KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Saklanabilir miydi? Ahmet Taşgetiren

    Ekrem İmamoğlu’ndan başlayarak CHP’li belediyelere yönelik, yolsuzluktan casusluğa kadar uzanan operasyonlar, sonuçta yargı üzerinden olsa bile Ak Parti’nin iktidarda bulunduğu bir dönemde gerçekleşiyor ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak operasyonları başlatan Akın Gürlek, sonunda Adalet bakanlığına getirilerek siyasi bir misyon da üsleniyordu.

    Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü’nden gelip İstanbul’u alan kişiydi. Bu seçim iptal edilmiş, tekrarlanmış, tekrarında fark atarak yine seçilmişti. (2019) Üstelik aradan 5 yıl geçtikten sonra yapılan seçimde oyunu daha da artırarak bir kere daha seçilmişti. (2024)

    Ak Parti’nin göz bebeği İstanbul gitmişti.

    Ülke, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yönetilmekteydi. Cumhurbaşkanlığı kilit konumdaydı. Erdoğan Cumhurbaşkanıydı ve bir kere daha Cumhurbaşkanı olmayı istiyordu.

    Tam burada rakip adaylar arasında İmamoğlu öne çıkıyor, hemen tüm yoklamalarda Erdoğan’ın önünde gözüküyordu. Bu durumda İmamoğlu’na yönelik operasyonların onun “siyaseten tasfiyesi” ve “Erdoğan karşısında rakip olamaması” gibi okunması yadırganır mıydı?

    Belediyeler söz konusu olduğunda İmamoğlu’na yönelik suçlamaların Ak Partili belediyelerde olmadığı var sayılabilir miydi ve sadece CHP’li belediyelere, özellikle de Ekrem İmamoğlu’na yönelik olması operasyonları siyasi hesaplaşma niteliğine büründürmez miydi?

    İktidarda CHP olsaydı, o zaman CHP’li belediyelere operasyon düzenlenseydi, bu, siyasi bir operasyon olarak nitelenmez, partinin kendi kendini arındırması olarak değerlendirilirdi.

    Aksine CHP’li bir iktidar, diyelim AK Partili belediyelere karşı operasyon düzenleseydi, bu da pek tabii olarak “siyaseten” hasımlarını ekarte etmek gibi yorumlanırdı.

    Şimdiki duruma gelince…

    İktidardasınız. Bütün kurumları siz yönetiyorsunuz.

    Üstelik işin tepesindeki insan olarak Hazine ve Maliye Bakanı, 10 ay önce “manipülasyon”u gördüklerini açıklamış.

    Manipülasyonu gören, herhalde orada kimlerin oynadığını da görmüş veya bağlantılı kurumlara “Bu işi araştırın” demiştir. Demiş midir?

    Onun gördüğünü, işin denetleyicisi olan SPK’sı, BDDK’sı, MASAK’ı, Borsa’sı, onların yöneticileri görmemiş olabilir mi?

    En tehlikeli soru “Görüp, işin içinde bir takım hatırlı kişilerin varlığı sebebiyle susmuş olup olmadıkları”dır.

    Bir Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı ve eşi (Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya) ile ilgili iddia, yani 163 milyon koyup 2 milyar alma işi, yaşanan krizin siyasi boyutunu patlattı.

    163 milyonu nasıl bulmuşlardı, 163 koyup 2 milyar almak memlekette nasıl bir ekonomik düzeni ifade etmekteydi?

    Ve bu iş, nasıl iktidar partisinin taa göbeğindeki insanlarca icra edilmişti? Nasıl bir cür’etti bu?

    Fon krizinin odağındaki isimler – kurumlar, bu tezgâhı bugüne kadar nasıl “Devletin denemiti”nden kaçırarak kurabilmişlerdi? Orada bir “siyaset oyunu” var mıydı?

    Bütün bunlardan sonra şu da sorulmalı değil mi?

    İktidar, iş bu hale geldikten sonra sessiz kalabilir miydi, kulağının üstüne yatabilir miydi, elindeki medya imkânlarıyla işi kamufle edebilir miydi? Belediye konusunda Ak Partili belediyeler ıskalanmıştı, ama bu iş, önce 455 bin kişiyi, ardından bağlı milyonları, ardından Türkiye’ye para yatıran uluslararası finans çevrelerini ilgilendiriyordu. Ekonomi zaten sancılıydı, iktidarı seçimlerde en çok zorlayacak olan alandı, emekliler dünyası feryat figandı…

    Ve tam da bu ortamda iktidar iltisaklı çevrelerin birtakım manipülasyonlarla çılgın servetler edindiği ortaya çıkıyordu.

    Saklanabilir miydi?

    Bu işlere kafa yoran bir dostum şöyle demişti:

    -Ak Parti’nin herhangi bir yerinde bulunup da geçim sıkıntısı çeken var mıdır?

    Çıplak gözlemle fark edilen durum bu. Açlık sınırının altında yaşayan milyonlar var bu ülkede, bir de partinin bir yerine ilişip nimeti paylaşanlar…

    Partide genel başkan yardımcılığına uzanmış kişi, bakanlık yapmış kişi statü ile doymuyor, başka başka işlere girişiyor. Nasıl bir iş bu?


    6 min
  • Oğullar, kızlar, damatlar, gelinler ve fonlar - Yıldıray Oğur

    Çok da yeniler. Jeti 2025’de 19,5 milyon dolara almış. Yatı ise Mayıs ayında 14,5 milyona.


    Jetle ilk Umre seferleri yapılmış. Yatla da bir yaz tatili nasip olmuş.


    Peki nasıl almış bu yatı ve jeti?


    Finans işiyle uğraşan biri herhalde çıkarıp nakit olarak kasadan vermemiştir diye düşünürken ilginç bir bilgi ulaştı:


    Bu jetin ve yatın finansmanında Vakıf Katılım kredileri kullanıldı.


    Faizsiz finans patronları yat ve jetleri için de faize bulaşmayacak kadar hassasiyet göstermiş anlaşılan.


    Ama hassas oldukları konuları biraz karıştırmışlar.


    Şimdi hikayenin biraz daha derinine inelim.


    Vakıf Katılım’ın Genel Müdürü Mehmet Ali Akben. Akben 2023’ten beri orada.


    Peki bundan önceki işi neydi?


    BDDK Başkanıydı.


    Sekiz yıl boyunca.


    Ve Akben’in BDDK Başkanlığı döneminde verilen önemli izinlerden biri de bugün fon krizinin merkezindeki Tera Grubu’nun bankası içindi.


    Tera Yatırım Bankası’nın kuruluş izni 27 Ekim 2021’de çıktı.


    Faaliyet izni 7 Nisan 2023’te verildi.


    Her iki kararda da BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in imzası var.


    Akben Mayıs 2023’te BDDK’dan ayrıldı.


    31 Ekim 2023’te Vakıf Katılım Genel Müdürü oldu.


    Arada yaklaşık beş ay var.


    Üstelik Bankacılık Kanunu’nun 86’ncı maddesinde BDDK Başkan ve üyelerinin görevden ayrıldıktan sonraki iki yıl boyunca kurumun düzenlediği ve denetlediği sektör ve alandaki özel kuruluşlarda görev alamayacağı yazıyor.


    Bu hüküm Akben’in Vakıf Katılım Genel Müdürlüğüne atanmasında uygulanmamış.


    Ama Tera Yatırım Bankası’na izin veren BDDK Kurulu’nda Akben’den başka tanıdık bir isim daha vardı.


    Mustafa Balcı.


    Mustafa Balcı’nın oğlu İskender Balcı.


    İskender Balcı kim?


    Fon krizinin en acayip hisselerinden Özata Denizcilik’in bağımsız yönetim kurulu üyesi.


    Tera Portföy’ün beş fonunun Özata’nın fiili dolaşımdaki hisselerinin bir ara yüzde 95,9’una ulaştığı dönemde şirket yönetiminde.


    Özata’nın piyasa değeri bir ara yaklaşık 292 milyar liraya çıkmıştı.


    Aynı günlerde Ford Otosan 282 milyar, Ereğli 292 milyar liraydı.


    Yani Yalova’daki tersane borsada Ford Otosan büyüklüğüne ulaşmıştı.


    İskender Balcı 28 Ağustos’ta istifa dilekçesini verdi. Yani krizin patlak vermesinden hemen önce.


    31 Ağustos’ta yönetim kurulundan ayrıldı.


    Gerekçesi “kişisel nedenler”di.


    Birkaç hafta sonra fon krizi patladı.


    SPK Özata hisselerindeki işlemler nedeniyle 11 kişi hakkında piyasa dolandırıcılığı suçlamasıyla savcılığa başvurdu.


    İskender Balcı hakkında bu işlemlere katıldığına dair açıklanmış bir adli tespit yok.


    Fakat İskender Balcı yalnızca eski BDDK Kurul üyesi Mustafa Balcı’nın oğlu değil.


    Bir de kayınpederi var.


    Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik. (Bunu ilk olarak Barış Pehlivan yazmıştı)


    Yani fon krizinin sembol şirketlerinden Özata’nın yönetimindeki isim:


    Tera Yatırım Bankası’na izin veren BDDK Kurulunun üyelerinden Mustafa Balcı’nın oğlu.


    Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı.


    Mustafa Balcı ile Osman Çelik de dünür.


    Üstelik bu aile ilişkisi yeni değil.


    Mustafa Balcı 2017’de BDDK Kurul üyeliğine atandığında da tartışılmıştı.


    Çünkü Osman Çelik o sırada Hazine Müsteşarıydı.


    Çelik, dünürünün atanmasında hiçbir rolünün olmadığını, hiçbir makamla konuşmadığını, hatta aday olduğunu dahi bilmediğini söylemişti.


    Aynı günlerde damadı İskender Balcı’nın Ekonomi Bakanlığı’ndaki kariyeri ve New York ticaret ataşeliğine atanması da tartışılmıştı.


    Çelik, damadının kendisi kamuya geçmeden önce Ekonomi Bakanlığı’na girdiğini ve New York görevlendirmesinin yönetimin takdiri olduğunu açıklamıştı.


    Yani yine liyakatsiz bir atama yok karşımızda. İyi eğitimli biri var.


    Ama bu iyi eğitimli gençlerin diğer iyi eğitimli gençlerden farkları onları itekleyen babalar ve kayınpederleri.


    Üstelik bütün bu insanlar yıllardır birbirini tanıyorlar.


    Mehmet Ali Akben, Mustafa Balcı ve Osman Çelik’in kariyerlerinde aynı kurumların isimleri tekrar tekrar karşımıza çıkıyor:


    Türkiye Finans.


    Vakıf Katılım.


    BDDK.



    12 min
  • Travma! İbrahim Kahveci

    Okul diploması yerine iktidar rozetinin muteber olduğu yerde nasıl bir gelecek hayali kurabilirsiniz?

    Daha çok okumak, daha çok çalışmak, güzel ahlaklı ve liyakatli olmak sonuç veriyor mu? Bu vasıflar yerine itaatkarlığın mutlu sonlarına şahit olmuyor muyuz?

    Ne yapsın bu gençler?

    Fon vurgunculuğuna biraz da bu gözle bakmak gerekiyor.

    Bu ülkede bir ev almak artık hayal oldu. 2013 sonrası kurulan 7 milyonun üzerindeki yeni hanenin yarısı kiracı.

    Çocuk yapmak ise ağır bir yük. Özel okulların Harvard Üniversitesi ile yarıştığı bir yerde devlet okulları bile para peşinde koşuyor.

    Ülkede yeni denge şu: Ev yok, çocuk yok… Doğum oranı 2,1 denge seviyesinin altına şelale gibi düştü. Buralarda daha 10 yıl önce 1 milyon 300 binin üzerinde doğum olurken şimdi bu sayı 900 binin altına geriledi.

    İtaatkarlığın ve liyakatsizliğin getirdiği noktada başarı ödülü hep sisteme katılmayı gerektiriyor. Sisteme katılmayanların yolu ise ülkeyi terk etmekten geçiyor. “Beyin göçü veren bir ülkede ot bitmez” diyorum yıllardır. Ve en korktuğum yıkımın ta kendisini yaşıyoruz.

    Kimileri ülkeyi de terk edemiyor. İşte onlardan bazıları çare olarak dünyayı terk ediyor. Son örneğimiz Ankara’da emekli polisimizin yaşadığı ve yaşattıkları oldu.

    Kimileri son derece lüks yaşarken kimileri ekmeğin bile hesabını yapmak zorunda kalıyor. Artık bu ülkede çay-simit hesabı bile yapılamıyor. Bu ülkede geçim derdi hesabı artık kuru ekmek üzerinden yapılıyor.

    4 kişilik bir aile sabah kaç kuru ekmek tüketir; öğlen ve akşam kaç kuru ekmek almak için para biriktirir? Ya da pazar artıklarını toplamak için çürük domatesleri nasıl çöplerden temin edebilir?

    Ama diğer yandan ülke gelirimiz kişi başına 20 bin dolara dayandı. Bırakın fakir olmayı zenginler sınıfına bile girdik.

    Biz mi yoksa bir avuç azınlık mı bu zenginliği yaşıyor? Mesela; Limak’ın kuruluş yıl dönümüne bakın: O görüntülerde mutlu azınlık nereden besleniyor görebilirsiniz.

    1 milyar dolarlık köprüye 15 milyar dolar Hazine garantisini kim alabiliyorsa zenginler sınıfına çoktan girmiştir bile. Hatta dünya zenginler sıralamasına bile.

    Milyarlarca doların havada uçuştuğu bu ülkede, esnafa giden 10 bin lirayı inceleyen maliyemiz her nedense zenginlerin hesabına giremiyor bile. Girse bile öylece bakıp çıkıp gidiyor.

    Sabah müşteriden önce maliye memurunu ağırlayan esnafımız farklı mı? Sıkı denetim ve kamu gücü de fakirlerin üzerinde titriyor.

    “Yemek kartımda 1,5 lira kaldı” dedikten sonra yaşamına son veren kızımızı hatırlıyor musunuz? Veya “evladının istediği oyuncağı alamadım” diye arka odada kendini asan babayı…

    Olsun, ne önemi var ki! Başörtüsüne özgürlük geldi ya… Yetmez mi?

    Hep sahada oynayan futbolcuları gözlüyoruz. Oysa asıl oyun kurucular başka.

    Mesela SPK, mesela BDDK, mesela BIST Yönetimi.

    Size şimdi Borsa İstanbul Yönetimi’nin bazı kararlarından bahsedeceğim:

    2024 son çeyreğinde “Reeder Teknoloji” BIST-50 Endeksi’ne alınmış. Hisse fiyatı 29 liralardaymış. O hisse bugün 4,0 liranın bile altında. Borsa endeksine alınan bu hissede kim ne kadar yatırımcıyı kucaklamış?

    Ensari Sınai Yatırımlar hissesi de ‘Yıldız Pazar’a alınmış. Hisse 40 lira sınırına kadar çıkmış ama bugün 3,30 liralarda seyrediyor. Vuran vurmuş, vurulan perişan olmuş.

    2023 yılında sadece 750 kuruş olan Batı Söke Çimento 2024 sonunda BIST-100 Endeksi’ne alınıyor. Sonrası mı? Elbette yelkenleri açılan hisse 40 liraya kadar geliyor ama bugün 8-9 liraya şelale gibi düşmüş.

    Işıklar Enerji Yapı Holding var. 2024-2025’lerde 10-14 lira arasında seyrederken sonra rallisine başlıyor. Şirketin hisseleri 230 liraya kadar adeta soluksuz gelirken bugün 100 liranın altında, alıcısı bile yok. Lakin BIST Yönetimi, bu hisseyi de 2024 sonunda BIST-100 Endeksi’ne alıyor.

    2024 sonlarında 7,5 liralarda işlem gören Margün Enerji şirketi de BIST-100 hesabına alınıyor. Sonrasında 1,5 yılda 10 kat yükseliyor ama bugün 16 lirada yine alıcısı yok.


    10 min
  • Sülün Osman’ın çocukları? Yusuf Ziya Cömert

    Sülün Osman… Yaptığı dolandırıcılıkların yalın, düz, basit olması yüzünden, şimdiki resmi ve gayri resmi dolandırıcılıkların karmaşıklıklarını ve terbiyesizliklerini de gördükten sonra adama ‘rahmetli’ diyesim geliyor.

    Diyormuş ki Sülün Osman, “Beni dolandırmaya kalkmayan hiç kimseyi dolandırmadım.”

    Rahmetli Yurdakul Dağoğlu anlatmıştı. Meşhur Gürün Hanı inşa edilirken Sülün Osman çok sayıda dükkanı Anadolu’dan gelen uyanık hacı ağalara satmış.

    Yurdakul Abi’nin babası Dağoğlu Hanı’nı inşa ederken tedbir olarak Sülün Osman’a bir miktar para vermiş. 1950’lerin sonlarında veya 60’ların başlarında. O zamanın parası, on bin lira mı? Öyle bir miktar. Böylece Sülün Osman, Dağoğlu Hanı’ndan hiç dükkan satmamış.

    Bu basit bir dolandırıcılık.

    Sülün Osman, Beyazıt Kulesi, Galata Köprüsü veya tramvay gibi umuma ait varlıkları satmasaydı unutulup gidecekti.

    (Günümüzde alışveriş şekilleri değişti. Sülün Osman’ın sattığı kamuya ait varlıkları artık devlet satıyor.)

    Bugünlerde gündemin ana maddelerinden birisi fon dolandırıcılığı.

    Sülün Osman’ın dolandırıcılığına benziyor mu?

    Pek benzemiyor. Şu anda dolandırmak için de dolandırılmak için de Sülün Osman’dan daha bilgili olmak lazım.

    Bakın dolandırıcı evlatlara, hepsi okumuş, aile terbiyesi almış, yerli ve milli çocuklar. (Yanlış anlaşılmasın, ‘evlat’ Arapçadır, ‘velet’in çoğuludur. ‘Lar’ eki burada galattır, ama galat-ı meşhurdur.)

    Borsa işlerinden, fon dolandırıcılığından pek anlamadığımı söylemiştim.

    İptidai dolandırıcılıklarla ilgili hikayelerim var.

    Düzce’deki köylerden birine, Karatavuk’a, 80’lerde bir fındık tüccarı geliyor. Köylülerin fındığını Fiskobirlik’in verdiği fiyattan bir iki lira fazlaya satın alıyor. Başlangıçta fındığın parasını peşin ödüyor. Sonra bir kısmını peşin, bir kısmını haftaya. Sonra… Birkaç yüz ton fındığı satın alıp büyük çoğunluğun parasını henüz ödememişken sırra kadem basıyor.

    Ben köy kahvesine girdiğimde köylüler kendileriyle kafa buluyorlardı.

    “Cemal! Sen funduğu kaçtan sattun?”

    “Aptula, sen niye ucuza verdun? Zarar ettun?”

    Halbuki hiç kimse sattığı fındığın parasını almamış.

    Muhafazakar camia bu yöntemleri gurbetçilere hisse satan Anadolu şirketlerinden bilir.

    Sonunda kimisi yavaş yavaş kimisi hızlı hızlı battı. Olan gariban vatandaşa oldu.

    Jet Fazıl’ın satışları da benzer ilkelere dayanır.

    İlke dedim, tuhaf kaçtı değil mi? Ama maalesef, dolandırıcıların da ilkeleri var.

    ‘Uyandırma kerizi, bulandırma denizi.’

    İlke midir? Bilmiyorum, aklıma geliverdi işte.

    Bugünkü yolsuzluğumuza ‘Fonzi’ adını verdiler.

    Charles Ponzi adında bir İtalyan 1920’de posta pullarıyla Amerikalıları dolandırıyor. Bizimkiler Ponzi’nin ‘P’sini ‘F’ yaparak sisteme isim yakıştırdılar.

    Bu tür dolandırıcılıkta ilke şu:

    Yüksek kâr getiren bir üretim varmış gibi göstererek yatırımcıları sisteme katıyorsun, ilk yatırım yapanlara ödemeyi sisteme sonradan katılanların parasıyla yapıyorsun. Sonunda, müsait bir aşamada, milleti yeteri kadar çarptıktan sonra kayboluyorsun.

    Bizim yerli ve milli ‘Fonzi’cilerimiz de doğru dürüst üretimi olmayan, hatta personeli de olmayan şirketlerin hisselerini yükselterek yaklaşık beş yüz bin kişiyi çarptılar.

    İçlerinden becerebilenler çarptığı parayı Rockfeller’in bankasına yatırdı.

    Parayı emanet edecekleri adamı da biliyorlar.

    Ben ara sıra söylerim, bu tiplerin çoğu birbiriyle biyolojik olarak değilse bile manen akrabadır.

    Becerebilenler mal mülk aldı. Yat, kat, lüks arabalar.

    Kimisi de güzelim ülkelerini terk edip ‘diyar-ı küfr’e gitti. Severler oraları!

    Aralarında “Benim arkam sağlam, bana dokunamazlar” diyenler de vardı. Onlar kaldılar.

    Eski bakan Fatma Betül Hanım onlardan biri miydi?

    Önceki akşam eski kahve müdavimlerinin buluştuğu mekana gittim.

    Prof. Dr. Celali Yılmaz, hazirunu bilgilendirdi. Celali Hoca’nın anlattıkları ciddi bir denetim zaafı olduğunu gösteriyor.

    ‘Nitelikli yatırımcı’ kavramı da etkili olmuş olabilir.


    6 min
  • Fon rezaleti hepimize ibret olur mu? Mehmet Ocaktan

    Son yaşanan fon soygunu, devletin kurumlarındaki çürümenin o ülkede ekonomik ve toplumsal anlamda ne kadar büyük maliyetler ürettiğini göstermesi açısından ibret verici bir fotoğraf ortaya çıkarmış bulunuyor.

    Herkesin gözü önünde cereyan eden soygun ya da skandal, adı her neyse, öylesine büyük bir sorumsuzluğu ve ahlaki dejenerasyonu gözler önüne serdi ki; sorumluluk makamında olanların iş işten geçtikten sonra alelacele önlem almaları bile iktidara olan güvensizliği tetikleyen bir sürece dönüştü.

    Çünkü her gün bir yenisi eklenen iddialara göre, yüz binlerce insanın milyarlarca doları, devletin en saygın kurumlarının denetimde bazı imtiyazlı ceplere akıvermiş.

    Epey bir süredir dikişleri atmış bulunan alaturka sistem, devletin bütün kurumlarını adeta felç ettiği için, kurumların boşalttığı alanda esnafa, sanayiciye haraç kesen eski ve yeni nesil mafyalar, vatandaşlık dağıtan çeteler racon keser hale gelmiş bulunuyor.

    Haliyle bugüne kadar yaşanan vahim olaylardan ders çıkarmayı bir türlü başaramadığımız için, bazı insanlar kamu kurumlarının ve yöneticilerinin ihmalini kullanarak çıkar ve menfaat ağı oluşturup, kamu imkanlarıyla kolay para kazanma cesareti göstermiştir.

    Aslında bu skandal, bize açgözlülük ve hırsın himaye ile birleşince nasıl bir pervasızlığı ve kanun tanımazlığı ortaya çıkardığını da göstermiş oldu.

    Bir kere daha acı bir şekilde öğrendik ki ‘hukukun üstünlüğü’ kaybolunca, doğal olarak yapanın yanına kâr kaldığı yeni bir kanunsuzluk düzeni oluşuyor. Ve sonunda, sistemdeki çürüme derinleştikçe ahlak ve dürüstlüğün buharlaştığı bir felç toplumuyla karşı karşıya kalıyoruz.

    İşte kanun tanımazlığın pirim yaptığı, şeffaflığın itibarsız hale geldiği yeni Türkiye’nin fotoğrafı… İktidar mahallesine yakın oldukları ya da doğudan mahallenin içinde yer aldıkları için, kendilerinin imtiyazlı olduklarına inanan bazı kişiler kimseyi umursamadan ve de büyük bir pervasızlıkla servetlerine servet kattılar. Katlarda, yatlarda şatafatlı hayatlar kurdular.

    Çünkü onlar bu ülkede adamını bulanın, himayeye mazhar olanın elini kolunu sallayarak haksız kazanç sağlayabileceğini ve kimseye de hesap vermek zorunda olmadığını gördü. Muhtemelen fon rezaletiyle ilgili fırtına geçtiğinde, bunlar ya da bir başkaları yine aynen paralarını istiflemeye devam edecek.

    Kuşkusuz bu soygun rezaleti yaşanırken ortalarda gözükmeyen sorumlu kurumların şimdi alelacele tedbir alma telaşına düşmeleri, özellikle meselenin siyasi boyutu konusundaki iddiaları daha da derinleştirdi. Çünkü iktidar, daha önce yaşanan benzer olaylarda sergilediği güven vermeyen tavırlar yüzünden, toplum nezdinde itibar kaybetmiş durumda.

    Bu yüzden insanlar, doğru yapılan işlerin arkasında bile bir katakulli arar hale geldiler ne yazık ki…

    Nitekim skandalın ilk günüden bu yana dillendirilen “siyasi ayak”la ilgili iddiaların bazı örneklerle desteklenir hale gelmesi, şüpheleri daha da derinleştirmiş durumda.

    Bu çerçevede iki gün önce YENİ Parti Sözcüsü Zeynel Emre’nin AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya ile ilgili iddiaları, fon skandalı konusunda zihin açıcı bir örnek oluşturdu.

    YENİ Parti sözcüsü Emre, Kaya’nın Özata Denizcilik hisselerine yaklaşık 63,4 milyon lira yatırarak 1 milyar 344 milyon lira, eşinin ise yaklaşık 99,7 milyon lira yatırarak 826 milyon lira çektiğini iddia etmişti.

    Zeynel Emre’nin iddialarının üzerinden saatler sonra, fon işlemleriyle ilgili iddialarla gündeme gelen AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya yaptığı açıklamada, “Yürütmekte olduğum tüm görevlerimden affımı Sayın Genel Başkanımızdan istedim” diyerek istifa ettiğini duyurdu.


    6 min
  • Fon karanlığından çıkışın tek yolu var - Mustafa Karaalioğlu

    Türkiye yaklaşık sekiz yıldır kesintisiz ekonomik kriz içindeyken yani, enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, yüksek faiz ve yüksek kur gibi temel alanlarda bir türlü belini doğrultamazken olup bitenlere bakın. Hem de aynı anda insanların emekli maaşı peşinde canlarına kıyacak kadar umutsuzluğa düştüğü bir zamanda… 30 milyar dolara yakın paranın birkaç on hatırlı ve ayrıcalıklı kişi tarafından iç edilmesi, tam böyle bir zamanda gerçekleşti. Milyonlarca ücretli, işçi, memur, emekli kendisini geçindirecek paraya ve hatta kredi peşinde koşup işini kurtarmaya çalışan tüccar ve sanayici bile finansa erişemezken bu ayrıcalıklı grup milyarları desteliyordu.

    Bu süre zarfında iktidar adına yukarıdan aşağıya bilmem kaç kez ekonominin iyi yolda olduğu, finansal dengelerin çok iyi işlediği vesaire gibi açıklamalar yapılması da cabası. Hepsi bir arada okunduğunda bütün bunlar kimseye iyi hissetmiyor. Bedeli kemer sıkmak olan, acı reçete olan ve yılları daha azına razı olarak geçirmeyi göze almak olan rasyonel ekonomi modelinde en büyük irrasyonaliteyi yaşadık.

    İnanılır gibi değil ama ne yazık ki şaşırtıcı değil.

    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı eski bakanın sadece birkaç saat içinde oyundan düşmesi, olayın tahmin edilenden büyük olduğunu gösteriyor. Onun savunulamaması, korunamaması ve feda edilmesinin anlattığı şey budur. İstifası soru işaretlerini azaltmadı, artırdı. Nitekim daha şimdiden himaye düzenini anlatan yeni örneklerin söylentileri de yayılmaya başladı.

    Ortada, 11 aydır çeşitli kurumlarda görevli yüzlerce üst ve alt düzey yetkili ve uzmanın görmemesi düşünülemeyecek bir soygun var. Başka konulardan bildiğimiz gibi ülkenin en hassas çalışan, en iyi finansal bilgi ağına sahip kurumları fonlarda herkesin gördüğü hareketleri görmemiş veya görmezden gelmiş.

    Böylesine büyük bir paranın, 500 bini aşkın yatırımcıdan borsa ve yatırım fonu gibi legal enstrümanlar aracılığıyla alınıp sınırlı sayıda kişiye kolaylıkla transfer edilmesi zaten himaye olmadan mümkün olamazdı. Yarım milyondan fazla insan -ki bunların çoğunluğunun finansal okuryazar olduğu anlaşılıyor- mevcut ekonomik şartlarda akıl ve mantık dışı bir getiriye tav olmuşsa kendilerine bu vaatte bulunan şirketlere çok ama çok güvenmiş olmalılar. O kadar güvenmişler ki zaten dünyanın en yüksek faizlerinden birini ödeyen ülkede daha da fazlası için gözlerini kırpmadan paralarını göndermişler. Güvendikleri şey ekonominin gerçekleri ve finansal hesap kitap olamayacağına göre nedir?

    Kapsamlı ve derin bir soruşturma kaçınılmaz. Örtbas beklentisi olanların hevesleri kırılmalı.

    Sadece sıcak mali ve adli takip değil Meclis’te de acilen bir komisyon kurulmalıdır. Komisyonda ihmali olan kurumlar dahil bütün sorumlular konuşmalı, vurgunun mali derinliği şüpheye mahal bırakılmayacak şekilde ortaya çıkarılmalıdır. Şimdi öyle bir noktaya gelindi ki, vurgunun bütün unsurlarıyla ve irili ufaklı bütün katılımcılarıyla birlikte temizlenmesinden gayrı yol yoktur. Aksi takdirde kan kaybı durdurulamaz. Zaten kırılgan ve sığ olan para piyasaları, üzerinde fondan tek bir leke bile kalırsa bunun faturasını ödemeye devam eder. En başta da daha az yabancı sermaye ve daha yüksek faiz olarak ödemekten kurtulamaz. Güvenilirliğin maliyeti yüksektir ve piyasa için en pahalı şey de itibardır.

    Lafı uzatmaya gerek yok. Gerçek bir temizlik olmazsa zaten maliyeti yüksek olan güvenilirlikten neleri kaybedeceğimizi ve faturanın ne kadar şişeceğini en iyi Hazine ve Maliye Bakanı bilir.

    5 min
  • Hasan ve Hüseyin: İnci ve mercan - Yusuf Ziya Cömert

    Peygamberimiz’in ilk vahyi telakki ettiği tarih miladi 610 olarak tespit edilmiş.

    O’ndan önce peygamberler var mıydı?

    Peygamberler de vardı, İslam da vardı. İbrahim, Musa, İsa ve diğerleri Kur’an-ı Kerim’e göre İslam peygamberleridir.

    İnsanları, her şeye kadir tek bir Yaratıcı’ya çağırmışlardır.

    Bunlar herkesin bildiği şeyler.

    Peygamberimiz’den önce ‘eski dünyada, Asya’da, Afrika’da, Avrupa’da birikmiş bir ilim vardı.

    Doğruyla yanlışın bir arada var olduğu, eksiğiyle, fazlasıyla bir birikim.

    Eski Mısır, Eski Yunan, İran, Hind hatta Çin.

    Peygamberimiz’den sonra ne oldu onlara? Yok mu oldular?

    Hayır yok olmadılar.

    Müslümanların kültürüne dahil oldular.

    Kısmen ayıklanarak, kısmen ayıklanmayarak, İslam’a adapte edilerek.

    İçinde kadim olan her düşünceden, her felsefeden bir miktar bulunan bu birikim Muhammed Abid el-Cabiri’nin ‘irfan’ dediği bilgi sistemine de tabir caizse ‘sızmıştır.’ (Arap Aklının Yapısı, Mana Yayınları.)

    Bu nüfuzun izini tam olarak sürmek zor. Belli belirsiz, kimliği tam olarak tespit edilemeyen bir ‘Hermes’ten söz ediliyor. Belki de tek bir kişi değildir.

    Alem nasıl var oldu? Tanrı kimdir? İnsan nereden geldi, nereye gidiyor? Böyle sorulara cevap mahiyetinde Hermes’e dayandırılan metinler var.

    “Mebde ve mead kıssasını mitolojik tarzda açıklayan ve bu konuda ilk Hermetik kaynak olarak kabul edilebilecek en önemli Hermetik metinlerden birisi Hermetik metinler külliyatının başındaki metindir. Bu metinde Hermes işraki müşahedelerinden birinde Poimandres ismini taşıyan ve metne ismini veren Müteal Tanrıyla sohbetini anlatır.”

    “Metin, Nur’un önceliğini tespit ederek başlar. Hermes rüyasının veya keşfi müşahedesinin başında her şeyi kaplayan ve en yükseğe çıkmaya başlayan bir Nur görür.”

    “Bir gün çevremdeki varlıklar hakkında düşünceye dalmıştım. (…) Bu halde iken hiçbir ölçü ve kıyasa sığmayan upuzun boylu bir varlık bana ismimle seslenerek şöyle hitap etti:

    “Neyi duymak ve görmek istiyorsun?”

    “Ben, fakat sen kimsin dedim.”

    “Ben Poimandres’im, her şeyin sahibi olan Rab. Senin ne dilediğini bilirim ve her yerde seninle beraberim diye cevap verdi.”

    Hermes müşahedesinde ‘her şeyin sahibi olan Rab’den varlığın hakikatini öğreniyor. Rüyada bir çeşit dualizm var. ‘Baba Tanrı’ kavramı da var.

    Ama Hermes’in niyazı hepimizin ‘amin’ diyebileceği bir niyaz:

    “Her şeyin Rabbi olan Tanrı, seni tenzih ederim. İradesi kendisine ait bütün güçlere nüfuz eden Tanrı, seni tenzih ederim. Bilinmek isteyen ve ancak ona yönelenlerin kendisini bildiği Tanrı, seni tenzih ederim.”

    ‘İrfan’ ayrı bir bilgi sistemi.

    Bu sisteme göre ayetlerin, hadislerin zahiri ve batıni anlamları var.

    Batın, zahirden önemlidir. Asıl olan batındır.

    “Bütün irfan mensuplarına göre zahire sarılmak insanın hakiki mümin olması için yeterli değildir. Gerçek mümin olabilmek için batına yönelmek gereklidir. Aksi takdirde kişi sadece Müslüman olur, bir çeşit gizli şirki taşımaya devam eder.”

    “Özetle zahir-batın ikilisinin İslam’da dini söylemin tevili için üç seviyede kullanıldığını söyleyebiliriz. Bunlar doğrudan siyasi seviye, mezhebi-ideolojik seviye ve dini-metafizik seviyedir.”

    Mesela bazı Şii alimler Rahman Suresi’nden hatırlayacağınız şu ayetleri nasıl tevil ediyorlar?

    “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir berzah vardır, birbirine karışmazlar. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? İkisinden de inci ve mercan çıkar.”

    “Burada iki denizin birini Hz. Ali diğerini de onun karısı ve Peygamberin kızı olan Hz. Fatıma olarak tevil etmişlerdir. Aralarındaki vasıtayı ise Hz. Muhammed olarak tevil ederek onu Hz. Ali ile Fatıma’yı birbirine bağlayan bir berzah gibi kabul etmişlerdir. İnci ve mercanı ise Ali ve Fatıma’nın oğulları Hasan ve Hüseyin olarak yorumlamışlardır.”

    Aslında güzel bir tevil. Sanatkarane bir eşleştirme.

    İnsan böyle bir şeyin doğruluğuna itikat edebilir.

    Fakat ayetin böyle bir kastı var mıdır?

    Rahman Suresi Mekki’dir. Hz. Ali ile Hz. Fatıma evlenmeden önce nazil olmuştur.

    Bu önemli mi?


    6 min
  • Yazıcıoğlu ile Kozinoğlu vak’alarında gerçeğe ulaşılmak isteniyorsa… Fehmi Koru

    İstanbul’un ünlü başsavcısı Akın Gürlek, Adalet Bakanı olduktan sonra, kendisini her gün hatırlatan işler yapıyor: Eski dosyalar açılıp çözme amacıyla üzerlerine gidiliyor…

    Aslında başka ülkelerde çoktandır gündemde olan bir iş yapılıyor.

    Bunun 2003 yapımı bir dizisi var Amerika’da. Adı ‘Cold Case’… Tozlu raflarda ‘faili meçhul’ olarak duran dosyalar yeniden ele alınıyor ve “Galiba yırttım” diye düşünen fail/leri ortaya çıkartılıyor, dizide…

    Teknoloji, buna imkan sağlayan…

    İlk kez Adli Tıp uzmanları tarafından 1986 yılından itibaren İngiltere’de kullanılmaya başlanan DNA yönteminin bunda katkısı fazla.

    DNA’nın, uzmanlara, “Katil bu” diye bir haykırmadığı kalıyor…

    Tabii, ilk soruşturmanın eğitimli Emniyet mensuplarınca yapılmış olması da şart.

    Nitekim, üstü örtülü kalmış, ancak ailelerinin sürekli hatırlatmasıyla gündemden düşmeyen cinayetlerin bu yeni dönemde künhüne varılıyor…

    Munzur Üniversitesi -Tunceli- öğrencisi Diyarbakırlı Gülistan Doku’nun, üzerine ‘kayıp’ yazılarak kapatılmış dosyası, ailenin konuyu Bakan Gürlek’in dikkatine getirmesi üzerine, yeniden açıldı.

    Önemli bir gelişme bu.

    Gülistan Doku vakası, ‘faili meçhul’ dosyaları yeniden açılırken nelere dikkat edilmesi gerektiğine dair işaretler taşıyor…

    İlk işaret, her konuya at gözlüğü takılarak değil, mümkün olan en açık zihinle yaklaşılması gerektiği…

    “Kayboldu” denilen üniversite öğrencisi kızın, babası dosyanın üzerini kapattırabilecek güçte bir yerel yönetici olan bir arkadaşı tarafından öldürülmüş olabileceği düşüncesi, soruşturmanın üzerindeki sisi dağıtmaya yarayacağa benziyor…

    Devleti yerelde temsil eden birinin isterse neler yapabileceği düşüncesi o yolu açtı.

    “Faili meçhuller” denildiğinde akla ilk gelen Doğu ve Güneydoğu illerimizde işlenmiş, geçmişte uzun süre aydınlatılamamış ‘politik’ nitelikli cinayetlere de, aynı zihin açıklığıyla ve tabii teknolojinin yeni imkanları da kullanılarak yaklaşılırsa, sonuç almak mümkündür.

    Bu yapılmalı.

    Gülistan Doku vakasının çözüme kavuşturulma yolunda olmasından alınabilecek ikinci işaret daha da önemli: Hiçbir olaya peşin fikir ile yaklaşılmaması gerekir…

    Hemen her olay için akla hemen gelebilen ‘olağan şüpheliler’ vardır ve onların da üstüne gidilebilir. Ancak peşin fikirle yaklaşmak yerine, her olaya “Acaba?” sorusu zihinlerde taşınarak yaklaşmak gerekir…

    Toplum olarak, biraz da medyanın yardımıyla, günlerdir siyasi ağırlığı da bulunan iki vak’ayı tartışıyoruz.

    Büyük Birlik Partisi’nin genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun takipsizlik kararıyla sonuçlandırılan, helikopterinin düşmesi sonucu hayatını kaybettiği vak’a bunlardan biri…

    Çoktan ıskartaya çıkartılması gereken eski mi eski bir helikoptere bindiği anlaşılıyor Yazıcıoğlu’nun… Kış şartlarıydı evet ama, helikopterin düştüğü mahale ancak 48 saat sonra ulaşılabilmesi de kuşku uyandırıyor.

    Suikast olabilir mi?

    Elbette olabilir.

    ‘Olağan şüpheliler’ derhal devreye sokularak konunun üzerine gidildiğini görüyoruz.


    “FETÖ” deniliyor ve olayın Adli Tıp tarafından açıklanacak yönleri üzerinde durulmadan daha çok güncel peşin fikir ile kolay çözüm yolu aranıyor…

    Elbette FETÖ ilişkisi üzerinde durulsun, ancak somut kanıtlara bakılarak da kuşkuların ortadan kaldırılması için akla gelebilecek-gelmeyebilecek bütün varsayımlar da düşünülsün.

    Cezaevindeyken hayatını kaybeden MİT mensubu olduğu bilinen Kaşif Kozinoğlu ile ilgili gelişme de öyle.

    Dosyası 2011 yılında takipsizlik kararı verilerek kapatılmıştı, kabri de açılarak olayın bir cinayet olma ihtimalinin üzerine gidiliyor.

    Kozinoğlu vak’ası medyanın gündeminde.

    Peşin fikir o vak’ada da söz konusu; bir tek ‘olağan şüpheli’ üzerinde duruluyor…

    Başka pek çok başka gizemli olayla birlikte Kaşif Kozinoğlu’nun ölümünü de ekrana yansıtan ‘Kurtlar Vadisi’ TV dizisi de gündeme taşındı, ama Adli Tıp raporu bile beklenmeden orada da ısrarla FETÖ irtibatı aranıyor…



    6 min
  • Zafer Toprak’ın mirası - Taha Akyol

    Merhum Zafer Toprak, Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in erken dönemi üzerinde uzmanlaşmış birinci sınıf bir tarihçimizdi.

    Toprak’ın ilk kitabı, “Türkiye’de Milli İktisat, 1908-1918” adıyla 1982’de yayınlanmıştı. 12 Eylül’de cezaevinden çıktığımda okuduğum ilk kitaptı. Daha 36 yaşındayken yayınladığı bu kitap, muazzam bir araştırmacı olduğunun ilk belgesidir.

    Ben İstanbul’a taşındıktan sonra dost olduk. Kitapları hakkında kendisiyle CNN Türk’te defalarca program yaptım. Kütüphanemde imzalı kitapları var.

    Değerli eşi akademisyen Binnaz Toprak’ın 1981’de Leiden’de kitap olarak yayınlanan “Islam and Political Development in Turkey” adlı doktora tezi de kütüphanemdedir.

    Akademik vasıflarının yanında her ikisi de değerli dostlarımdır.

    Zafer Hoca 3 Haziran 2023’te vefat ettiğinde, cenazesi başında fatiha okurken ‘kitapları ve belgeleri ne olacak?’ sorusu aklıma takılmıştı…

    ARAŞTIRMALAR MERKEZİ

    Geçen perşembe akşamı, Beyoğlu Metrohan’da “Cumhuriyet tarihi Araştırmalar Merkezi, Zafer Toprak Arşivi”nın açılışına gittim.

    Zafer Toprak adına bir araştırma merkezi ve arşiv açmak için, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu Binnaz Toprak’a cenaze başında söz vermiş, Mahir Polat’ı görevlendirmiş.

    Mahir Polat İBB Genel Sekreter yardımcısı. Yüksek kaliteli bir entelektüeldir ve araştırmacıdır. Kitabın, belgenin tutku seviyesinde bilincine sahip Polat gibi biri bu işi başarabilirdi ancak.

    Açılış toplantısında İmamoğlu’nun adı her geçtiğinde alkışlar yükseldiğini belirtmeliyim.

    Mahir Polat’ın “İşte Zafer Hoca’nın mirası” diyerek verdiği bilgiye göre, Zafer Toprak’tan kalan 40 bin 999 kitap, 49 bin 567 süreli yayın, 5 bin fotoğraf, 6 bin 868 belge, 595 akademik tez, 196 afiş ve 327 tarihsel kartpostal bu Merkez’e getirildi, tasnif edildi, raflara ve kutulara yerleştirildi. Araştırmacıların hizmetine açıldı.

    Toplam 103 binden fazla materyal! Bunların birçoğu eski Türkçedir.

    Bunlar bir ömre nasıl sığar? Araştırmacı, bilim insanı ne demek, bir düşünün!

    Bir de bellediği üç beş lafla tarih üzerine ahkam kesen sağdan veya soldan ideoloji şarlatanlarını düşünün.

    AÇIK KALAN KİTAP

    Metrohan’da Merkez’in bulunduğu kata çıktığımda kalabalıkta Yeni Partili Emine Uçak’la karşılaştım. “Binnaz Hoca burada” dedi. Binnaz Toprak Merkez’in açılışından mutlu, eşi Zafer’in hatırasıyla hüzünlü, “biliyor musun” dedi, “Zafer’i cansız bulduğumuzda, yatağının başındaki komodinin üzerinde o gece okuduğu belgelerle sayfaları açık kalmış bir kitap vardı.”

    Binnaz Hoca ve Emine Uçak’la bir hatıra fotoğrafı çektirdik.


    İktisat tarihçisi Şevket Pamuk’u gördüm. Bu tür insanlar boş duramazlar. Araştırma onların hayat iksiridir. Pamuk Hoca’ya bugünlerde neyle uğraştığını sordum, “19. Yüzyıl iktisat tarihini yazdım, şimdi öncesine odaklandım” dedi.

    Şevket Pamuk’un, “Türkiye’nin 200 Yıllık İktisat Tarihi” adlı kitabını herkese tavsiye ederim.

    TOPRAK’IN ESERLERİ

    Merhum Toprak’ın eserlerinin listesi buraya sığmaz; iki kitabından bahsedeceğim.

    Bence şah-eseri “Türkiye’de Milli İktisat, 1908-1918”dir. İttihatçıların “milli burjuvazi” inşa etme politikaları... Bürokratik imparatorlukta, köylü ve küçük esnaf nüfustan girişimci çıkarma politikası... Bence İttihatçıların ülkeye hizmeti budur. Milli Mücadele’ye sosyal zemin hazırlamıştı.

    Abdülhamit ilk adımları attı. İttihatçılar geliştirdi, Cumhuriyet hızlanarak devam ettirdi. Bugün iktisaden neyimiz varsa, derin temellerinde o politikalar vardır.

    Diğer kitabı, “Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji” dir. Ziya Gökalp’in 1924’te vakitsiz ve müessif vefatıyla, sosyolojiden antropolojiye yöneliş ve etkileri…

    Zafer Toprak hocamızı rahmetle anıyorum.

    Yakın tarihe meraklı olanlar, Metrohan’a gidip Merkez’i ziyaret etmeliler.

    5 min
  • Bugün fon skandalı yarın başka bir skandal… Elif Çakır

    Nihayet, günlerdir ülkenin gündemini sarsan, yüzbinlerce vatandaşın mağduriyetine yol açan “fon skandalı” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündemine girdi.

    Erdoğan’a göre mevzu şundan ibaret:

    “Sermaye piyasalarının sınırlı bir alanında, belli sayıda fonda ortaya çıkan bir sorundan bahsediyoruz. Bunu, piyasanın tamamına dair bir problem olarak resmetmek, Türk Borsası’na yapılmış bir haksızlık olur.” (25 Eylül)

    Erdoğan, 20 milyar dolara, yani yaklaşık 1 trilyon liraya ulaştığı ve 500 binden fazla insanı mağdur eden vurgunu, “sermaye piyasalarının sınırlı bir alanında, belli sayıda fonda ortaya çıkan bir sorun” olarak tarif ediyor. Ve ortada Türkiye’nin finansal sistemi açısından kayda değer bir risk ya da genel ekonomi bakımından endişe edilecek bir durum olmadığını söylüyor.

    Elbette böyle söyleyecek; aksini söylemesi zaten beklenmez. Ama tablo gerçekten anlattığı gibi sınırlı alanda gerçekleşen bir sorun olsaydı, durum gerçekten kontrol altında ve mesele Türkiye ekonomisine ciddi bir hasar vermeyecek kadar önemsiz olsaydı, ABD’den Türkiye’ye bu ölçüde dikkat çekici mesajlar verme ihtiyacı hissetmezdi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan “sınırlı alan” nitelendirmesi yapa dursun, baksanıza; ülkede yıllardır yaşanan onca adaletsizlik ve hukuksuzluk karşısında tek bir gün bile sesini çıkarmayan, giderek derinleşen yoksulluk ve işsizlik konusunda tek kelime etmeyen iktidar medyası bile günlerdir yeri göğü inletiyor. Fon soygununun, “gerek mağdur sayısı gerekse finansal boyutu itibarıyla 1982 Banker Krizi’nden ve 2003 İmar Bankası Krizi’nden daha büyük bir kriz” olduğu tespitini yapıyor; mağduriyetlerin giderilmesini istiyor, iktidara bunun için yol haritaları öneriyorlar… Dahası, köşelerinden mağduriyetler giderilmez ve sorumlulardan hesap sorulmazsa, bunun iktidara ciddi bir siyasi fatura çıkaracağı uyarısında bulunuyorlar.

    Gelelim madalyonun öteki yüzüne.

    Bir kere şunun altını çizelim. Çıkan haberler, ilgili kurumların yaptıkları açıklamalar fon skandalının göz göre geldiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.

    İktidarı uyaranlardan biri de ekonomist Kerim Rota olmuş, 10 ay önce yolsuzluğun odağındaki fon şirketlerine ilişkin “adrese teslim” bir yazı kaleme almış, yazısında isimleri kodlamış, ancak ismi kodlananlardan birisi kendisinden bahsedildiğini anlamış. Rota, gazeteci Dicle Bozdan Kala’ya verdiği mülakatta hadiseyi şöyle anlatıyor:

    “Bu yazıda hiçbir şirket ismi kullanmadım. Ama fonların üç harfli kodları vardır, bir de şirketlerin dört harfli kodları vardır. Üç harfli kodunu ‘CON’ olarak, dört harfli kodunuda ‘CONS’ diye kullandım. Çok önemli sporcular diye uydurdum ama İngilizce›de dolandırıcı anlamına gelen kelimelerdir. Bunu üstüne bir kişi aldı. Ertesi günü bana zehir zemberek açıklama yaptı, ismini etiketlemedi ama, işte ‘yerli ve milli olmayan bir ayağı Londra’da olan finansçılar, yerli piyasaların büyümesine karşı çıktıkları için bizi karalama çalışıyor’ diye.”

    Şu anda o kişinin tutuklu olduğunu söyleyen Rota “Onun yönetim kurulundaki kardeşi de arkadaşım olmasına rağmen aynı şekilde davranmıştı. Keşke isimlerini verseydim, 2-3 gün gözaltında kalırdım ama belki çok daha fazla insana faydam olurdu diye düşünmüyor değilim” diyor.

    Rota’nın şu sözleri önemli: “Geçtiğimiz sene Kasım ayında yapılmış olsaydı mağdur sayısı belki de bunun 5’te 1’i olacaktı. Son aylarda trene atlayan o kadar insan var ki... Bu kadar vebal geç kalmaktan. O yüzden ben denetleyici otoriteleri suçlamayı hiç bitirmeyeceğim, hiç durmayacağım. Çünkü çok büyük bir ihmal var. Yargının dolandırıcılarla yetkililer arasındaki baz kayıtlarını, ilişkilerini incelemeli” dedi.


    8 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR