
Sign up to save your podcasts
Or


Bu işte en kolay olanı aç gözlü yatırımcıyı suçlamaktır. Bu işin batağa gittiğini görseydi, böyle bir kârın akıl kârı olmadığını ve dünyanın hiçbir yerinde bulunmayacağını bilseydi. Şimdi de aç gözlülüğün ceremesini çeksin!
Bizde, böyle tuzakların alıcıları bulunur. Bulunduğu defalarca örneklenmiştir. Banker fiyaskosu, uçuk getirilerin kurbanlarının fiyaskosudur.
Almanya’da başlayıp Konya’da patlayan halka açık ortaklık tuzağı, başlangıçta akıl almaz kârlar getirip sonrası uçurumla biten bir hikayedir.
Bizde, emniyet şeridinden hızla geçen üç – beş çakarlı otomobil bile, pek çok insanın içinin gitmesine ve hatta daha fazla dayanamayıp emniyet şeridi ihlâline yönelmesine yol açar.
İnsanımızın, hele ekonominin girdabında debelenen insanımızın, ev alma – araba alma umutları uçup giden insanımızın, bir çıkış yakalama umudunun istismarıdır. Yardan atlamak için bir tutam ot değil, uçuk getiriler reklam halindedir.
Bir de iş tıkır tıkır ilerliyorsa, bu işte bir anormallik yokmuş gibi ilerliyorsa, ortada ilgili devlet kurumlarının bir uyarısı, müdahalesi yoksa sokaktaki insana ne denir?
Suçlayın ama anlayın.
İşin olması gereken tarafı, bu alanı denetlemek için kurulmuş bulunan yapıların insanların böyle bir tuzağa düşmesini önlemekti. O alanın uzun süre uyumasının ceremesidir ülkenin çektiği.
Bakan biliyor bu işin “manipülasyon” istikametinde ilerlediğini, süreçle oynandığını biliyor, açıklıyor, 10 ay öncesinde, Kasım 2025’te kamuoyu ile de paylaşıyor bunu…
Bakanın bildiğini SPK’nın, BDDK’nın bilmiyor olması mümkün değildir.
MASAK’ın, bu alanda oyun oynandığını, birilerinin servet elde edip birilerini yolduğunu bilmiyor olması mümkün değildir.
Eski MASAK Başkanı Ramazan Başak’ın çıkmadığı kanal kalmadı bu alandaki uygunsuzluğu açıklamak için… Onun hakkında soruşturma açınca, hatta göz altına alınca işler düzene mi girdi?
Ülke çalkalanıyor.
Yolunmuş insanlar, yatırdığı parasının yüzde 10’unu alıabilirse şükretmesi gerektiği söylenen insanlar, birdenbire yere çakılanlar dövünüyor.
Beştepe cenahı, “seçimlerde sayın Cumhurbaşkanı’nın kazanması” üzerine yoğunlaşıyor. Adalet Bakanı bile seçim heyecanına kapılmış, alanda heyecan dopingi yapıyor.
Mehmet Şimşek, enflasyonu indirememenin gerekçeleri arasında ülke içinde – dışında yaşanan travmaları saymıştı.
Maraş depremi, İmamoğlu’na operasyon depremi, İran Savaşı depremi, Kur Korumalı Mevduat depremi ve…
Tamam İran savaşında Mehmet Şimşek rol almadı, peki ama KKM’de yok mu, İmamoğlu operasyonu bu hükümetin işi değil mi ve nihayet… borsa manipülasyonu – fon depremi… Göz göre göre gelen deprem…
Belli ki artık bundan sonraki enflasyon yorumlarında bu “fon depremi”ni de sayacaktır.
Günün sorusu şu: Ekonomi gerçekten yönetiliyor mu?
Ülke KKM’ye nasıl gelmişti?
KKM’den çıkış kaç milyar dolara mal oldu?
18-19 Mart operasyonları ekonomi için bir travma ise, oraya neden varıldı, söz konusu hukukun uygulanması ise bu daha hukuka uygun gerçekleştirilemez miydi?
Ve şu iş… Fon depremi. Bir “Sahipsiz olan memleket…” olayı mıdır?
Bloomberg’e göre 20 milyar dolarlık bir deprem.
500 bini aşkın kişiyi içine alan bir sarsıntı.
Birilerinin servete konduğu birilerinin yandığı bir yangın.
Neden geldik bu noktaya, kim muhasebesini yapacak bu depreme sürüklenişin?
Bu yazıyı tamamlarken, halen gözaltında bulunan ve krizin paydaşları arasında sayılan Tera Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen’in krize ilişkin yorumunu paylaşmamak olmaz.
Tezmen, “yerli ve milli” misyonlardan başlayıp “Cumhurbaşkanımızın vizyonu”na kadar piyasa değeri büyük bütün unsurları derleyip toplayıp kamuoyunun önüne koydu. İşte şöyle:
Borsada, fon manipülasyonlarıyla cumhuriyet tarihinin en büyük soygunu yaşandı. 1981-1982 arasındaki “Banker Krizi” ile mukayese ediliyor. Prof. Hakan Kara, YZ’ye sormuş. Banker krizinde batan varlık eksi 2.5 milyar dolarmış, Fon Piyasası krizinde eksi 27 milyar dolar! Fakat, bereket versin, kırk yılda ekonomi büyüdüğü için hasarın milli gelirdeki oranı yüzde 1.5’ta kalıyor. Banker krizindeki oranı yüzde 4-5 olmuştu.
Banker krizi döneminde Türkiye bir askeri darbe yaşamıştı, kapalı ekonomiden açık ekonomiye, ithal ikamesinden ihracat amaçlı piyasa ekonomisine geçiliyordu. Geçişin kurumları yeni yeni kuruluyordu...
Banker krizi borsa veya banka olayı değildi, denetleyici kurum belirsizdi.
Bugün borsadaki manipülasyon krizinde tedbir almakta geciktiği için eleştirilen Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Temmuz 1981’de kurulmuş, üyeleri Ocak 1982’de atanmış, Banker krizini önceden denetleyecek teşkilatlanmasını tamamlayamamıştı.
Oysa bugün SPK kırk yıllık tecrübeye sahip, teşkilatlı, teknolojik alt yapısı eksiksiz bir kurumdur.
Bir iktidar ve kadro değişimi dönemi de yaşanmıyor, ülke çeyrek asırdır aynı iktidarca yönetiliyor.
GÜN: 4 KASIM 2025
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, 4 Kasım 2025’te Sermaye Piyasaları Kongresi’ndeki uzun konuşmasında şöyle diyordu:
“Bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz, bu alanda da düzenleme ihtiyacının farkındayız. Manipülasyonla mücadelenin dozunu, kayıt dışı ile mücadelenin dozunun üzerine çıkaracağız. Cezaları çok daha ağır hale getirmemiz gündemimizdeki bir konu.”
Şimşek, baş gösteren manipülasyonun önemini de “eğer manipülasyonla güçlü mücadele edemezsek bu alana olan güven zayıf kalır, onun için bu bizim olmazsa olmazımızdır” diyerek anlatmıştı.
Dikkat, her şeyin temeli olan “güven” faktörü: Hukuka güven, kurumlara güven, politikalara güven, liyakate güven, denetim ve dengeye güven…
Yani temel sorunlarımız!
Bizzat Bakan Şimşek Kasım 2025’te alarm vermişti de kırk yıllık tecrübeye ve tam teknolojik donanıma sahip SPK ve BİST (Borsa İstanbul) ne yaptı?
Bakan’ın konuşmasından sonra ne işlemler yaptıklarını SPK geçen Cuma, 18 Eylül’de açıkladı… Finansman İstikrar Komitesi Toplanmış… Onunla istişare, bununla yazışma, Çalışma Grubu oluşturulması, kurumlardan bilgi talep edilmesi…
Nihayet dokuz-on ay sonra 28 Ağustos 2026 tarihinde Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber açıklaması yapıldı.
Arada manipülasyon çığı ne kadar büyüdü, kimler milyarlar vurdu bilmiyorum.
İktisatçı Mahfi Eğilmez de “denetim gecikti” diyor.
Yine kurumlar sorunu… Güven sadece dürüstlükle değil, liyakat ve kapasiteyle de ilgili bir sorundur.
Krizden önce bile, atırımcının “hukuki güven” görmediğini, bunu oluşturmak gerektiğini Adalet Bakanı Gürlek de açıklamıştı... Nasıl sağlayacaklarsa?
Manipülatörler hakkındaki adli soruşturma yanında, iktisatçı Erhan Usta’nın söylediği gibi, borsada ‘oynayan’ yüksek bürokratlar açıklanmalıdır.
Türkiye yüz elli yıldır çözemediği dış finansman ihtiyacını, ihracat ve turizm yetmediği için sıcak parayla karşılıyor. Şimdiki hükümet yüksek faizle sıcak para çekiyor.
Borsa yönünden riski, Türkiye ekonomisi uzmanı Timothy Ash, bir ay önce, 17 Ağustos’ta, BİST’teki hisse hareketleri ve manipülasyon iddialarının Türkiye ekonomisi açısından “en büyük makro risklerden biri” haline geldiği uyarısında bulunmuştu.
Fon hareketlerine bir tür yön veren MSCI’ın (Morgan Stanley Capital International) adlı kuruluşun “Türkiye Gelişen Piyasalar'dan Sınır Piyasalar'a düşürmesi ülke algısı açısından çok büyük bir darbe olur” diyordu.
MSCI’ya göre, Türkiye “Kasım sonuna kadar” gerekli kurumsal güveni sağlarsa bu açıdan sorun yok… Aksi halde, ağzımdan yel alsın.
Bu konuları iyi bilen Prof. İsmail Tatlıoğlu’na sordum, cevabı şöyle:
Okullar bu yıl “Mayamız Birlik, İlk Dersimiz Kardeşlik” mottosuyla açıldı.
İlk ve ortaöğretimde okul içi faaliyetler, Toplumsal Bütünleşme Yasası yani Terörsüz Türkiye vizyonuna göre şekillendirilecek.
MEB, 81 ile yazı göndererek Milli Eğitim müdürlüklerini talimatlandırmıştı.
Etkinlikler açılış haftasıyla sınırlı değil, tüm yıla yayılacak. Eğitim yılı boyunca sosyal ve kültürel etkinliklerde öncelik verilerek sürdürülecek.
Üniversiteler de paralel bir öncelikle yeni yıla başladı.
YÖK, bir yazıyla tüm üniversiteleri Terörsüz Türkiye hedefini işlemeye çağırdı.
Açılış törenlerinde ve ilk derslerinde bu konuyu işlemekle kalmayacaklar. Terörsüz Türkiye hedefini sosyal, ekonomik, hukuki, siyasi, kültürel ve güvenlik boyutlarıyla ele almaları isteniyor.
YÖK, üniversitelerden akademik çalışmalar yapmalarını; panel, konferans ve çalıştaylar düzenlemelerini bekliyor.
Amaç da öğrencilerin farkındalıklarını artırmaya, toplumsal huzur ve güven ortamını güçlendirmeye, millî birlik ve beraberliği pekiştirerek toplumsal bütünleşmeye katkı sağlamak diye açıklanıyor.
Terörsüz Türkiye’yi benimsetmek için eğitimde seferberlik ilan edildi.
İlkokullardan üniversitelere, herkes iç cepheyi güçlendirme çalışmalarına katılacak, elini taşın altına koyacak. Ne âlâ...
Fakat Milli Eğitim Bakanı Tekin, birçok konuşmasında Terörsüz Türkiye’yi AK Parti’nin siyasi başarısı olarak ele alıyor.
Bakan Tekin’in Terörsüz Türkiye’yi partiler üstü tutmamasını yermiyorum. Siyaset yapmak hakkıdır, Terörsüz Türkiye üzerinden de siyasi mesajlar verebilir.
Yine YÖK Başkanı Özvar, üniversitelere Terörsüz Türkiye görevi verirken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı özellikle vurguluyor. Bunda da bir yanlışlık yok, altını çizebilir.
Gelin görün ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı ve partiler arası siyasi rekabetin tarafı.
Muhalefete, iktidarın siyasi rakiplerine eleştiri hakkı vermez mi? Onlar da okula, üniversiteye siyasi propaganda sokuluyor diye tepki gösteriyorlar.
Okullarda iç cepheyi güçlendirme seferberliği, doğru. Ama sunuşlarda sorun görünüyor.
Şu hâliyle iç cepheyi güçlendirir mi, siyasi ayrışmayı körükleyerek zayıflatır mı?
Toplumsal bütünleşme amacına hizmet etmesi için, iktidarın okullarla üniversitelerden beklediği hassasiyete önce kendisinin uyması gerekirdi.
İktidar siyasi hesap gözetiyorsa muhalefet partilerinden sürece hesapsız destek vermeleri nasıl istenir?
Ayrıca topluma mâl etme çalışmalarında süreci anlatma görevi okullara, üniversitelere düşerken meselâ AK Parti Siyaset Akademisi ne yapıyor, elini taşın altına koyuyor mu?
Anlatma seferberliğine AK Parti hangi çalışmalarla katılıyor, bir bilgilendirme faydalı olur sanki.
Suud’la Türkiye ve Pakistan, ortak bir savunma anlaşması imzalamıştı.
‘Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için’ ilkesiyle birine yapılan saldırı hepsine yapılmış sayılıyordu.
İran ile Yemen’deki uzantısı Husiler, Suud topraklarını hedef aldığından kaygılandırmıştı.
Ne yani, şimdi Husiler Suud’a iki füze atsa Türkiye ile Pakistan mı cevap verecek diye soruluyordu.
Kaygıları gidermek için de Mekke İttifakı’nın İran’a değil, asıl İsrail ve Yunanistan’a karşı kurulduğu, bizi koruyacağı rüzgârı estirilmişti.
İşte o gizemi, Dışişleri Bakanı Fidan NTV’de kısmen aydınlattı.
Fidan; Suudi Arabistan topraklarının ciddi saldırılara uğradığını, bizim de altına imza attığımız bir ittifak olduğunu, sorumluluğumuz bulunduğunu, bir söz verdiğimizi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözünün eri olduğunu belirterek dayanışma göstereceğimizi bildirdi.
Sözümüzü tutacağımız, Suud’u savunmak için üstümüze düşeni yapacağımız sonucu çıkıyor.
Oysa Mekke İttifakı kimseye karşı kurulmamıştı, kapısı tüm bölge ülkelerine açıktı. Ne kadar genişlerse o kadar caydırıcılığı artar, dışarıda tehdit bırakmazdı.
İstanbul’daki ilk zirvesinin ardından şunu sormuştum...
Bu yeni ittifakın şekillendirilmesinde ABD’nin bir etkisi, rolü, çıkarı yok mu? Varsa ne?
Öyle ya, bir anda kendimizi İran’a karşı ABD ve İsrail’le aynı cephede bulma ihtimalimiz nedir?
Yıldıray Oğur, yazısında 1990’larda PTT’de yaşanan telefon direği ve uydu ihalelerindeki tartışmalı işlemlerden başlayarak, yolsuzluk ve denetim sorunlarının yıllar içinde yöntem değiştirerek yatırım fonları ve dijital finans alanına taşındığını savunuyor. Oğur, geçmişteki dosyalarda etkili isimlerden biri olarak gösterdiği Oğuz Tezmen ile bugün Tera Yatırım’ın başındaki oğlu Emre Tezmen arasındaki bağlantıyı da bu sürekliliğin örneği olarak ele alıyor. Yazının ana bölümünde ise düşük fiili dolaşıma sahip hisselerde fonların yoğun işlemleriyle oluşan ve yüzbinlerce yatırımcının parasının kilitlenmesine yol açan sistemi anlatıyor. Oğur’a göre sorun yalnızca yatırımcıların uğradığı kayıpla sınırlı değil; MSCI, S&P Dow Jones ve FTSE Russell’ın Türkiye’deki piyasa şeffaflığı ve fiili dolaşım konusundaki uyarıları, meselenin uluslararası yatırımcı güveni ve Türkiye’nin piyasa statüsü açısından da önem taşıdığını gösteriyor. Yazının temel vurgusu, teknolojinin ve finansal araçların değişmesine rağmen denetim ve şeffaflık sorunlarının çözülememesi ve geçmişteki cezasızlık kültürünün benzer risklerin yeniden ortaya çıkmasına zemin hazırlaması.
Yıldıray Oğur yazısında, Özata Denizcilik ve Destek Finans gibi şirketlerin düşük fiili dolaşımdaki hisselerinin bazı yatırım fonları tarafından yoğun şekilde alınmasıyla piyasa değerlerinin gerçek finansal büyüklüklerinin çok üzerine çıkarıldığını ve bu mekanizmanın yeni yatırımcıların fonlara para yatırmasıyla büyüyen, satış başladığında ise tersine dönerek çöken bir sistem oluşturduğunu anlatıyor. Oğur, SPK ve Hazine’nin bu olağan dışı hareketleri 2025’ten itibaren bildiğini, uyarılar ve düzenleme çalışmalarına rağmen kapsamlı önlemlerin aylar sonra hayata geçirildiğini vurguluyor. Yazının ikinci bölümünde ise Tera çevresindeki şirketler, fonlar ve Alkin kardeşlerin yönetim/denetim görevleri üzerinden çıkar çatışması ve denetim sorularını gündeme getiriyor. Oğur’un temel sorusu ise şu: Fonlardaki sorunları ve olağan dışı piyasa hareketlerini çok sayıda aktör önceden biliyorsa, neden sistemin çöküşü engellenemedi ve yaklaşık 923 bin yatırımcının parasının kilitlenmesine kadar müdahale edilmedi?
Küçükken sokak aralarında top oynarken en büyük korkumuz topun kontrolden çıkarak komşunun camını kırmasıydı. Şimdi bu oyun farklı boyutta oynandı. İktidar yakınlarının çocukları, fonculuk oynarken Türkiye’nin finansal sisteminin camlarını kırdılar.
Hikayeye başlıyoruz:
***
Borsamızda bazı şirketlerimizin ulaştığı en yüksek değerlere bir bakalım:
Destek Finans 1 trilyon 320 milyar liraydı
Kiler Holding 1 trilyon 50 milyar liraydı
Hedef Holding 980 milyar liraydı
Katılımevim 475 milyar liraydı
Odine Teknoloji 365 milyar liraydı
Özata Denizcilik 350 milyar liraydı
Tera Yatırım 277 milyar liraydı
Selçuk Ecza Deposu 245 milyar liraydı
Margün Enerji 200 milyar liraydı
Pasifik Lojistik 178 milyar liraydı
Tera Finansal Yatırım Holding 135 milyar liraydı
Işıklar Holding 125 milyar liraydı
Lider Turizm 124 milyar liraydı
Birleşim Grup Enerji 108 milyar liraydı
Gündoğdu Gıda 105 milyar liraydı
Tera Yatırım Holding 100 milyar liraydı
Ufuk Yatırım 99 milyar liraydı
Peker GYO 87 milyar liraydı
Kontrolmatik 71 milyar liraydı
Anel Elektrik 58 milyar liraydı
Altınkılıç Gıda 58 milyar liraydı.
Şimdi erken çökenlerden sadece birine bakalım. Hedef Holding, 980 milyar lira piyasa değerini görmüş ama şimdi 58 milyar liradan alıcısı yok. Çünkü Hedef Holding’in 2 yıl önceki fiyatı sadece 6 milyar lira seviyelerindeymiş.
Size 21 şirket verdim. Bunların toplam piyasa değerinin zirvesi 6,5 trilyon liraya gelmiş.
Düşünün, 6,5 trilyon liralık kağıt üstünde varlık ile borçlanıyorsunuz veya para topluyorsunuz.
Çok detaya girmeyip genel duruma bakalım.
Herkes hisse senedi fonlarındaki varlık riski olan yaklaşık 20 milyar doları konuşuyor. Oysa bu minimum hisse riskidir.
Şöyle düşünün: Elinizde 700 milyar liralık hisse fonu var ama siz bu fon için para fonlarından da para almışsınız. Sadece geçen hafta Merkez Bankası’nın ek limitli fonlamasında 150 milyar yetmedi ve bir 150 milyar lira daha verildi.
Geçen hafta Merkez Bankası tarafından yapılan ek fonlama 300 milyar lira oldu (Yani 6 milyar dolar).
Olayın çıktığı gün en basit maliyetin 20-30 milyar dolar arası olacağını tahmin etmiştim. Tabii ki bu ilk zarar tablosu.
Faiz piyasasının ne olacağına henüz kimse bakmadı bile. Dövize de en sonunda bakarız.
Eskiden borsa konusunda umudum vardı ve yazılar yazar, uyarırdım. Yaklaşık 10 yıldır umudumu kaybederek borsa yazılarımı çok çok azalttım.
Lakin 10 Ekim 2025 günü dayanamayıp yine uyarımı yapayım diye burada “Borsada vurgun nasıl yapılır?” başlığında bir uyarı yazısı daha yazmıştım. Hatta yazımda ara başlık olarak “Moda fonlarda” diyerek dikkat çekmiştim.
Korktuğum maalesef başımıza geldi. Zaten geleceği de belliydi.
Türkiye, saadet zinciri TİTAN yöntemlerini iyi bilen bir ülke. Her sefer bir yerden bir Titan zinciri fışkırıyor. Ve hepsi de sonunda patlıyor.
“Fon Saadet zincirleri”nin de patlayacağı kesindi. Süre uzadıkça risk ve kayıp oranı arttı ve artıyordu.
Kim ki bu saadet zinciri sistemini şimdiden kesti ise ilerideki daha büyük zararı da önlemiş oldu.
Herkes süreç konusunda SPK’yı ele alıyor. Oysa sorun sadece SPK üzerinden çözülemez. Bu konuda Borsa İstanbul Yönetimi’ni de sorgulamak gerekir.
Mesela Haziran 2026 Endeks değişimlerine bakın.
Adamın adını hatırlamıyorum. Madrid’deki Suudi Arabistan büyük elçiliğinde çalışan bir memurdu. Yıllar önce Endülüs’te, el-Hamra’nın bahçelerinde karşılaşmıştık.
Selamlaştık. Tanıştık. Bana görevini söyledi. Ben de ona söyledim. El-Hamra’yı nasıl bulduğunu da sordum.
Çok beğenmiş ve çok şaşırmıştı.
Bu kızıl sarayın buralara tarihin hangi döneminde ve hangi münasebetle inşa edildiği konusunda hiçbir fikri yoktu.
Ben ondan daha çok şaşırdım. Bir Arap diplomat. Hem de İspanya’nın başkenti Madrid’deki büyükelçiliğe memur olarak atanmış bir Arap diplomat ne İber yarımadasındaki yüzyıllar süren Arap hakimiyetini ne de Endülüs’ü biliyordu.
Uzun uzun anlattım. Eşi de kendisi de büyük bir alakayla dinlediler.
Sohbetin sonunda eşi bana dönüp içtenlikle “Yusuf kardeşim, şu dünyada Müslümanların hali ne olacak?” diye sordu.
“Bilmiyorum” dedim.
Dese miydim? “Kocan Endülüs’ün ne olduğunu bilmiyor, bu gidişle hiçbir şey olmayacak.”
Tarih bazen, hiç ummadığınız zamanda karşınıza çıkar ve siz o tarihe aval aval bakarsınız. Ne o sizi tanır ne siz onu.
Hayır, bu tanık olduğum bilinçsizliği Suudiler’e yamamak niyetinde değilim. Başka bir ülkeden de olabilirdi. Her tarafta az veya çok var böyle bir bilinçsizlik.
Ekranlarda görüyorsunuz, Yemen’i tartışıyorlar. Ne Husiler’i biliyorlar ne Zeydiliği ne İmam Yahya’yı.
Sadece zülf-i yari gözetiyorlar.
Tarlanın sürülmüş tarafından gidiyorlar. Mezhepçilikten, Husilerin Şiiliğinden, İran’la müttefikliğinden…
Husiler Suudi Arabistan’la çatışıyor ya… Biz de Mekke anlaşmasıyla Suudilerin bulunduğu tarafa düşmüş olduk ya…
Öyleyse atış serbest.
Ben Niyazi Abi’nin “Yemen ah Yemen” romanını okumadan önce. Dünya Savaşı’nda Yemen’de Osmanlı’nın Zeydilerin imamı Yahya ile omuz omuza vererek İngilizleri mağlup ettiğini bilmiyordum. 1. Dünya Savaşı bitti. Yenildik. İstanbul’dan çekilin emri geldi. Yemen’deki askerlerimiz Yemen’i teslim etmek istemedi.
Sonra İmam Yahya İngilizlere karşı direnmeye devam etti.
Osmanlı’nın son Yemen valisi Mahmut Nedim Paşa’yı Yemen’e başbakan olarak atadı. İmam Yahya Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Yemen’in bazı bölgelerinin Türkiye’ye bağlanmasını ve bir ara TBMM’de bir Yemen milletvekilinin bulunmasını da istedi. Fakat o yıllarda yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başka sıkıntıları vardı. Ayrıca İngilizlerin böyle talepleri kabul etmesi mümkün görünmüyordu.
Böyle yakınlıklar var Yemen’le Türkiye arasında.
Bugünkü Yemen aynı Yemen değil.
Şu anda fiilen ikiye bölünmüş durumda.
Husiler, Suudi Arabistan’la savaş halinde.
Mezhep savaşı mı?
Husiler Zeydi, Suudiler Vahhabi, ondan mı savaşıyorlar?
Hayır.
Hiçbir mezhep farklılığı savaşı gerektirmez.
Büyük güçler, iktidarlar, sultanlar hakimiyet için savaşırlar.
Mezhep farklılığını da giriştikleri savaşı meşrulaştırmak ve körüklemek için kullanırlar.
İran Suudiler’e karşı Husiler’i destekliyor.
Husilerle Suudi kuvvetleri arasındaki çatışmalar son haftalarda tırmanışa geçti.
Husiler, Babülmendep Boğazı’ndaki bir iki mevkii zapt ettiler.
Suudi Arabistan Yemen’i bombalarken Husiler de Suudi Arabistan’a İHA’lar ve füzeler fırlatıyor.
Derken Suudi Arabistan Husiler’in gönderdiği bir İHA’nın Mekke yakınlarında etkisiz hale getirildiğini açıkladı.
Doğru muydu? Husiler Mekke’yi mi hedef almıştı?
Mekke, Husiler dahil bütün Müslümanların kıblesi.
Hedef alınması büyük gaflet, büyük ahmaklık, büyük kötülük.
Husiler bu iddiayı yalanladı. Husiler’in Siyasi Büro Üyesi Hizam el-Esad “Mekke’nin hedef olduğu iddiası daha önce de yayılan ve artık kimseyi kandıramayan bayat bir yalan” dedi.
Türkiye’den ve Pakistan’dan gelen kınama açıklamaları son derece sertti.
Mekke İttifakı’nın etkisini hissettirecek kadar sert.
İttifak iyi bir şey. Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan birbiriyle savaşmasın. Başkasıyla da savaşmasın. Savaşmaya hevesi olan yabancı ülkeleri de caydırsın.
Fakat mümkünse bizi de lüzumsuz savaşlara doğru sürüklemesin.
Lüzumsuz savaşlar?
Bize asla fayda getirmeyecek, başkaların menfaati için savaşılan savaşlar.
Okulların açılmasıyla birlikte, yoğun bir şekilde yeniden eğitimin sorunlarını tartışmaya başladık. Artık bütün bir toplum olarak biliyoruz ki; eğitim sistemimiz genç kuşakları geleceğe hazırlayan, onlara bilgi ve beceri kazandıracak bir kalitenin uzağında bulunuyor.
Çünkü bizim eğitim sistemimiz, modern eğitim modellerinin temelini oluşturan bilgi ve beceri kazandırmayı değil, ezberciliği esas almaktadır. Her ne kadar “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” diye pırıltılı bir sistem icat etmiş olsak da bugün milyonlarca öğrencimiz gerek lise gerekse üniversite sınavlarına hazırlık için test çözen ‘sınav köleleri’ne dönüştürülmüş durumdalar.
PISA konusunda, Milli Eğitim tarafından seçilen okulların başarısıyla övünmek güzel elbette. Ama Türkiye’deki okulların genel olarak ne durumda olduğuna da bakmak gerekiyor.
Mevcut sistemde, okullarda bir müfredat var ve öğrenciler bütün yıl boyunca hayatta belki de hiç işlerine yaramayacak gerekli gereksiz pek çok bilgiyi ezberliyorlar.
Ancak bu da yeterli olmuyor. Öğrenciler bir de LGS sınavı için test ezberliyorlar. Memlekette test kitapları alanında, adeta büyük bir sektör oluşmuş durumda. Bu sektördeki aracılar, kitapları yayınevlerinden alıp okullara pazarlıyorlar ve hazırlık sınavları yapıyorlar.
Eğer mevcut müfredat LGS sınavında bir işe yaramıyorsa, başarılı olabilmek için mutlaka test kitaplarına ihtiyaç varsa, öğrenciler neden mevcut müfredatı izlemek zorunda bırakılıyorlar ki? Bir yıl boyunca test çözsünler olsun bitsin.
Bilgi ve beceriye dayanmayan, öğrencileri yarış atları gibi sadece test çözmeye mahkum eden böyle bir eğitim sistemi olamaz. Eğitimden anladığımız buysa, bu kadar fen lisesine, Anadolu lisesine, meslek okullarına, İmam Hatiplere ne gerek var ki? Hepsini kapatalım, test merkezleri kuralım yeter.
Ayrıca eğitimde ‘fırsat eşitliği’ diye daha ciddi bir problemimiz var ve onu hiç konuşmuyoruz. Anadolu’nu farklı bölgelerindeki pek çok okulda, yeterli sayıda ve kalitede öğretmen olmadığı için kalite yerlerde sürünüyor. Ülke çapında yaşanan bu eşitsizliği her yıl yeniden yeniden üretiyoruz.
Hal böyleyken Milli Eğitim Bakanlığı, eline kalemi alıp “Türkiye Yüzyılı” hayalleri kuruyor. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin giriş bölümü şu cümlelerle başlıyor mesela: “Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hayata geçirilen bu model; öğrencileri zihinsel, sosyal, duygusal, ahlaki ve fiziksel yönleriyle bir bütün olarak geliştirmeyi amaçlayan beceri temelli ve bütüncül bir eğitim modelidir. Bu model, öğrenciyi yalnızca bilgiyle donatılan bir birey olarak değil; değerleri olan, düşünebilen, üretebilen ve erdemli bir insan olarak yetiştirmeyi hedefler. ‘Köklerden geleceğe’ anlayışıyla millî ve manevi değerleri korurken çağın gerektirdiği dijital ve akademik becerileri de merkeze alır.”
“Köklerine bağlı, erdemli, manevi değerlerini koruyan” nesiller yetiştirmeyi hedefleyen yeni Maarif Modeli, kağıt üzerinde son derece güzel, buna bir itirazımız yok elbette. Ama parlak cümlelerle tarif edilen bu sistemin, halen işleyen eğitim modelimizle uzaktan yakından bir ilgisi yok.
Belli sayıdaki ‘proje okullar’ hariç Anadolu’daki fen liselerinin, Anadolu liselerinin ve İmam Hatip liselerinin neredeyse tamamı çöp olmuş durumda.
AK Parti iktidarının çok önem verdiği İmam Hatip okulları ve ilahiyat fakültelerinin durumu ise kelimenin tam anlamıyla içler acısı. İmam Hatip okullarını bitiren öğrenciler, Arapça bilmiyor. Daha da vahim olanı İlahiyat fakültesini bitiren öğrenciler de Arapça bilmiyor.
Çünkü bu okulların hiçbiri bir dil mantığı içinde eğitim vermiyor. Birtakım bilgiler ezberletiliyor ve sonra da unutuluyor, o kadar. Peki Arapça bilmeyen ilahiyat fakültesi mezunları, İslami bilimler konusunda nasıl araştırma yapacak?
Hiç bitip tükenmeyen ama sahici bir temele de dayanmayan ezberlerimiz var bizim: “Dil devrimi bizi köklerimizden kopardı...” Gerçi İslam harfleriyle eğitim yapılan Osmanlı’da okuma yazma oranı yüzde beş bile değildi ama neyse o başka bir bahis.
Yusuf Ziya Cömert, Muhammed Abid el-Cabiri’nin “Arap-İslam aklı” tasnifindeki “irfan” kavramını ve tasavvufun bilgi anlayışını ele alıyor. İrfanın akıl, nakil ve delile dayalı bilgiden farklı olarak keşif ve ilham yoluyla ulaşılan bir bilgi anlayışına dayandığını anlatan Cömert, bu düşüncenin yalnızca İslam kültürüne özgü olmadığını; İran, Hint, Eski Mısır ve Eski Yunan gibi kadim kültürlerle de bağlantılar taşıdığını aktarıyor. Hermes Trismegistos üzerinden farklı medeniyetlerdeki dini ve mistik geleneklerin nasıl birbirleriyle ilişkilendirildiğini anlatan yazar, Müslüman düşünürlerin bu kadim mirası İslam’la uzlaştırarak güçlü bir literatür oluşturduğunu vurguluyor.
Fehmi Koru, Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüyle ilgili yeniden gündeme getirilen 2004 ve 2011 tarihli yazıları ile televizyon yorumları üzerinden kendisine yöneltilen iddialara yanıt veriyor. Kozinoğlu’nun Haydar Baş’la akrabalığı iddiasının kendisine ait olmadığını, yalnızca dönemin istihbaratçıları ve bir okurdan gelen bilgiler üzerinden konuya değindiğini belirten Koru, ölüm gecesi yaptığı yorumda ise yalnızca bir ihtimali dile getirdiğini vurguluyor. Yazılarının ve yorumlarının bağlamından koparılmamasını isteyen Koru, Kozinoğlu’nun ölüm nedeninin Adli Tıp Kurumu raporuyla netleşmesini beklediğini belirterek, var olmayan ilişkiler kurularak konunun kendisi üzerinden büyütülmesini eleştiriyor.
From the publisher's feed