KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • ‘Beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm’ - İbrahim Kiras

    CUMARTESİ YAZILARI

    Çocukluğumdan beri gözlüklüyüm. Miyopi var bende. Yani uzağı iyi göremiyorum. Dolayısıyla gözlüğüm olmazsa mesela araba kullanmakta sıkıntı yaşayabilirim ya da sokakta karşıdan gelen bir arkadaşımı ilk anda tanıyamayabilirim. Bu yüzden gözlüğün benim için veya benim gibi insanlar için ne kadar önemli olduğunun bilincinde olduğumu sanıyorum. Ancak bu basit aletin “insanlık için de” çok büyük önemi olduğunu Umberto Eco’nun yazdıklarını okuyunca fark ettim.

    Romancı, bilgin, düşünür kimliklerini bir koltukta taşıyan bu mütebahhir İtalyan yazar bir denemesinde “Bugün hâlâ Ortaçağ teknolojisinin bayrağı altında yaşıyoruz” iddiasını savunma sadedinde şu örneği ileri sürüyordu:

    “Mekanik dokuma tezgâhları, buhar makineleri kadar önemli olan gözlük, bir Ortaçağ buluşuydu. O dönemde, kırkına vardığında yakını göremez duruma gelen bir düşün adamı (karanlık odalarda, gölgeli tonozlar altında, okunaksız elyazmalarını meşale ışığında okumanın güçlüğünü düşünün) ellisinden sonra etkin olarak hiçbir şey üretemiyordu. Gözlüğün bulunmasıyla düşünsel verimlilik alabildiğine arttı; bundan sonraki yüzyıllar da bu insansal kaynaklardan daha çok yararlanabildiler. (“Ortaçağı Düşlemek”, çev. Şadan Karadeniz, Can Y., 2016, sh. 133)

    Elhak, ne kadar doğru! Belki de ben bir miyop olarak yakını görememe sıkıntısını, çok şükür, yaşamadığım için olayın bu yönünü hiç düşünmemiştim. Ne var ki biraz düşününce bilimin, düşüncenin ve sanatın gelişmesinde de bu basit gerecin ne kadar önemli bir etkisi olduğunu anlayabiliyorsunuz.

    Bilim demişken, Einstein’ın çoğu fotoğrafında elinde veya masasında gözlüğü görülür. Tarihin en ünlü bilgini belli bir yaştan sonra ortaya çıkan yakını görememe sorunu sebebiyle “okuma gözlüğü” kullanmak zorundaydı. Belki de gözlükleri olmasa yaşlılık döneminde diyelim ki kuantum teorisini eleştirme sadedinde daha az mektup ve makale yazabilecekti.

    Marie Curie ise laboratuvarda yaptığı radyasyon çalışmaları yüzünden gözleri zarar gördüğü için çalışırken gözlük kullanmak zorunda olanlardandı.

    Felsefe tarihinin en büyük isimlerinden Spinoza’nın erken yaşta ölümünde “gözlük merceği” yontarak geçimini sağlama mecburiyetinin de payı vardı. Bu işi yaparken soluduğu ince cam tozları çocukluğundan beri problemli olan akciğerlerini daha da zayıflatmıştı.

    Bu örnekler bir yana, gözlük özellikle laboratuvarda çalışan fen bilimcilerin dış görünüşünü tamamlayan bir aksesuar gibi algılanır. Filmlerde, TV dizilerinde, çizgi romanlarda karşımıza çıkan mucit profesör tipini hatırlayın.

    Tesadüf mü bilinmez, bizim bilim insanları da bu prototipe uyuyor çoğunlukla. Mesela, artık tedavülde olmayan 5 TL’lik banknotların arkasında fotoğrafı bulunan Aydın Sayılı ile 10 TL’nin üzerindeki Cahit Arf gözlüklü bilginlerden.

    Bu arada, kâğıt paraların üzerinde resmi bulunmayan bilginlerimizden Oktay Sinanoğlu’nun da Aziz Sancar’ın da gözlüksüz fotoğrafını hatırlamıyorum. Keza edebiyat dünyasında da kimilerinin yüzünü gözlüksüz tasavvur edemeyiz neredeyse. Mesela Sabahattin Ali’nin, Nurullah Ataç’ın, Yaşar Kemal’in…

    Peki, konu doğrudan görmekle ilgili olduğuna göre, gözlüklü ressam var mı? Pek yok galiba. Ancak ilerleyen yaşlarda buna ihtiyaç duyanlar var. Bir de gözlük kullanmaya karşı olan bir ressam var: Miyop olduğu söylenen Paul Cézanne, gözlük takmayı reddettiğinden dünyayı kendi gördüğü haliyle (mesela uzaktaki nesneleri daha bulanık şekilde) tuvale aktarmıştır.

    Şairlerin böyle takıntıları yok! Üstelik şiirimize de girmiş gözlük. Herhalde en çok bilinen örnek Attila İlhan’ın “Beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm” dizesi... Ama bizim için çok yeni bir nesne değil bu: Şeyh Gâlib’in, Hüsn ü Aşk’ta yer alan, “Yah-beste olunca çeşm-i giryân/ Gözlükle arardı merd-i merdân” şeklindeki beytinde de geçiyor, gördüğünüz gibi gözlük.


    9 min
  • Yeni Şafak’ın üç yazarının endişeleri yersiz mi? İsmet Berkan

    YeniŞafak, köklü ve önemli bir gazete. Şimdi artık koca bir yayın grubu.

    Bu gazete genel olarak İslamcı camianın yeni nesil gazetesi olarak ortaya çıktığından beri benim dikkatle izlediğim bir yayın. Öyle Milli Gazete gibi resmi parti organı deği; Akit gibi sekter ve sansasyonel değil. Tayyip Erdoğan ve Ak Parti taraftarı ama Sabah ve Hürriyet dahil iktidar yanlısı diğer bütün herkesten farklı olarak zaman zaman iktidar uygulamalarını çok yüksek sesle eleştiren de bir yayın organı.

    Bu gazetenin internet sitesinin genel yayın yönetmeni Ersin Çelik, aynı zamanda gazetede (ve tabii internette) yazı da yazıyor. Bir başka isim İsmail Kılıçarslan. Bir dönem İslamcı kesimin en keskin genç kalemiydi, tabii artık yaşı kemale erdi ama keskinliği bence devam ediyor. Ve son olarak Aydın Ünal. Bir süre Tayyip Erdoğan’ın konuşma metinlerini yazan ekipten olan Ünal, uzun zamandan beri köşe yazarı sadece.

    Birlikte YeniŞafak’ın TV kanalı TVNet’de program da yapan bu üç isim bir haftadır ardı ardına dikkat çeken yazılar yazıyorlar.

    Üç yazarın büyük ölçüde birbirine paralel yazılarını özetleyecek olursam şöyle diyebilirim:

    -Fon dolandırıcılığının siyasi sonucu olabilir; Tayyip Erdoğan seçimi kaybedebilir.

    -Seçim kaybetmenin ötesinde ortada ahlaki bir sorun var. Biz Tayyip Erdoğan’dan eminiz ama onun arkasına sığınıp bu işleri yapan üç beş ahlaksızdan hesap sorulmazsa sorumluluk da Erdoğan’ın üstüne kalır.

    -O kadar kalır ki, yarın bugün adını bile duymadığınız biri (Yazar Ersin Çelik Ukrayna’da Zelenski’nin seçilme biçimini hatırlatıyor ve “Hesap, kamuoyunu ikna edici şekilde sorulmazsa büyük bir siyasi kırılma olur” diyordu) seçimi silip süpürerek kazanabilir.

    -O yüzden bu olayın bütün sorumlularından, Ak Partili olup olmadıklarına bakılmaksızın hesap vermeli. (Aydın Ünal son yazısında Ak Partili olduklarından emin gibi durduğu bazıları için “Ne kadar götürdünüz?” diye de soruyor.)

    Bu üç yazarın yanına, YeniŞafak’ta çalışmayan bir eski gazeteci ve eski Ak Parti milletvekilini, Şamil Tayyar’ı da eklemeliyim.

    Tayyar sosyal medyadan yazıyor yazılarını ve son olarak orada, bu soygunun üzerine inandırıcı biçimde gidilmezse Tayyip Erdoğan’ın seçilmesinin riske gireceğini, risk ne kelime Erdoğan’ın seçimi kazanamayacağını yazdı.

    Şamil Tayyar’a göre, bu soygun öyle bir öfke yaratmıştı ve toplumda kendi durumlarının düzelmediğine dair öyle bir algı vardı ki, örneğin emeklilere anlamlı bir zam yapılmazsa, örneğin başka kesimler ekonomik olarak rahatlatılmazsa seçimde “Tayyip Erdoğan olmasın da kim olursa olsun” duygusu hakim olabilir, rakibin kim olduğuna bile bakmadan Erdoğan yerine o rakibe oy verilebilirdi.

    ***

    Kabul etmek gerekir ki bunlar Ak Parti’nin, bir süreden beri Tayyip Erdoğan’ın dış çemberinin bile dışında kalmış ama eli kalem tutan kesimlerinden gelen önemli uyarılar.

    Benzer sözleri muhalefet söylediğinde Ak Partililer kızıyor belki ama dış çemberde kalmış da olsalar yine de “içeride” kabul edilen isimlerden gelen bu son derece ölçülü ve dikkatle yazılmış uyarılar bir şeyin işareti.

    ***

    Cumhurbaşkanı Erdoğan ve kendisi etrafındaki o iç çember bir süreden beri, eleştirileri bastırarak, yaşanan ap açık sorunları yok kabul ederek, kendilerine hep bir pozitif gündem bularak (uzun zamandan beri içte pozitif gündem kalmadığı için dış gündemle ve milliyetçi böbürlenmeyle yetiniliyor) bir illüzyon yaratmaya, her şeyin iyi olduğunu söylemeye çalışıyor.

    Oysa her şey iyi değil; vatandaş 2013 yılından beri ama son 8 yılda giderek hızlanarak fakirleşiyor, hayat standardında geriye gidiyor. Türkiye’de ne kamuda ne özel sektörde yeni yatırım yapılıyor; ülke nüfusu artmaya devam ettiği halde istihdam edilenlerin sayısını arttırılamıyor, 8 yıldır yüksek enflasyonla başa çıkılamıyor.



    6 min
  • Foncular bu cesareti nereden buldu? Mustafa Karaalioğlu

    Fon skandalı bir büyük vurgun, ihmal ve dolandırıcılık olayı olmanın ötesinde bir ülkenin, bir kamu idaresinin işlerini nasıl yapmaması gerektiğinin pahalı bir örneği olarak da ortada duruyor. O kadar büyük bir skandal ve büyük bir yanlış ki bir yıla yakın süredir herkesin gözü önünde cereyan eden olayın ardından yapılanlar; yani iş işten geçtikten sonra alınan önlemler de kimseyi tatmin etmiyor. İnsanlar doğal olarak, saadet zinciri uzayıp genişlerken, bu kadar açık verildikten ve görmezden gelindikten sonra şimdiki takibin kalitesinden de şüphe duyuyor.

    Ülkenin en saygın kamu finans kurumlarının başkanları, müdürleri ve uzmanlarının; yani tepeden aşağıya yüzlerce sorumlunun aylardır kolaylıkla farkedebileceği bir skandalın daha baştan görülmemesi asla izah edilemez. İzah edilemediği için de her türlü şüphe ve hatta komplo teorisinin yolu açık olur. Şimdi olduğu gibi…

    Bir devlette, kamu idaresinde işlerin nasıl yapılmaması gerektiğini ilk defa fon skandalında görmüyoruz. Bunu ve böyle şeyleri, kişisel bilgilerin sistemden çalınması rezaletinden bugünlerde bir kez daha ortaya çıkartılan rüşvetle vatandaşlık dağıtan çeteye, yeni ve eski nesil mafya örgütlerinden Yenidoğan faciasına kadar her alanda tecrübe etmiştik. Hepsinde tıpkı fon olayında olduğu gibi kamunun ihmali, denetim eksikliği ve himaye vardır. Bazı insanlar, çıkar ve menfaat alanlarında kamu yöneticilerini de bağlayıp organizasyon kurarak, kamu üzerinden veya kamu imkanlarını kullanarak para kazanma cesaretini gösteriyorlar. Suç örgütü kurup düzenli şekilde suç işlemekte beis görmüyorlar. Bu ağır fiilleri işlemekten çekinmiyorlar, kanunları ise asla umursamıyorlar.

    Cesaret, pervasızlık, açgözlülük, hırs ve himaye…

    Meselenin en ürkütücü tarafı ise şudur. Böyle vakalar bir ülkede on yılda yirmi yılda bir olur; bizde ise akıl almaz bir sıklıkta yaşanıyor.

    Çünkü sadece ahlak, dürüstlük, ortak fayda gibi kavramlar çökmedi aynı zamanda bunların ayakta kalmasının teminatı olan hukukun üstünlüğü ve kanun önünde eşitlik de buharlaştı. Sonuçta, gerçeklik sonrası bir toplum düzenine vardık demir attık. Yapanın yanına kar kalan her şey, kolaylıkla yapılabilir oldu. Hukuk, kanun ya da başkalarının hakkı umursanmıyor çünkü kanuna da kamudaki işleyişe de saygı kalmadı.

    Fon skandalı bu yüzden sistemdeki çürümenin yüzeydeki görüntüsüdür. Bu işe karışan adamlar topluma, soygunun ve çeteciliğin herkesin gözü önünde, borsa tablolarında, anlık yayınlanan finansal raporlarda ve ülkenin saygın kurumlarının sözümona denetimi altında yapılabildiğini gösterdiler. Pahalı elbiseler giyerek, pahalı arabalara binerek, pahalı yatlarda tatil yaparak ve pahalı katlarda çalışarak çok önemli insanlarla aynı karede günlerini geçirerek yaptılar bunu. Kimseyi umursamadılar çünkü aklı olan ve adamını bulan herkes zaten öyle yapıyordu; onlar sadece bir adım ileriye gitmişlerdi.

    Onları cesaretlendiren, pervasızlaştıran şeyin ne olduğunu artık biliyoruz. Denetim, şeffaflık ve kontrolün olmadığını gördüler, yol açıktı yürüdüler. Yıllardır peş peşe bütün sektörlerde bu kadar skandal ortaya çıktıktan sonra bir yenisi için örgütlenecek cesareti bulmaları bundandır. Ve biz hala sadece paçayı kaptıranları biliyoruz, bir başka alandaki denetimsizlikten istifade ederek yakalanmadan yoluna devam edenleri veya işlerini çoktan bitirip paralarını istifleyenleri değil…

    Peki, fon rezaletinden sonra herhangi bir sektörde ya da yine finansta başkalarının böyle işlere tevessül etmeyeceğini, artık çekineceklerini düşünebilir miyiz? Sistemin denetim ve kontrol kapasitesine güvenebilir miyiz, artık himaye bitmiştir diyebilir miyiz? Ne dersiniz?

    5 min
  • Foncular yediyse biz niye ödeyelim? Akif Beki

    Eski devirde vergi adâletsizliğini yermek için söylenen anonim dörtlüğü bilirsiniz. Hani “eyeri kaltak, şalvarı şaltak, ekende biçende yok, yiyende ortak” şeklindeydi...

    İşte milyar dolarların deve edildiği fon dolandırıcılığında da kamuoyunu endişelendiren hususlardan biri bu.

    Foncularla fondaşlar yedi içti, hesabı hepimize mi ödetilecek?

    Akıl almaz, inanılmaz getiri vaadine tamah ederek parasını düzenbazlara kaptıranların kârına ortak mıydık, kazançlarını bizle mi paylaşacaklardı ki zararına ortak olalım?

    Foncuların adını bile ömründe duymamış olanlar, zararın vergileriyle karşılanmasını yani kendilerinden çıkmasını istememekte haksız değil ‘Kananla kandıranın meselesi, bize ne, ondan alıp buna geri vererek aralarında halletsin devlet, bizi karıştırmasın, kim yediyse o ödesin’ diyorlar.

    Öyle ya; parsayı kim topladıysa varlarına yoklarına devlet el koysun, dolandıranları kusturup dolandırılanların hakkını ödesin. Doğru söze ne denir?

    Hakkaniyetli çözüm, nimet-külfet dengesini gözetmek zorunda. Aralarında ödeşsinler.

    Ve fakat borsa vurgunu mu, fon soygunu mu; artık her neyse devlet kurumlarının gözetimi, denetimi ve güvencesinde yaşandı.

    Dolayısıyla mağdurlara da mağduriyetlerinin giderilmesini talep etme hakkı doğuyor.

    Kayıp tam olarak ne kadar, hesaplanabilmiş değil. Tasfiye edilecek fonlara para koyanların sayısı ise belli, 455 bin civarında.

    Kayıpların ne kadarı telafi edilebilecek, bari ana paralarını kurtarabilecekler mi? Henüz meçhul.

    Nasıl bir çözüm bulanacak?

    Sosyal medyada olur olmaz senaryolar, asılsız spekülasyonlar aldı, yürüyor.

    Dezenformasyonla Mücadele Merkezi dün çok yerinde bir yalanlamayla suyun bulandırılmasına izin vermedi.

    “Sosyal medya platformlarında paylaşılan, ‘tasfiye edilen veya edilecek fonların yatırımcı ödemelerini karşılamak amacıyla tüm vatandaşlardan belirli bir ücret tahsil edileceği’ yönündeki iddialar tamamen asılsızdır” deniyordu.

    “Fon ödemeleri için vatandaş genelinden herhangi bir ad altında ücret, vergi veya katkı payı tahsil edilmesi asla söz konusu değil” bilgilendirmesi sevindirici.

    Endişeli alâkasızların yüreğine bir nebze su serpmiştir. Ama serinletmeye, ferahlatmaya yeter mi?

    Kurusıkı uydurmalara itibar etmemeye, resmi bilgilendirmeleri takibe çağrılıyoruz.

    Neye güveneceğini bilemeyenleri rahatlatmak için, yalanın düzeltilmesi kadar doğrunun açıklanması da önemli.

    Belli ki daha aydınlatıcı bilginin zamanı gelmedi, bu aşamada verilemiyor.

    Şimdilik bize şu kadarı bildirilebiliyor; fonlarda kaybedilen paranın toplanması için, katkı payı gibi yeni bir salma salınmayacak.

    Ancak eksik kalanı tamamlamak üzere, kamu kaynaklarından hiç para alınıp kaybedenlere verilecek mi?

    Kamunun vergilerimizden başka kaynağı yok. Yeni vergi salınmayacak, onu anladık ama zararın mevcut vergilerimizle kapatılmayacağının da netleştirilmesi şart. Fatura yine hepimize ödetilmiş olur.

    Katılımevim, Birevim ve İktisat Katılım Bankası paylarını Emlak Katılım Bankası devralacaktı. Dün duyurdular; gerekli izin ve onay başvuruları yapılmış. Devir işlemleri kısa sürede tamamlanacakmış.

    Bakan Şimşek, oradaki katılımcıların haklarını korumak için ne gerekiyorsa yapılacağını baştan söylemişti.

    Bireysel tasarruf sahiplerinin mağduriyeti önlensin elbette. Önlenmesin, denmiyor zaten. Günahımız ne, hepimize harcanacak kamu kaynakları oraya kullanılmasın, bizim nafakamıza patlamasın isteniyor.

    Saadet zincirlerinin fıtratı böyle, mutlaka gümlerler.

    Tamah edenlerin sebeplendikleri nimette kim yoksa külfetine ortak edilmesin, hepsi bu.

    Haram lokma, son kuruşuna dek haramzâdelerin kursağından sökülüp mağdurlara paylaştırılsın. Onlar da yettiği kadarıyla yetinsin, kanaatkâr davransınlar. Âdil hesaplaşma bunu gerektirir.

    5 min
  • Kimin neyi sattığına dikkat etmek lazım - Yusuf Ziya Cömert

    Birkaç aydır Muhammed Abid el-Cabiri’yle meşgulüm. Onun Arap-İslam aklıyla ilgili çalışmalarını okuyorum. Bu yüzden birçok filozof, kelamcı, nahiv alimi ve mutasavvıfla haşır neşir oldum.

    Cabiri’nin çalışmalarıyla ilgili notlarımı pazar günlerini tahsis ettiğim kitap yazılarında yer veriyorum. Yani bugün Cabiri günümüz değil.

    Bugün büyük Müslüman düşünür el-Kındi ile ilgilenmek istiyorum.

    Bunun için mantıklı bir sebebim var. Yazının akışı içinde anlaşılır.

    Kındi, Hicri 2. Asırda Kufe’de doğmuş. (Yaklaşık olarak H. 185, M. 801 civarı.)

    Felsefe, tıp, matematik, astronomi, fizik, kimya, müzik gibi birçok bilim dalında eserler vermiş, eski Yunan felsefe ve mantığını Müslüman dünyaya taşımış ilk alimlerden biri.

    Kındi’nin adını anarken hiç kimse ‘hazret’ gibi bir saygı ifadesi eklemeye lüzum görmez. (K.S.) gibi kısaltmalar da kullanmaz.

    Tarihteki bazı insanları anarken bu ifadeleri, kısaltmaları kullanıyoruz, bazılarını anarken kullanmıyoruz.

    Bu tür kullanımların zorunlu olduğunu düşünmüyorum. İsteyen kullansın istemeyen kullanmasın.

    Kındi için da kullanılmasın.

    Fakat şu kadarı bilinsin:

    Kındi’nin Müslümanların ilim ve düşünce hayatına katkıları, haklarında bu tür tabirler kullanılan tarihi ya da tarihi olmayan şahsiyetlerin çoğundan ziyadedir.

    Abbasi Halifesi Me’mun ve Mu’tasım dönemlerinde Bağdat’taki Beytü’l Hikme’nin başındaydı.

    Beytü’l Hikme, anlaşılacağı gibi Hikmet Evi. Batılı ve doğulu filozofların, ilim adamlarının eserlerinin Arapçaya tercüme edildiği, ilmi çalışmaların yapıldığı müessese. Fihristlerde Kındi’nin irili ufaklı 277 eseri olduğu yazılı. Bu eserlerinden bazıları Latinceye tercüme edilmiş.

    Eskilerin felsefesini önemsiyor. “Bizden önce gerçeği araştırmış olan eskileri karalamamamız gerektiğini” söylüyor. “Nereden gelirse gelsin, isterse bize uzak ve yabancı milletlerden gelsin gerçeklikteki güzelliği takdir edip onu benimsemekten utanmamalıyız.” (Cabiri, Arap Aklının Yapısı, s. 529, Mana Yayınları.)

    Kındi, döneminde çok eleştirilmiş. Hatta Halife Mütevekkil döneminde saraydan uzaklaştırılmış, kütüphanesine el konulmuş. (El koyma işlerinin de tarihteki yerini bulduk!) Sonradan kendisine komplo kuran Benu Musa kardeşlerin (Onlar da iki Müslüman mucit) çözemediği bir matematik problemini çözerek kütüphanesini geri almış.

    Bir Kındi biyografisi vermek niyetinde değilim. İnternette bol miktarda var. İlgilenenler bakabilir.

    Şu anda odaklandığım başka bir şey:

    “Kındi, kendi dönemindeki felsefe düşmanlarını cehaletlerinden dolayı felsefeyi önyargılı olarak yanlış yorumlayanları eleştirmekte tereddüt etmez. Onları zeka kıtlığıyla, hayvani nefislerinde haset kirinin yer etmesiyle, elde edemedikleri ve çok uzağında bulundukları insani faziletlere sahip olanları aşağılamalarıyla, bu faziletlere karşı her yönden saldırgan ve zalim olmaları bunu da haksız yere işgal ettikleri makamları korumak için yapmaları ve amaçlarının da iktidar ve din tacirliği olduğu iddiasıyla eleştirir. Halbuki “Kendileri dinden yoksundur. Çünkü bir şeyin ticaretini yapan onu satar, sattığı ise artık kendisinin değildir. Kim din tacirliği yaparsa onun dini yoktur.” (Cabiri, aynı eser.)

    Şimdi felsefeden çıkmamız, bugüne gelmemiz gerekiyor.

    Cabiri’nin ‘din tacirleri’ hakkında söylediği sözler tutarlı görünüyor.

    Bu sözleri başka ticaret türlerine teşmil edebilir miyiz?

    Mesela vatan, millet, ahlak, fazilet gibi değerlerin ticaretini yapanlara?

    Bu günlerde çok yazılıyor.

    Fon yolsuzluğu nasıl oldu?

    Kim yaptı?

    Kim himaye etti?

    Elemanlardan birinin resmini gördüm.

    Sokaklarda AK Parti bayrağı asan bir gruptaymış.

    Sağ eliyle Rabia işareti yaparak poz vermiş.

    Rabia?

    Rabiatül Adeviyye değil, bir siyasi sloganın elle gösterilmesi.

    “Tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek devlet.”

    Eleman ‘vatan’ın bir kısmına el koymuş.

    ‘Millet’in parasını bir şekilde çarpmış.

    Bu paraların 200 milyon lirasıyla dört tane araba almış.

    ‘Mavi vatan’da 34 metrelik lüks teknesini yüzdürüyor.

    Vatan, millet, bayrak, devlet diye diye maksadına ulaşmış.



    5 min
  • Bir günde tasfiye edilecek fon neden havuzda? İbrahim Kahveci

    Bazı dönemlerde “Vurun abalıya” modası olur. Bugünlerde tüm borsacı ve foncular bu moda dönemini yaşıyor. Adeta toplumsal linç içindeler.

    Peki, bugüne nasıl geldik?

    Borsa üzerinden bazı foncular “saadet zinciri” oluşturarak büyük vurgun yaptılar. İyi ama bunu nasıl yaptılar?

    Acaba ilgili kamu kurumları denetim (SPK) ve gözetim (BIST) işlemlerini yeterince yapmadı mı?

    Ya da sorunu önceden gören uzmanlar bu riski dile getiremedi mi? Yaşanan gözaltılar ve sosyal medya yasakları yargı üzerinden baskı mı oluşturdu?

    Kamu gücünü kullanarak sistem mi korundu?

    ***

    Eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak istifa ederken şu cümleyi kullanmıştı: “At izi it izine karıştı, Cenabı Allah sonumuzu hayreylesin”

    Bugün fon işinde tam da bu cümleyi yaşamıyor muyuz?

    Bir tarafta kamu gücünün ve kurumlarının durumu yer alırken diğer yanda iktidar gücünün ve kadrolarının durumu…

    Fon işinde yer alanların hepsi nerede ise iktidar kanadının kollarında yeşermişler gibi. Kimi kime şikayet edeceksin; kimi kimden soracaksın.

    Mesela Mehmet Şimşek 2025 Kasım ayında sistemi bildiklerini söylüyor ve uyarıyor… Ama bir adım bile atmıyor.

    Veya atamıyor.

    Eski SPK Başkanı da aynı… Neden adım atmıyorlar veya atamıyorlar? Nasıl bir güç ki, dokunan gözaltı veya çok sert yaptırımlarla karşılaşıyor.

    ***

    Şimdi gelelim bir başka hikayeye

    7 Portföy şirketi tasfiye listesine alındı. Bu 7 portföy şirketinde durum şu:

    1-) Bazı portföy şirketlerinin bazı fonları tasfiye listesine alınırken kalan fonları bu şirketler yönetmeye devam edecek. Nasıl oluyor da saadet zinciri kuranlar yine fon yönetmeye devam edecektir?

    2-) Bazı portföy şirketlerinin sağlam fonları da tasfiye listesine alındı. Mesela her gün adeta açıklama üstüne açıklama yapan Bulls Portföy buna örnektir.

    Açıklamalarına göre TEFAS’a açık, yani yatırımcının fon aldığı toplam büyüklük 3,36 milyar TL. Fon varlıklarının %54,7’si nakit ve nakit benzeri varlık. Hisse senedi oranı sadece %14,4 (491 milyon TL) ve bu hisse senetlerinin de 371 milyon liralık kısmı BIST-30 hisselerinden.

    Kısaca bu fon tasfiye edilmek istendiğinde sadece 1 günde tasfiye gerçekleşebilir.

    Burada bulunan 5 bin civarı yatırımcı şimdi saadet zinciri oluşturulan diğer fonlarla beraber 6 ay mı bekleyecek?

    ***

    Kısaca tam da Berat Albayrak’ın dediği duruma geldik.

    Ne görev ihmali olanlar soruşturmaya henüz alınmış durumda ne de sağlam-çürük fon ayrımı yeterince yapılmış durumda.

    Kim kimin elemanı, kim kimin yakını da belli değil. Ortada bir sıkı kovuşturma durumu var ama görüntü izlerin karışmış olduğuna işaret ediyor.

    SORUN FİNANSAL DEĞİL

    İlgili Bakanların açıklamalarına baktığımızda sorunu sadece finansal yönden ele aldıklarını gözlüyoruz.

    Oysa sorun keşke sadece finansal olsa.

    Güven sorununun getireceği reel etkileri kimse dile getirmiyor. Elbette Prof. Dr. Selva Demiralp’in belirttiği gibi burada 2007 yılında finansal olarak başlayıp 2008 yılında reele dönen ABD Morgage krizi benzeri beklemiyoruz. Ama o otobüs elbette reel durağa da uğrayacaktır.

    FAİZE BAKIYOR MUSUNUZ?

    Başımıza bir iş geldi ve sıkıntı başka alanlarda da kendini gösteriyor.

    Mesela faizler.

    Kısa vadeli tahvil faizleri yine yüzde 40’ın üzerinde seyrediyor. Oysa 19 Mart 2025 İmamoğlu Operasyonu öncesinde bu tahvil faizleri yüzde 38’lerdeydi.

    Yaşadıklarımızın faturasını görüyor musunuz?

    5 min
  • Burası Türkiye olur böyle skandallar! Mehmet Ocaktan

    Kişisel olarak borsa ve fon işlerinden hiç anlamam. Bu yüzden de tarihin en büyük piyasa dolandırıcılığı olarak nitelenen son borsa skandalı konusuna biraz mesafeli yaklaşmaya çalıştım.

    Ama artık sokaktaki insanın bile asrın skandalı konusunda adeta tez hazırlayacak düzeyde bilgi sahibi olması karşısında, bir şeyler söylemem gerektiği kanaatindeyim.

    Öylesine bir kirlilikle karşı karşıyayız ki insan ister istemez, “Bütün bunlar olurken acaba ülkede bir devlet yok muydu” diye sormadan edemiyor. Çünkü kurumların ve yasaların işlediği normal bir ülkede, borsa gibi milyonların ilgi alanında olan bir kurumun şemsiyesi altında milyarca dolarların buharlaşması asla mümkün olamaz…

    Ortaya çıkan tabloya göre, skandalın maliyeti asgari 20 milyar dolar. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek on ay önce uyarıyor ama önlem alınmıyor. Dahası, SPK Başkanı bile söylüyor ama hiçbir adım atılmıyor. SPK’dan yapılan son açıklamaya göre 7 portföy şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verilmiş bulunuyor. Ayrıca söz konusu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunduğu bildirildi.

    Peki operasyon için neden bu kadar beklendi, bakan Şimşek ve borsa yönetimi, Amerikan finansal analiz ve endeks şirketi MSCI’in uyarılarına rağmen bu saadet zincirlerinin usulsüzlükleri konusunda neden adım atmadılar, onları tutan bir el olabilir mi?

    Galiba meselenin en can alıcı noktası tam da burası, zira MASAK Eski Başkan Yardımcısı Ramazan Başak, “konuyu iki defa gündeme getirdiğimde ikisinde de gözaltına alındım” şeklinde açıklamada bulunmuştu.

    Ortada bir trilyon lirayı aşan bir zarar var ama konuşması gerekenlerden en küçük bir izahat gelmiyor. Skandalın böylesine ortalığa saçılmasından, sorumluluk makamında olanların hiç haberi yokmuş gibi sanki…

    Öyle anlaşılıyor ki bu işleri denetlemesi gerekenler tribünden seyretmiş. Milyonlarca insanın hisse senedi alıp sattığı borsa ve büyük miktarda parasal işlemlerin yapıldığı portföy şirketlerinde her zaman birtakım usulsüzlükler, maniplatif işlemler olabilir. Ama bir hukuk devletinde, bu tür işleri denetleyen ve hesap soran kurumlar vardır.

    Biliyoruz ki gerçek anlamda ‘hukuk devleti’nin hakim olduğu ülkelerde, gerekli düzenlemeleri ve denetimleri yapmak SPK ve benzeri kurumların görevidir.

    Şimdi esas soru şu; Adalet Bakanı’nın da ifade ettiği gibi ucu nereye kadar giderse gitsin bu skandala karışanlardan ve de SPK bünyesinde doğrudan sorumluluğu bulunan ve iddialarla anılan birimlerle ilgili gerekli soruşturmalar yapılabilecek midir?

    Mesela;

    -Tasfiye kararı verilen 131 yatırım fonundaki astronomik değer artışlarının vaktinde engellenememesi ve fona zarar gelmemesi için makro ihtiyati tedbirlerin aylarca geciktirilmesinden SPK’da hangi birim sorumludur?

    -Skandala konu olan hisselerde %10.000’e varan anormal değer kazanımları yaşanırken gözetim mekanizmasının çalıştırılmaması eleştirilmektedir. Ayrıca, kıdemli bir denetçi tarafından hazırlanan ve fon şirketine ceza öngören kapsamlı bir denetim raporunun sistemden silindiği/sümen altı edildiği iddialarını araştırmak hangi birimin görevidir?

    -Manipülasyona konu olan bazı şirketlerin halka arz ve bedelli sermaye artırımı süreçlerinde denetim zafiyeti var mıdır, varsa sorumlu birim hangisidir?

    Galiba geldiğimiz noktada, söyleyebileceğimiz en net cümle şu; burası Türkiye, olur böyle skandallar… Çünkü bizde esas olan, işlerin hukuka göre yapılması değil, “yerli” ve “milli” olmaktır.

    Eğer memlekette kötü giden bir şeyler varsa, mesela borsadaki asrın skandalında iktidara gönül veren fon şirketlerinden çok, dış güçlerin ya da muhalefetin parmağı vardır!

    Hatta skandal konusunda halkın kafasını karıştıracak sorular soran gazetecilerin bile parmağı olabilir. Çünkü onlar “Milli Müslümanlar”ın zengin olmasını istemeyenler, fitne ve fesat odaklarıdır!

    Ayrıca “Milli Müslümanlar”ın fonlardan büyük pay almalarında sayısız faydalar vardır. Çünkü onlar, özel uçaklarla umre yaparlar, yerli ve milli olmanın nasıl bir fazilet olduğunu bütün ümmete örnek olarak gösterirler…


    6 min
  • Mansur Yavaş olayı - Fehmi Koru

    AK Parti içerisinden sağlıklı bilgiler edinmemizi sağlayan Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi, dün, bundan sonraki her siyasi adımda hatırlanacak bir tespitini biz okurlarıyla paylaştı.

    Okuyalım:

    “Mansur Yavaş, CHP’den istifa etti ve bağımsız kalacağını açıkladı. / Mansur Yavaş’ın bu kararıyla birlikte cumhurbaşkanlığı seçiminde dengeler değişti. Cumhurbaşkanlığı seçimi şimdiden Erdoğan’a hayırlı olsun.”Başkent Ankara’nın CHP’den seçilmiş belediye başkanı Mansur Yavaş. CHP’nin kuruluş günü kutlamasına katılacak yerde, 9 Eylül günü, Külliye’ye çıkıp AK Parti genel başkanı sıfatı da bulunan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile görüşmüştü.

    Görüşeceği bilgisini CHP’nin genel başkanlık koltuğunda mahkeme kararıyla oturan Kemal Kılıçdaroğlu ile doğrudan paylaşmamış Mansur Yavaş; buna karşılık, CHP’den ayrılıp kendi partisini kuran YENİ Parti genel başkanı Özgür Özel’i bilgilendirmiş…

    CHP’yi rahatsız etmiş bu davranışları; hoşnutsuzluk CHP sözcüsü diliyle kamuoyuna yansıyınca geldi Mansur Yavaş’ın istifası…

    Yorumcular konuya genellikle “Zaten CHP kökenli değildi” görüşüyle yaklaşmaktalar.

    Siyasi hayatımızın son çeyrek asırlık döneminin getirdiği sarsılmaların bir sonucu, onun gibi siyasi hayatının önemli bölümünü MHP’li olarak geçirmiş birinin CHP’den belediye başkanı seçilmesi…

    İttifakları kaçınılmaz kılan yeni ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ buna zorluyor…

    AK Parti’ye bazen hakarete kadar varan en sert eleştirileri yönelttiği bilinen MHP, kendisinin de desteklediği sistem değişikliği sonrasında onunla ‘Cumhur İttifakı’nda buluştu…

    İktidarın siyasi ortağı bugün MHP…

    MHP içerisindeyken AK Parti hakkında olumsuz görüşlere sahip partililerden bir bölümü, iktidarın paylaşıldığı yeni dönemi içlerine sindiremeyip kendi partilerini kurdular; İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti böyle doğdu…

    Mansur Yavaş gibiler de farklı ittifaklar oluşturup siyasi hayatta şanslarını denediler…

    Bir önceki seçimde Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı aday adayları arasında yer alıyordu Mansur Yavaş; Kılıçdaroğlu adaylıkta direnmese ya o ya da İstanbul’un büyükşehir belediye başkanı Ekrem İmamoğlu muhalefetin ortak cumhurbaşkanı adayı olacaktı.

    Önümüzdeki seçimin cumhurbaşkanı adayları arasında da adı geçiyordu Yavaş’ın…

    Selvi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Külliye’deki görüşmesinin cumhurbaşkanı adaylığı şansını zedelediği görüşünde. CHP’yi dışlayan bir aday Erdoğan karşısında kazanamaz, ona göre….

    “Cumhurbaşkanlığı seçimi şimdiden Erdoğan’a hayırlı olsun” demesinin sebebi bu.

    Acaba?

    Seçime daha vakit var…

    Mansur Yavaş Ankara’nın iki dönemdir büyükşehir belediye başkanı. Her ayın yarısını orada geçirdiğim için Ankara’daki belediye hizmetlerinin yetersizliği hakkında bilgi sahibiyim.

    Yavaş’ın vaktini bundan böyle kendisini seçenlerin günlük hayatlarını rahatlatacak yatırımları planlayıp uygulamaya hasredeceğini umarım…

    En önemli semtler metrosuz…

    Ülkenin başkentinde hizmetler hem yeterli değil, var olanlar da aksıyor.…

    Kararı cumhurbaşkanı adayı olmamaksa, altyapı yatırımları ve hizmetlerde kendisinden önce aynı koltukta oturmuş olanları geçmeye çalışarak başkente hayrı dokunsun Mansur Yavaş…

    Vaktiyle önünü kesmeye çalışanlar herhalde artık kendisine yardımcı da olacaktır.

    Bugüne kadar muhtemel cumhurbaşkanı adayı olarak kendisini yakından izleyen kamuoyuna bir açıklama borcu var Mansur Yavaş’ın: Külliye buluşmasına gidilen yolun yapı taşlarını ve AK Parti genel başkanı sıfatı da bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinin ana hatlarını paylaşmalı.

    Bu arada, Selvi’nin yazısının “Erdoğan’a hayırlı olsun” bölümünü ise anlamakta zorlanıyorum.

    Görüşmede Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisine rakip olmayacağı mesajını almışsa Erdoğan, rahatlamıştır; amenna. Rahatlamaya ihtiyacı vardı; özellikle önünde ABD ziyareti bulunduğu için…

    New York’taki temas ve görüşmelerinde rahatlamış göründü Cumhurbaşkanı Erdoğan…

    Ancak cumhurbaşkanlığı seçimi hala kimse için çantada keklik değil…


    6 min
  • Gazze çığlığı fon krizinde kayboldu - Ahmet Taşgetiren

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda yüreğinden kopan ““Bugün kalbimle kelamım arasına yine perde koymadan bazı gerçekleri burada açık açık ifade edeceğim.” diyerek seslendirdiği “Gazze çığlığı” önemliydi.

    “Kimse kusura bakmasın, kimse gücenmesin, alınmasın. Bu, Tayyip Erdoğan’ın şahsi meselesi değildir. Bu, insani bir meseledir, hepimiz için vicdani bir meseledir. Karşımızda öldürmeye doyamayan soykırımcı bir zihniyet var. Karşımızda son derece vahim bir tablo var. Yüreğinde insanlık olan, yüreğinde merhamet, şefkat olan, insaf ve vicdan sahibi hiç kimse bu tabloya gözlerini kapatamaz.”

    Bundan sonra en sarsıcı ifadeleri geldi sayın Cumhurbaşkanı’nın. Gazze neydi, onu insanlığın görmesi gerekiyordu.

    “Gazze, dedi, bugün sadece dünyanın en büyük çocuk kabristanı değildir. Aynı zamanda dünyada en yüksek çocuk ampute oranına sahip bölgedir. Gazze, çağımızın en insanlık dışı, en utanç verici temerküz kampıdır.”

    En büyük çocuk kabristanı… En yüksek uzvu kesilen çocuklar bölgesi… En utanç verici temerküz kampı…

    İsrail gerçekleştirmişti bunu, Netanyahu yönnetimindeki İsrail.

    BM Genel Kurulu, Türkiye’de dehşet verici bir krizin yaşandığı günlere denk gelmişti. Cumhurbaşkanı’nın konuşması pek çok tv kanalında yer aldı, bunu gördük ama benim dikkatimi bir başka şey çekti.

    İktidara yakın medyada, özellikle köşe yazılarında “Gazze çığlığı” dair pek bir heyecan, hassasiyet gözlenmedi. Oysa seçim konuşuluyordu ve Cumhurbaşkanının BM’deki “Gazze çığlığı” herhalde çok paylaşılacaktı.

    İktidara yakın medyada (sosyalli ile konvansiyoneli ile) daha çok bir telaş gözlendi.

    “Fon krizi” telâşı.

    Bir kere fon krizi, bu iktidar döneminde gerçekleşmişti.

    Resmi açıklamaya göre 455 bin 758 bin kişiyi kapsıyordu.

    20 milyar dolarlık bir yolsuzluk söz konusuydu.

    Hazine ve Maliye Bakanı dahil herkesin gelişini bildiği bir krizdi. Dolayısıyla yeterli tedbir alınmadığı bilinen bir krizdi.

    Bütün bunların yanında asıl sarsıcı olanı krizin aktörlerinin iktidarla bir şekilde “iltisaklı” kişilerden oluşuyor olmasıydı.

    İktidara yakın medyaya yansıyanlara bakılırsa, bunu, iktidar muhitlerinde bilen çoktu.

    Onun için peş peşe “Ucu nereye uzanırsa uzansın” söylemi başladı.

    Bu ifade bizde malum, ucu riskli, tehlikeli, ulaşmaması gereken yerlere ulaşan durumlar için söylenir.

    Kimi arkadaşlar “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlılığımızı kullanarak bizi aptal yerine koymayın” türlü yazılar yazdılar.

    “Seçim vardı ve bu kriz en çok Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yıpratma riski taşıyordu.”

    “Devletin orasına burasına kimler getirilmişti de bu kriz ortamı doğmuştu.”

    Metin Külünk sosyal medyadan sokağın sesini yansıtıyordu. Oyları vururdu bu kriz. Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmazdı.

    Oktay Saral Beştepe’den sesleniyordu: “Bu krizin Cumhurbaşkanımızı yıpratmasına izin verilmemeli.”

    Şamil Tayyar sosyal medyayı etkin biçimde kullanıyor ve krizin muhtemel aktörlerini işaretliyordu.

    Yeni Şafak’ta köşelerde kimi fail-i malumlara fail-i meçhulmüş gibi, yani tecahül-i arifane ile öfke yansıyordu.

    Henüz “uç”un “nerelere kadar uzandığı” netleşmiş değil.

    Ama sanki bu kaygı, ortaya çıkan aktörler dışında, çıkar çarkı ile “iltisaklı” isimlerin bilindiği ve bunların partide – yönetimde herkesi rahatsız edecek nitelikte olduğu gibi bir izlenim veriyor.

    Yargı devrede. Adalet Bakanı Akın Gürlek, “fail-i meçhulleri aydınlatma” gibi bir misyonu benimsedi.

    İBB’ye, Ekrem İmamoğlu’na ve CHP’li – Yeni Partili belediyelere yönelik yolsuzluk operasyonları siyaset alanını bir biçimde “tanzim” ediyor.

    Fon krizi ise, iktidar çevrelerinde telâşa sebep olmuş durumda. “Yargının siyasallaşması” iddialarının sınanacağı bir noktadayız. Sayın Gürlek, Yargı’nın başındaki konumuyla “Ucu nereye kadar uzanırsa uzansın” söyleminin en kararlı iradesi olmak durumunda.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan krizin sıcak anlarında BM genel kurulu için New York’ta idi. Henüz kriz üzerine konuşmadı.



    6 min
  • Mansur Yavaş ne yapıyor? Taha Akyol

    Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bütün anketlerde Tayyip Erdoğan’ın açık ara önünde çıkan Mansur Yavaş elbette ABB Başkanlığını aşan bir öneme sahip.

    Cumhurbaşkanı adayı olduğunu hiç söylemedi. Sorulduğunda Ankara belediye hizmetlerine odaklandığını söyledi.

    Hatta, “Ekrem başkan bu durumdayken benim adaylıktan söz etmem ayıptır, terbiyesizliktir. Hepimizin adayı Ekrem İmamoğlu” diye açıklama yapmıştı. (17 Temmuz 2025)

    Ben Yavaş’ın bu davranışlarını siyasi olgunluk olarak görürüm. Aynı zamanda “müdebbir” davranışlardır.

    Hırçın siyasetin yorduğu toplumuzda, ağır başlı, itidalli, “ayıp… terbiye” gibi değerleri unutmamış siyasi davranışlar özleniyor artık. Yavaş’ın belediye başkanlığını aşan bir siyasi ilgi kazanmasında bunun rolü önemlidir.

    CHP’DEN İSTİFA

    Mansur Yavaş “butlan”a karşı kesin tavır aldı, Özgür Özel’le kol kola yürüdü. Polis baskınıyla “butlan” uygulandıktan sonra ana muhalefet kaçınılmaz olarak bölündü…

    Yavaş’ın tavrı “Ayrılıkta azap vardır, birlikte rahmet vardır" oldu.

    Bir süre sonra “ben yokum” deyip kenara çekilecek birinin ana muhalefet bölünmesin diye bir derdi, bir çabası olabilir mi?

    CHP’nin Parti Sözcüsü Müslim Sarı’nın Yavaş’ı itaate çağıran ve “belediye başkanları toplantısı yaptığımızda, ortaya çıkacak tabloya göre ayrıca bir değerlendirme yapacağız” diyerek gözdağı veren “üstenci” tavrına Yavaş “itaat” edebilir miydi?! CHP’den istifa etti tabii.

    Kendisiyle beraber 8 İlçe belediye başkanı ve ABB Meclis üyesi de…

    Yeni Parti lideri Özgür Özel’in söylediği gibi, “Mansur Yavaş gibi bir siyasetçinin, seçimsiz gelmiş, iktidar tarafından atanmış butlan yönetiminin kaprisleriyle terbiye edilmesi, oranın siyasetine alet edilmesi söz konusu olamaz.”

    Yavaş’ın CHP’den istifasının iktidar cenahında memnuniyet yarattı. Yavaş’ın CHP’den ayrılmasını Cumhurbaşkanlığına aday olmayacak diye yorumladılar.

    KENARA ÇEKİLİR Mİ?

    Yavaş’ın açıklamasındaki bazı satırların altını çizdim:

    “Türkiye’de demokratik yollarla bir iktidar değişikliği olacaksa, bunun yolu muhalefetin birbirini tüketmesinden değil; ortak ilkelerde yan yana gelebilmesinden geçmektedir…”

    Aynen katılıyorum. Demokrasinin ve ‘yönetişim’in temel ilkelerinden birinin barışçıl ‘iktidar değişimi’ olduğunu bilip de buna imza atmamak mümkün mü?

    Hele de başkanlık sistemlerindeki “iki dönem” sınırlamasının hikmetini…

    Juan Linz daha 1990 yılında yazmıştı, “başkanlık sistemlerinde görev süresi sınırının ve yeniden seçilme yasaklarının demokrasiyi korumak için vazgeçilmez bir güvence” olduğunu.

    Yavaş’ın, muhalefetin “ortak ilkelerde yan yana gelebilmesini” savunan sözleri, bir süre sonra “ben yokum” diyerek havlu atacak bir siyaset adamının sözleri olabilir mi?!

    Yavaş, açıklamasında “Türkiye genelinde yapılan kamuoyu araştırmaları ve farklı siyasi görüşlerden vatandaşlarımızın ortaya koyduğu teveccüh” vurgusu yapıyor. Sorumluluğunu ABB ile sınırlamayan bir ifadedir bu.

    Yavaş’ın CHP’den ayrılmasını, bazılarının umduğu gibi, kenara çekilme işareti olarak görmüyorum. Kenara çekilecekse niye 8 ilçe belediye başkanı ve 30 ABB Meclis üyesi de kendisiyle birlikte CHP’den istifa etsin? Niye bu sözleri söylesin, bu taahhütleri yapsın?

    CHP’den istifası değil kenara çekilmek, yeni bir hamle olarak gözüküyor.

    TÜRKİYE’DE SİYASET

    Son dönemlerde örnekleri çoğaldığı gibi Yavaş da AK Parti’ye geçer mi? Bunu bekleyenler de bundan endişe duyanlar da var.

    Son açıklamasında, bu konuya bir “namus” meselesi olarak baktığını ifade ediyor:

    “Seçmenin iradesini yok saymayı, onun oyuyla elde edilen makamları seçmenin onay vermediği siyasi adreslere taşımayı doğru bulmadım, bugün de bulmuyorum. Seçmenin iradesine sadakat, siyasetin namusudur.”

    Dikkat lütfen, “siyasetin namusu” diyor.

    Yavaş’ın “ortak ilkelerde yan yana gelebilmesini” istediği muhalefetin ana gövdesi bugün Yeni Parti’dir. Yavaş’a şimdiden destek açıklayan sağ demokrat partiler var. Kamuoyu araştırmaları daha geniş bir zemin gösteriyor.


    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR