermezdi’ kıyaslamalarından medet umuyorlar.

    Sayanlar Yeni Parti’li olsa AK Parti böyle mi üstüne giderdi, kendileri ne yapardı? Sorulduğu anda tek fiskede dağılan bir kıvraklık ama ellerinden daha iyisi gelmiyor.


    6 min
  • Her şeyi yap “affını iste” git, bu kadar mı? Elif Çakır

    AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, yüzbinlerce vatandaşın mağdur olduğu fon vurgununda eşi İlyas Kaya’yla birlikte milyarlarca haksız kazanç elde ettiği ortaya çıkan Fatma Betül Sayan Kaya’nın af talebinin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edildiğini açıkladı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla fon skandalında hiçbir şeyin karanlıkta bırakılmayacağını, sürecin bütün boyutlarıyla yakından takip edildiğini ve yanlış yapanların hukuk önünde hesap vereceğini söyleyen AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Fatma Betül Sayan Kaya’nın durumunu şu sözlerle duyurdu:

    “Fatma Betül Hanım’ın MYK ve MKYK üyeliklerinden af talebi Cumhurbaşkanımız tarafından kabul edilmiştir. Fatma Betül Hanım, şu anda MYK ve MKYK üyemiz değildir.”

    Şimdi ufak bir parantez açalım:

    Dikkatinizi çekti mi Ömer Çelik’in ifadesiyle “Fatma Betül Hanım’ın” af talebinin “Cumhurbaşkanı” tarafından kabul edildiğini söylüyor. Doğrusu şu: Erdoğan, “Fatma Betül Hanım’ın” affını “Cumhurbaşkanı” sıfatıyla değil, ancak AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla kabul edebilir.

    Ortada Cumhurbaşkanlığı makamını ilgilendiren bir durum yok. Fatma Betül Hanım ne bakanlıktan ne Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlığından ne de milletvekilliğinden affını istedi. Söz konusu olan, bütünüyle AK Parti Genel Merkezi’ndeki parti görevleri. Dolayısıyla bu affın muhatabı da Cumhurbaşkanlığı makamı değil, AK Parti Genel Başkanlığıdır.

    Parantezi kapatalım ve asıl mevzuya gelelim…

    Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, cumartesi günü yaptığı açıklamada, AK Parti Sosyal Politikalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın

    8 Nisan tarihinde Özata Denizcilik’e 163 milyon lira yatırdıklarını ve dört ay gibi çok kısa bir süre içinde 2, 17 milyar lira kazançla fondan çıktıklarını açıkladı.

    Şimdi soralım:

    Fon vurguncusu AK Partili Fatma Betül Sayan Kaya değil de Yeni Partili Fatma Betül Sayan Kaya olsaydı ne olurdu?

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı anında soruşturma başlatmaz mıydı?

    Başlatırdı.

    Fatma Betül Sayan Kaya Yeni Partili olsaydı Adalet Bakanlığı TBMM’ye “dokunulmazlığının” kaldırılması için fezleke vermez miydi?

    Dokunulmazlığı kaldırılsın diye jet hızıyla fezleke hazırlar ve anında TBMM’ye sunardı.

    Fatma Betül Sayan Kaya Yeni Partili olsaydı AK Parti ve MHP’li vekiller “hak, hukuk, milletin alın teri” diyerek yeri göğü inleten açıklamalar yapmazlar mıydı?

    Yaparlardı.

    Fatma Betül Sayan Kaya Yeni Partili milletvekili olsaydı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı eşini gözaltına alır mıydı?

    Alırdı.

    Peki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Fatma Betül Sayan Kaya ve ailesinin malvarlığına kısıtlama getirilmesini talep etmek için ne zaman harekete geçti?

    Ömer Çelik’in, Erdoğan’ın Fatma Betül Sayan Kaya’nın affını kabul ettiğini açıklamasının ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Hiçbir şey karanlıkta kalmayacak, soruşturma sonuna kadar gidecek” mesajının ardından.

    Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan adeta “izin” niteliğinde bir siyasi açıklama geldikten sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti.

    Nitekim iktidarın ikili hukuk sistemi böylece bir kez daha kendini gösterdi.

    Şimdi gelelim ikinci hususa.

    Ömer Çelik’in ifadesiyle “Fatma Betül Hanım”, bildiğimiz kadarıyla aileden milyarlar devralmış bir isim değil. 163 milyon lira ne kendisinin milletvekilliği maaşıyla ne de eşinin doktorluktan kazandıklarıyla biriktirilecek bir rakam değil. Dolayısıyla birkaç ay içinde ortaya çıkan bu büyüklükteki kazanç, doğal olarak “Bu para nasıl kazanıldı?” sorusunu beraberinde getiriyor.

    Üstelik bu sadece şimdilik bilinen kısmı.

    Adı fon skandalına karışan tek isim Fatma Betül Sayan Kaya da değil. Şu isimlere bakar mısınız?

    AK Partili eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı’nın eski yardımcısı Özdemir Ataseven…



    7 min
  • Fon dolandırıcılığının mağduru iktidar da suçlusu muhalefet mi? Akif Beki

    Koro hâlinde diyorlar ki...

    Fatma Betül Sayan Kaya, AK Parti yerine Yeni Parti'nin eski bakanı, görevdeki genel başkan yardımcısı olsa istifa ettirmezlerdi. Hepsi savunur, korur, aklamaya soyunurdu.

    Muhalefetle iktidar arasındaki fark işte bu, AK Parti kendi içinde yanlış yapanların da üstüne gitti, hemen gereğini yaptı, görevden affetti.

    İktidara yardımcı gazetecilerle hızlı iktidar fedâileri çok zekice bir propaganda sanıp buna sarılıyor.

    Peki, borsadaki saadet zinciri dolandırıcılığında siyasi sorumluluğu iktidar yetkililerinden alıp yetkisiz muhalefete yıkmaya yeter mi? AK Parti'yi asıl mağdur gibi gösterip muhalefeti suçlu çıkarır mı?

    Bu propagandayı gördüğüm her paylaşımın altına aynı tepkiler doluşuyor.

    Soruyorlar; fon vurguncuları Yeni Parti'li olsa kenara konup yola öyle devam mı edilirdi? Yoksa şafak baskınıyla evlerinden alınarak tutuklanıp varlarına yoklarına el mi konurdu?

    En azını söyleyen, bu kadarını söylüyor.

    Randevu verip çağırarak hakkındaki şüphe ve iddialara karşı ifadesine başvurma tarifesi herkese uygulansa durum değişebilirdi.

    Çifte standart örnekleri yaşanmasa malum propaganda tutardı belki. Siyaseti haksız kazanç ve zenginleşme kapısına çevirenlerle partisine bakmadan, iktidar-muhalefet ayırmadan, tavizsiz mücadele edildiğine inandırabilirdi.

    Fakat bağ, bahçe kazıyarak aramaya, şoföründen akrabasına tutuklayarak kabul ettirmeye, etkin pişmanlıktan yararlandırma vaadiyle itiraf almaya gerek bırakmayan deli paralar var ortada.

    Fatma Betül Sayan'la eşi yalnız mı meselâ, tekil örnek mi?

    Ponzi yöntemiyle, manipülasyonla şişirilen bir hisseye 60 ila 100 milyon lira koyup 2 küsur milyar lira alarak çıktıkları iddiasını yalanlamadan istifa etti. Ret, inkâr bile yok.

    Kıyak İBB bursuyla ABD'de okuyup geri ödeme şartlarını karşılamadığı tartışmasında tutulan dili, CHP için çözülüyordu. "Yolsuzluk ve rüşvet CHP'nin öz adıdır", "Euro Baklava" filan diyebiliyordu.

    Masumiyet, lekelenmeme, kesinleşmiş yargı kararı olmadan suçlu ilan edilmeme hakkı muhalif siyasilere de tanınsa, peşinen hırsız ilan edilmeseler... Kendinden olanı koruma konusunda AK Parti'yle muhalefeti kıyaslamanın bir anlamı olabilirdi.

    Zararlı çıkacağınız bir kıyaslamaya hiç kalkışmamak, o defteri açmamak, geçmiş ve taze örnekleri hatırlatmamak en iyisidir.

    Yapılacak en akıllıca iş, bu hâle nasıl gelindiğiyle yüzleşmektir. Ve Siyasi nüfuz kullanarak milyar dolarlarla oynayan her kimdense hesaplaşmak, istismarcı yeniyetmelerle arkalarındaki hâmileri temizlemek.

    'Ar yılı değil kâr yılı' hesabıyla üste çıkma çalışmaları, çürümeyi ve kokuşmayı gizlemeye, hafifletmeye yardım etmiyor.

    Siyasi karşıtlarını daha çirkin, çok daha çirkef göstererek kendi kusurunu örtme gayretkeşlikleri, bilâkis daha beter kötüleştiriyor.

    FONLARLA BİRLİKTE İÇİ BOŞALTILAN DAVA

    Ayrıca Fatma Betül Sayanlara hesabı sorulacak şey sadece para olsa hadi neyse.

    Götürülen parayı kusturur, çalınanı yerine geri koyarsın. Ama fonlarla birlikte içi boşaltılan davayı ne yapacaksın?

    Bu dünyada yoksullaşanlar, öbür dünyada büyük ödül vaadiyle sabra çağrılıyordu.

    Zenginlerden önce cennete gideceksiniz, gözünüz aydın, ebedi mükâfaat sizi bekliyor, zenginlerin vay hâline, imtihanları ağır, sonlarını düşünsün onlar diye vaaz veriliyordu yoksullara.

    Kendilerini fâkirliğe özendirenlerin nasıl zenginleştiğini görüp sorgulamayacaklar mı?

    Fatma Betül Sayan, mart 2017'de bakan olarak Hollanda'ya referandum kampanyasına gitmiş, birkaç saat makam arabasında bekletilip izin verilmemişti. Cumhurbaşkanımız dönmesini söylemese ayrılmayacağını, vatan millet uğruna oracıkta öleceğini, fedâi can eyleyeceğini anlatıyordu.

    Saadet zinciri gümlemeden kaymağını kurtarmanın iç rahatlığıyla Cumhurbaşkanı'nın BM seyahatine giden de oydu. Dört gün önce New York'tan "daha âdil bir dünya" mesajlarıyla dünyayı kurtarmaya soyunuyordu.

    İşte o dava edebiyatı da şimdi inananların gözünde fonzede oldu, fedâisi geçinenlere duyurulur.


    6 min
  • Meclis araştırmalı - Taha Akyol

    Fon krizinin maliyeti 20 milyar dolar. SPK tarafından tasfiyesine karar verilen 7 portföy yönetim şirketine bağlı 131 fonun toplam büyüklüğü kabaca 17-21 milyar dolar arasında…

    Merkez Bankası eski Başekonomisti Prof. Hakan Kara'ya göre, krizin etkisiyle son iki haftada borsadan 2,7 trilyon TL ile 3 trilyon TL arasında bir değer silindi.

    Yani şirketler kabaca 60 milyar dolar civarında değer kaybına uğradı.

    Bunlar korkunç rakamlar… Dış yatırım çekmeyen, bu yüzden yüksek faizle borçlanarak veya sıcak para çekerek kaynak teminine çalışan bir ülke için daha vahim bir tablo.

    Elbette, sınırlı bir kriz… Çok şükür ki “piyasa paniği” olmadı.

    Fakat derin derin düşünmemiz, hiçbir siyasi etki altında kalmadan sebeplerini teşhis edip tedbir niteliğinde reformlar yapmamız gereken ağır bir sorun karşısındayız.

    ON AY NİYE BEKLENDİ?

    Fon krizi kadar vahim bir sorun, göz göre göre gelmesi, erken tedbir alınmamış olmasıdır.

    Bakan Mehmet Şimşek, 4 Kasım 2025’te “manipülasyonr var” diyor. Meselenin önemini de şu sözlerle ifade ediyor:

    “Eğer manipülasyonla güçlü mücadele edemezsek bu alana olan güven zayıf kalır. Onun için bu bizim olmazsa olmazımızdır…”

    Şimşek manipülasyonla mücadele dozunun artacağını da söylemişti.

    Fakat on ay boyunca “manipülasyonla mücadele”de kayda değer bir şey yapılmadı.

    Başkanlık sisteminde “hızlı karar alınacağı” söylenmişti. Bazı alanlar var ki keşke o kadar hızlı karar alınmasa, araştırarak, danışarak karar alınsaydı. Faiz gibi, “acele kamulaştırma”lar gibi, bağımsız olması gereken kurumlara siyasi atamalar gibi…

    CB sistemi son derece merkezî, hiyerarşik ve denetimi zayıf öyle hantal bir yapı ortaya çıkardı ki… Borsadan duman çıktığı görülüyor, kurumlar on ay harekete geçmiyor. Vurgunlar da son beş ayda becerilmiş.

    İstanbul Başsavcılığı, manipülatif kazanç vurgunu yapanlar hakkında aktif ve ciddi soruşturmalar yapıyor, bu takdir ve teşvik edilmelidir fakat yetmez…

    KURUMLAR SORUNU

    Bakan Şimşek’in konuşmasına rağmen SPK, BİST ve BDDK neden harekete geçmedi?

    Ali Babacan’ın şu sözlerini siyasi polemik saymayın, gerçeğin ifadesi:

    “Mehmet Bey’in sistem içindeki durumu çok zayıf. Bu işlere müdahale edecek gücü kuvveti yok, öyle bir imkânı yok.”

    Bu sütunda defalarca yazdım; Şimşek’in yetkisi “para politikası” alanıyla sınırlıdır. Nitekim 2018’e kadarki bakanlığı sırasında ifade ettiği reformların şimdi telaffuzunu bile yapmıyor.

    Kurumların harekete geçmemesinin bundan başka başka sebepleri varsa bunu

    yargı araştırmalı.

    Ortaya çıkan büyük vurgunların aynı sosyal ve siyasi çevreden olması yozlaşma olarak sosyolojik bir çürümenin dışa vurumudur. Fakat aynı çevredeki bu insanlar arasında “içeriden bilgi” mekanizmasının olup olmaması, yargının yetkisine giren bir sorundur, ceza hukukuyla ilgilidir.

    Fatma Betül Sayan, “içeriden haber” almadan mı birkaç gün önce elindekileri paraya çevirdi?

    Kurumların hareketsizliği ile bu tür ilişkiler ve aidiyetler gösteriyor ki, sorun, “fon krizi”nden ibaret değildir.

    Yargının yanında başka araştırmalar da gerektiği açık.

    GÜVEN SORUNU

    Türkiye’nin yatırım alamamasındaki en önemli sebep “hukuk güvenliği” alanındaki ağır sorunlardır. Fon krizi yüzünden şimdi de Türkiye’nin “gelişen piyasa” statüsünden “sınır piyasası” statüsüne düşmesi riski belirdi.

    Suçluları mutlaka cezalandırmak, paraları vurgunculardan mutlaka son kuruşuna kadar almak, mağdurlara vermek… Bunlar şart ama yetmez.

    Siyaset şüphesi düşmeyecek, içte dışta kesin güven yaratacak bir araştırma ve ona dayalı kurumsal reformlar artık olmazsa olmazdır.

    Bunun için Meclis devreye girmeli. Meclis Araştırması açılmalıdır. Partilerden iktisatçı ve hukukların yer alacağı, borsa, fon, kurumlar konusunda içte ve dışta dürüstlüğüne ve liyakatine güvenilen uzmanlar görevlendirilmeli.

    Çünkü, iktidarın atadığı isimlerin yerine yenilerini ataması, yeterli güveni yaratmaz.

    Manipülasyon vurgunu yapanlar arasında kimler var, bunu tam bilmiyoruz. Bakan yardımcısı, yüksek bürokrat gibi ilişkilere dair ortada isimler, şüpheler dolaşıyor.


    5 min
  • Hayır, bu cenazeyi savcılık kaldıramaz! SPK ve BIST yönetimi neden hala görevde? İsmet Berkan

    Mağdur vatandaş açısında bakınca durum net:

    Hesabının bulunduğu bankanın, mesela Ziraat Bankası’nın internet sitesine girmiş, bu sitedeki yatırım hesabına ulaşmış, sonra aynı sitede listelenen fonlardan birine yatırım yapmış, yani bankadaki parasını TEFAS aracılığıyla o fona yollamış.

    Bankası hergün ona aynı internet sitesinde fonunun o günkü değerini söylemiş. Vatandaş da fona yatırdığı paranın kazanıp kazanmadığını görebilir olmuş. Fnundan belli bir miktarı bozdurmak istediğinde, bozdurduğu fonun bedelinin iki gün sonra bankadaki hesabına yattığını görmüş.

    TEFAŞ’ta listelenen ve bir anlamda Sermaye Piyasası Kurulu’nun garantisini taşıyan halka açık fonlarda düzen böyle işliyor. Bugün de öyle.

    O vatandaşa bankası yatırım hesabı açmak istediğinde risk değerlendirmesi testi yapmış, vatandaşın yatırım yaparken aldığı riski görmesi istenmiş, yatırım yapılacak araçla ilgili de 7 üzerinden bir risk puanı oluşturulmuş. Risk puanı 7 üzerinden 5 olan bir fona yatırım yapan kişi, yüksek riskli ve spekülatif işlem yaptığını da biliyor.

    Buraya kadar yazdıklarımdan, “Madem kazanın doğurduğuna inanıyordu öleceğine de inanmalıydı” diye düşünebilirsiniz.

    Bu düşünce doğru değil.

    Bu düşüncenin doğru olabilmesi için önce ortada bir kazan olması lazımdı.

    “Burada gördüğünüz icabında doğurabilir ama icabında ölebilir bir kazandır” diyen iki tane otorite var: Bunlardan birincisi hisse senedi ağırlıklı fonlar için Borsa İstanbul Yönetimi. İkincisi, hem hisse senedi ağırlıklı fonlar hem de likit para fonlarına gözetim görevi yapan, piyasanın genel işleyişinin bir numaralı sorumlusu olan SPK.

    Bu iki otorite, ne hisse senedi fonları için ne de likit para fonları için görevini yapmış. Hisse senetlerinin değerinin yapay biçimde şişirilmesine seyirci kalmak bir yana izin vermiş, hatta yol vermiş. Oysa bundan yıllar önce ilk hisse senedinde bu manipülasyon yapıldığında BIST yönetimi ve SPK bir olup bugün çıkan krizi daha başlamadan sona erdirebilirdi. Likit para fonlarında da fonların birbirinden borç alıp vermesine göz yuman SPK, likit olması gereken fonların likidite krizine girmesine seyirci kalmış.

    O yüzden, eğer gerçekten Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu fon soygununda “Sonuna kadar gidilmesi”ni istemişse, ilk yapması gereken şey SPK ve BIST yönetimlerini görevden almak ve yerlerine Türkiye’ye güven verecek bir ekibi oturtmak olmalı.

    SPK ve BIST’in bu yangına sebep olmuş yönetimleri yerinde durdukça biz bu sıkıntıdan çıkamayız. Bu bir ön şart neredeyse.

    İkincisi, herkese söylediğim tuhaf gelebilir ama bizi bu sıkıntıdan savcılık da çıkaramaz. Bizi bu sıkıntıdan çıkaracak kurum SPK bünyesinde kurulmalı ve güçlü tahsilat araçlarıyla donatılmalı.

    Bugün, gerek ortadaki hileli işlemler, gerekse para ve mal kaçırma teşebbüslerine karşı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tek başına kalmış durumda ve gücü yettiğince mücadele ediyor. Ama bu mücadele aynı zamanda son derece teknik bir mücadele ve savcılık kaçınılmaz biçimde o teknik bilgiye sahip insan kaynağına sahip değil. O yüzden de hata yapabiliyor. Nitekim hafta sonu az kalsın vahim bir hatayı yapıyordu.

    Zaten kanun gereği de, bu mücadelenin sahibinin SPK olması gerekir. SPK yaptığı tespitleri savcılığa bildirir, işin adli takibini ve soruşturmasını savcılık yapar ama süreci SPK başlatır.

    SPK geçmişte ve bugün bu görevini yapmadığı için savcılık mecburen devreye girmiş durumda. Vaziyet o kadar vahim ki, BIST yönetiminin ve SPK’nın çoktan görmüş olması gereken konularda bile onlar bir şey yapmayınca savcılık SPK’ya yazı yazıp soru sormak zorunda kaldı. SPK bugün dahil hareket geçmiş değil.

    O yüzden de, aslında Türkiye’nin bütün fon sisteminin yüzde 15’i civarında olan ve normalde sistemik bir risk yaratmadan tasfiye edilebilecek 131 fonda yaşanan soygun, bugün ciddi bir sistemik riske doğru evrilme tehlikesi içeriyor.


    5 min
  • Bir skandalın düşündürdükleri… Fehmi Koru

    Son günlerde önüne ‘skandal’ sıfatı yapıştırılarak konuşuluyor ama, bazı fonlara yatırımın ekonominin sınırlarını taşan oranlarda kâr getirmesinin sonunda bir balon gibi patlayacağını, bilmesi gerekenler biliyormuş…

    Bilmeyenler, patlama sesi duyulana kadar paralarını fona emanet edenler…

    İlgili bakan -Mehmet Şimşek- aylar öncesinden kaçınılmaz sonucu ihsas eden açıklamalar yapmış…

    Buna karşılık, ilgili kurumların yöneticileri, patlamanın bu denli büyük olmasını engellemek için kıllarını kıpırdatmamışlar…

    Tersine, vermemeleri gereken izinleri vermişler…

    Önemli fonları yöneten kişi -şimdi cezaevinde-, fonlar konusunda etkili bir resmi kurum olan Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun (MKK) yönetim kurulu üyeliği görevini son ana kadar sürdürmüş…

    Ne olacaksa oldu, kazan çömlek patladı. Şimdi artçı şoklarla baş etme zamanı…

    Kamuoyu, bu arada tasarruflarını değerlendirmek amacıyla sonradan kapatılan fonları tercih etmiş olan yatırımcılar da, fal taşı gibi açılmış gözlerle, sistemden kimlerin nemalandığını merakla izlemekteler…

    İlk piyango, AK Parti genel başkan yardımcısı unvanına sahip eski bir bakan ile eşine çarptı.

    Muhalefet partisi YENİ Parti’nin sözcüsü Zeynel Emre, eski bakan (63.4 milyon TL) ve eşinin (99.7 milyon TL) yatırdıkları yaklaşık 160 milyon TL’lerinin, dört ay içerisinde kendilerine 2 MİLYAR170 milyon TL olarak döndüğü iddiasını paylaştı. [Küsuratı bile ana paradan fazla.]

    Onlar paralarını fona yatıracaklarına, fon içerisinde kıymeti akıl almaz oranda artan bir hisse senedini tercih etmişler…

    Eski bakan genel başkan yardımcılığı görevinden ‘affını istemiş’; isteği kabul edilmiş…

    [AK Parti’nin ikinci döneminde görevden ayrılma eylemi için ‘istifa’ sözcüğü yerine ‘affını istedi’ kalıbı kullanılıyor. Bunu tuhaf karşılayanlardandım. İlk defa gerçekten ‘af’ edilmeyi akla getiren bir eylem söz konusu ve kalıp bu kez yerinde.]

    Rakamlar o kadar yüksek ki, insanın aklı karışıyor…

    Ülkemizin en zenginlerinin MİLYAR TL’yi bir çırpıda bir araya getirmekte zorlanacaklarını sanırım…

    Nereden bulmuşlar?

    Vergilendirilmiş kazançla mı elde edilmiş?

    Yoksa furyadan yararlanmaya karar verildiğinde, ekonomide ‘carry trade’ denilen yola başvurup, kendilerini güvenilir bulan bankalardan kredi çekerek mi toplanmış bu paralar?

    Öyle ise, acaba kamu bankaları mı devrede?

    [Bu arada, daha kısa bir sürede 9 MİLYAR TL’sine 2 MİLYAR TL kazandırmış bir şarkıcı ve eşinden de söz ediliyor, ama şarkıcı “Ben bu işte yoktum” savunmasında…]

    Kapatılan fonlara para yatırmışların sayısı 455 bin 758…

    Ülkemiz vatandaşı her 175 kişiden biri yani…

    İçlerinde parasını faizsiz değerlendirmek için yatırım fonlarını tercih etmekte olan, atıl duran 100-150 bin TL’sini bu fonlara kaydırmış bulunan sıradan yatırımcılar çoğunluktadır sanırım; ancak şimdiye kadar adı geçenler onlardan değil…

    Belli ki, deveyi havuduyla yutmanın peşinde olan kişiler…

    “Gelin” denilmiş gitmişler, “Şimdi çıkın” denildiğinde de heybelerini parayla doldurup çıkmışlar…

    Kamuoyu “Kim bunlar?” merakında…

    Özellikle fonlar konuşulurken isimleri ortalığa dökülenlerden hareketle bundan sonrasına olağanüstü dikkatle yaklaşmak gerekiyor…

    Özellikle de devlet yönetiminde ve iktidar partisinde yer alanlar açısından…

    AK Parti’nin ilk döneminde patlayan çift defterli banka skandalının mağdurlarının telafisi süreci, o dönemde sorumluluk taşımış politikacı ve kadrosunun bugün dahi övündükleri bir maharetle sonuca ulaştırılmıştı.

    Bugün daha da dikkatli olmak şart.

    Sonuçta, yalnızca çoğu mağdur 455 binden fazla kişi değil, toplamı 18 MİLYAR DOLAR olan bir meblağ da söz konusu.

    MİLYON TL’lerin bir çırpıda MİLYAR TL’ye doğru evrilebildiği bir mekanizma içerisinde 100 milyon TL ile yer alanlar MİLYAR TL sahibi olabilmişlerse şu soru kaçınılmaz oluyor: Bu kadar parayı ne yapacaklardı?

    Konunun güvenlik boyutu da var, sizin anlayacağınız…

    İkinci ve en az onun kadar önemli yön de güvenilirlik boyutu…




    6 min
  • Duvarlar yükselirken zemin çöküyor - İbrahim Kiras

    Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu siyasi süreç sanki olağan bir süreçmiş gibi her zamanki alışkanlıklarımızla veya dünkü beklentilerimizle bugünkü siyasi yapıyı değerlendirmek rasyonel bir tutum mu? Elbette değil. Şu var ki insanoğlu her türlü değişime çabucak alışıyor, daha doğrusu başına gelenleri bir süre geçince kabulleniyor. Ancak alışkanlıklarını terk etmesi biraz zaman alıyor. Bu yüzden öncekinden tamamen farklı şartlar altında bile eski refleksleri işlemeye devam ediyor.

    Bu itibarla biz de aşağı yukarı son on yıl içinde aşama aşama şekillenmiş bulunan yeni siyaset mekanizmasına artık alıştık ama yine de siyasi projeksiyonlarımızı geçmişteki işleyişe göre yapıyoruz. Buna karşılık, sistem durduğu yerde durmuyor, sürekli kendi kendini güncelleyerek sınırlarını genişletiyor.

    Seçim sandığından çıkabilmek için kimi adayların kişisel çekim gücüne başvurmanın da artık çare olmadığı gerçeği son iki yıl içinde fiili olarak hepimizin gözüne sokuldu. Sandığın gerektiğinde pekala geçersiz sayılabileceği, kazanılanların kazananın elinden alınabileceği ayrıca gösterildi.

    Bütün bunların bir panik halinin tezahürleri olduğu muhakkak ama olağan zamanların ölçüleriyle yürütülen siyasi muhalefetin olağan dışı bir siyasi sürecin atlatılmasını sağlayacağı beklentisinin maddi karşılığı yok.

    Öncelikle son on yılda ülkede yaşanan büyük rejim dönüşümünün alışılmış ilişkiler düzenini devreden çıkardığı gözden kaçırılmamalı. 2016’da MHP içindeki liderlik mücadelesinin yargı müdahalesiyle sonuçlandırılması sonrasında başlayan süreçte adım adım her şey değişti. Bu tarihten çok daha önce su yüzüne çıkmış olan otokrasiye yöneliş bahsettiğimiz süreçte şekillenip ete kemiğe büründü.

    Akabinde dünyanın hiçbir yerinde benzeri olmayan -ve herhalde bundan dolayı “Türk tipi” diye sunulan- bir başkanlık modeli getirildi. Kısa sürede ortaya çıkan sonuç, uyarılarına kulak verilmeyen aklı başında kişilerin dediği gibi oldu. Meclis etkisizleşti, kuvvetler ayrılığı da denge ve denetleme mekanizmaları da ortadan kaldırıldı, kurumsal sürekliliğe son verildi… Kısacası, devlet cihazı işletilemez hale geldi.

    Diğer yandan, siyaset zoraki ittifaklara ve kaçınılmaz bloklaşmalara mahkum edildi. Çünkü başkanlık rejimiyle birlikte seçimde yüzde 50+1 alanın her şeyi aldığı, geri kalanlara ise hiçbir şeyin bırakılmadığı bir sistem yürürlüğe girmişti.

    Yine de mesele yalnızca ne başkanlık sistemine geçilmesinden ne de seçimde yüzde 50+1 barajının getirilmesinden ibaret. Başkanlık sistemi adı altında gerçekleştirilen keskin değişimin de yardımıyla tarihte benzeri görülmemiş derecede katı bir merkeziyetçi yapının adım adım inşa edilmiş olduğunu bazen unutuyoruz.

    Bürokrasinin mutlak kontrolü ve anayasal kurumların etkisizleştirilmesi yanısıra medyanın, sermeyenin, sivil toplumun çok büyük ölçüde siyasi iktidara bağlanmış olması bu yeni merkeziyetçiliğin en mühim veçhesi.

    Dolayısıyla bugünkü siyasi iktidar, çevresindeki savunma duvarları alabildiğine yükseltilmiş bir kale gibi korunaklı. Dışarıdan duvarları aşmak da yıkmak da pek mümkün görünmüyor. Ama içeriden dışarısı kolayca kontrol ediliyor.

    Elindeki sınırsız imkanlar sayesinde artık seçim sandığında karşısına çıkacak rakibi de kendisi belirleyen bir iktidardan söz ediyoruz. Bu haliyle adeta “yıkılmaz bir kale” görüyoruz karşımızda. Oysa kırılganlığı sürekli artan bir yapı var o müstahkem kale fotoğrafının altında. Çünkü yıllardır hesapsızca yükseltilip durulan savunma duvarlarının ağırlığını zemin artık taşıyamıyor.

    Bu çerçevede mevcut iktidarın geleceğine yönelik riskler meyanında dışarıdan gelenlerden ziyade zaten içeride olan tehditler daha yıkıcı görünüyor. Siyasi iktidarın görünürdeki gücü ile dayandığı sistemin sürdürülebilirliği arasındaki gerilim sürekli artıyor.



    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR