
Sign up to save your podcasts
Or


Taha Akyol, Fransa’daki Dreyfus Davası ile Türkiye’deki Yassıada yargılamalarını karşılaştırarak adalet, savunma hakkı, yargı bağımsızlığı ve sahte delil sorununu ele alıyor. Dreyfus’un Yahudi olduğu için casuslukla suçlanması, gizli deliller ve sahte belgelerle mahkûm edilmesi, ardından Émile Zola’nın mücadelesi ve yeniden yargılama sonucunda beraat etmesi üzerinden, hukuk devletinde delillerin güvenilirliği ve savunma hakkının önemine dikkat çekiyor. Akyol, Abbas Bilgili’nin çalışmasına dayanarak Yassıada’da da belgelerin tahrif edildiğini, sanıkların aşağılandığını ve savunma haklarının ciddi biçimde sınırlandığını aktarıyor. Yazara göre Dreyfus Davası sonrasında Fransa’da adaletsizliğin giderilmesi ve hukuki reformlar için güçlü bir toplumsal mücadele ortaya çıkarken, Türkiye’de Yassıada gibi ağır adaletsizliklerin ardından benzer bir hesaplaşma ve hukuk hassasiyeti yeterince gelişmedi.
Ahmet Taşgetiren, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un Erdoğan’ın yeniden adaylığı ve seçim tarihine ilişkin açıklamalarından hareketle iktidarın 2028 seçimlerine yönelik hazırlığını değerlendiriyor. Uçum’un Anayasa’nın 116. maddesi üzerinden Meclis’in erken seçim kararıyla Erdoğan’ın yeniden aday olabileceği yönündeki yorumunu aktaran Taşgetiren, iktidarın 360 milletvekilinin desteğini sağlamak için Meclis aritmetiğini ve siyasi dengeleri nasıl değerlendirebileceğini ele alıyor. Yazıda ayrıca Erdoğan’ın, Bahçeli’nin ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 2028 seçimlerine ilişkin açıklamaları ile muhalefetin dağınık yapısı, CHP içindeki gelişmeler, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın durumları ve DEM Parti’nin olası tutumu değerlendiriliyor. Taşgetiren, ekonomik ve sosyal sorunlara rağmen iktidarın seçim hazırlığının muhalefete kıyasla daha planlı ilerlediği yönündeki değerlendirmesini öne çıkarıyor.
İsmet Berkan, Leonard Cohen’in “Everybody Knows” şarkısından hareketle, Türkiye borsasında yıllardır göz göre göre büyüyen manipülasyon ve fon skandalını ele alıyor. Destek Faktoring, Astor Enerji ve Sasa gibi şirketlerin piyasa değerlerindeki sert ve gerçek ekonomik performansla açıklanması güç hareketleri örnek gösteren Berkan, borsada oluşan değerlerin şirketlerin gerçek durumundan kopabildiğini savunuyor. Fonların hisse fiyatlarını yapay biçimde yükselterek yatırımcıları sisteme çektiği ve dışarıdan para girişi yavaşladığında zincirin çöktüğü bir saadet zinciri mekanizmasını anlatan yazar, ortaya çıkan zararın boyutuna da dikkat çekiyor. Berkan’a göre yıllardır uyarılara rağmen müdahale edilmeyen bu sistem çöktüğünde, kazanç sağlayanların yanı sıra dolandırıcılıkla ilgisi olmayan vatandaşların da maliyetle karşı karşıya kalması asıl büyük sorunlardan biri.
İbrahim Kiras, mizah, ifade özgürlüğü ve kimliklere yönelik toplumsal hassasiyetler üzerinden dilin tarihsel olarak taşıdığı önyargıları ele alıyor. Batı dillerinde Hollandalılar, İrlandalılar, Yahudiler ve diğer topluluklara yönelik aşağılayıcı deyim ve ifadelerden örnekler veren Kiras, Türkçede de farklı kimliklere ilişkin bazı olumsuz kalıplar bulunmasına rağmen bunların Batı dillerindeki kadar yaygın ve ağır bir nefret dili oluşturmadığını savunuyor. Karagöz ve orta oyunu gibi geleneksel mizah örneklerinde farklı kimliklerin stereotipleştirilmesini ise çok kültürlü birlikte yaşama deneyiminin bir yansıması olarak değerlendiriyor. Kiras, kimliklere yönelik her türlü mizahı ve eleştiriyi düşmanlık saymanın ifade özgürlüğü açısından sorunlu olduğunu belirtirken, geçmişin önyargılarını dil içinde yaşatmanın da gerekli olmadığını vurguluyor. Yazara göre farklı birey ve grupların karşılıklı saygıyı koruması, toplumsal ve siyasi düzenin sağlıklı işlemesi açısından önem taşıyor.
Osman Sert, son dönemdeki fon ve borsa krizinden hareketle devletin temel işlevlerini ve vatandaş karşısındaki sorumluluğunu sorguluyor. Devletin yalnızca güvenlik değil, ekonomik düzenin sağlıklı işlemesi, piyasaların denetlenmesi, mülkiyet ve yatırım güvenliğinin korunması gibi alanlarda da vatandaşın hakkını gözetmekle yükümlü olduğunu vurgulayan Sert, yatırımcının yalnızca bir fona değil, o fonu lisanslayan ve denetleyen kamu kurumlarına da güvenerek işlem yaptığını belirtiyor. Uzmanların aylar öncesinden uyarılmasına rağmen gerekli denetimlerin yapılmamasını eleştiren yazar, bireysel yatırımcıyı suçlamanın kamu otoritesinin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağını savunuyor. Sert’e göre asıl mesele yalnızca fonlarda yaşanan maddi kayıp değil; devletin hesap verebilirliği, kurumların denetim görevini yerine getirmesi ve vatandaşın siyasi ve hukuki yollarla hesap sorabilme imkanına duyduğu güvenin zayıflaması.
Herkesin gözü önünde apaçık şekilde borsa manipülasyonu yapılıyorsa, manipülasyon yapan değil yapmayanlar ayıplanıyorsa, yatırımcılar gerçek bilginin peşinde değil kısa yoldan köşe döndürecek kulislerin peşinde koşuyorsa, uçan kuşun esen yelin hesabının tutulduğu bir sektörde kurumlar olup biteni seyrediyorsa ve en nihayet denetim yapmakla görevli kurumlar işini yapmıyorsa orada fon skandalı olur.
Bir anda ortaya çıkan adamlar kısa sürede zengin olur, onların zenginliklerine imrenip heves edenler o fonlara para yatırır. Adı sanı bilinmeyen yatırım-finansman şirketleri medyada, reklamlarda, futbol takımlarının formalarında görünür olur. Bütün bunlar gayet de kolay olur. Oldu nitekim. Birkaç günde değeri onlarca kat yükselen hisse senetleri ve o hisselerle kurulan derme çatma fonların akıl sınırlarını zorlayan yükseliş grafiklerini izledik. Ekonomi kriz içindeyken aslında paranın çok kolay kazanılabildiğini gösteren sahnelere şahit olduk. Parıltı, ihtişam, gösteriş… Sonra, “para, kâr, fon, grafik” falan derken bir sabah “temerrüt”le güne uyandık. “Ödeme yapamıyoruz, kusura bakmayın” açıklamalarıyla…
Ekonomist Kerim Rota yaşanan süreci şöyle özetliyor: “Yapay fiyat oluşumu yoluyla hisseler gerçek değerlerinin çok üstüne çıkarıldı. Mesela, benim elimde 10 liralık bir hisse var. Onu anlaştığım birine 12 liraya satıyorum. Aynı gün içinde de o kişiden 12 liraya geri alıyorum. Bunu istediğiniz şekilde yukarıya götürebilirsiniz. Bu hisse artık o kadar sığ hâle geliyor ki sadece sizin yaptığınız bir tahta veya sizin yaptığınız bir işlem olmaya başlıyor. İstediğiniz zaman fiyatını yukarı çekebiliyorsunuz, istediğiniz zaman indirebiliyorsunuz. Çünkü bütün hisseler sizin elinizde.”
Bu kadar basit ve bu kadar rahat, bu kadar sorumsuzca…
Olan oldu ve elimizde de “Şimdi bu paralar ödenecek mi? Kim ödeyecek, niye ödeyecek, nasıl ödeyecek?” soruları kaldı.
Bir ülke düşünün ekonomisini güçlendirebilmek için en çok ihtiyaç duyduğu şey piyasalara güven verebilmek. Yani, kuralların kanunların uygulandığı ve kimseye ayrıcalık tanınmadığı; yarın sabahın belirsiz olmadığı aksine öngörülebildiği bir sistem kurabilmek.
Aynı anda, yabancı yatırım çekebilmek için elinden gelen her türlü kolaylığı sağlayan bir ülke burası. Yeter ki yatırımcı gelsin, fabrika açsın, açmasa bile hiç olmazsa parasını buraya park etsin.
Böyle bir ekonomide, 130 fonun birden tasfiyesine yol açacak kadar büyük bir açık yaşanması trajedidir. Hele de enflasyonla mücadele ederken, üretimi artırıp işsizliği yenmeye çalışırken ve en önemlisi sekiz yıla varan ekonomik krizden çıkabilmek için bir yol ararken ortaya çıkan tablonun izahı mümkün değildir. İşlerin yolunda gitmediği biliniyordu ama bu kadarı fazla… Yabancı kaynak çekebilmek adına dünyanın en yüksek faiz oranlarından birini ödemeye razı olmuş bir ekonominin sırtına böyle olumsuz bir imajı yüklemek çok büyük bir lüks. O imajı yüklemeyi göze alabilmek de büyük cesaret.
Maliye Bakanı iş işten geçtikten sonra, “Problem yok, her işlemlerle şey kontrol altında” deyip çırpınıyor. Elbette her şey kontrol altındadır, elbette bir yol da bulunur. Ama mesele, işlerin en başından kontrol edilmemesi ve bugüne kadar gelmesidir. Yani sistemin her durumda işlemesidir. Kabul edelim bu da büyük bir meseledir.
Şimdi sorulması gereken ve cevap bekleyen asıl soruya bakalım: Kurumların, kuralların işlemesinin, denetim ve şeffaflığın ne kadar hayati olduğu artık anlaşılmış mıdır?
Yoksa eski tas eski hamama devam mı?
Akif Beki, Diyanet’in “bizi aldatan bizden değildir” hadisi üzerinden, dolandırıcılık, haksız kazanç ve yolsuzluk karşısında siyasi aidiyetlerin ölçü olmaması gerektiğini tartışıyor. Çiftlik Bank’tan borsadaki Ponzi iddialarına uzanan örneklerle, geçmişte bazı haksızlıkların “milli”, “yerli” veya siyasi davaya zarar vermemesi gerekçeleriyle örtülmeye çalışıldığını hatırlatan Beki, bu anlayışın değişip değişmediğini sorguluyor. Son dönemde sermaye piyasalarındaki soruşturmalar ve Diyanet’in hutbesini de bu çerçevede değerlendiren yazar, vatandaşın emeğini ve parasını istismar edenlere siyasi kimliğine bakılmaksızın hukuk önünde hesap sorulması gerektiğini vurguluyor. Beki’ye göre hırsızlığın, dolandırıcılığın veya soygunun “bizden” ya da “onlardan” olanı yok; mağdurun hakkına göz diken herkes aynı ölçüde sorumlu tutulmalı.
Ahmet Taşgetiren, “Terörsüz Türkiye” süreci üzerinden Öcalan’ın süreçteki rolünü, Meclis’teki düzenlemeleri ve toplumdaki karşılığını sorguluyor. Akil İnsanlar Heyeti dönemindeki şehit aileleri ziyaretlerinden hareketle PKK ve Öcalan’ın geçmişteki sorumluluğunu hatırlatan Taşgetiren, silah bırakma ve örgütün feshi gerçekleştiği için Öcalan’ın ayrıca “onore edilmesi” veya ödüllendirilmesinin gerekli olmadığını savunuyor. İmralı’da yapıldığı açıklanan ev ve Öcalan’a statü verilmesi tartışmalarının iktidar tabanında yaratabileceği tepkiye dikkat çeken yazar, Meclis’teki yüksek oy desteğinin toplumdaki gerçek hassasiyetleri ne ölçüde yansıttığını da sorguluyor. Taşgetiren’e göre Kürtlerin ve toplumun demokratik hakları terörün sona ermesiyle pazarlık konusu yapılmadan güvence altına alınmalı; asıl mesele ise Türkiye’de değişen aktörlere rağmen devam eden “güçlülerin hukuku” ve hukuk eksikliği sorununun giderilmesi.
Mehmet Ocaktan, adalet ile ahlak arasındaki kopmaz bağ üzerinden sağlıklı bir hukuk ve toplum düzeninin nasıl kurulabileceğini ele alıyor. Kur’an ve Sünnet başta olmak üzere İslami kaynaklar, Mustafa Çağrıcı ve Doğu Ergil’in değerlendirmeleri ile Hobbes’un doğal hukuk anlayışından hareket eden Ocaktan, adaletin yalnızca yasaların uygulanmasından ibaret olmadığını, ahlaki bir zemine dayanması gerektiğini vurguluyor. Yazara göre adalet ve ahlak birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği gibi, hukukun da hakkaniyet, eşitlik, dürüstlük ve güvenilirlik gibi temel erdemlerle desteklenmesi gerekiyor. Mezopotamya’daki eski dini geleneklerden Hobbes’a uzanan örneklerle ahlaki ilkelerin insanlık tarihinde köklü bir karşılığı bulunduğuna dikkat çeken Ocaktan, ahlak-hukuk bağının zayıflamasının toplumsal ve siyasal düzende ciddi sorunlara yol açtığını savunuyor.
Yusuf Ziya Cömert, vatandaşların seçim yoluyla iktidarı değiştirebilme hakkının demokrasinin temel değerlerinden biri olduğunu vurgulayarak Türkiye’de son dönemde yaşanan siyasi gelişmeleri bu çerçevede değerlendiriyor. Suudi Arabistan, Ürdün ve Kuzey Kore örnekleri üzerinden seçim hakkının biçimsel olarak var olmasıyla gerçek anlamda iktidar değişiminin mümkün olması arasındaki farka dikkat çeken Cömert, Türkiye’de ise iktidarın yerel seçimlerde kaybettiği bazı belediyeleri seçim yapılmadan geri alma yöntemleri geliştirmesinin “halk iradesi” kavramını zedelediğini savunuyor. Muhalefetin bugüne kadar büyük ölçüde iktidarın hataları ve toplumsal memnuniyetsizliklerden güç aldığını belirten yazar, iktidarın kendi sorunlarını düzeltmek yerine muhalefetin hareket alanını daraltmayı tercih ettiğini ve bunun seçme-seçilme hakkının fiilen kullanılmasını zorlaştırdığını ileri sürüyor. Cömert, bütün bu süreçte siyasetin ahlaki zemininin de aşındığını vurguluyor.
From the publisher's feed