
Sign up to save your podcasts
Or


Terörsüz Türkiye konusunda yazdığım her yazıda, bu sürecin Türkiye için ne kadar hayati bir önem taşıdığının altını çizmeye çalışıyorum. Bu ülkede yaşayan hiç kimsenin, silahın aradan çekilmesine karşı bir tavrı olamaz.
Ancak bu kadar hayati bir meselede, iktidarın yeterince şeffaf olmaması zihinlerde soru işaretlerine yol açıyor. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te grup toplantısında yaptığı konuşmada ilk işaretini verdiği “Terörsüz Türkiye” projesi konusunda, o günden bu yana iktidarın Bahçeli ile aynı duygu paralelinde hareket ettiğini de söylemek ne yazık ki pek mümkün değil.
AK Parti iktidarının daha temkinli adım atması çok da yadırgatıcı bir durum değil elbette. Buna rağmen, sanki her attığı çözüm adımında ‘gizli iş yapıyormuş gibi’ bir görüntü vermesi, bir başka deyişle ‘mış gibi yapması’ toplumun sürece desteğini zayıflatan bir nitelik taşıyor.
Sürecin başarıyla sonuçlanması için iktidarın da Bahçeli kadar net ve şeffaf olmasında yarar var. Mesela, Öcalan’ın statü meselesi… Bahçeli, Öcalan’ın kendisi için hazırlanan konuta geçmediğini, bunun nedenini de statüsünün belirsizliği ile açıkladığını söylüyor: “Ben hangi sıfatla bu konuta geçeceğim? Müzakereci miyim yoksa terör örgütü ele başı mıyım? Ben neyim?” MHP lideri, Öcalan’ın bu itirazını haklı bulduğunu söylüyor.
Bahçeli meseleyi bu kadar açık ve net olarak ortaya koyduğu halde, Öcalan’ın statüsü ve konutu konusunda, şu ana kadar ne iktidardan ne de AK Parti’den resmen bir açıklama yapılmış değil. Neyse ki Cumhurbaşkanı’nın danışmanı Mehmet Uçum, AK Parti’nin boşluğunu dolduran bir açıklama yaparak, Milli Dayanışma ve Bütünleşme Koordinasyon Kurulu bünyesinde oluşturulan dört alt komisyondan Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nda Öcalan’a görev verileceğini söyledi.
Muhtemelen iktidar, çıkan yasayla birlikte dağda ve cezaevinde bulunan PKK’lıların önemli bir bölümünün dışarı çıkmasıyla çözüm meselesinin hallolacağını düşünüyor.
Ama mesele o kadar basit değil. Süreç başladığı günden bu yana, gerek Öcalan’ın gerekse Kandil’in yaptığı açıklamalar dikkatle okunduğunda ‘demokratik siyaset’in önünün açılması konusundaki talepler rahatlıkla görülecektir. Nitekim KCK eş başkanı Cemil Bayık en son yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin yaklaşımı bizde de kuşkular oluşturuyor. Bizim Apo’nun yanına gitmemiz gerekiyor. Bu olmazsa süreç sağlıklı ilerlemez” diyerek, Kandil’in tavrını ortaya koymuş oldu.
Bir kere iktidar, “PKK’lıların durumunu düzelterek Öcalan’ı memnun edelim ama kimse duymasın, bilmesin” anlayışından vazgeçmelidir.
Şu günlerde siyasetin saatinin hızlı çalışmaya başladığı dikkate alındığında, çok uzak olmayan bir zamanda bir erken seçim var. Dolayısıyla iktidarın takvimi oldukça sıkışmış durumda.
Bir tarafta “Terörsüz Tükiye” meselesi var, DEM’i parantez içinde tutabilmek için bu konuda somut adımlar atması gerekiyor ama aynı zamanda korkuları var…
Maalesef ülkenin sorunlarını çözme konusunda siyaset devre dışı bırakıldığı günden bu yana, kuralsızlık yüzünden kangren haline gelmiş sorunlar günübirlik palyatif tedbirlerle çözülmeye çalışılıyor.
Mesela son günlerde fonlarla ilgili yaşanan skandal, kelimenin tam anlamıyla kurumsal çürümüşlüğün en net fotoğrafı. İlgili kurumların ve bakanlığın bir yıldır bildiği ve herkesin seyrettiği bir skandal yani…
Memleket, adeta bir operasyon ülkesine dönüşmüş durumda. Bir gün kabzımallara, fenomenlere, aktivistlere, borsacılara, bir başka gün ise geçmişte yaşanan faili meçhullerle ilgili operasyonlar yapılıyor. Bu arada, bir rutine dönüşmüş bulunan belediye operasyonları da hız kesmeden devam ediyor.
Her ne kadar memlekette yaşanan bu ahvalden bunalan insanlar, “böyle bir Türkiye tablosunda çözüm mü olur” diye haklı olarak itiraz etseler de her şeye rağmen, ağır aksak da olsa çözüm adımlarının sürmesi önemlidir.
Ancak sadece PKK’lılar üzerinden yürüyen bu süreç eksiktir ve bu haliyle ülkede, demokratikleşmenin, barışın ve kardeşliğin önünü açması mümkün değildir.
Etrafımda borsa ile ilgilenen arkadaşlar var. Hemen hepsi amatör. Bazen akşamları bir araya geliyoruz. Aralarında konuşuyorlar. Birbirlerine tavsiyelerde bulunuyorlar. Filan hisse tavan yapmış, filan dip yapmış. Grafikleri açıp birbirlerine gösteriyorlar.
Şu kadarını anlıyorum, işin bir ‘oyun’ tarafı var. Bazı tipler bazı hisseleri yükseltebiliyor. O tipler torpilli tipler, hisseler de torpilli hisseler.
Bir gün, borsa işiyle uzun yıllar profesyonel olarak uğraşmış bir dostum bazı muameleleri temsili rakamlarla anlattı.
“Sana, filan hisseyi al diyorlar. Diyelim yüz bin liralık alıyorsun. Tık tık tık tık, o hisseyi yükseltiyorlar. Bir ay sonra bir milyon oluyor. Birkaç ay sonra on milyon. Sonra sana ‘sat’ diyorlar. 10 milyona satıyorsun. Böylece ‘helalinden’ on milyon kazanmış oluyorsun. Rüşvet değil, kara para değil, kumar parası değil, tertemiz para.”
Helal mi? Temiz mi?
Bu devirde ‘helal’ fetvası verecek molla bulmak zor değil. (Mollalarımızın mezhebi genişledi. Hala ‘ehl-i sünnet ve’l cemaat’ ama eski zamanlara göre mesela 20-30 yıl öncesine göre daha geniş. Bir de içtihat kapısı kapalı derler! Mezhebi genişletmek için cayır cayır içtihat yapıyorlar.)
Bu yazdıklarıma bakarak borsa işlerinden anlamadığım sonucunu çıkarabilirsiniz.
Haklısınız, pek anlamam.
Bu yüzden borsadaki fon yolsuzluğunun teknik ayrıntılarına dair yeni bir şey söylemem mümkün değil.
Bizde İsmet Berkan ve İbrahim Kahveci ilgilileri yeterince aydınlatmıştır. Ben de öğrendiğim kadarını onlardan öğrendim. Ayrıca bir şey söylememe gerek yok.
Yolsuzluğun fonlara evini arabasını yatırıp para yatıran beş yüz bin kişiyi zarara soktuğu söyleniyor. Yaklaşık 20 milyar dolar batmış.
Büyük para.
İbrahim Kahveci fonlardaki depremin borsanın genelinde ciddi bir düşüşe sebep olduğunu, fonlara girmeyenlerin de zarara uğradığını, toplam zararın bir trilyonu geçtiğini söylüyor.
İzahlarına baktım, tutarlı.
İsterseniz biz yolsuzlukların başka bir yönüyle ilgilenelim.
‘Derin devlet’ veya ‘devlet aklı’ gibi tabirlere mesafeli olduğumu bilenler biliyor.
Memleketin selametini gözeten, koruyup kollayan, müdebbir, kuşatıcı bir akıl var mıdır?
Evet, devletin mukim olduğu mevkide birtakım akıllar var.
Ama o akıllar neyin selametini gözetiyor?
Memleketimizde bir ‘devlet aklı’ varsa bile o aklın ekonomiden anlamadığını daha önce yazmıştım.
Derin devlet ekonomiden anlasaydı herhalde bir takım aklı evvellerin ekonomiyi bozmasına, enflasyonu bu kadar azdırmasına müsaade etmezdi.
Ya da bir başka ihtimal.
Enflasyonu derin devlet bile isteye azdırdı.
Yapar mı?
Hüsnü zan edelim. Yapmaz herhalde.
Aksi takdirde ‘derin devlet’ dediğimiz muhayyel mevkii işgal edenlerin enflasyonun yükselmesinden bir menfaatleri olması lazım.
Anladığım kadarıyla bu ay patlak veren fon krizi dışarıdan bakılınca görülebilecek bir şeydi.
Mesela ‘derin olmayan devlet’ riski gördü ve uyardı.
‘Derin olmayan devlet’ kim?
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek.
Şimşek, normal devlet.
10 ay önce serbest fonlar ve para piyasası fonları aracılığıyla, fiili dolaşım oranı düşük bazı hisselerde olağandışı fiyat hareketleri ve manipülasyonlar tespit edildiğini söylemişti.
Kriz ‘dışarıdan’ da görüldü.
MSCI, geçen haziran ayında Uluslararası yatırımcıların Borsa İstanbul’da koordineli işlemlerle fiili dolaşım oranlarının yapay bir şekilde artırılmasından şikayetçi olduğunu açıkladı ve borsayı uyardı.
(MSCI: Morgan Stanley Capital International, dünya genelindeki hisse senedi piyasalarının performansını takip eden kuruluş.)
Derin olmayan devlet gördü.
Ecnebiler gördü.
Fakat bizim içerideki ‘derin devlet’ göremedi.
Şu halde birinci seçenek.
Bizim ‘derin devlet bazı işlerden anlıyorsa bile ekonomiden, para pul işlerinden anlamıyor.
İkinci seçenek.
Para pul işlerinden anlıyor, hem de çok anlıyor.
Ama bu işlerden menfaati var.
Müsamaha ediyor, göz yumuyor. Yolsuzluğu yapanları kolluyor. Hatta kendisi de yolsuzluk yapıyor.
Sonunda faturayı millete ödetiyor.
Yok canım! Öyle derin devlet olmaz!
Bu foncuların oyunu ülkeye büyük maliyet getirecek. Bu belli…
Yaklaşık 20-30 milyar dolar arası bir yük hesaplanıyor. Lakin henüz bu yükün toplamı netleşmiş değil.
Fon işi patlayalı 7 iş günü geçti. Bu dönemde bazı şirket hisselerine bakalım:
Destek Finans 2.795 liradan 1.608 liraya gerilemişve alıcısı yok. Hedef Holding 29,46 liradan 15,68 liraya düşmüş ve alıcısı yok. Tera 227,10 liradan 132,40 liraya inmiş ve alıcısı yok.
Nerede ise her gün taban yapan ve alıcısı çıkmayan 100 civarı hisse senedi şelale gibi düşüyor.
Şimdi durum ne olacak?
Diyelim ki gittiniz ve hisse fonu aldınız. Ve fonunuzun tüm hisseleri bu şişirilmiş hisselerden oluşuyor. Alıcı çıkana kadar her gün yüzde 10 kaybederek bekliyorsunuz.
SPK tasfiye modelini açıklarken satış ortalaması üzerinden pay oranında fonların tasfiye edileceğini açıkladı. Bunu bir örnekle açıklayalım:
Hisse fiyatı 500 lira ama alıcısı yok ve her gün taban taban geriliyor. 80 liradan biraz alıcı çıktı… Ardından 40 liradan daha çok alıcı çıktı… Ve bu hisseler ortalama 50 liradan satıldı diyelim. İşte size ortalama satış fiyatından masraflar çıktıktan sonra kalan para fon payınız oranınızda dağıtılacak.
Hisse fonları herkes konuştu ve anlattı. O yüzden bunun üzerinde fazla durmayacağım.
Ben asıl likit fon, yani para piyasası fonlarına değineceğim.
Birçok yatırımcı para fonlarının sağlam olduğunu ve en azından ana paralarının çok büyük kısmını alacaklarını düşünüyor. Hatta para fonlarında bir garantinin bile olduğunu varsayıyor.
Ama durum hiç sanıldığı gibi çıkmayabilir. Siz aslında para fonu diye para yatırmış ama şişirilmiş bir hisse fonu ortağı da çıkabilirsiniz.
Gelin şimdi bu durumu izah edelim:
A Portföy yönetim şirketinin bir tane hisse fonu ve bir tanede de para fonu olduğunu varsayalım.
A Portföy şirketi çok ama çok riskli hisse fonu ile saadet zinciri kurmuş ve hisse fiyatlarını anormal şişiriyor. Bu fona yeterli yatırımcı gelmedi ve fiyat şişirmek için yeni paraya ihtiyaç duyuldu.
İşte burada aynı portföy şirketinin likit denilen para fonuna gidiliyor. Ve para fonu repo vs yollar ile çok riskli hisse fonunu hem de piyasanın üzerinde bir faizle fonluyor.
Şimdi durum ne?
A portföy şirketinin hisse fonu anormal kazanırken likit para fonu da ortalamanın üzerinde bir gelir elde ediyor. Ama tüm bunlar hep kağıt üzerinde…
Çünkü hisse fonunun para fonuna olan borcunu ödeme imkanı yok. Ve sistem patladığında durum şöyle diyelim:
Hisse fonunun kağıt üzerinde değeri 300 milyar lira. Ve aynı portföy yönetim şirketinin likit-para fonu da buraya 100 milyar lira borç vermiş olsun.
Hisse fonunun tasfiyesine gidildiğinde bir de ne görelim: 300 milyar lira görülen hisse senetlerini ancak 30 milyar liradan satabildik.
Eeee….
Sağlam denilen likit-para fonunun bile 100 milyar liralık alacağı ödenemiyor. Hisse fonundan az da olsa para bekleyen paydaşlar ne olacak?
Ama asıl likit fon ortakları ne olacak? Güya paralarını çok sağlam fonlara yatırmışlardı…
Kısaca durum çok karmaşık.
Kimin ne zarar edeceği belli değil.
Sağlam denilen fonlardan bile çok büyük zararlar çıkabilir. Kimse ne olacağını bilmiyor ve daha önemlisi kimseye de bir şey açıklanmıyor.
Size bir örnek verelim: Pusula portföy şirketi operasyon öncesi 140-170 milyar lira civarında bir ödeme yapmış görülüyor. Lakin bu ödeme için ne yapıldığını bilmiyoruz. Hisse mi satıldı yoksa para fonlarından ödünç alınıp ödeme mi yapıldı?
Bilmiyoruz yani.
Hatta bu ödemelerin kimlere yapıldığını da bilmiyoruz. Lakin ilgili kamu kurumları hepsini görüyor ve biliyor.
Ben asıl bu listede ön sıradakileri merak ediyorum.
Ve bir başka olay: Likit para fonlarının da ödeyememe durumu çıkarsa ne olacak? Kamu burada devreye girecek mi? Yoksa sağlam diye likit fon alanlar da yanacak mı?
Hiçbir şey bilmiyoruz ve öylece bekliyoruz.
Kastelli Banker Krizinden beter bir bilinmezlik içindeyiz. Bakalım kim bir şey söyleyecek veya kim sorumluluk üstlenecek? İşte bunu da bilmiyoruz.
Adalet Bakanı Akın Gürlek sanırım ülkemizde en çok tanınan bakandır. Neredeyse her gün gündemde, medyada bir haberi çıkıyor.
Kamuya sıkça açıklamalar yapması gereken Mehmet Şimşek bile bu kadar medyada değil. Hatta takdirle belirteyim, Şimşek herkese hitap etmek sorumluluğunu bilincinde, siyasi kavgalardan uzak duruyor.
Tabii Gürlek’in kamuoyundaki tanınırlığı, 2020 yılında 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanıyken AYM kararına uymayı reddetmesine kadar gider. Hele de başsavcılığı döneminde neredeyse her gün haber ve tartışma konusuydu.
Adalet Bakanları bizde HSK başkanıdırlar. Anayasa’ya göre, HSK “mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.”
Hem bakanlığın ismi olan “Adalet” kavramı hem bu madde, Adalet Bakanlarının particilikte, siyasi tartışmalarda daha ölçülü olmalarını gerektirir.
Sayın Bakan son günlerde son derece önemli iki açıklama yaptı:
“2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek. Cumhurbaşkanımızı tekrar seçtirmemiz gerekiyor.”
Eh, söyleyecek söz yok. Zaten Gürlek’in bütün davranış ve icraatındaki amacın bu olduğu belli. Muhalif belediyelerin üzerinden silindir gibi geçerken, aynı türden ihaleler hakkında bile AK Partili belediyeler hakkında tek soruşturma açmaması, uluslararası raporlara geçmiş ve yargının tarafsız olmadığının örneklerinden biri olarak zikredilmişti. (Avrupa Komisyonu, 2025 Türkiye Raporu, fasıl 23)
Adalet Bakanı, iki gün önce, Türk-Amerikan İş Adamları Derneği tarafından New Jersey’de düzenlenen Küresel İş Zirvesi’nde konuştu. Bakanlık çalışmalarından bahsederek hukuk konusunda şunları söyledi:
“Kesinlikle Türkiye hukuk alanında dünyada, Avrupa’da en güvenilir, öngörülebilir ülke.”
Keşke böyle olsa; kim istemez ki…
Bakan Gürlek’in kendisi de Türkiye’de yatırımlara zarar veren “hukuk güvenliği” noksanını, “Yabancı yatırımcının Türkiye’ye gelebilmesi için hukuki güvenlik zemini oluşturmak istiyoruz” diyerek ifade etmişti: (27 Nisan)
Bu hukuk sorunu, araştırmalarda da açıkça görülüyor.
Türkiye’nin “hukuk devleti” puanı 2012 yılında en yükseğe çıkmıştı, ondan sonra otoriterleşme sürecinde adım adım geriledi, CB sisteminde tarihimizdeki en düşük seviyesine indi.
Akademik dünyada itibarlı veri olarak kabul edilen WJP Hukuk Devleti Endeksi’nde Türkiye’nin “Temel Haklar” puanı 2012 yılında 1 tam puan üzerinden 0,49 seviyesindeydi… 2025’te bu puanımız 0,30’a düştü! 2025’te dünyada 113. sıradayız!
Niye böyle oldu? Çünkü yetkiler tek elde toplandı. İktidar üzerinde parlamento denetimi de bağımsız yargı denetimi de sivil toplum denetimi de asgariye indi.
Nitekim bu denetim faktörlerini yansıtan “iktidar gücünün sınırlanması” kıstasında puanımız 2012’de 0,47 idi… Başkanlık sisteminin 8. yılında, 2025’te 0,28’e indi.
Tabii iktidar mensupları bu verileri reddediyor. İşte Adalet Bakanı da Türkiye’nin hukukta en güvenli ülke olduğunu söylüyor.
Hatta “dış güçler, Türkiye’yi kıskanıyor” falan diyenler de olabilir. Fakat…
Yollarına halılar serdiğimiz yatırımcılar, bizim övgülerimize değil, uluslararası kurumların verilerine ve kendi uzmanlarına inanıyorlar. Gelmiyorlar işte…
Vergi imtiyazları tanıyoruz, teminatlar veriyoruz… Ama Dubai’den çıkan sermaye bize gelmedi, Milano ile Hong Kong ve Singapur’a gitti.
Halbuki ilk on yılda bize de gayet iyi miktarlarda gelmişti.
Şimdi eldeki yatırım bile dışarıya gitmeye başladı.
Fon krizi inşallah güven faktörünü daha fazla sarsmadan tamir edilir.
Adalet Bakanı, HSK’nın başkanıdır. Politikacı kimliği bir tarafa, eski bir yargıç olarak, HSK üyelerinin tamamını iktidar politikacılarının belirlemesi içine siniyor mu?
HSK Başkanı olarak AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcı olup olmadığı konusunda bir açıklama yapması gerekmiyor mu?
HSK’nın 15 Ocak 2020 günlü Resmî Gazete’de yayımlanan kararına göre, hâkimler AİHM ve AYM kararlarına uymalıdırlar. Niye uygulamıyorlar?
Bence sorunu buralarda aramak lazım. Çağrılarla yatırım gelmiyor, sıkıntılar çözülmüyor, ekonomi tam performansını ifa edemiyor.
AK Parti Ekonomi İşleri Başkanlığı, resmi X hesabından SPK’nın görev ve yetkilerini paylaştı.
Altına baktım, dört isim etiketlenmiş. Biri Ekonomiden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı yani Ekonomi İşleri Başkanı Nihat Zeybekçi. Biri de onun yardımcısı.
Diğer iki hesap ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile İletişim Başkanlığına ait.
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek neden yok, hemen bir gariplik sezdiriyor.
AK Parti Ekonomi İşleri Başkanlığı, ekonomiden sorumlu bakanlarını benzer paylaşımlarında da yok saymış. Araları mı açık, bir hâdise mi var can ile canan arasında? Politikalarda uyuşmazlık veya kişisel garez dışında neyle açıklanabilir, bilemedim.
Zeybekçi, Şimşek’in enflasyonla mücadele politikasını açıktan eleştiriyordu. Enflasyonu düşürmeden faizi düşürmeme ısrarını 2025’te şu sertlikte iğnelemişti:
“Yüksek faiz nedeniyle 2024 yılbaşında 100 bin dolar, yıl sonunda 125 bin dolar oldu. Bu Türkiye’nin damarlarından çekilen kandır. Hazinenin, devletin filan değil işçinin, emeklinin, memurun, sanayicinin, esnafın, üreticinin, tarımın, çiftçinin, herkesin damarlarından çekilen kandır. Benim bunu kaldıracak halim, tahammülüm yok artık.”
Birlikte okuyunca ne anlayalım şimdi bundan? Partisinin o SPK paylaşımı Şimşek’i mi hedef alıyor, zaten diş mi bileniyordu?
Tarihin en büyük piyasa dolandırıcılıklarından biri Borsa İstanbul’da patlamış.
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek 10 ay önce uyarmış, ilgililer hisselerde şişirme oyunları çevrildiğinin farkında, harekete geçene kadar dolap kaç tur daha döndürülmüş, göz göre göre gelmiş...
Elekten deve azmanı geçtikten sonra SPK el koymuş, 17 milyar dolarlık 131 fon tasfiye sürecinde. 500 binden fazla mağdur var. Deve edilen kayıp para hâlâ tam hesaplanabilmiş değil.
Adâlet Bakanı Gürlek manipülasyonla yapay fiyat oluşturanlardan, Ponzi yöntemiyle vatandaşı yanıltarak soyanlardan hukuk önünde hesap sorulacağını söylüyor.
Ortalık yangın yeri. Saadet zinciri skandalının içinden açtıkça her gün yeni bir skandal halkası çıkıyor, matruşka bebekleri gibi.
Soruşturmaların, operasyonların ardı arkası kesilmiyor. Gittiği yere kadar gidecek mi, bir yere dayandığında kesilecek mi? Mağdurların, milletin gözü kulağı yetkililerde.
Aklın alamayacağı uçuk kazanç vaatlerine kanmasaydı onlar da, tamahkârla sahtekâr birbirini tez bulur diye tuzağa düşenleri suçlayamayacağınız bir durum. Devlet kurumlarının gözetim, denetim ve güvencesinde yaşandı.
Yani tartışmamız ve düzeltmemiz gereken, bu eleğin kendisi. Niye, nasıl deve kafilesi geçirdiği.
İktidar partisinin ekonomi başkanlığı ise sosyal medyadan SPK’nın görev ve yetkilerini hatırlatıyor bize. Ne düşünürsünüz?
İktidar partisi, iktidarın atadığı bakan ve kurum başkanıyla sosyal medyadan haberleşiyor olamaz.
Mesaj biz halkaysa gereğini yapacak olan biz değiliz. Yetki tokmağı kendi ellerindeyken sorumluluk davulunu bizim boynumuza asacak değiller.
Gelin de ayıklayın pirincin taşını. Ekonomiden sorumlu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı kime, neyi hatırlatıyor, ne demeye çalışıyor olabilir?
Siyasi sorumluluğu partisinden uzaklaştırma, üstlerinden atma çabasına yoranlar görüyorum. Ama tüm sorumluluğu Şimşek’in boynuna yıkarak mı?
O zaman da Şimşek’in günah keçisi seçildiği, kurban isteyenlerin önüne atıldığı anlaşılır.
Sormazlar mı peki; Şimşek daha erken gördüğü, uyardığı hâlde neden müdahale etmedi, yoksa edemedi mi? Başkanı değişene kadar SPK’ya söz geçirmeye mi gücü yetmedi? Yetmediyse oyalayan, geciktiren, yokuşa sürenler ne olacak?
Kötüye kullanılan mevzuat eksikliği, yetersizlik ve denetim boşluğundan, tedbirde geç kalınmasından Şimşek’i tek sorumlu göstermek amaçlanıyorsa... Bir koyundan iki post çıkmaz ama deneyenler var demektir.
Birinci post, fon dolandırıcılığında siyasi sorumluluktan kurtulmaksa ikincisi, fırsattan istifade Şimşek’in başını yemektir. Ancak yerinde gözü olanların ya da yüksek enflasyon-düşük faiz ortamında ucuz krediyle tatlı kazanca erişebilmeyi seven şanslı azınlığın aklına gelebilecek şeyler.
Yargıyı hukuk tarihimizde hiç olmadığı kadar araçsallaştıran iktidar, bir yandan hukuk devletinin temel ilkelerini aşındırırken, diğer yandan da mevzuattaki, yasalardaki boşlukları, istisnaları ve yorum alanlarını kendi siyasal çıkarları doğrultusunda sonuna kadar kullanmaktan imtina etmiyorlar.
Yasalardaki boşlukları, Anayasa’nın istisna olarak tanıdığı imkanları kendilerine analarının ak sütü gibi helal sayıyorlar.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un yaptığı son açıklama bunun somut örneğidir. Siyasi tarihimize “hiçbir şey olmadıysa bile bir şeyler oldu” sözüyle geçen Yavuz diyor ki:
“Seçimler normal şartlarda kanun gereği Mayıs 2028’de olacak. Ama biz Meclis’in seçim yenileme kararı almasını arzu ediyoruz. Çünkü Meclis seçim yenileme kararı alırsa Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan bir dönem daha aday olabilecek. Ama bu öne alma 6 ay, 1 yıl olması gerekmiyor. Çok net söylüyorum bu bir hafta bile olsa maksat hasıl oluyor. O zaman biz niye acele edelim ki?”
Yavuz cümlesini “Şimdi iş yapma zamanı” diyerek tamamlıyor.
Evet, seçimler normal zamanında yapılırsa Erdoğan’ın aday olması hukuken mümkün değil. Yani AK Partili siyasetçilerin söylediği gibi “adaylığının önünde hiçbir engel yok” değil, yeniden aday olması ancak Meclis’in 360 vekilin seçim yenileme kararı almasıyla mümkün.
2023 seçimlerinde sandıktan toplam 318 milletvekiliyle çıkan Cumhur İttifakı’nın önünde artık 360 engeli yok. 2025 yılında yargı eliyle Özgür Özel liderliğindeki CHP’yi silkeleme, köşeye sıkıştırma operasyonlarının neticelerini almaya devam ediyor. Erdoğan muhalefet partilerinden 12 milletvekilinin yakasına AK Parti rozetini taktı. Meclis’te seçimlerin yenilenmesi oylamasına kadar ‘şartları’, ‘koşulları’ transfer edilmeye uygun milletvekillerinin yakalarına ‘ama öyle ama böyle’ AK Parti rozetlerini takmaya devam edecektir.
Dahası Terörsüz Türkiye politikasından dolayı DEM Partili milletvekillerinin oyları var. DEM Parti, İmralı’da Öcalan’a yapılan konuttan ve Öcalan’a sağlanacak umut hakkından dolayı iktidara teşekkürünü Meclis’in seçimleri yenileme oylamasında gösterecektir.
Zaten Erdoğan da Terörsüz Türkiye sürecini anlatırken, "AK Parti, MHP ve DEM Parti olarak bu yolu beraber yürümeye karar verdik" demişti. (12 Temmuz 2025)
Muhalefeti ta o zaman yok saymış, DEM’i kendi Cumhur İttifakıyla birlikte zikretmişti.
***
Erdoğan, böylece Anayasa’nın 116. maddesindeki istisna hükmünü işletmenin siyasi zeminini kimselere bırakmadan kendi çabalarıyla oluşturmuş durumda. Elbette bu bağlamda MHP lideri Devlet Bahçeli’nin katkısının ne kadar büyük olduğunu Erdoğan biliyordur.
Şunun altını çizelim 2028 seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aday olmasının önünde bir hukuki engel vardı. Ama aday olsa bile seçilmesini engelleyecek daha büyük bir engel vardı. Özgür Özel liderliğindeki ana muhalefet partisinin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu.
Cumhur İttifakı bu iki engeli de aşmış gibi görünüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti rozeti takılan milletvekillerinin ve DEM Parti milletvekillerinin oylarıyla yeniden aday olabilecek.
Seçimlerde Ekrem İmamoğlu “diploması iptal edildiği” için Erdoğan’ın karşısında rakip olamayacak.
Ama bütün bunlara rağmen AK Parti “hodri meydan” seçimleri 1 bir yıl önce 6 ay önce yapalım diyemiyor, süreyi sonuna kadar kullanmak istiyorlar! Ekonomiyi biraz olsun düzeltmeyi, muhalefeti daha fazla “silkelemeyi”, daha fazla transfer yapmayı düşündüğünde şüphe yok.
MHP lideri Devlet Bahçeli de partisinin grup toplantısında “Seçimin ne zaman yapılacağı bellidir” diyerek raconu kesmişti.
Seçimin yapılacağı tarih belliydi:14 Mayıs 2028.
Ama AK Partililer uzunca bir süre Erdoğan’ın yeniden aday olmasının önündeki Anayasal engeli ağızlarına almadılar.
Ta ki Meclis’te 360 sayısını tamamlayacaklarından emin olana kadar…
Ünsal Ban’ı hatırlıyor musunuz?
O kadar çok insan geldi geçti ki, hatırlamamanız normal.
Ünvanı profesördü Ünsal Ban’ın. 2011 yılında Türk Hava Kurumu Üniversitesine kurucu rektör olarak atandı. Muhasebe ve finans alanlarında doktorası vardı.
Sonra 2019 yılında bir dönem Ak Parti’den milletvekilliği yapan Zehra Taşkesenlioğlu ile evlendi. Bu evlilik uzun sürmedi. 2022’de Taşkesenlioğlu boşanma davası açtı ve bu davada söylenenler, konuşulan paralar sayesinde kamuoyu birden bire Ünsal Ban’ın adını öğrendi.
Meğer bilen zaten Ünsal Ban’ın adını biliyormuş.
Ban’ı bir hayli olaylı biçimde boşayan, kendince çok sayıda haklı sebebi olan Zehra Taşkesenlioğlu sadece Ak Parti milletvekili değildi; babası Ali Fuat Taşkesenlioğlu da Ak Parti’nin göreve getirdiği önemli bir bürokrattı. 2018 yılından 2022 yılına kadar dört yıl Sermaye Piyasası Kurulu Başkanlığı yapmıştı.
Herkes Türkiye’de yolsuzluğun, haksız kazancın ve rüşvetin belediyelerde ve inşaat rantında döndüğünü sanıyor; evet burada ciddi rant dönüyor zaten ama başka hiçbir alan, Türkiye’nin sermaye piyasaları kadar haksız kazanç ve hızlı zenginleşme yaratmıyor aslında. Para, burada dönüyor.
İşte Ünsal Ban bu alanın önemli bir aktörüydü. SPK Başkanının damadıydı, bir Ak Parti milletvekilinin kocasıydı, Ak Parti döneminin üniversite rektörüydü.
Karşısına çıkan birine “Benim bağlantılarım sağlam” dediğinde sahiden inandırıcıydı.
Şimdi bütün detaylara girmeyeceğim, sonuç olarak Ünsal Ban, bazı şirketlerin “SPK’daki işlerini kolaylaştırmak” karşılığı rüşvet ve haksız kazançla itham edildi, Fethiye’den teknesiyle Yunanistan’a doğru gitmeye hazırlanırken yakalandı, bir ara hapse atıldı, sonra hapiste itirafçı oldu ve serbest bırakıldı, derken Ban iddiaya göre yurt dışına kaçtı. 2025 sonlarından beri kendisinden haber alınamıyor.
***
Bir tanıdığımın 30 metrelik güzel bir yatı var. O yatın yıllık işletme giderinin 400 bin euro civarında olduğunu birkaç kez söylemişti.
Böyle bir teknenin sahibi olmak demek, her yıl İstanbul’da makul bir apartman dairesi parasını denize atmak demek.
Fethiye’nin Göcek koyu bu dünyada bir cennet olmasına rağmen aslında küçük bir yer. Göcek’in minik koy ve büklerinde demir atacak yer olmadığına çok defa şahit oldum.
Bu kadar çok tekne kimindi? Bazılarını şahsen tanımasanız bile ismen biliyordunuz.
Derken son dört yıldır özellikle Göcek’te değil, Bodrum yarımadasında bir tekne patlaması yaşandı. Bodrum yarımadasının dört bir yanı tekneler için çok gözdeydi ama çok değil üç dört yıldır büyük tekne sayısında patlama yaşanıyor.
Paranızla gösteriş yapmanın, başkalarına “Ben zenginim” demenin dünya çapında kabul edilmiş biçimi bu.
Çok tecrübeli bir deniz adamı olan, İstanbul’da önemli bir tersaneyi kuran, aynı zamanda büyük ve önemli bazı markaların temsilciliği yapan ve artık işlerini oğluna devrettiği için vaktini gönlünce teknesinde geçiren bir yakınım var. Bu yıl onunla kabaca bir hesap yaptık.
Didim’den başlayıp en güneyde Antalya’ya kadar olan uzun ege ve Akdeniz sahil şeridinde sezonda on binden fazla tekne vardı. Bu teknelerin yarısını yerli veya yabancı işletmecilerin günlük, haftalık veya aylık kiralanan charter tekneleri oluştursa, özel kişilere ait en az 5 bin tekneden söz ediyorduk ve benim yakınımın hesabına göre deniz üzerinde 1,5-2 milyar dolarlık bir servet duruyordu.
Bu serveti çok düşünmeyin, esas yıllık 150-200 milyon doları bulan tekne işletme masraflarını düşünün.
Bu kadar büyük para bu kadar kısa sürede nasıl ortaya çıkmıştı? Türkiye’de büyük nüfus 2013’ten beri fakirleşirken, paraya para demeyen, parayı ağaçtan toplanan bir şey gibi gören bu kesim nasıl oluşmuştu?
Sanırım geçen hafta cevabını aldık bu sorunun.
Bu aralar sosyal medya çok eğlenceli. Parasını bu fona kaptıranlar sosyal medyada veryansın ediyor.
Herkesin aklında aynı soru var: Son günlerde İran destekli Husiler ile Suudi Arabistan arasında hızla tırmanan askeri çatışmalar Mekke Anlaşmasının imzacısı olmamız hasebiyle bizi de içine çekebilir mi? Suudilere yardım veya destek verme yükümlülüğümüz var mı?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan geçen gün NTV kanalında bu konuya dair sorulara cevap verdi… Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının ardından Mekke İttifakı’nın devreye girip girmeyeceği sorusunu şöyle cevapladı Fidan: “Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğüne, egemenliğine çok ciddi saldırılar olduğunu görüyoruz. Bizim anlaşmamızda da müttefiklik anlaşması var, sözümüzün eriyiz. Bu konuda bir dayanışma içerisindeyiz. Mekke İttifakı olarak yakından takip ediyoruz. Askeri ihtiyaçları özellikle belli teknik konularda karşılama yönünde sıkıntımız olmaz.”
Sözünün eri olmak önemli tabii. Siyasetçilerin verdikleri sözleri tutması herkesi mutlu eder. Ancak burada Suudilere vermiş olduğumuz sözü yerine getirmemizin önünde “küçük” bir engel var: Anayasamıza göre hükümet tarafından imzalanan herhangi bir uluslararası anlaşmanın geçerlik kazanıp yürürlüğe girmesi için TBMM’de oylanarak kabul edilmesi gerekiyor.
7 Ağustos’ta, yani bir buçuk ay kadar önce, üç ülkenin devlet başkanları tarafından imzalanmış olan Mekke Anlaşması henüz meclisin önüne getirilmedi. Bundan dolayı anlaşma belgesinin içeriği de büyük ölçüde meçhul. Ne Türk kamuoyu ne TBMM’de görev yapan milletvekilleri ne de sivil veya askeri bürokrasi içerikten haberdar.
Bu durumda, ayrıntıları bilinmeyen ve henüz meclisten onay alıp hukuken geçerlik kazanmamış olan bir anlaşmanın hükümlerini yalnızca “Suudilere söz verdik” diyerek uygulamaya kalkışmak söz konusu olmasa gerektir.
Diğer yandan, anlaşma meclisten onay alıp yürürlüğe girse bile bir problem daha var: Mekke Anlaşmasının içeriğini tümüyle bilmesek de NATO’nun meşhur beşinci maddesinin benzeri olan bir maddenin burada yer aldığını Dışişleri Bakanı daha önce açıklamıştı. Buna göre, imzalanan anlaşmada üye ülkelerden biri saldırıya maruz kalırsa bu saldırının tüm üyelere yapılmış gibi kabul edileceği şeklinde bir hükmün yer aldığı anlaşılıyor. Ne var ki Husi-Suudi çatışmasında saldırgan tarafın hangisi olduğu, yani üye ülkenin saldıran taraf mı saldırıya uğrayan taraf mı olduğu -işin tabiatı gereği- tartışmalı bir husus.
Ancak, ilk silahı kim sıkmış olursa olsun, böyle bir durumda Türkiye’nin de bu savaşa dahil olma mecburiyeti taşıdığına yönelik Suudi iddiası temkinle karşılanmalı. Türkiye Cumhuriyeti devletinin dış siyasetini yönetme sorumluluğunu üstlenmiş kadroların da bu temkini gösterdiğini veya göstereceğini varsaymalıyız.
Dışişleri Bakanı’nın tartışmalara yol açan açıklaması hakkında da “Herhalde karşı tarafı sakinleştirmek veya oyalamak amacıyla dile getirilmiştir” diye düşünüp öyle inanmak durumundayız. Türk kamuoyuna duyurulan destek vaadinin “teknik konular”la sınırlandırılması bu bakımdan olumlu kabul edilmeli.
Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük ve köklü bir devletin dış siyasetini dar koridorlara sokabilecek birtakım riskli kararları, ilgili kurumların görüşünü sormadan ve milletin temsilcileriyle müzakere etmeden almanın yanlışlığı izahtan varestedir.
Türkiye’nin bugüne kadar sürdürdüğü -geçmiş dönemlerde Ak Parti hükümetlerinin de titizlikle uyguladığı- geleneksel yaklaşım bölgesel çatışmalarda taraf olmak yerine taraflar arasında mümkün olduğunca uzlaştırıcı veya yatıştırıcı bir rol üstlenmek yönündedir. Çünkü bizim geleneksel bölge vizyonumuz mevcut dengelerin bozulmasına engel olmayı gerektiriyor. Dengeler bozulduğunda oluşacak boşlukların bölge dışı güçler tarafından doldurulması riskine karşı her zaman duyarlıyız ülke olarak.
Hatta, yakın geçmişte birtakım yanlış tercihler ve galiba direnç gösteremediğimiz bazı tazyikler yüzünden tarafı haline getirildiğimiz Suriye iç savaşında bile dengeleri gözeten bir tutum sürdürüldü. Suriye’de karşı cephelerde yer aldığımız İran’la siyasi ve ticari ilişkiler hiçbir şey olmamış gibi devam etti.
Herkesin gittiği yolun biraz dışına taşarak farklı noktalara da dikkat çekmek durumundayız.
Mesela dünkü yazımda SPK’nın sorumluluğunu herkes tartışıyor ama bir de Borsa Yönetiminin sorumluluğuna dikkat çekmiştim. “Şişirilmiş fon hisseleri” nasıl oluyor da borsa endeksi hesaplamalarına alınıyor diye sormuştum.
Bir de operasyonlarda patron ayağına dikkat çekmiştim. Yani halka açık şirketlerin ana patronlarının durumuna… Peşin söyleyeyim patron olmadan bu işler olmaz.
***
Bugün başka bir olaya dikkat çekeceğim.
Herkes fonların yaklaşık 20 milyar dolarlık riskine dikkat çekiyor. Oysa başka kayıplar da var.
Mesela foncuların şişirdiği hisselerden hisse alanlar ne olacak?
Şimdi düşünün… ağustos ayında Hedef Holding hisse fiyatı 350 lirayı geçmişti. Şimdi ise 17,40 liradan alıcı bile yok. Eğer bu hisseyi hem de kredisiz bile aldıysanız 100 bin liranız şimdi oldu 5 bin lira… Ama dediğim gibi alıcı bile yok.
Borsamız bu tür hisselerle dolu.
Bir başka zarar ise foncular uğramamış ama likit sıkışıklığından düşen hisseler. Bu haftaya bakın mesela… Endeks çok düşmüyor ama etraf kıpkırmızı.
Dün bir ara baktığımda endeksteki düşüş sadece yüzde 0,50 iken 90 civarı hisse senedinde alıcı bile yoktu. Yani tabandılar.
Tekrar ediyorum: Fon almayanların zararı nedir? Bir de buna bakmamız gerekmiyor mu?
Bizler 500 bin civarı fon yatırımcısının durumunu ele alıyoruz ama borsada 6 milyonun üzerinde yatırımcı var. Ve nerede ise hepsi kaybetti.
Bakın basit bir hesapla söyleyelim: SPK sitesinde aylık veriler var. Orada diyor ki ağustos ayında borsanın tüm değeri 23 trilyon lira iken eylül ayında 20,3 trilyon liraya geriledi. Halka açık kısımda ise değer 9 trilyon 592 milyar liradan 8 trilyon 473 milyar liraya indi. Ortada 1 trilyon 119 milyar liralık kayıp var.
Bir de BIST verileri var.
7 eylülde BIST-500’de 6 trilyon 319 milyar liralık halka açık hisse senetlerinin değeri son veride 5 trilyon 378 milyar liraya gerilemiş. Buradaki kayıp ise 941 milyar lira olarak görülüyor.
Kısaca nereden bakarsanız bakın ortada yaklaşık 1 trilyon liralık bir kayıp görülmektedir.
Foncuların yatırımcılara verdiği 20 milyar dolar civarı zararı konuşurken borsacıların 25 milyar dolarlık gerçekleşmiş zararını konuşmayacak mıyız?
BIST verilerinden söyleyeyim: BIST 500’de 6 milyon 186 bin yatırımcı bulunuyor. Ve bu yatırımcıların nerede ise hepsi kaybetti.
MASAK Eski Başkan Yardımcısı Ramazan Başak diyor ki, “konuyu iki defa gündeme getirdiğimde ikisinde de gözaltına alındım”.
Bu cümle çok önemli.
Geçen yıl 10 Ekim’de ben de bu konuyu yazdığımda işi bile herkes “Abi TERA’yı yazmışsın” demişlerdi. Evet, öyleydi ama TERA’nın adını bile geçiremedim yazıda. Çünkü yaşananlar belliydi…
O günlerde TERA’ya dokunanın başına ne geldiğini görüyoruz.
Gerçi şimdi de sistemi yazan sosyal medya hesapları ne tesadüf ki kapatılıyor.
Ortada trilyon lirayı aşan bir zarar var ve yine 1 trilyona yakın oluşacak bir zarar daha var ama sanırsınız ki konuşmak, yazmak yasak.
Geçen yıl burada yazdığım yazıyı açık açık yazabilseydim ve açık açık kamuoyunun önüne getirebilseydim, bu iş bu kadar büyümeden engellenseydi ne olurdu?
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bile uyardı ama önlem neden alınamadı? SPK Başkanı bile söyledi ama neden adım atamadı?
Neden konunun üstü kapatıldı? Kimler kapatılması için gözaltılar bile yaşandı?
Neden zarar bu kadar büyütüldü?
Delice sorular tabii.
Hatta sistem çökmeden önce yapılan delice işler…
80’ler de yaşanan Banker Krizi ve 2001’de yaşanan Bankalar Krizinin bir başka versiyonunu şimdi yaşıyoruz. Lakin o günlerde tüm yetkililer bile istifa ederken şimdi ne istifa var ne de sorumlular hesap veriyor. Sadece soranlar bedel ödüyor o kadar….
Hatırlatalım: 1982 Anayasa değişikliğini Türk Halkı %92 ile kabul etmişti… Sadece konuşamıyorduk… Sivil Anayasa diyenlere hatırlatalım.
KONUŞULMASI DAHİ ENGELLENDİ
Yetkili-yetkisiz herkes seçimlerin yapılacağı tarihle ilgili konuşuyor; sanıyorum, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da, tartışmaları bizler gibi ilgiyle izliyordur.
“Şu seçimi bir atlatalım da” anlamına gelen cümlesiyle ne düşündüğünü aslında açtı Cumhurbaşkanı Erdoğan…
Tarihi ‘seçimin atlatılacağına’ kesinlikle inanılan ortam belirleyecek…
Günümüzde ne yaşanıyorsa o ortamı yaklaştırmak için yaşanıyor…
Eskiden, ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ öncesi, her şey çok farklıydı.
2017 anayasa değişikliğiyle kaldırılan eski anayasal düzende, adalet, içişleri ve ulaştırma bakanlarının istifa etmesini ve yerlerine bağımsızlığı tartışmasız isimlerin gelmesini öngörüyordu.
İçişleri Bakanlığı kolluk güçleri bakımından, Adalet Bakanlığı yargı ve seçim sürecinin tarafsızlığı bakımından; Ulaştırma Bakanlığı da seçim malzemelerinin ve sonuçlara ilişkin evrakın ulaştırılması bakımından kritik konumdaydı
Gerekçe bu: Seçim güvenliği…
Geçmişte bu görevlere çoğu kez bürokrasiden veya siyasî partilerle doğrudan bağı bulunmayan isimler getirildi.
İlk kez üç bakanın istifa etmeden gidildiği seçim 2018’de yapıldı.
O gün bugündür seçimler öncesinde bakanların görevlerinden ayrılmaları gerekmiyor…
Önümüzdeki seçim en az 1,5 yıl ötede görünüyor ve adalet ile içişleri bakanlıklarına bir süre önce yeni isimler atandı.
Adalet Bakanı Akın Gürlek…
İçişleri Bakanı da Mustafa Çiftçi…
Her ikisi de başına getirildikleri bakanlıkların kurumlarında yıllarca görev yapmış isimler…
Bir bakıma, seçimlerde güvenliği sağlasınlar diye seçim öncesinde kritik bakanlıkların başına getirilen eski dönemin geçici bakanları gibiler…
Atayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın niyeti o muydu, atananlar seçimlerde görevlerini eskinin müsteşar bakanları gibi mi yerine getirecekler, doğrusu bilmiyorum…
Bildiğim şu: Özellikle günümüz siyasi ortamı göz önünde bulundurulduğunda, seçim ve sandık güvenliklerinin sağlanıp korunmasının ülke selameti açısından önemi tartışılmaz.
Seçimin fazla uzakta olmadığına işaret de sayılabilecek yeni bir açıklama Adalet Bakanı Akın Gürlek’ten geldi.
Okuyalım:
“2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek.”
Cümleyi bu biçimde kuran seçimle doğrudan ilgisi bulunan bir bakanlığın başındaki bakan olduğu için, ifade hayli tuhaf…
Bir kere, seçim yalnızca cumhurbaşkanlığı için yapılmayacak; en az onun kadar önemli bir başka seçim daha var: Ülkeyi yönetecek hükümeti hangi partinin/partilerin kuracağını belli edecek genel seçim…
İktidar, belediye başkanları ve meclis üyelerini transfer etme operasyonlarını ‘milli irade’yi yeniden kazandıklarını gösterecek bir zemine kavuşturmak için, cumhurbaşkanlığı ve genel seçime yerel seçimi eklemeyi de düşünebilir…
Bakanın önümüzdeki seçimi yalnızca cumhurbaşkanlığı için yapılacak biçimde takdimi pek anlaşılır gibi değil.
Daha önemli bir sorunu daha var o cümlenin…
Seçim, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı tekrar seçmek için mi yapılacak?
Tayyip Erdoğan üç kez cumhurbaşkanı seçildi: 2014, 2018 ve 2023’te…
Anayasada açıkça “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir” (m. 101) yazdığı halde…
YSK, halkoylamasıyla sistem değişikliğine gidildiği 2017 öncesi seçimini göz ardı edip birinci dönemi 2018 seçimiyle başlattığı için…
Yeniden cumhurbaşkanı seçilemez mi Cumhurbaşkanı Erdoğan?
“Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir” maddesiyle anayasa (m. 116) bunun yolunu gösteriyor…
İyi de, TBMM’nin önce beşte üç çoğunlukla karar alması gerekiyor; bu da en az 360 milletvekilinin ‘evet’ oyu kullanmasıyla mümkün.
AK Parti'nin transferlerle ulaştığı sayı 280. MHP’nin de 46 sandalyesi bulunuyor. Toplamları 326. HÜDA PAR’ın 4, DSP’nin 1 milletvekili de eklendiğinde hükümet blokundaki sayı 331'e ulaşıyor. Yine de 360 için en az 29 oy daha gerekiyor.
Oysa, Adalet Bakanı gerekli sayı varmış gibi kurmuş cümlesini…
From the publisher's feed