KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Büyüyünce dolandırıcı olucam! İskender Öksüz

    Fon dolandırıcılığının etkileri konuşuluyor. Daha çok bizim hisse senedi piyasasına, tasarruf fonlarına, Türkiye’nin risk primine ve aynı şeyin başka söyleyişi olan yabancı sermaye girişine – girmeyişine – etkisini... Döviz borçlanırken vereceğimiz absürt faizlere etkisini...

    Bunlar, atılan nükleer bir bombanın doğrudan yıkım etkileri gibi. Şok dalgası, ısı dalgası…

    Nükleer bombaların uzun erimli bir başka tahrip etkisi daha var. Nükleer döküntü, fallout… Bu hemen değil gecikerek ortaya çıkar. Hastalık şeklinde, sık sık kanser şeklinde... Maruz kalanların çocuklarını da etkiler. Yıkım, nesiller boyu sürer.

    Dolandırıcılıklar, hele siyasileri de şüphe altında bırakan dolandırıcılıklar… Hele hele devlet kurumlarını, devlet mekanizmalarını bazen ihmalleriyle bazen icralarıyla zan altında bırakan dolandırıcılıklar. Bunların yalnız bizi değil, çocuklarımızı, torunlarımızı da etkileyen, ahlâklarını hasta eden döküntüleri var.

    MAHALLENİN NAMUSSUZLUĞU

    En son bir yıl önce yazmışım. Daha öncekiler de var. Arama motoruna, “Mahallenin Namusu” yazıp yanına da ismimi yazarsanız bulursunuz. İlk paragrafı şöyle:

    “‘Mahallenin namusu’, tarihî şehir hayatımızın önemli bir değeriydi. Acaba neden? İnsanların, komşularının davranışlarına bu hassasiyeti neden? Kendilerini ilgilendirmeyen davranışlarına? Çünkü şuurlu veya şuursuz şunu biliyorlardı: Namussuz mahalle, namussuz gençler yetiştirir. Sonra o gençler namussuz yetişkinler olur ve namussuzluk bir sarmal hâlinde yükselir. Bütün mahalle namussuzluk bataklığına gömülür.”

    Birkaç defa Columbia Üniversitesi Kültür Psikolojisi Profesörü Michael Morris’in Tribal kitabına atıf yaptım. Her bahsedişimde de “Hâlâ Türkçesi yok.” diye hayıflandım. Sağ olsunlar Domingo Yayınevi, geçen temmuzda eseri, Kabile başlığıyla yayımlamış. Prof. Morris, araştırmalarında insanların toplumda üç şeye uyum gösterdiğini belirlemiş: Çevresindeki diğer insanların yapıp ettiklerine, yaşayan toplum önderlerinin yapıp ettiklerine ve geçmişteki toplum önderlerinin yapıp ettiklerine. Burada “önder” derken, yalnız siyasetteki önderleri değil, sanatta, düşüncede, toplumu toplum yapan bütün alanların önderlerini kastediyorum.

    Bu üç etki olumluysa fertler de o davranışları benimsiyor. Tersi de doğru. Olumsuzluklar mahalleyi gerçekten namussuz mahalle yapıyor.

    AMA HERKES YAPIYOR

    Suçüstü yakalanan, daha kötüsü yakalanmayanın ilk savunması böyledir: Ama herkes yapıyor. Bunun şeddelisi de var: Ne yani, el âlem deveyi hamutuyla götürürken ben şu kadarcık rüşvet almışım, bu kadarcık yürütmüşüm, çok mu? İşte bunlar, namusunu kaybetmiş mahallelerin işaret fişekleridir. Nedense bizdeki “muhafazakârlık” mahallenin bu alanlardaki namusunu muhafazaya pek aldırmaz. Hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk namus anlayışlarının kapsama alanı dışındadır. Tıpkı edebiyat, sanat, mimari, şehircilik mirasımızın da muhafazakârlık anlayışlarının kapsama alanı dışında kalması gibi.

    Büyüyünce ne olacaksın evladım? Google gibi, Yapay Zekâ gibi, Amazon gibi bir yeniliğin mucidi olacağım, onlarla yarışıp onları geçeceğim… Böyle cevaplar alır mısınız? Sorun da bir deneyin bakalım.

    Gelecek nesillerin, çocuklarımızın, torunlarımızın hayalleri... Gelecek deyip de rahatlamayın. Google’ı, Facebook’u üniversite öğrencileri kurdu. Kırk yıl sonrasını söylemiyorum. Hemen yarını, hatta bugünü anlatıyorum.

    SİZDE BİR TÜRLÜ BİZDE BİR TÜRLÜ

    Büyüklere sorun. Para kazanıp zengin olmak isteyen büyüklere. Yeni kurulmuş yenilikçi şirketler bulup onlara yatırım yapmayı mı düşünüyorlar? Hani ABD’de Silikon Vadisindeki gibi. Gözümle gördüm: Silikon Vadisi’nde sadece Intel, Apple, NVIDIA ve Alphabet (Google) yok. Bunlar gibi olacak yeni yetme teşebbüsleri bulup onlara ortak olmak isteyen yatırımcıların da avlanma alanı. Kahvehaneler, gençler ve gençlere kulak kabartan şişkin cüzdanlı amcalarla dolu. Silikon Vadisi olmak için büyük hayal kuran gençler yetmiyor. O hayalleri destekleyecek akıllı yatırımcı da gerekiyor.



    6 min
  • AK Parti'den bir Borsa İstanbul paylaşımı niye gelmedi? Akif Beki

    İktidar partisinin Ekonomi İşleri Başkanlığı, resmi X hesabından Sermaye Piyasası Kurulunun görev ve yetkilerini paylaşmıştı.

    Oraya bakınca Ponzi yöntemiyle borsada saadet zinciri dolandırıcılığı yapılırken SPK’nın nasıl müdahale edebileceğini görebiliyordunuz. Ve hangi müdahalelerde geç kalındığını.

    Hâliyle AK Parti Ekonomi İşleri Başkanlığından Borsa İstanbul yönetiminin görev ve yetkileri için de benzer bir hatırlatma beklenmez mi?

    İki gün geçti, dün son baktığımda hâlâ öyle bir paylaşımları yoktu.

    Borsa İstanbul sitesine girince şunu buluyorsunuz meselâ:

    “Borsa İstanbul’un başlıca amacı ve faaliyet konusu; ... sermaye piyasası araçlarının... serbest rekabet şartları altında kolay ve güvenli bir şekilde, şeffaf, etkin rekabetçi, dürüst ve istikrarlı bir ortamda alınıp satılabilmesini sağlamak...”

    “Misyonumuz” denilerek şu da belirtiliyordu:

    “Tüm yatırımcılar için güvenilir, şeffaf, etkin, adil, yenilikçi, rekabetçi ve sürdürülebilir bir işlem platformu sağlamak”.

    Foncuların balon şişirerek yapay fiyat oluşturması, içi boş hisse değerlerini yüze, bine katlaması güvenilir, şeffaf, âdil ve sürdürülebilir alım satım şartlarını sağlama tarifine sanki pek uymuyor.

    AK Parti’nin SPK ile ilgili paylaşımındaki garabeti “fon dolandırıcılığında Şimşek günah keçisi mi” başlığıyla sorgulamıştım.

    Şöyle garabetlerdi...

    Altında dört isim etiketlenmişti. İkisi, ekonomiden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Nihat Zeybekçi ile yardımcısıydı.

    Diğer iki hesap ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile İletişim Başkanlığına aitti.

    Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek etiketlenmemişti. Bir tuhaflık sezmiştim.

    Fark etmiştim ki, AK Parti Ekonomi İşleri Başkanlığı, ekonomiden sorumlu bakanlarını diğer paylaşımlarında da yok saymış.

    Araları mı açıktı? Politikalarda uyuşmazlık veya şahsen hedef alma dışında neyle açıklanabilir? Anlam verememiştim.

    Borsa İstanbul’un da görev ve yetki alanına giren bir manipülasyon skandalıyla çalkalanıyor ortalık...

    Ama AK Parti Ekonomi İşleri Başkanlığı, SPK’nın yapması gerekenler arasında ne yapıp ne yapmadığını gösteriyor da Borsa İstanbul’unkini göstermiyor.

    Fesüphanallah...

    Tarihin en büyük piyasa dolandırıcılıklarından biri Borsa İstanbul’da patlamış. Elekten deve kafilesi geçmiş...

    Zeybekçi’nin ekonomi başkanlığı ise sosyal medyadan SPK’nın görev ve yetkilerini hatırlatıyor da başka bir şey hatırlatmıyor, Borsa İstanbul yönetiminden bahsetmiyor bize. Ne düşünürsünüz?

    Ekonomiden sorumlu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ne demeye çalışıyor olabilir?

    Şimşek’in günah keçisi seçildiği, kurban isteyenlerin önüne atıldığı yorumlarına hiç mahâl vermeyebilirlerdi.

    Kaldı ki bu şüphe ve çıkarımlar dillendirildikten sonra da önünü almaya kalkışmadılar.

    ‘Nasıl isterseniz öyle anlayın’ tavrından mı?

    Demezler mi, bir koyundan iki post çıkarma hesabı gibi anlaşılsa bile kim, ne isterse onu mu düşünsün?

    Kimi, Zeybekçi’nin fon dolandırıcılığında siyasi sorumluluğu partilerinden uzaklaştırma çabasına verdi.

    Kimi de yerinde gözü olanların fırsattan istifade Şimşek’in altını oyma gayretkeşliğine yordu.

    Hâlâ aynı yerdeyim. Umarım her iki çıkarım da yanlıştır. Milletin canını yakan bir yönetim sorunundan yararlanma, iç iktidar mücadelesine veya koltuk kavgasına âlet etme hesabı yapılmıyordur.

    Gelin görün ki AK Parti Ekonomi İşleri Başkanlığı bu tür çıkarımları bertaraf etmek için parmağını oynatmıyor. SPK paylaşımını, Borsa İstanbul yönetiminin görev ve yetkilerini hatırlatarak sürdürmemeleri de yardımcı olmadı.

    4 min
  • Dünyanın en etkili 13’uncü ekonomistinin Mali Şube’de ne işi vardı? Yıldıray Oğur

    2020 yılında Altınbaş Üniversitesi’nin resmi hesabından üniversite için gurur verici bir haber paylaşıldı.

    Üniversitenin rektör yardımcısı dünyanın en etkili 100 ekonomisti arasında 13’üncü olmuştu.




    Rektör Yardımcısı Profesör Emre Alkin’i akademi, ekonomi ve medya dünyasından tanıyanlar bu büyük başarısını günlerce sosyal medyada tebrik etmişti.



    Peki kimdi, Prof. Alkin’i dünyanın en etkili 13’üncü ekonomisti seçen Richtopia?


    Hala Altınbaş Üniversitesi’nin resmi hesabında olan haberde linke tıklayanları bir sürpriz bekliyor.


    Çünkü artık Richtopia diye bir site yok.


    Archive.org’dan Richtopia’ya girince Alkin’in başarısı daha net olarak görünüyor.


    Çünkü listede Emre Alkin 13’üncü iken Dani Rodrik 15., Ben Bernanke 16. Larry Summers 18., Nobel ödüllü Robert Shiller 24. sırada.


    Sitenin amatörlüğü listeye girenlerin fotoğraflarının düşük çözünürlülüğünden hemen anlaşılıyor.


    Ama sonra en etkili romancılar, en etkili iş insanları, en etkili siyasetçiler diye onlarca farklı liste yaptıklarını görüyorsunuz.


    Mesela en etkili romancı seçilen Paulo Coelhe, Facebook hesabından siteye teşekkür bile etmiş.


    Listenin tam adını okuyunca mevzu aydınlanıyor: “The 100 Most Influential Economists Online”


    Yani dünyanın en iyi ekonomistleri değil, internetteki en etkili ekonomistler listesi bu.


    Bu listede akademik yayınlara, atıflara, bilimsel çalışmalara bakılmıyor, sosyal medya takipçileri, etkileşim, haberlerde görünürlük, Google’da ismin aranması, LinkedIn takipçileri ve genel dijital görünürlük gibi kriterlere bakılıyor.


    Diğer listeler de böyle yapılıyor.


    Peki kim bu Richtopia, sahibi kim?


    Aslında site bir şirketin ya da kurumun değil. Bir kişinin.


    Adı Derin Çağ.


    Zaten kendisini hiç gizlemiyor. Her sayfada adı var. Listede sıralamaya girenlere de bizzat kendisi X’ten bunu haber veriyor.

    Önce kod adı sanıyorsunuz ama değil. Lefkoşeli genç bir Kıbrıslı Türk Derin Çağ.




    Ekonomi eğitimi yok. Kendi CV’sine göre Middlesex University’de Music Business Management eğitimi almış. Oxford Mezunu olduğunu da yazmış ama bakınca Oxford’da bağlı bir iş okulunda bir programda bir yıl eğitim aldığı anlaşılıyor.


    İlgi sahası geniş; yapımcı, yayıncı, halkla ilişkiler uzmanı, komedyen…


    Ama son işi hepsinden dikkat çekici.


    Derin Çağ bugün “En Derin” adıyla bir rapçi.



    2024 tarihli haberlerde Milli Gazete onu “Türkçe Rap’i uluslararası seslerle buluşturan yenilikçi”, Kocaeli Gazetesi “Türkçe Rap’in yeni sesi”, Olay Medya ise “Türkçe Rap’e yenilikçi bir dokunuş” diye tanıtıyor. Sabah’ın Günaydın ekinde de haber olmuş.


    Instagram hesabında bunları gururla paylaşıyor.





    Sayfasında gururla paylaştığı başarıları arasında Richtopia sitesinde 2020 yılında en etkili 13’üncü ekonomist seçtiği Emre Alkin’in bu büyük başarıyı duyurduğu paylaşımları da var.


    Alkin, dünyanın en önde gelen 20 ekonomisti arasında gösterilmesini resmi Türkçe ve İngilizce biyografisine de gururla eklemiş.


    Alkin’in biyografisinde en ilginç yer burası değil ama.


    Emre ve Kerem Alkin kardeşler 80’li yıllarda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olmuş.


    Şanslı öğrencilermiş. Çünkü babaları Prof. Dr. Erdoğan Alkin, aynı yıllarda bu fakültenin en ünlü hocalarından biriydi.


    Alkin kardeşler master ve doktoralarını da 90’lı yıllarda hala babalarının hoca olduğu İktisat Fakültesi’nde tamamlamışlar.


    Daha da ilginci, her iki kardeşin birkaç yıl arayla tamamladıkları master ve doktoralarında tez danışmanları da aynı kişi.


    Hayır babaları değil. Ama babalarının oda arkadaşı ve çok yakın dostu Prof. Dr. Ali Özgüven.


    İki kardeşin akademik kariyerlerindeki tuhaf benzerlikler bunla da sınırlı değil.


    Kerem Alkin, 1987 yılında, kardeşi Emre Alkin ise 1991’de mezun olur olmaz İktisat Fakültesi’ne asistan olarak girmişler.


    Bir lisans mezunun hemen asistan kabul edilmesi büyük başarı. Hem de bu tarihte iki kez bu iki kardeşin başına gelmiş.


    Ama bu hızlı akademik kariyer burada da bitmiyor.



    14 min
  • New York’ta Filistin damgası - Osman Sert

    Bu yıl 81’incisi düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, ne kadar sembolik görülürse görülsün, gerek katılımcıları gerek diplomatik işlevi açısından hâlâ önemli. Dünyaya barış getirmek ya da barışı korumak gibi iddialı hedeflerinin çok uzağında kalsa da BM’nin sadece yıllık toplantısı bile küresel diplomasi ve eşitler arası ilişki anlamında hiç de küçümsenecek bir olay değil.

    Tabii bu hafta New York’ta olup biteni anlamak için hayatında ilk kez Türk Evi’nin BM binasına ne kadar yakın olduğunu görüp hayret nidalarıyla Amerika’yı keşfedenleri kendi heyecanları ile baş başa bırakıp gazetecilik adına müzikler eşliğinde yayınlanan videoları da kaydırarak ilerlemek gerek.

    BM’nin fonksiyonunu, mevcut yapısını ve neredeyse bir asır öncesini temsil eden karar mekanizmasını eleştirmek normal ve gerekli. Ancak BM’nin varlığını sorgularken fotoğrafta hiç olmadığı bir çerçeveyi de düşünmek gerek. AB ve NATO gibi fonksiyonel kurumlara üye olmayan birçok orta ve küçük ölçekli ülkenin uluslararası varlık gösterip diğer üyelerle temas ettiği, Genel Kurul vesilesiyle tüm dünyaya seslenebildiği tek platform hala BM kürsüsü. Mevcut yapıyı topa tutmak için harcanan paranın yerindeliğinden diplomatik misyonuna kadar onlarca eleştirilecek nokta var. Ancak mevcut sistemde Trump’ın kibrine ve Mahmud Abbas’a vize verilmemesine rağmen İran dahil dünya temsilcilerinin kendisini anlattığı bir platform olarak hala anlamlı. ABD Abbas’a vize vermedi ama Genel Kurul 152 oyla cideo ile konuşmasını onayladı. Sistemin arızalarının temelinde ise ABD’nin veto gücünü istediği gibi kullanmasının ötesinde diğer ülkelerin Abbas’ı dinlemek için Cenevre’de alternatif toplantı düzenlemek gibi işlevsel bir alternatif geliştirmiyor olmaları yatıyor. Bir araba firmasının reklamına benzeyecek ama daha iyisi gelene kadar eldeki imkân bu.

    BM İkinci Dünya Savaşı sonrası Pax-Americana’nın inşa ettiği ya da onu inşa eden kurumlardan biri. Şimdi ise ABD’nin sistemsel yokluğuna rağmen var olma mücadelesi veriyor. Washington’un nasıl bir dünya istediğine dair kendisinin de bir cevabının olmadığı, daha önce transatlantik eksen üzerinden konum belirleyen ülkelerin önemli bir kesiminin de arayışlarını sonuca vardıramadıkları bir Batı var elimizde. G20, P5, G7 gibi rakamların içeriksizleştiği küresel sistem sadece iki süper gücün, Çin ve ABD’nin G2 rekabetine sıkışma potansiyeli taşıyor. Çin tarafı ise dünyanın kalanına kendi ekonomik kalkınmasının ve bölgesel hegemonyasının dışında medeniyet ya da siyasal perspektif sunmuyor.

    Dolayısıyla bu seneki toplantıda da şimdiye kadar liderlerin yaptıkları konuşmalar ortak bir güvenlik vizyonu ya da sistem perspektifi sunmaktan ziyade bireysel pozisyonları kayda geçirdi. Buna rağmen ortak vurgulardan bahsetmek mümkün. Her zaman olduğu gibi ilk gün konuşan Brezilya Devlet Başkanı Lula ve Cumhurbaşkanı Erdoğan sistem eleştirisi ve Filistin vurgusu ile genel tonu belirlediler. Lula Küresel Güney kampına yazılabilse de hala Batı kampında yer alan Türkiye’nin Filistin başlığında çıtayı yukarı koyan bir başlangıç yapması sonrasında gelecek aktörlerin daha ortadan konuşmasına pek imkan bırakmadı.

    Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un elini kürsüye vurarak “Gazze konusunda hareketsiz kalırsak ne kadar inandırıcı olabiliriz? Hepimiz utanmalıyız.” benzeri sözleri genel kurulda alkış aldı. Sorun Fransa’nın klasik söylem ile eylem açığı. Filistin adına ses yükseltip Müslümanların Fransa’da eğitim hakkına sınırlar getirmek hiçbir şey değilse tutarsızlık. İngiltere Başbakanı Andy Burnham ilk kez seslendiği BM kurulunda –ki İngiltere adına neredeyse her sene başka isim konuşuyor- “Birleşik Krallık geri döndü.” ruhuyla İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’de yaptıklarını eleştirdi. Macron’un aksine İsrailli yerleşimcilere karşı ilan edilen sert yaptırımlar nedeniyle Burnham’ın sözlerinin altı daha doluydu.

    7 min
  • Mekke İttifakının pozisyon tartışması - Ahmet Taşgetiren

    Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan arasında “Mekke İttifakı” imzalandığında akla gelen ilk soru, “Bu İttifak’ın kime karşı oluşturulduğu” yönündeydi. Akla ilk gelen cevap da “İran’a karşı” olduğu yönündeydi. Türkiye böyle algılanmasını istemiyordu ama gündemde İran savaşı vardı ve Suudi Arabistan ile İran yer yer “sıcak temaslar”da bulunuyordu. Gerekçesi de İran’a saldıran ABD’nin bu işi zaman zaman Körfez ülkeleri ve Suud üzerinden yapıyor olmasıydı.

    Mekke İttifakı ile gündeme gelen ikinci soru, üye ülkelerden birisine saldırı olduğunda “İttifak Anlaşması gereği” yardıma gidilip gidilmeyeceği yönünde idi.

    Diyelim İran’la yürüyen sıcak savaş ortamında, yer yer devreye giren Husi saldırıları içinde Suudi Arabistan’a, ya da Hindistan ile yaşanan gerilim içinde Pakistan’a yönelik saldırı olduğunda Türkiye yardım edecek miydi?

    Bu süreçte bir gün Mekke semalarında İHA’lar görüldü. İHA’ların Yemen’den, Husilerden geldiği iddia edildi. Suudiler’den yardım talebi gelmedi, gelseydi ya da ilerde böyle bir durum olduğunda Türkiye ne yapacak?

    Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bir tv programında bu yöndeki soruya “Askeri ihtiyaçlar özellikle belli teknik konularda olabilir. Bunu da karşılama yönünde bir sıkıntımız olmaz” gibi bir cevap verdi. Fidan’ın İttifak yorumuna göre ortaklara yardım “askeri ihtiyaçlar ve belli teknik konular” çerçevesinde kalıyor. Asker gönderme gibi ileri boyutlar henüz konuşulmuyor.

    Tabii, bu bile birilerinin “Yanında yer alma”, başkalarıyla da “karşı karşıya gelme” durumunu oluşturuyor.

    Bölgede sıcak bir çatışma var. Taraflar İran, onun müttefiki Yemen – Husiler, karşıda Amerika – İsrail var, bu ikili de İran’a saldırıların bir kısmını Körfez ülkeleri ve Suud üzerinden gerçekleştiriyor.

    Türkiye başından beri “Tarafsız” bir yerde durmaya çalıştığı kanaatinde. Ama;

    -İsrail’e karşı belirgin ve sert bir karşı pozisyonu var. Bunu hazırlayan pek çok gerekçe de var: Gazze vahşeti, içerde Batı Şeria’da yapılanlar, Kudüs, Mescid-i Aksa gerilimi, İsrail’in yayılmacı politikaları, Suriye’de karşıt pozisyonlar.

    -Amerika ile ilişkileri iyi tutma çabasında. Trump’la “Dostum” söyleminin devam etmesinde yarar umuluyor. ABD ile pek çok sorunlu alan var, bunların Trump gitmeden hale yola konulması ümidiyle hareket ediliyor.

    -Ama güncel durumda Amerika ile İsrail İran’a birlikte saldırıyor. Bu Türkiye’nin “tarafsızlık pozisyonu”nu zorluyor. Bunun en son örneği, Amerika’nın İran’a karşı başlattığı “ekonomik abluka”nın ilk planda Türkiye’ye de yansıması.

    Amerika – Trump, İran’ı sıcak savaşta yenemedi, İran, Hürmüz Boğazını stratejik silâha dönüştürerek kelimenin tam anlamıyla Trump’ı çıldırttı, hatta bizzat kendi kamuoyunda “Bu işte İran kârlı çıktı” tarzında bir algı oluştuğu da biliniyor.

    Bu arada Husilerin, İran’la paralel biçimde Babül Mendep Boğazını kontrol ediyor olması, Hürmüz’den sonra enerji yolları açısından ikinci bir “darboğaz” oluşturdu.

    -Evet, ekonomik ambargonun ilk nükleer toz bulutları Türkiye – İran ilişkilerine yağmaya başladı.

    Türkiye’de 40 yıldır faaliyet gösteren İran kaynaklı Bank Mellat kapatıldı.

    Mahan Air’in Türkiye uçuşları iptal edildi.

    Türk Hava Yolları’nın İran seferlerinin iptal edileceği açıklandı.

    Türk Golden Global Yatırım Bankası ABD tarafından kara listeye alındı.

    ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 23 Eylül’den itibaren İran Hava Yollarının dünya genelinde iş göremez hale getirilmesini amaçladıklarını açıkladı. Aksine hareket eden ülkeler de ABD tarafından kara listeye alınacak.

    7 min
  • Okyanusta bir damla: 65 milyon dolarlık vurgunun öyküsü - İsmet Berkan

    Çoğumuz borsaya ve borsada oluşan değerin ne demek olduğuna yeterince aşina değiliz; o yüzden fon soygununu kavramakta da zorluk çekiyoruz.

    Örneğin deniyor ki, tasfiyeye alınan fonların tasfiye günkü değeri 17 milyar dolar.

    Evet ama bu sanal bir para. O günden bugüne bu fonların içindeki hisse senetlerinin değeri düştü, dolayısıyla o toplam miktar da azaldı.

    Hisse senedinin değeri sürekli değişebildiği, bu fonlardaki hisselerin ise arkasındaki dopingi kaybedince fena halde düşmesi mukadder olduğu için toplam miktar konusu hep tartışılacak.

    Evet bu miktar sanal bir miktar ama işin içinde gerçek para da var. Fonlara yatırılan paralar, ilk yatırıldıkları anda gerçekler mesela. Birisi cebinden çıkarıp o parayı koyuyor.

    Fonların birbirlerinden borç aldıkları veya verdikleri paralar da gerçek.

    Fonlar batmazdan önce buralardan parasını çekenlerin aldıkları para da geçek para.

    Bir de fon yönetim şirketlerinin bu değeri sanal ve şişik fonları işlettikleri için andıkları yüzde 2’lik ücretler de gerçek. Tera mesela bir fonundan geçen yıl 13,5 milyar lira fon yönetim ücreti almıştı. Bu, gerek bir paraydı.

    “Vurgun” diye bir şeyden söz edeceksek işte bu fonlardan çekilen gerçek paraların peşine düşmemiz lazım.

    Bugün size bir ara toplam büyüklüğü inanılmaz miktarlara ulaşmış olan dolandırıcılık içinde yaşanan, sözde tümüyle yasal ve tümüyle gerçek paraya dayalı bir işlemi anlatacağım.

    Önce biraz geriye dönelim, 2025 yılının Şubat ayına. Destek Faktoring adlı şirket halka açılıyor. Şirketin yüzde 25 hissesi, hisse başına 46 liradan satılıyor. Toplam satış bedeli 3 milyar 915 milyon lira.

    Bu hisseler, manipülatif işlemlerle kısa sürede bir füze hızıyla yükselmeye başlıyor. Aradan sadece 1 yıl geçtiğinde, 46 liralık hissenin fiyatı borsada 800 lirayı geçmiş durumda. (Daha sonra aynı hisse daha da yukarılara gidecek ama bizim için önemli olan bu yılın Şubat ayındaki değeri.)

    Şirketinin yüzde 25’ini halka açmış olan destek Faktoring’in patronu Altunç Kumova, şirket hisselerinin bu denli yükselmesi hakkında savcılıkta verdiği ifadede “Evet, bahsetmiş olduğunuz rakam anormal bir rakamdır. Fakat şirket sahibi olarak bu durumda ne yapacağımı bilmiyordum. Hisse değeri ve satışıyla ilgilenmediğim için tamamen şirketimin ticari faaliyetlerine odaklandığımızdan bu anormal durumla ilgili herhangi bir sorgulama işlemim olmadı” diyor kendi masumiyetini anlatırken.

    Ama aslında Kumova ne yapacağını biliyormuş ve sorgulama da yapmış.

    Halka açılma sonrası 1 yıllık hisse satma yasağının süresi dolar dolmaz Tera Yatırım’la yeniden masaya oturuyor ve yüzde 5’lik hisse satmak istiyor. Tera Yatırım, “Yüzde 5 değil yüzde 1 sat” diyor; o da şirketinin hisselerinin yüzde 1,17’lik kısmını daha satıyor.

    Kaç liradan?

    Kumova, savcılıktaki ifadesinde “Hisse değeri yaklaşık 800 TL civarındayken, yüzde 20 iskontolu şekilde yaklaşık 700 TL civarında hisse sattık” diyor.

    1 yıl önce şirketinin yüzde 25’i için 3 milyar 915 milyon lira alan, yani o günkü kurla yaklaşık 110 milyon doları cebine koyan Kumova, 1 yıl sonra aynı şirketin sadece yüzde 1,17’si için 2 milyar 811 milyon lira alıyor. O günün dolar kuruyla 65 milyon dolar yani.

    Başlangıçtaki 110 milyon doları saymayalım; o piyasanın (ama doğru ama yanlış) Kumova’nın şirketine biçtiği değerdi. Ama Şubat 2026’da elde ettiği 65 milyon dolar işte bu vurgunun önemli bir parçasıydı ve gerçek bir paraydı.

    Düşünün, yüzde 1,17 değil de sahiden yüzde 5 satsaydı 300 milyon dolardan fazla parayı cebine atacaktı.

    Bakın, Destek Faktoring’de yaşanan ve gerçek paranın kullanıldığı bu olay, koca okyanusta sadece bir damla.

    Mekanizmanın nasıl işlediğini daha iyi görün diye anlattım.

    7 min
  • Yakarım, yakarım, Roma’yı da… Fehmi Koru

    Herhangi bir sebeple İran’a gitmeniz gerekse bayağı bir zahmete katlatmak zorundasınız.

    ABD’nin geçen hafta aldığı ek yaptırımlar hava sahalarını İran uçaklarına kapatma zorunluluğu olarak algılandı ve uygulama öyle başlatıldı. İran’a seferlerini durdurmayan havayollarının ülkelerine de yaptırım uygulanacağı tehdidi Washington’dan gelince, durum değişti.

    Günde birkaç İran’a seferi bulunan havayollarımız uyarıya uydu.

    Kararın İran ekonomisine zarar vermeyi amaçladığı duyuruldu; oysa esas zarar, uçuşlarını durduran havayollarına ve ülkelerine…

    Yeni yaptırımlar, savaşın bundan sonrası için ipucu sağlıyor…

    Donald Trump’ın ağzından son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz “İran’ı yoketme” tehdidini hayata geçirme öncesi bir tedbir olabilir bu.

    İsrail’de Netanyahu’nun 27 Ekim’de, ABD’de de Trump’ın 3 Kasım’da, siyasi gelecekleri açısından kritik birer seçim var.

    Her ikisinin de sandıkta cezalandırılmaları ve iktidarı daha önce olduğu güçte ellerinde tutamaz hale gelmeleri büyük ihtimal.

    Savaşı tırmandırmak işe yaramadı. Trump’ın ve Netanyahu’nun seçmenleri savaşın kazanılarak bitirilmesinden başka bir gelişmeye prim vermeyecek kadar gözü dönmüş hale getirildiler.

    Netanyahu ve Trump gibiler iktidarları gidecekse dünyayı bile ateşe verebilir…

    Birleşmiş Milletler’in (BM) ülkesindeki varlığından rahatsızlık duyduğu bilinen Trump’ın BM yıllık açılış toplantısındaki konuşmasına, mesajlarını vermek için ABD’ye gelen devlet başkanları ile ikili ve toplu görüşmelerinde sarf ettiği sözlere baktığımda da, bir büyük saldırıya hazırlanıldığı havasını alabiliyorum.

    “Ya anlaşırlar ya da yok edilirler” tarzındaki her yöne çekilebilecek ifadelere rağmen hem de…

    Korkutup masaya oturtma amaçlı da olabilir tehditler…

    Netanyahu’nun gözünü kan bürümüş; İran’da ne yapılmasını istediğine Gazze’de yaptıkları ışık tutuyor zaten… İnsan hayatının onun gözünde hiçbir değeri yok…

    Filistinli ise de ölecek olanın değeri yok, İranlı ise de…

    Trump ise kendi ülkesinin hangi değerler üzerinden dünya liderliği iddiasını sürdürdüğüne zerre kadar önem vermeyen biri… Bırakın dünya tarihinde kim kimdir bilgisini, ABD’nin kurucu babalarının neyi temsil ettiğinden de habersiz görünüyor…

    Ya da, onların kendi tarihleri tarafından dünyaya tanıtılan olumlu yüzlerini önemsemiyor, kölecilikten CIA eliyle başka ülkelerin içişlerine müdahaleye kadar varan karanlık taraflarından hayranlık duyuyor Trump.

    İkinci Dünya Savaşı’nda, sona yaklaşılırken, Japonya’da İmparator’un teslim olmaya hazırlandığı istihbaratı kendisine geldiği halde, Başkan Franklin D. Roosevelt, sırf yeni icat nükleer gücü denemek için, Hiroşima ve Nagasiki üzerine atom bombaları göndermemiş miydi?

    O iki kent yerle bir olduğu gibi 220 binden fazla Japon da bombalar altında hayatlarını kaybetmişti.

    Beyaz Saray’da günlük savaş raporu alırken, Trump, İkinci Dünya Savaşı’nı resmen bitiren o iki bombayı hatırlıyorsa şaşırmam.

    Geçen hafta, Amerikalı muhafazakar gazeteci Tucker Carlson ilginç bir bilgi paylaştı sosyal medyada.

    Onun ardından, New York Times (NYT) da, Carlson’un verdiği bilgiyi geliştirip ayrıntılı bir habere dönüştürdü…

    Bilgi şu: Trump yönetimi önümüzdeki aylarda İsrail’e toplam maliyeti 2.8 milyar dolara varacak tam 40 bin adet birer tonluk Mark 84 ve Blu-117 bombası göndermeye hazırlanıyor…

    Gazze’de yerle bir edilmiş binalar manzarası var ya, onların çoğu aynı türden bombaların vahşetini yansıtıyor. İsrail, stoklarında bulunan o bombaları Gazze üzerine göndermişti.

    ABD, 2025 yılında, önceki dönemlerde aldıklarından sekiz kat fazla sayıda o bombalardan yollamış İsrail’e…. Şimdi yirmişer bin adet Mk-84 ve Blu-117 bombaları İsrail’e gönderecek Trump…




    6 min
  • Yeni politika İran’la arayı açmak mı? Mustafa Karaalioğlu

    Yakın dönemdeki örnekler gösteriyor ki ABD bir ülkeye zarar verebiliyor ama asla sonuç alamıyor. Irak ve Afganistan işgali dahil ABD yönetimlerinin bazen savaş yoluyla son derece vahşi ve acımasız, bazen de ekonomik güç kullanarak denediği hamlelerin sonucu istediği gibi olmuyor. Evet, yıkıcı bir gücü var ve istediği olmadığında da siyasi maliyet ödemeden ellerini yıkayıp oradan çıkabiliyor ama düşündüğü siyasi sonuçlar fiyasko derecesinde hedefinden sapabiliyor. Özellikle İslam ülkelerine yönelik girişimleri başarısızlık serisi… Ardında bıraktığı yıkım o ülkeye ve bölgeye barış getirmediği gibi yeni düşmanlıklar ve gerilimler üretiyor. Bu da malum, ABD’nin umurunda bile olmuyor.

    Öteden beri belirli dozda devam eden ve şimdilerde Trump yönetiminin akıl ve hesap tanımayan hamleleriyle savaşa kadar varan İran dosyasını da böyle değerlendirmek faydalı olur. ABD, bombardımanlarla İran’a büyük zarar verdi ama nihai hedefi olan rejim değişikliğini sağlayamadı ve hatta bir ölçüde bunun imkansız olduğunu tecrübe etti.

    Ne var ki Trump yine denemeye devam ediyor ve şimdi de İran’a yönelik tam izolasyon istiyor, dünyayı da kendisine yardım etmeye çağırıyor. Bu çağrıya eşlik eden bir ABD iç siyaseti gerçeği var. ABD Başkanı an itibariyle kasım ayındaki ara seçimlerde halk desteğini kaybetme ihtimali yüksek bir lider durumundadır. Seçimi kaybederse sadece topal ördek olmakla kalmayacak, kaybın şiddetine göre kendi partisi tarafından bile, başta Epstein dosyası olmak üzere birçok sebeple ağır ve taşınmaz bir yük haline gelecek. Büyük ihtimalle görevinde kalmaya devam edecek ama eski gücünde olamayacak. Süreç böyle gelişirse İran politikasının gevşemesi ve zaten sınırlı olan destekçilerini biraz daha kaybetmesi kaçınılmaz olacak.

    Büyük ihtimalle Trump sonrası -yani en geç iki sene sonra- ABD’nin başarısız ve beceriksiz İran politikası da sakinleşecek ve diplomatik kanallara havale edilecek.

    Yani, Trump’ın ileri geri ve tutarsız açıklamalarını ayıklarsak ABD’nin İran’a yönelik izolasyon veya savaş projesi fikirsiz ve pamuk ipliğine bağlıdır.

    Bu durumda Türkiye’nin izolasyona hızla katılması; bir İran bankasının ve bir İran havayolu şirketinin faaliyetlerini yasaklaması iyi bir tercih gibi görünmüyor. Mekke Anlaşması’nın aslında İran’ı hedef aldığına ve anlaşmanın ABD’yi fevkalade memnun ettiğine dair analizleri de ayrıca not edelim.

    Esasta değilse bile sembolik adımlarla birdenbire ve görünür şekilde İran karşıtı bloka yaklaşmış görünüyoruz.

    ABD’nin oyun planı hatırına Türkiye ile İran arasındaki ilişkileri bozmaya değmez. İki ülke arasında hiç gereği olmayan ve karşılıklı zarar göreceğimiz bir gerilime dahil olmanın anlamı yoktur. Ortada, sonuç alamayacak ve sonuç alamadığında da faturasını bölge ülkelerinin ödeyeceği bir plan var. Hatta plan değil kontrolsüz öfke… ABD yine elini yıkayıp çıktığında bölge ülkeleri başbaşa kalacak. Bu da İran’a karşı girişime dahil olmamamızı, soğukkanlı kalmamızın daha isabetli olacağını anlatıyor. Hatta, bırakın izolasyonu, hep iddia ettiğimiz siyasi gücümüzü kullanıp iki taraf arasında yatıştırıcı rol üstlenmemiz gereğini gösteriyor.

    Suudi Arabistan, BAE ve genel olarak Körfez ülkelerinin İran’la geçmişten gelen ve son dönemde daha da aktif hal alan problemleri olabilir. Bizim bu ülkelerle yakın dostluğumuz da üzerimizde baskı oluşturabilir. Ama aynı zamanda İran’la bazen sahada rakip olsak da her zaman belirli seviyede tuttuğumuz iyi ilişkiler hem bölge hem de Körfez ülkeleri için avantajdır, bunu da kaybetmeyelim. Elbette İran’ın en iyi dostumuz olması gerekmiyor ama İran halkının öyle kalmasının önemini de unutmayalım.

    5 min
  • Mansur Yavaş’ın üçüncü yolu... Akif Beki

    Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Yavaş dün Butlan CHP’sinden ayrıldı. Sürpriz değil, bekleniyordu.
    Görünen gerekçe, butlan yönetimi sözcüsü Müslüm Sarı’nın “kimse kendini CHP’nin üstünde görmemelidir” şeklindeki çıkışması.
    Sarı, CHP’li bir belediye başkanının, yaptıklarıyla ilgili başka parti genel başkanına bilgi veremeyeceğini de söylüyordu.
    Yavaş, belediye projeleri için Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşeceği zaman Yeni Parti lideri Özel’i de önden bilgilendirmişti.
    Sonunda Yavaş, ‘bir rahatsızlık varsa gereğini yaparım’ sözünü tuttu. Kendisini hedef alan bu çıkış üzerine CHP’den istifa ettiğini duyurdu.
    Ama bağımsız devam edecek, vurgularından Yeni Parti’ye geçmeyeceği anlaşılıyor.
    Şu mesajları da veriyor:
    - Bir tepki istifası değil.
    - Kendisini CHP’den üstün görmüyor, öyle davranmadı.
    - Butlan müdahalesi sonrası ayrılık yerine birlikten yana durdu.
    - Muhalefetin ancak bir olursa kazanacağına inanıyor.
    - Seçmeninin iradesine sadık kalacak. Oy verenlerin onaylamadığı parti değiştirmelere karşı.
    - İmamoğlu’na operasyonun başladığı 19 Mart’tan bugüne kadarki süreçte ne dediyse, o siyasi bakış ve tavrının arkasında.
    Muhalif seçmenine bağlılığının altını çizmesi, AK Parti’ye de geçmeyeceğini gösteriyor, bir.
    Siyasi iddiasından vazgeçmiş görünmüyor, o da iki.
    Bunları daha nasıl söylesin...
    Demek ki ne Yeni Parti ne AK Parti, üçüncü bir yol tutturacak.
    Yola bağımsız devam etme kararı, zoru görünce kaçıyormuş gibi sunulamasın istiyor. Süreç yönetimi gibi anlaşılsın...
    Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildiği ya da AK Parti’ye geçeceği manası çıkarılmasın diye titizlenmiş. İstifa açıklamasını bu tarz spekülasyonları dışlamak üzerine kurmuş. Kelimelerini tartarak, hangi anlamlara çekilebileceklerine dikkat ederek, olası ‘yanlış’ çıkarımları önleme özeniyle seçmiş.
    Önünü arkasını hesaplayarak, ince ayarla duyurduğuna bakılırsa zorunlu bir tercihte bulunmuş ve seçmeninden anlayış bekliyor.
    Mazur görülür mü, derseniz...
    CHP’li belediye başkanları için, hem AK Parti’ye geçeceği hem yolsuzluktan tutuklanacağı söylentileri aynı anda yayılır ve ikisinden biri mutlaka gerçekleşirken oluyor.
    Yavaş’ın da kırk katır mı, kırk satır mı; ölümlerden ölüm beğenme seçenekleri arasına sıkıştırıldığına kanaat getirilip getirilmeyeceğine bağlı.
    Seçmeni ona kanaat getirirse ortada konumlanma formülünü, üçüncü bir seçenek olarak akıllıca bulabilir.
    Peki, potansiyel cumhurbaşkanı adaylığının risk ve tehlikelerinden korunurken siyasi iddiasını da koruyabilir mi?
    Şansı denenebilecek hangi formülün başarı garantisi var ki...
    UYARANI DEĞİL SOYANI ENGELLEYECEKTİNİZ
    Bir haftadır kaç X hesabına engelleme getirildiğini takip edemez olduk.
    Engellenenler arasında ekonomist ve yorumcu Uğur Gürses’le Emre Şirin’den ekonomist, siyasetçi Prof. Bilge Yılmaz’a kadar kimler yok ki...
    Biri engellendikçe diğerini açan Emre Şirin, son hesabından haklı olarak soruyordu:
    “Ben dahil hesabı engellenen isimlerin engellenme gerekçesi belli değil!
    Yalan bilgi yok, hakaret yok, dolandırıcılık yok!
    Ortada bir sorun var ve üzerine gidilsin, demek mi suç?”
    Aynı sırada okuyoruz ki, piyasayı dolandırmakla suçlanan foncuların parlatıldığı eski haberlere artık erişelemiyor. Tera Yatırım ve sahibinin başarılarını anlatan haberler, Anadolu Ajansı arşivinden silinmiş. Temizlendikleri iddia ediliyor.
    “Söyleme bilmesinler bu aşkın bittiğini”, “aman kimseler duymasın, aman kimseler bilmesin, sonra düşeriz dillere” gibi şarkı sözlerinden mi etkileniyorlar?
    Yahu, piyasaları endişe ve paniğe sevk eden şey; piyasaların çok fena, acayip pis dolandırılmasıdır. Bunun söylenmesi değil.
    Kimse söylemeyince gerçek değilmiş, hiç yaşanmamış gibi yok mu oluyor?
    Korunanlar kim, koruyan kimler; halkı korumak için ortaya çıkarılması gereken bu.
    Oturup bizle beraber bu rezillikten şikâyet edenler siyasi yetki ve sorumluluk taşıyorsa sorulmayacak mı; e bunlar olurken siz neredeydiniz?

    5 min
  • Hangi kurumun sorumluluğu daha fazla? Elif Çakır

    Türkiye’yi 24 yıldır aralıksız yöneten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi iktidar dönemlerini “çıraklık”, “kalfalık” ve “ustalık” olarak tasnif ettiğini biliyorsunuz. Erdoğan bu dönemlerdeki başarıyı da başarısızlığı da sahipleniyordu, sorumluğundan kaçmıyordu.

    Ama Erdoğan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte şöyle bir tarz benimsedi, fiilen de bu tarz işliyor:

    Mesela iyi giden işlerin başarısı Erdoğan’ın hanesine yazılıyor, bizzat çıkıyor başarılı işleri kendisi açıklıyor, ilan ediyor. İktidar medyası da “Başkan Erdoğan”ın o başarılı işi nasıl takip ettiğini, her aşamasında nasıl emeğinin olduğunu, nasıl talimatlar verdiğini bir, bir haberleştiriyor.

    Kötü giden işlerin açıklamasını ise kamuoyuna ilgili bakanlıklar, kurumlar, valililer hatta kaymakamlar yapıyor, sorumluluklarını üstlerine alıyorlar. İşler kötüye gittiğinde devlet kurumları bir anda bağımsız, özerk bir yapıya da kavuşuyor zaman zaman. Sorumluluk bazen ilgili bakana, bazen valiye, bazen kamuoyunda adı sanı bilinmeyen bir bürokrata, bazen denetim kurumuna ait olabiliyor.

    ***

    Piramit şöyle:

    Bütün yetkileri tek elde toplayan hükümet sisteminde bütün yetki yukarıda, sorumluluk ise aşağıya doğru dağılıyor.

    Ve son patlayan “fon skandalı”nda, AK Parti Genel Merkez Ekonomi İşleri Başkanlığı sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla SPK’nın görev ve yetkilerini madde madde sıraladı; kurumun “bağımsız ve tarafsız” olduğunun altını çizdi.

    SPK’ya adeta, “Manipülasyon şüphesi taşıyanlar hakkında savcılığa başvurabilirsin; böyle bir görev ve yetkin var” diyen AK Parti Genel Merkez’in açıklaması aynen şöyle:

    “Piyasa fiyatlarını yapay olarak etkilemeye çalışan (manipülasyon) veya gizli şirket bilgileriyle haksız kazanç sağlayan şüpheliler hakkında doğrudan Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmaktadır.”

    Yok, yanlış okumadınız, evet, aynen bu açıklamayı AK Parti Genel Merkez yaptı, Yeni Parti Ekonomi İşleri Başkanlığı değil.

    SPK’ya görev ve yetkilerini hatırlatan, “Savcılığa suç duyurusunda bulunma yetkin var; neden kullanmıyorsun?” diyerek yol gösteren bizzat iktidar partisinin kendisi!

    Şaşıracak bir şey yok. Hayır, iktidar partisi giderek daha enteresan bir hâl almıyor; patlak veren “fon skandalı”nda faturanın Beştepe’ye kesilmemesi için başarılı bir şekilde krizi yönetmeye çalışıyor. İlgili bakanlıklar da kamuoyuna “perde arkası” kulis bilgileri ve belgeler sızdırarak, devletin de hükümetin de üzerine düşeni yaptığını, olup bitenden haberdar olunduğunu ve gereken adımları attıklarını anlatıyorlar.

    ***

    Bakın mesela, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı meğer üzerine düşeni yapmış aslında. Haberi iktidar medyasından okuyalım. Hemen hepsi, neredeyse aynı kelimelerle şöyle duyurdu, dikkatlice okuduğunuzda haberin kaynağını görebiliyorsunuz: “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terörizmin Finansmanı ve Aklama Suçları Soruşturma Bürosunun 2026/149004 soruşturma dosyası kapsamında İstanbul 19 Ağustos 2026 tarihinde SPK’ya gönderdiği yazının, soruşturmanın ilk aşamalarındaki önemli adımlardan biri olduğu değerlendiriliyor. Müzekkerede, Borsa İstanbul Pay Piyasasında işlem gören bazı hisselerdeki manipülatif hareketlere ilişkin ihbarların bulunduğu, savcılığın da söz konusu iddialarla ilgili resen incelemeler yaptığı ifade edildi.”

    Savcılık 19 Ağustos’ta SPK’ya bir yazı göndermiş. Ama SPK öyle görünüyor ki herhangi bir işlem yapmamış!

    Acaba neden yapamadı, yapmadı! Kurum AK Parti Genel Merkez’in dediği gibi bağımsız ve tarafsız bir kurum olsaydı bu durumda atacağı adımlar ne olurdu?
    Peki neden atamamış ve beklemiş!
    Durun bir dakika, doğru soru şu: SPK beklemiş mi, hiçbir şey yapmamış mı gerçekten?

    Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek 4 Kasım 2025 tarihinde Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresine katılmış ve orada “Bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz, bu alanda da düzenleme ihtiyacının farkındayız. Manipülasyonla mücadelenin dozunu, kayıt dışı ile mücadelenin dozunun üzerine çıkaracağız.



    9 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR