KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Üç hilâlin üçüncüsü bekleniyor… Fehmi Koru

    Fehmi Koru, yeniden gündeme gelen erken seçim tartışmasını MHP lideri Devlet Bahçeli’nin geçmişteki iki erken seçim hamlesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik desteği üzerinden değerlendiriyor. Bahçeli’nin 2002 ve 2018’de seçimlerin erkene alınmasında belirleyici rol oynadığını hatırlatan Koru, son açıklamasındaki “önümüzdeki altı yıl” vurgusunun ise bu kez erken seçim beklentisinin aksine Erdoğan’ın yeni bir dönemine işaret ettiğini belirtiyor. Bahçeli’nin Erdoğan’ın 2018 ve 2023 seçimleriyle “üç hilâlin ikisini tamamladığı”, sırada üçüncüsünün bulunduğu sözlerini mercek altına alan Koru, ilk iki hilâlin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Terörsüz Türkiye süreci olabileceğini öne sürerek, üçüncü hilâlin ne anlama geldiği sorusunu gündeme taşıyor.

    6 min
  • Mazot 100 lira! Taha Akyol

    Taha Akyol, motorinin 100 lirayı görmesi ve sanayi ile tarımda artan maliyetler üzerinden Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarına dikkat çekiyor. 2002-2004 döneminde uygulanan reform programıyla enflasyonun hızlı biçimde düşürüldüğünü, buna karşılık 2023-2026 döneminde enflasyondaki gerilemenin sınırlı kaldığını belirten Akyol, sorunun kişilere değil ekonomi politikalarındaki değişime bağlanması gerektiğini savunuyor. Hukuka güvenin, Merkez Bankası bağımsızlığının ve kurumsal yapının zayıflamasının kredibiliteyi ve yatırımları olumsuz etkilediğini; sermaye çıkışları, sanayide kapanmalar ve tarımdaki maliyet baskısının bunun sonuçları olduğunu vurguluyor. Yazara göre Türkiye’nin yeniden güçlü bir ekonomik yapıya kavuşabilmesi için hukuk güvenliği, bağımsız kurumlar ve kamu yönetiminde reformları içeren kapsamlı bir yapısal dönüşüm programına ihtiyaç var.

    6 min
  • Öcalan’a konut ve statüyü savunan Başdanışman’a bravo - Akif Beki

    Akif Beki, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un daha önce siyasetin alanına girdiği gerekçesiyle eleştirdiği tutumuna rağmen, Öcalan’a İmralı’da konut ve süreçte bir statü verilmesi konularında açık biçimde sorumluluk üstlenmesini olumlu buluyor. Bahçeli’nin açıklamalarının iktidara yakın medya tarafından yalnızca “villa” ifadesi üzerinden tartışılmasını eleştiren Beki, hükümetin Terörsüz Türkiye sürecinde attığı adımları gizlemek veya ikircikli biçimde savunmak yerine kamuoyuna açıkça anlatması gerektiğini savunuyor. Ancak yazara göre sürecin diğer yüzünde Özgür Özel’in gündeme getirdiği Demirtaş, Can Atalay, Kavala ve diğer siyasi tutukluların durumuna ilişkin demokratikleşme adımları da bulunuyor; Beki, Öcalan’a sağlanan koşullar tartışılırken bu meselelerin görmezden gelinmesinin toplumsal desteği güçlendirmeye yetmeyeceğini vurguluyor.

    6 min
  • Öcalan’ı küçümsemek - Osman Sert

    Temeli çok daha gerilere gitse de 1980’lerde başlayan ve PKK’nın ana aktör olduğu Kürt sorununda silahların bırakılması kolay iş değil. Bugünkü noktaya da kolay gelinmedi zaten. Eğer örgüt silah bırakacaksa onun eline silah veren ana aktörün karar vermesi ve üstüne bunu bir talimat haline getirmesi gerekiyordu.

    Abdullah Öcalan da bunu yaptı. Niye yaptı, nasıl karar verdi, devletle ne konuştu, bu işin sonunda kendisi için ne istiyor ayrı tartışma konusu.

    Ancak Öcalan örgütün ilk gününden, örgütün başındayken yaptığı açıklamalardan, örgütün faaliyetlerindeki sorumluluğundan yakalandığı günden bu zamana yaşadıklarıyla çok güçlü, ağır ve değişmesi zor bir bagaja sahip. Bu bagajı herkes farklı yorumlayabilir ama yok saymak imkânsız.

    Kürt kitlesinin önemli kesimi için Öcalan bir halk önderi olarak görülebilir. Daha hayattayken hakkında mersiyeler yazılan, türküler derlenen, fotoğrafları taşınan kurtarıcı olabilir. Toplumun diğer kesiminde ise 40 yıldır dökülen kanın temel sorumlusu.

    Kürt meselesinin kök nedenleri, Cumhuriyet’in kuruluşuna giden kimlik problemleri, devletin köy boşaltmalar dahil yaptıklarının içine düşülen çukurdaki rolü, hak aramak için hangi yolun meşru olup olmadığı üzerine bu köşede de onlarca yazı yazıldı. Gök kubbe altında mevzu üzerine söylenmedik çok az cümle kalmıştır.

    Bunlar cari siyasette asla göz ardı edilmemesi gereken ancak karşılığı sınırlı olan girdiler. An itibarıyla silah bırakılacaksa mevzunun cemaziyellevvelinden ziyade mevcut algı ve bunun muhtemel siyasi yansımaları üzerinden ilerlemek gerek. Nihayetinde amaca ulaşılıp ulaşılmamasında siyasi irade kadar toplumsal destek daha doğrusu tahammül kapasitesi belirleyici olacak.

    Bugüne kadar Öcalan’ın bu ağır bagajı nedeniyle oluşan keskin menfi algıya rağmen kitlesel destek hep yüzde 50’nin üzerinde oldu. Hala da bu destek sürüyor. Ancak desteğin sürmesi PKK ve Öcalan algısının sürecin yumuşak karnı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

    Öcalan’ı küçümsemek derken de Öcalan’ın önemini ve oynayacağı rolü değil toplumdaki algısını ve rolünü küçümsemeyi anlamak gerek. Bu iki algıdan ikincisi yani rolünü küçümsemek konusunda çok sorun yok. Halk önderi gören de bebek katili diyen de Öcalan’ın gücünün ve etkisinin farkında.

    Öcalan algısının neye karşılık geldiği konusunda ise aynısını söylemek zor. Nitekim sürecin banisi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin gazeteci Nagehan Alçı’ya, Alçı’nın ifadeleriyle, Öcalan için İmralı’da 250 metrekarelik bahçeli bir konut inşa edildiğini söylemesi bu riskin yeni bir testi oldu.

    Parlamentoda geçen yasanın oluşturduğu sınırlı tepki üzerine bu açıklama muhalefet tarafından “Öcalan’a villa” boyutuna taşındı. Çoğu toplumu hiç de ikna etmeyen gerekçelerle içeride tutulan isimlerle karşılaştırıldı. Bahçeli de meselenin villa olmadığını, 250 metrekarelik bir konuttan bahsedilebileceğini açıklama ihtiyacını hissetti.

    Ana sorun İmralı’da inşa edilen binanın ne için ve nasıl olduğundan ziyade Öcalan’ın koşullarında yapılacak bir iyileştirmenin toplumda oluşturabileceği tepki. Bu tepkiyi Öcalan ile gerekli ve işe yarar bir diyalog yürüten iktidar da Kürt sorununun çözülmesini önemseyen iktidara muhalif elitler de kimi zaman göz ardı ediyor.

    Öcalan’ın PKK’nın silah bırakmasında ve Kürt sorununun makul bir çizgide çözülmesinde rol oynaması ile Öcalan’ın aslında yıllardır beklenen çözüm iradesi ve zemini olduğunu herkesin kabul etmesini beklemek aynı şey değil.

    PKK’nın silahlı mücadele stratejisinin Kürtlere ne kazandırdığı su götürür bir tartışma. PKK ile mücadele etmek gerekçesi ile doğrudan Kürtlerle mücadele etmeyi kendisine vazife bilen devlet toplumun bu kesimine büyük bedeller ödetti.

    Karşısında ise Cumhuriyetin monolitik kimlik inşa çabasının bizzat kendisi de mağduru olan toplumun diğer kesimi de hak etmediği bir bedel ödedi. “Onlar da bu suçun ortağı” deyip çıkmak işin kolay ve anlamsız tarafı.


    7 min
  • “Biz”i utandırın - Ahmet Taşgetiren

    Gökhan Günaydın’dı. O zaman CHP’nin grup başkanvekillerinden biri idi. Meclis’te Ak Parti grup başkanvekillerine yönelerek “Utanmıyor musunuz?” diye sesleniyordu.

    Konu mülakatlarda yapılan haksızlıktı. Galiba iki defa sınavlarda birinci gelen kişi her ikisinde de başarısız sayılmıştı.

    Özlem Zengin üslup eleştirisi yaparak cevap verdi Gökhan Günaydın’a:

    “Arka arkaya insanlara ‘utanmıyor musunuz’ dediğinizde nasıl bir cevap bekliyorsunuz? Evet utanmıyoruz, yaptığımız işten gurur duyuyoruz. Bu nasıl bir dil, nasıl bir üslup?”

    Üslûp farklı olsaydı Özlem hanım “Yapılanlardan üzüntü duydum, konu ile hep birlikte ilgilenelim“ der miydi? Ya da sonra sonra binlerce kere meydana gelen adaletsizlikler karşısında hadi “utanma” demeyelim ama içinde bir duygu karmaşası yaşamış mıydı?

    Doğru, CHP Grup başkanvekilinin üslûbu sertti, ama Ak Parti’nin anlayacağı bir yaklaşımla sormuştu soruyu: Utanmıyor musunuz?

    Hani muhafazakâr değerler çerçevesinde “Utanmıyorsan dilediğini yap” denilmişti ya… Hani “Haya imanın parçasıdır” denilmişti ya…

    Yani bu işte bir haksızlık var, adaletsizlik var, insan kayırma var, bunlar sizin de önem verdiğiniz değerlere aykırı, her insan utanır bunu yapmaktan ama sizler milletvekili olarak hele muhafazakâr bir partinin milletvekili olarak daha çok utanmalısınız?

    Bu, sokakta, dindar bir insanın, tanık olduğu ahlâk dışı bır davranış karşısında verdiği “Utanmıyor musunuz?” tepkisinden farksızdı.

    Yadırganacak durum CHP’li bir temsilcinin, muhafazakâr bir kadroyu uyarıyor olmasıydı kendi değerlerini hatırlatarak.

    Bu soru, yaşadığımız süreçlerde daha çok soruluyor Ak Parti cenahına…

    Yine “muhafazakâr değerler”e bağlılık sorgulanarak…

    İktidarın “Üsküdar operasyonu”nda, yani kimi CHP’li temsilcileri tutuklayarak, kimini transfer ederek seçimlerde kaybettiği belediyeyi yeniden ele geçirme operasyonunda artık Yeni Partili olan eski CHP’li temsilciler, diyelim Yeni Parti il başkanı Özgür Çelik “utanmıyor musunuz?” sorusu yerine bu defa “Vicdansızlığa ortak olmayın. Bu vicdansızlığın bir parçası olmayın.” çağrısı yaptı. Dindar – muhafazakâr bir yürekte vicdan da olur ümidiyle. “Millet bunu görüyor, dedi, her evde kurulan vicdan mahkemelerinde bu yaptıklarınız bir bir mahkûm ediliyor. Mevki, makam ve iktidar için düştüğünüz vaziyeti tarih not ediyor” dedi.

    Şöyle seslendi iktidar ortaklarına:

    “Ben Ak Parti’nin ve MHP’nin meclis üyelerinin bu kötü akla ortak olmayacağına, en azından birkaç tanesinin, en azından bir iki tanesinin, üç tanesinin bu kötü akla ortak olmayacağına inanmak istiyorum. Bunu Türkiye’ye göstermeliler ki en azından bu ülkede halen vicdanlı insanların varlığını ispat etmek zorundalar. Çünkü Üsküdar vicdanın semtidir.”

    Nasıl? CHP – Yeni Parti dünyasının muhafazakâr siyasetçileri, insafa, merhamete, vicdana, siyasi ahlâka, çağırması, onların içinden hepsinin değil hiç olmazsa bir – ikisinin – üçünün vicdanının var olduğunu hatırlamasını istemesi, bunun için “Hiç olmazsa Üsküdar’da siyaset yaptığınızı unutmayın” anlamına şeyler söylemesi ilginç değil mi?

    Olmadı, bunlar etkili olmadı. Ankara’da transferler oluyor, rozetler takılıyor, bir yandan da yargı operasyonlarına başvuruluyordu. Üsküdar’da aynı işi yapmışlardı, çok muydu?

    “Vicdan yapmak”tı bu… Kolaylıkla göz ardı edilebilirdi.

    Nitekim Belediyeyi alan Cumhur İttifakı ortakları, “vicdan çağrıları”nı hiç duymamış gibi, “Lay lay lom” diye kutladılar sonucu.

    Ne yapacak şimdi “vicdan çağrıları”nın işe yaramadığını, “Utanmıyor musunuz?” sorusuna “Utanmıyoruz, hatta yaptıklarımızdan gurur duyuyoruz” diye cevap verildiğini görenler?

    “Muhafazakârlarda bile karşılığı yok” diyerek boş mu verecekler tüm bu değerler üzerinden siyaset yapmaya?

    Bence bu en yanlışı olur. O vicdan çağrılarının siyaseten yapıldığı intibaını doğurur.

    Oysa onlar yanlış değildi. Muhafazakâr dünyada, siyasi çıkarcılık yüzünden aşınmış hassasiyetlerin o aslında “insani” olan değerlerin uzağında görünen bir siyasi ekip tarafından ahlâk standardı halinde devrede tutulması, hayati önem taşır.


    7 min
  • Seçim var sorun yok - İbrahim Kiras

    Dikkatlerden kaçmıyor olmalı, son günlerde iktidar mensubu siyasetçiler seçimden daha sık söz etmeye başladılar. Bu çerçevede, Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta memleketi Rize’de dile getirdiği “Önümüzdeki seçimi de atlatacağımıza inanıyorum” şeklindeki temennisi farklı yerlerde farklı yankılar doğurdu.

    Kimileri bu açıklamayı seçimin erkene alınması niyetinin, kimileri de önümüzdeki bahar aylarında yapılacak bir baskın seçimin işareti olarak değerlendirdi.

    İyi Parti lideri Dervişoğlu ise Erdoğan’ın kullandığı “seçimi atlatmak” ifadesine dikkat çekerek iktidar partisinin sandığı risk olarak gördüğünü iddia etti. “O riski ortadan kaldırabilmek adına hukuk dışı yollara tevessül edilmemeli” dedi.

    Diğer taraftan, eski adalet bakanlarından Abdülhamit Gül, önceki gün yaptığı açıklamada “Cumhurbaşkanımızın aday seçilmesi yönünde milletimizin beklentisinin Meclis tarafından karşılanacağına inancımız tam” dedi. Eski bakan, son zamanlarda AK Partili her siyasetçinin mutlaka yaptığı gibi, “Türkiye’nin yeni ve sivil bir anayasaya ihtiyacı olduğu” iddiasını sözlerine eklemeyi de unutmadı.

    İktidar partisinin önümüzdeki seçime ilişkin siyasi planlamasında bu “yeni anayasa” konusu önemli bir rol sahibi görünüyor. Bunun birkaç ayrı sebebi var. İlki cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili. Mevcut anayasaya göre bir kişi en fazla iki dönem bu görevi üstlenebilir. Erdoğan şu anda üçüncü dönemini sürdürüyor aslında ama 2017 anayasa değişikliğinden önceki dönemin hesaba katılamayacağı görüşü de facto geçerlilik kazandığı için ikinci dönem kabul ediliyor bu dönem.

    Yine de bunun son dönem olması gerekmiyor. Erdoğan’ın yeniden adaylığı için anayasadaki engelin kaldırılması bir seçenek. Ancak bugünkü meclis aritmetiği itibarıyla erken seçim kararı alınabilmesi için muhalefet sandalyelerinden de destek bulunması gerekiyor. Halihazırda Cumhur İttifakına mensup partilerin milletvekili sayısı -şu an için- 330. İktidar kanadıyla birlikte hareket etmesi beklenen bağımsız vekillerin sayısı 10 civarında. Koalisyonun adı konmamış ortağı olarak görülen DEM Parti’nin de 56 sandalyesi var. Toplam sayı 400’e yakın.

    Anayasa değişikliği teklifinin mecliste kabulü için 400, teklifi referanduma götürebilmek için ise 360 oy lazım. DEM Parti’nin desteği söz konusu olmadığı takdirde her ikisi de mümkün görünmüyor.

    Ne var ki Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesi için anayasayı değiştirmeye gerek yok. Cumhurbaşkanının belirli bir şarta bağlı olarak üçüncü dönem için aday olma imkanı da mevcut. Bu şart meclisin erken seçim kararı alması. Seçim tarihi erkene alınırsa görevdeki cumhurbaşkanı kendi yasal süresini tamamlayamamış olacağından yeniden aday olma hakkına sahip olacak.

    Zaten AK Partililer de anayasayı “yalnızca bunun için” değiştirme niyetinde değiller ama başka amaçlarla bir anayasa değişikliği gündeme gelirse “bu sorunu da çözecek” bir düzenlemenin o pakete dahil edilmesi akıllardan geçiyor, anladığımız kadarıyla. Çünkü sonraki dönemlerde bu maddenin yeniden önlerine engel olarak çıkmasını istemiyorlar.

    “Başka amaçlar” derken, özellikle DEM Parti oylarını garantiye almak için anayasada onların istediği yönde bazı değişiklikler gerçekleştirileceği iddia ediliyor muhalifler tarafından. Ne var ki seçim öncesinde böyle bir girişimin iktidara siyasi anlamda faydadan çok zarar getirebileceği düşünüldüğünde buna ihtimal vermek zorlaşıyor. Kaldı ki herhangi bir anayasa değişikliğinin meclisten yeterli oyu alamayıp referanduma götürülmesi söz konusu olursa bu durum iktidar tabanında hiç arzu edilmeyen yönde bir mobilizasyona sebebiyet de verilebilir.

    Diğer yandan, DEM Parti kanadının istediği değişikliklere yer vermeyen bir yeni anayasanın ise bu kesimi küstürmesi ihtimali bugünkü şartlarda iktidarın göze alabileceği bir risk gibi görünmüyor.

    Dolayısıyla “yerli ve sivil” diye kodlanan yeni anayasa konusunun “şimdilik” siyasi retorik malzemesinden ibaret olduğunu varsaymak daha gerçekçi bir yaklaşım olur belki de.



    7 min
  • Yapay zekada olanları mı yazmalı, kabzımal operasyonunu mu? İsmet Berkan

    Yazılarımı sabah yazıyorum ama çoğunlukla akşamdan ne yazacağımı biliyor oluyorum; ona göre dersimi çalışıyorum, konuşmam gereken insanlar varsa onlarla konuşuyorum, sabah da yazmaya hazır oluyorum.

    Bu sabah ne yazacağımı da biliyordum aslında; yapay zekanın sahiden insanlık için bir ölüm-kalım tehdidi yaratıp yaratmadığına ilişkin tartışmaları anlatacak, bu konuda endişeli olanlara biraz daha bilgi aktarmaya çalışacaktım.

    Bu kararı vermiştim ama içimde de bir ses, “Türkiye ile ilgilen” diyordu. Türkiye’de bir yandan “Ailem Güvende” adıyla açıkça faşizan bir polis-adliye operasyonu devam ediyor, bir yandan da salı sabahı itibarıyla 41 büyük kabzımal gözaltına alındı, buna da “Gıda baronları” deniyor.

    İnsanların yıllar önce bu ülkeyi özgür ve bireysel hakların güvence altında olduğu bir ülke zannedip sosyal medyadan yaptığı paylaşımlar bugün önlerine tutuklama gerekçesi olarak, üstelik yasalarımızda olmayan bir “müstehcenlik” suçuyla konulmuş. Söyleyecek bir sürü ağır şey var ama bunları söylemek benim yüreğimi soğutmamdan başka işe yaramaz, sen ben bizim oğlan yüreğimizi soğutuyoruz belki ama bu vahim işleri yapıp bireysel özgürlük alanını tamamen yok edenler tınmıyor bile.

    “Gıda baronları” adı takılan kabzımal operasyonu ise açıkça bir halkla ilişkiler operasyonu. Çok merak ediyorum, bu operasyondan sonra mandalinanın veya domatesin fiyatı belirgin biçimde düşecek mi? Yoksa bu kabzımalların devreden çıkması yüzünden meyve sebzede bir darlık yaşanıp aksine fiyatlar mı artacak?

    Mesela bu kabzımallarla hiçbir ilişkisi olmayan, doğrudan üreticiden alan büyük marketlerin fiyatlarını bir kenara not edip yarın öbür gün ortaya çıkacak fiyatlarla kıyaslamakta fayda var belki de.

    Ama bu da faydasız bir çaba aslında. Çünkü bu operasyonun bir tane hedefi var: Vatandaşa dönüp “Bakın sizi yönetenler sizin için gece gündüz çalışıyor” demek. Bu dendi bile. Sonrası ikinci planda.

    O zaman dönüp yapay zeka yazmak belki de daha iyi.

    Biliyorsunuz, yapay zeka şirketleri arasında insan seviyesinde bir yapay zeka yaratmak için amansız bir yarış var. Yarış o kadar amansız ki, korkulan şey, yeterli güvenlik testi yapılmadan ve yeterli güvenlik sağlanmadan ortaya yeni yeni ürünlerin çıkması ve bunların da insanlığa faydadan çok zarar getirme olasılığının artmasından korkuluyor.

    Korkanlar da bizzat o yarışı en önde götüren yapay zeka şirketlerinin kendileri. Bu işte öncülüğü Anthropic aldı, ilk onlar ortaya çıkıp “Yavaşlayalım” dedi; OpenAI’dan Sam Altman ve xAI’dan Elon Musk hemen onu destekledi.

    “Yavaşlayalım”dan kasıt, araştırma yapmayı, yeni ürün geliştirmeyi durduralım değildi. Sadece iç denetime ve belki mümkünse dış denetime zaman verecek ölçüde yavaşlamaktı.

    Ama garip bir şey oldu: Aynı anda ABD Başkanı Donald Trump ve Çin devlet yetkilileri aynı şeyi söylediler: “Yavaşlama çağrıları bir komplo, yavaşlamayalım.”

    Bütün dünya yapay zeka konusunda ikiye bölünmüş gibi duruyor. Bir yanda, “Yapay zeka kıyameti” olacağından emin olanlar var, diğer yanda bu “kıyamet” uyarılarına boş verenler…

    En çarpıcı şeylerden birini Çinli bir uzman söyledi, “Yapay zeka partinin ideolojik kontrolunu zayıflatır” dedi. Bunu okuyunca yüksek sesle güldüm. Onların derdi de bu: Komünist Parti’nin kontrolunu mutlak kılmak.

    Kendi adıma ben yapay zeka yüzünden bütün insanlığın sonunu getirecek bir felaket bekleyenlerden değilim; ama bu yapay zekanın hiç tehlikesi yok anlamına gelmiyor.

    Çok güçlü bir araç yapay zeka ve her yeni versiyonunda daha da güçleniyor. Bu gücü olmadık insanların eline verdiğinizde de korkunç şeyler olabiliyor.

    Örneğin, daha önce epey paraya ve insan gücüne malolan mesela seçimlere müdahale amacıyla yalan haber üretmek, yalan haber siteleri kurmak, sosyal medya hesapları açmak gibi şeyler yapay zeka sayesinde neredeyse maliyetsiz hale gelmiş durumda.

    Bir başka şey, bilgisayar korsanlarının düne kadar ciddi para karşılığı yaptığı DDoS ataklarını yapmak artık yapay zeka sayesinde ayda 20 dolar abonelik parasıyla becerilebilir hale geldi.



    6 min
  • Hele şu seçimleri bir atlatalım da… Fehmi Koru

    Galiba gerçeği sonunda yakaladım: Seçim tarihinin erkene alınacağının bilinmesini isteyen de var AK Parti’de, bu konuda son ana kadar renk vermeme taraflısı olan da…

    Bilinmesini isteyen, AK Parti genel başkanı sıfatı da bulunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan…

    Erdoğan, hem de memleketi Rize’de, vatandaşlara hitap ederken sarf ettiği, “Önümüzdeki seçimleri başarıyla atlatacağımıza inancımı yeniliyorum” cümlesi ile ‘erken seçim’ müjdesi verdi.

    Cumhurbaşkanı’nın o cümlesinin ‘seçim sinyali’ anlamı taşıyıp taşımadığı sorusuna cevap olarak, AK Parti sözcüsü Ömer Çelik, tevil yoluna başvurdu.

    Dediklerini aynen aktarayım:

    “Sayın Cumhurbaşkanımız siyaset hayatında teşkilatlarımızı her zaman merkeze koyar. Bir seçimden yeni çıkmış olsak bile -henüz bir ay geçmişken bir teşkilatımızı ziyaret ettiğinde- Sayın Cumhurbaşkanımızın ‘Önümüzdeki seçimlere hazırlanıyor musunuz?’ dediğine defalarca şahit olmuşumdur. Çünkü kendisinin yetişme tarzı ve siyaset yapma biçimi, teşkilatçılık ve bunun her gün taş üstüne taş koyarak geliştirilmesi üzerine kuruludur.”

    Belli ki, parti sözcüsü Çelik, seçimin tarihini son ana kadar herkesten gizli tutmanın doğru olacağına inanan AK Partililerin de sözcüsü…

    “Kendisinin yetişme tarzı ve siyaset yapma biçimi” ile Çelik’in ne kast ettiğini anlamakta zorlanıyorum ama, vaktiyle Güneysu’da kendisini izlemiş ve dinlemiş biri olarak, Erdoğan’ın hemşehrileri karşısında ne kadar duygusallaştığını biliyorum.

    Gözardı etmemizi istediği bir önemli ayrıntı var AK Parti sözcüsünün: AK Parti lideri sıfatıyla parti teşkilatlarını ziyaretlerinde, seçimlerin hemen ertesinde bile olsa, partililere seçimlere hazırlıklı olmalarını söylemesi doğal karşılanabilir; ancak o cümleyi sarf ederken AK Parti ilçe teşkilatı üyelerine değil, hemşehrilerini karşılamaya gelmiş Güneysululara hitap ediyordu Erdoğan.

    Makam aracından inmiş ve bir otobüse binmişti…

    Mahalle teşkilatından cumhurbaşkanlığına kadar hayatının dörtte üçünü siyaset alanında geçirmiş Tayyip Erdoğan’ın en iyi bildiği iştir “Seçimleri başarıyla atlatmak”…

    İlk seçim başarısını İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yarışında kazanmıştı (1994).

    Siyasi yasaklı olduğu dönemde kurulan AK Parti’nin ilk girdiği seçimde tek başına iktidara geldiği (2002), partisi ve şahsı olarak katıldığı sonrasındaki genel, yerel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hepsinden de ipi göğüsleyerek çıktığı biliniyor…

    Anayasada ancak iki dönem olarak sınırı belirlenmiş cumhurbaşkanlığında üçüncü döneminde ve dördüncü kez seçime katılıp beş yıl daha görevine devam etmek niyetinde olduğu da malum…

    Her medya karşısına çıkışında, Ömer Çelik, “Partimizin cumhurbaşkanı adayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır” demiyor mu?

    Aday olup seçilebilmesi için TBMM’den seçim tarihini erkene çeken bir kararın çıkması gerekiyor…

    Yani?

    Bir sonraki seçimin bilinen tarihinden önce yapılacak olması neredeyse kesin gibi…

    Erken seçim kaçınılmaz.

    AK Parti, adayının özel durumu sebebiyle, erken seçim istemek zorunda, muhalefet de zaten her fırsatta seçim tarihinin erkene çekilmesinden yana olduğunu ısrarla tekrarlıyor…

    Vatandaş da aynı arzuda ve kendilerine mikrofon uzatılan herkes bu arzusunu dile getiriyor…

    Seçim zamanından önce yapılacak, tamam da, ne zaman yapılacak?

    Ortam iktidar cephesi açısından seçimden başarılı çıkmak için fazla elverişli değil.

    Ekonomi perişan ve çalışan, işsiz, emekli veya esnaf-sanayici ayırt etmeksizin geniş kitleler her gün biraz daha olumsuzlaşan şartlar yüzünden iktidara öfkeli.

    Seçimlerde ekonomi sonuç almada çok etkili bizim ülkemizde de…

    Ancak, partisi sözcüsü Ömer Çelik’in ‘siyaset yapma biçimi’ değinisinin akla düşürdüğü Tayyip Erdoğan’ın özellikleri burada devreye giriyor ve Türkiye hızla iktidarın sandıktan umutlu olabileceği bir ortama doğru evriliyor…

    Birbiri ardına meydana gelen güncel olaylara biraz da ‘seçim’ ekseninden bakmak gerek…


    6 min
  • Bu enflasyon neden bir türlü düşmüyor acaba! Mustafa Karaalioğlu

    Komplo teorileriyle ilgilenmeyen ve ne olduğu belirsiz dış güçler hikayesinden bıkan herkes üç aşağı beş yukarı başlıktaki sorunun cevabını tahmin edebilir. Türkiye gibi enflasyon uzmanı ve pahalı hayat mağduru bir toplumun parçası olanlar neyin ne olduğunu bilir. Bilip de söylemeyenler de vardır elbette ama onlar zaten bu mevzunun muhatabı değildir.

    Yüksek enflasyonu birçok geçici faktör etkileyebilir veya belirleyebilir ama hiçbirisi sonuca kötü ekonomi yönetimi kadar tesir edemez. İyi bir ekonomi yönetimi varsa geçici faktörler de vız gelir tırıs gider. Mesela, Türkiye pandemiye yüksek enflasyonla girdiğinde ekonomi kötü yönetiliyordu. Bu yüzden şartlar zorlaşınca fiyatlar daha da arttı. Aynı dönemde, o güne kadar enflasyon diye bir kavramı neredeyse unutmuş olan Avrupa dahil, iyi yönetilen ekonomiler de yüzde 3-4 gibi onlar için çok yüksek sayılabilecek bir oranda enflasyon yaşadılar. Pandemi geride kaldı ve birkaç ay içinde enflasyonu yine düşürdüler. Hayat biraz pahalılaştı fiyat artışı yeniden yıllık yüzde 1-3 seviyelerine geriledi. Biz ise pandemiye nasıl yüksek enflasyonla girdiysek, çıktıktan sonra da Heterodoks programda da Ortodoks programda da hasılı her durumda yüksek enflasyonda yaşamaya devam ediyoruz. Bu açıdan kesinlikle “tam bağımsız” sayılırız. Dünya nereye giderse gitsin bizim fiyatları kimse yolundan döndüremiyor.

    Bunun sebebi ise gerçekte bir ekonomi programına ve vizyonuna sahip olmamamızdır, İktidar da kendisini gerçek bir ekonomi yönetimine mecbur hissetmiyor çünkü kötü hayat şartlarını son düzlükte popülizmle makyajlayıp seçimi kazanabileceğine inanıyor veya bunu biliyor. İktidarı gerçek bir ekonomi programından uzak tutan asıl sebep ise malum. Ekonomi yönetimi aynı zamanda hukuk, şeffaflık, denetim, rekabet ve öngörülebilirlik gerektirir ki bunlara riayet şöyle dursun artık hepsinin birden dışlandığı bir düzene geçmiş bulunuyoruz. Hangisi önemli? Ekonomiyi ayağa kaldırıp sağlam temeller üzerine oturtmak mı yoksa kestirme yoldan iktidarı korumak mı? Cevap belli. O zaman da gelsin popülizm…

    Bugünlerde gıda enflasyonunu sorumlusu olarak kabzımallar hedefte. “Tarlada beş lira, manavda bilmem kaç lira” meselesi hayat pahalılığının çekilmez noktaya geldiği zamanlarda istisnasız gündem olur. Şimdi onlara kabzımal değil, “gıda baronları” denmeye başlandı. Birkaç hafta önce de yumurtacılar hedefteydi. Enflasyonun yine zirvede olduğu birkaç yıl önce de “soğan ve patates lobisi” diye bir şey vardı ve depoları basılmıştı.

    Muhtemelen bazılarının fahiş fiyatla mal sattıkları doğrudur. Aldığının, sattığının ve vergisinin hesabını vermesi gerekenler de vardır. Ne var ki mesele onlardan ve onların sevkiyat hattında şişen fiyatlardan ibaret değildir. Enflasyonun yarattığı belirsizlikte üstüne bir de ekonomi yönetimi güven vermiyorsa sadece kabzımalın değil, gıda toptancısından mahalle bakkalına kadar, tekstilciden mağazacıya kadar herkesin kendini korumak için etikete yüklendiği sır değildir, bizim ekonomide hiç değildir.

    Neden birdenbire bu noktaya geldiğimize bakalım, iyi ve kötü ekonomi yönetimi arasındaki farkı anlayalım. Bu türden fiyat problemleri enflasyonun tek hane olmasa bile onlu rakamlar seviyesinde seyrettiği dönemlerde konuşulmuyordu. O zaman da aynı üretim ve sevkiyat düzeni vardı. O zaman da iş başında aynı hükümet vardı üstelik.

    Türkiye sekiz-on yıldır yüzde 30 enflasyonu başarı olarak görüyor ve çözüm bulamadığı için yirmiden fazla kez enflasyon hedefini revize etmek zorunda kalıyorsa mesele derinden daha derin demektir. Hele de muhalif muvafık her kesimin desteğini alan mevcut ekonomi yönetimi üçüncü yılın sonunda enflasyonu düşüremeyince eski usul bahanelere müracaat etmeye başlamışsa…

    5 min
  • Öğretmene ak önlük öğrenciyi örter mi? Akif Beki

    Okullar geçen eylülde çocuklara sabun, temizlik görevlisi ve bir öğün yemek verememe tartışmalarıyla açılmıştı. Bu yıl onlara güvenlik ve kılık kıyafet tartışmaları da eklendi.

    18 milyon öğrenci ile 1 milyon 200 bin öğretmen, 65 bin okulda ders başı yaptı.

    Peki eski güvenlik sorunları çözülmüş, yeni temizlik önlemleri alınmış mıydı?

    Milli Eğitim Bakanı Tekin, eğitim öğretim yılı başında bunları seneye, yarıyıl tatilinden dönüşe erteledi.

    Açıkladığına göre temizlik ve güvenlik sorunlarını hizmet alımıyla çözecek kalıcı bir model üstünde çalışmışlar. Ama bütçeden kaynak ayrılabilmesi için şubat 2027’de devreye girecekmiş. Az daha sabır.

    O zamana dek 55 bini kadrolu, gerisi geçici 150 bin kişilik hizmetliyle eski sisteme kaldığı yerden devam...

    Güvenlik için şimdilik okul kolluğu, dedektör, bahçe görevlilerine eğitim, giriş çıkış kontrolü, çevrede devriye denetiminin sıkılaştırılması gibi ek tedbirler getirilmiş.

    Öğretmenlerin kıyafet sorunuysa bütçeye bağlı değil. Para gerektirmediğinden köklü çözüme ulaşılmış hemen.

    Kılık kıyafet yönetmeliğine âcilen uydurularak öğretmenlerin doğru örnek olması sağlanacak. Hazırlanan bir kılavuzla yönetmelik hatırlatıldı, yazılı uyarılar yapıldı.

    Bakanlık, rol model konumlarına ve saygınlıklarına uygun giyinmeleri adına öğretmenlere beyaz önlük tavsiye ediyor. Bakan Tekin, aksi hâlde veli ve öğrencilerle öğretmenlerin ayırt edilemediğinden şikayetçi.

    KARA ÖNLÜK FAKİRLİĞİ ÖRTERDİ

    Eskiden öğrencilere üniforma olarak siyah önlük giydirilirdi.

    Siyah önlükten maviye geçildi. Onu da 2010’da AK Parti kaldırdı. Aklı hür, zihni özgür nesiller önlük içinde nasıl yetiştirilir, kılıkla beraber kafaları da tektipleştiriyor, yasak ve dayatmayla herkesi bir kalıba sokuyor diye.

    Kıyafet serbest bırakıldığında ortaya çıkacak fakir-zengin farkını örtmek içinse tek renk önlük yerine forma seçenekleri sunuldu.

    Öğretmenlerin konumlarına yakışmayan kılık kıyafetlerle derse girmesini ben de onaylamıyorum. Bu bir sorun mu, sorun.

    Bakan Yusuf Tekin, sorun tespitinde haklı. Sınıfa saç sakal bakımlı gelmeli, uygun giyinmeliler.

    Ama çözüm beyaz önlük mü, derseniz... Öğrencileri tektip önlükten kurtaran eski AK Parti’ye sorsunlar, en doğrusunu söyleyecektir.

    ÇÖZÜLEMEYEN SORUNLARIN AK ÖRTÜSÜ MÜ?

    Ayrıca öğretmenlerin saygınlığını korumaya kılık kıyafetten mi başlanır? Ak önlüğe gelene kadar neler var, neler. Birini hatırlatayım size.

    Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve mülâkat mağduru öğretmenler, seslerini duyurmak için bu yaz Ankara’da açlık grevi yapmadı mı? Verilen sözler tutulsun istiyor, haklarını arıyorlardı.

    Ancak Bakanlık yetkilileri yerine polisle muhatap edildiler. Eylemci öğretmenlere nahoş müdahaleler reva görüldü.

    Oysa daha 2 ay önce Kahramanmaraş’taki okul katliamıyla sarsılmıştık.

    İktidar, okulda şiddete kapsamlı tedbir paketi hazırlıyordu. Bakan Tekin saldırıdan 9 gün sonra, 24 Nisan’da güvenli okul iklimi için hayata geçirdikleri yeni karar ve uygulamaların hayırlı olmasını dilemişti.

    “Çocuklarımızın güven içinde büyümesi, öğretmenlerimizin huzurla görev yapması için attığımız bu adımlar” diyordu. “Eğitimle birlikte aileyi daha da güçlendireceğiz; öğretmenin vakarını, otoritesini ve rehberliğini tahkim edeceğiz” müjdesi veriyordu.

    2 ay bile geçmeden öğretmenin vakarı, otoritesi Ankara’da aile boyu yerlerde sürüklenirken Bakan Tekin’in ortalarda görünmemesini eleştirmiştim.

    Öğretmenler emeğinin karşılığını bulamaz, emniyette hissedemez ve adâbıyla muamele göremezken öğrencilere güvenli, huzurlu ve temiz okullar vaadi nasıl yerine getirilecekti?

    Bütün yaz böyle geldi geçti velhâsıl. Kalıcı güvenlik ve temizlik çözümleri, kaynak bulunup yetiştirilemedi. Üstüne beyaz önlük örtüldü, önlem paketi de 2027 başına kaldı.

    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR