KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Sürecin suçu ne? Yıldıray Oğur

    Türkiye’nin yine koca bir Cumhuriyet Başsavcılığı’na döndüğü günlerden geçiyoruz.

    Kabzımallarla eşcinsel aktivistler, fenomenlerle borsacılar nezarethanelerde tanışıyor.

    Her gün yeni bir feth-i kabir yapılıyor. Hâlâ gözaltında olmayan gazeteciler, televizyonlarda renkli kravatlı, büyük mendilli, aşırı tutkulu avukatlarla Kurtlar Vadisi şifreleri çözmeye çalışıyor.

    Belediye başkanları güne ya başsavcılıklarda ya da yeni partilerinde uyanıyor.

    Düğünlerde bile hukuk devletinin önemi üzerine nutuklar atılıyor.

    Böyle bir ortamda rayında ilerleyen bir iş olduğuna inanmak zor.

    Ama var:

    Çözüm süreci.

    Yine mi çözüm süreci?

    Evet, yine.

    Bazılarının canı sıkılıyor ama en azından canlar gitmiyor.

    Her sabah kötü bir haberle uyananlar, öfkelerini “Bana Mazlum’u getirin” diyerek çözüm sürecinden çıkarıyor. Sanki bu haberler, süreçten gelen iyi gelişmelerin sonucuymuş gibi.

    “Böyle bir ortamda barış mı olur?” sorusunun aslı şu:

    “Böyle bir ortamda silah mı bırakılır?”

    Evet, bırakılır.

    Çünkü silahlı mücadele, Türkiye’nin günden güne bozulan hukuk ve demokrasi standartlarının bile fersah fersah altında, ilkel bir yöntem.

    Otuz yıl önce bırakılması gereken silahlar, iç ve dış şartlar ancak şimdi olgunlaştığı için bugün bırakılıyor.

    Elbette herkes bu işin daha iyi şartlarda, hukuk ve demokrasi standartları yükselirken gerçekleşmesini isterdi. Ama tarih böyle çalışmıyor.

    Son elli yılda Türkiye’nin bu barışı kurabileceği daha uygun dönemler de oldu. Fakat ne devlet ne de örgüt gerekli iradeyi gösterdi.

    Demek ki mesele, hukuk, demokrasi ve ifade özgürlüğü için kusursuz şartların oluşmasına bağlı değil; kendine özgü dinamikleri var.

    Bugün daha yaygın olan ise sitemler: “Aptal mısınız, böyle bir ortamda nasıl barış yaparsınız?”

    Türkiye’de pek çok kesim baskı altındayken Kürtlere, “Siz nasıl bu iktidarla anlaşırsınız, nasıl mücadeleden çekilirsiniz?” diye soruluyor.

    Oysa Kürtlerin bu soruya verecek elli yıllık bir cevabı var. Bütün Türkiye Televole izlerken bölgede neler yaşandığını hatırlatsalar kim ne diyebilir?

    Süreç başladığında da cezaevlerinde yüzlerce Kürt siyasetçi vardı, belediyeleri kayyımlar yönetiyordu. Bugün bunların önemli bir kısmı değişmiş değil.

    Türkiye’nin batısında son yıllarda ağırlaşan baskı, doğuda çok daha uzun zamandır hayatın parçası.

    Kürtlerden silah bırakmak için Türkiye’nin geri kalanının demokrasi sorunlarını çözmesini beklemelerini istemek, onlara bir kez daha başkalarının takvimini dayatmak olur.

    Üstelik ortada zafer kutlamaları yapılan, geçmişin unutulduğu bir barış şöleni yok.

    Aksine taziyeler, muhasebeler ve “Neden böyle oldu, bunca ölüme değdi mi?” soruları var.

    Kimse komşusu yastayken eğlenmiyor. Uludere’den günler sonra yapılan yılbaşı kutlamalarını hatırlatan bir kayıtsızlık da yok.

    Şimdilik kazanım son derece sade:

    İnsanlar ölmüyor.

    Dağdan cenazeler inmiyor, yeni mezarlar kazılmıyor, yeni ailelere ateş düşmüyor.

    Elli yıldır çözülemeyen bir meselede bunun küçümsenecek ya da başka siyasi hesapların parantezine alınacak tarafı yok.

    Dahası, çözüm sürecinin ilerlemesiyle Türkiye’de otoriterleşmenin hızlanması arasında bir sebep-sonuç ilişkisi yok.

    Tam tersine, otoriterleşme süreci güçlendirmiyor; güveni ve toplumsal desteği azaltarak onu tehlikeye atıyor.

    İkisini aynı iktidarın yürütmesi, aynı siyasi dinamiğin ürünü oldukları anlamına gelmiyor.

    Bir tarafta elli yıllık silahlı bir meselenin siyaset yoluyla çözülmesi için açılmış bir kanal, diğer tarafta sorunları savcılıklar, gözaltılar ve şafak operasyonlarıyla çözmeye çalışan bir devlet pratiği var.

    Biri siyasetin alanını genişletiyor, diğeri daraltıyor. Biri silahı hayatımızdan çıkarmaya, diğeri hukuku siyasetin içine daha fazla sokmaya çalışıyor.

    Bu iki hat paralel değil, zıt yönlerde ilerliyor.

    İktidarın sertleşmek için sürece ihtiyacı yoktu. Süreç hiçbir şeyi meşrulaştırmıyor, tam tersine çelişkiyi keskinleştiriyor.

    O halde neden kötü giden her işin faturası iyi giden bu işe kesiliyor?



    7 min
  • Kabzımalların işi bitince gıda ucuzlayacak! İbrahim Kahveci

    Dün sabah ‘gıda baronlarına’ karşı yeni bir operasyonla uyandık:

    Adalet Bakanımız sayın Akın Gürlek açıkladı: “Üreticimizin emeğini, vatandaşımızın bütçesini ve piyasanın adil işleyişini korurken, fiyatları manipüle ederek haksız kazanç sağlayan ve ekonomik düzeni bozan suçlarla mücadelemizi kararlılıkla sürdürüyoruz” dedi.

    Gürlek “Ürünlerin üreticiden hangi bedelle çıktığı ve tedarikçilere hangi şartlarda ulaştığı incelendi. Yapılan incelemelerde, hallerin büyük tedarikçileri konumundaki bazı firmaların piyasadaki hâkimiyetlerini kullanarak ürün arzını olduğundan düşük, maliyetleri ise gerçeğinden yüksek gösterdikleri; sahte müstahsil makbuzları düzenleyerek gerçeğe aykırı maliyet oluşturdukları ve bu yöntemlerle yaş sebze ve meyve piyasasında fiyatları yukarı yönlü manipüle ederek haksız kazanç sağladıkları yönünde tespitlere ulaşıldı. Yürütülen soruşturmada, 41 büyük dağıtıcı firmanın 41 şüpheli yöneticisi hakkında gözaltı kararı verildi; 22 ilde toplam 109 iş yeri ve ikamette eş zamanlı arama başlatıldı” bilgilerini aktardı.

    Yıllar önceydi. O günlerde soğan-patates baronları vardı. Depolar basılıyor, baronlar tek tek yakalanıyordu.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan tam o günlerde şu açıklamayı yapmıştı:

    “Baktılar kur, faiz, algıyla olmuyor ülkemizi soğan, patlıcan, domates, biber üzerinden ters köşe yapmaya çalıştırlar. Çadırlar kuruldu, bir anda fiyatlar yarı yarıya indi, daha da inecek. Gıdada terör estirenlere gereken dersi verdik, veriyoruz. “

    Evet, Akın Gürlek şimdi bu operasyonların devamını gerçekleştiriyor diyebiliriz.

    Soğan-patateste başarılamayan iç piyasa algısı şimdi sebze fiyatlarında deneniyor. Ve devletimiz kur, faiz cephesinde denenen benzer oyunu yine bozuyor.

    Şimdilik 41 kabzımal ile başlayan süreç muhtemelen devam edecektir.

    Neden operasyon yapılmasın ki… Tarlada 10 liraya alıcı bulamayan ürünler nasıl oluyor da raflarda 50-100 liraya satılabiliyor?

    Büyük sorun.

    ***

    2014 yılıydı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker Bakanlık başkanlığında toplanan “Gıda Komitesine” benimde katılmamı istemişti.

    Gıda Komitesinin amacı tarlada ucuz olan ürünlerin raflarda neden ve nasıl pahalı olduğunu bulmaya çalışıyordu. Temel amaç gıdada ucuzluğun yolunu bulmaktı.

    Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Müsteşarının başkanlığında, Ekonomi, Gümrük ve Ticaret, Kalkınma ve Maliye Bakanlıklarının Müsteşarları, Hazine Müsteşarı, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı ve Türkiye İstatistik Kurumu Başkanının katılımıyla toplanan bir komiteydi.

    Dikkat ederseniz nerede ise çok geniş bir katılım vardı.

    Ama o günlerde devletin uzman tüm kurumlarının katılımı ile kurulan Komite’nin bulamadığını şimdilerde YARGI üzerinden derhal bulup operasyonları başlattık.

    Ne güzel.

    Yakında gıda fiyatları düşer elbette. Aksi halde kapınızda alıcı yerine üniformalı bir kamu görevlisini bulabilirsiniz.

    Tabi burada bir ayrıntı daha var. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in durumu… Çünkü Şimşek uyguladığı politikalar ile genel enflasyonu düşürmeyi amaçlıyordu.

    İşte Şimşek’in 3 yıldır başaramadığı bu süreci de şimdi savcılar vasıtası ile yargımız üstlenmiş oldu.

    Mesela artık Merkez Bankası derhal faiz indirimine gidebilir. Çünkü gıda fiyatları düşecek ve enflasyon inmiş olacak. Neden yüksek faize katlanıyoruz ki?

    Bakınız mesela tavuk sektörüne operasyon sonrası ne oldu? Ya da bakmayın… Arsızlar biraz daha fiyatları artırmış olabilirler.

    Ama sebze piyasasında bu olmayacaktır. Ben güveniyorum….

    Eminim ki, vurguncu kabzımalların sonu gelecek. Eminim ki, dış güçlerin kur-faiz operasyonları ile yetinmeyip kabzımal bağlantıları da ortaya çıkartılacak.

    Eminim ki, gıda fiyatları ucuzlayacak ve ülkemize bahar gelecek… Şimdi mevsimin sonbahar olmasına bakmayın…

    Tamamen tesadüf.

    ÜRETİMSİZ ÜLKE

    Sanayi üretimi açıklandı. 2022-2026 toplam 4 yılda sanayi üretim artışı sadece ve sadece yüzde 5,2…

    Hızla yaşlanan bir ülkeyiz. Hem yaşlı hem de fakir olacağız.


    5 min
  • Prometheus ateşi çalarak aklın yolunu açtı ama medeniyetin yeni korkusu barbarlık - Mehmet Ocaktan

    Tanrılar ateşi sadece kendilerine saklarken korunmasız ve zayıf kalan insanlara acıyan Prometheus, Olimpos’tan ateşi çalıp insanlığa armağan etmiştir. Mitolojiye göre, bu itaatsizliğe çok öfkelenen Zeus, Prometheus’u Kafkas Dağları’nda bir kayaya zincirletmiştir. Ölümsüz bir Titan olduğu için her gün bir kartal tarafından ciğeri yenmiş, geceleri ise ciğeri yeniden büyüyerek bu sonsuz işkence döngüsü devam etmiştir.

    Yıllar sonra ünlü kahraman Herakles gelip kartalı vurmuş ve Prometheus’u zincirlerinden kurtarmıştır.

    Ateşin verilmesiyle birlikte insanoğlu için aklın ve aydınlanmanın yolu açılmıştır. Kendi halinde yaşayan insan, ateşi kullanmaya başlamasıyla birlikte kendi potansiyelinin farkına varmış ve bu farkındalık sayesinde felsefe, sanat, bilim ve teknoloji alanda ilerleme ve gelişme sağlanabilmiştir. Böyle bir perspektiften bakıldığında, ateşin aklı temsil ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

    Esas itibariyle, ateşi getiren Prometheus da akılla ilişkilendirilen bir tanrıdır. Prometheus isminin kelime anlamı “öngören” olmakla birlikte bu öngörü bir nevi felsefedeki ‘bilgelik’ anlayışına tekabül etmektedir.

    Günümüzün etkili filozoflarından Byung- Chul han “yorgunluk Toplumu” kitabında, Prometheus mitinin kendi kendisine şiddet uygulayan, kendi kendisiyle savaş halindeki performans öznesinin psikolojik aygıtının bir sahnesi olarak yorumlanabileceğini söylüyor. Chul Han’ın şu ifadeleri oldukça dikkat çekici: “Kendisini özgür zanneden performans öznesi aslında Prometheus gibi zincirlenmiştir. Sürekli büyüyen ciğeriyle beslenen Prometheus ile kartal arasındaki ilişki bir kendilik- ilişkisi, bir kendi kendini sömürme ilişkisidir.”

    Foucault’nun tanımladığı gibi kliniklerden, tımarhanelerden, hapishanelerden ve fabrikalardan oluşan ‘disiplin toplumu’nun gerilerde kaldığını belirten Chul Han, günümüzde artık bunların yerini fitness salonlarının, ofis kulelerinin, bankaların, alışveriş merkezlerinin ve gen laboratuvarlarından oluşan ‘performans toplumu’nun aldığını söylüyor.

    Evet, medeniyetin bilimsel ve teknolojik anlamda tekamül ettiği, yapay zeka ile birlikte neredeyse insanın devre dışı kaldığı çılgın bir yüzyılı yaşıyoruz.

    Maalesef çağımızda tefekkürün hikmetini kaybeden insanoğlu, görselliğin ve teknolojik çılgınlığın büyüsüne kapılarak derin bir huzursuzluğa mahkum olmuştur.

    Tefekküre dayalı dikkatin ustası Cezanne’ın, şeylerin kokusunu da görebildiğine işaret eden Chul Han diyor ki: “Kokuların bu şekilde görselleştirilmesi derin bir dikkat gerektirir. Tefekkür halindeyken insan kendisinden dışarı çıkıp şeylerin içine dalar. Merleu-Ponty, Cezanne’ın tefekküre dayalı manzara incelemelerini bir dışsallaşma ya da içsellikten arınma olarak betimler: Önce manzaranın jeolojik altyapısını keşfederek başlar, sonra, Madam Cezanne’ın aktardığına göre, biraz durur ve gözünü aça aça bakar… ‘Manzara kendisini bende tasavvur ediyor, ben bilinciyim onun’ derdi.” (Yorgun Toplum, s.28-29)

    Tefekküre dayalı yoğunlaşma olmadan ‘bakış’ın orda burda fütursuzca dolanıp durduğunu ifade eden Chul Han’ın şu tespiti, çağımızda yaşanan insanlık sefaletini gözler önüne seriyor: “Varlığın yerine iradeyi koyan Nietzsche bile, tüm tefekküre/içe bakışa dayalı (beschauliche) unsurlar çıkarıldığında, insani yaşamın ölümcül bir hiperaktiviteyle sonlanacağını biliyordu: ‘Huzur eksikliği sebebiyle medeniyetimiz yeni bir barbarlığa sürükleniyor.” (a.g.e, s.29)

    İçe bakışın ve ahlaki erdemlerin kaybolduğu bir yüzyılda yaşıyoruz. Doğal olarak böyle bir dünyada, insanlığı ateşe vermekten çekinmeyen tiranların, despotların yaptığı katliamlara, soykırımlara dur diyebilecek bir irade de gelişemiyor ne yazık ki…

    Kısacası ruhu tükenmiş bir insanlıkla karşı karşıyayız. Bu aynı zamanda kendi olamadığı için parçalanmış geç-modern insanın, patolojik halinin de bir yansımasıdır.



    6 min
  • Özgür Özel faktörü - Taha Akyol

    Ahmet Davutoğlu, siyasi hayatımızda örneği çok olmayan bir ahlak adamıdır, ciddi bir akademisyen ve entelektüeldir. Oğlunun düğününe katılamadım. Davet telefonu geldiğinde mazeretimi beyan etmiştim; İstanbul dışındaydım; yoksa mutlaka katılırdım.

    Yeni bir aile kuran sevgili Ravza ve Mehmet’e mutluluklar diliyorum.

    Dün, düğüne katılan arkadaşlarla konuştum. Nikah şahitleri sırayla tanıtılırken en çok alkışı Özgür Özel’in aldığını söylediler…

    Salonda Özel’in çevresini saran, destek ifade eden, selfi çeken başörtülü veya başı açık kadınları, her yaştan erkekleri anlattılar.

    Davutoğlu’nun düğün misafirleri elbette büyük çoğunlukla muhafazakardır. Bülent Arınç’ın konuşmasının topladığı alkışlar o kitlenin aynı zamanda muhalif olduğunu gösterir.

    OTORİTER LAİKLİK

    Elbette muhafazakârların ana partisi hâlâ AK Parti’dir. Fakat iktidarın çeyrek asrının muhasebesini yapanlar, yanlışları görenler, güç duygusunun yarattığı “tekebbür”den İslami tevazu duygusuyla tedirgin olanlar, yolsuzluklardan rahatsızlık duyanlar yavaş yavaş kopuyorlar.

    Yavaş, çünkü gönül rahatlığıyla gidebilecekleri ve alternatif olma gücüne sahip bir siyasi hareket yok.

    Şu sosyolojik gerçeği çok iyi anlamak gerekir: Türkiye’nin fay hatlarından biri din-laiklik kutuplaşmasıdır.

    Devrim-karşı devrim dehlizi, uzun yıllar düşünce hayatımızı hatta yargıyı esir almıştır. Düşünün ki vesayet dönemindeki Anayasa Mahkemesi, türban yasağı zorbalığını savunmak için, “İslâm ve Hıristiyan dinlerinin özelliklerindeki ayrılıklar sebebiyle… bizdeki laikliğin batı ülkelerindeki gibi olması, laikliğin aynı anlam ve düzeyde benimsenmesi beklenemez” diye karar vermiş, verebilmişti! (7 Mart 1989, Karar no. 1989/12)

    Bu karar bir yüzkarasıydı, Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki özgürlüklere layık görmeyen, dar kafalı ideolojik bir karardı.

    Dünyaya kapalı, hatta kuvvetler ayrılığını bile kavrayamamış, otoriter devlet yasakçılığı uzun yıllarda dindar kitlelerde derin bir “travma” yarattı.

    Din-laiklik gerilimine dayalı siyaset, bize hukukun temel kavramlarını, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı gibi temel prensipleri unutturdu; hem de uzun yıllar boyunca.

    KUTUPLAŞMAYI AŞMAK

    Merhum Özal’ın reformlarıyla başlayan dünyaya açılma, piyasa ekonomisi, hızlanan şehirleşme ve eğitim gibi modernleşme faktörleri, bu kutuplaşmayı eritiyor, mahalleler arasında yollar, ortak alanlar oluşuyor.

    Ak Parti iktidarı modern “insan hakları hukuku” kavramının da desteği ile bu yasağı kaldırdı. Tesettürlü kadının hayatın her kademesinde özgürce sosyalleşmesi, türbanı irtica simgesi sanan paranoyanın yanlışlığını gösterdi.

    Çarşıda, pazarda, kafede, kütüphanede, sinemada, üniversite kürsülerinde ve iş hayatında tesettürlü kadınları görmekten mutlu oluyorum.

    Özellikle inkılapçı geçmişten gelen partilerde tesettürlü kadınları görmekten mutlu oluyorum. Bundan sadece eski usul inkılapçılar değil, Erdoğan da rahatsız, “konu mankeni” diyor! İstiyor ki, ana muhalefet, eski devirlerin otoriter CHPi gibi görülsün…

    ANA MUHALEFET

    İnkılapçı gelenekte, din-laiklik kutuplaşmasını aşma yönünde ilk adımları merhum Ecevit atmıştı...

    Genel Başkanlığı sırasında Kılıçdaroğlu’nun bu yöndeki gayretleri de değerlidir. Fakat “butlan” kararına dayanarak partinin başına geçmesi, ana muhalefeti böldüğü gibi “muhalif” rengini de soldurdu.

    Bugün ana muhalefet lideri Özgür Özel’dir. Partisinin adı ne olursa olsun, “CeHaPe bagajı”ndan bir ölçüde arındığı gibi muhalif kitleleri toparlama şansına da sahiptir.

    Geniş kitlelerde Tek Parti devrini hatırlatacak kavramlar, davranışlar bu şansı azaltır.

    Doğru kavramlar; hukukun kavramlarıdır, ekonomi biliminin kavramlarıdır, hak ve hürriyetlerdir. Doğru davranışlar, halkla sıcak temaslar kurabilmek, duygudaşlık sağlayabilmektir. Özel bunu başarıyor.

    Özel, en genç liderdir, yolunun uzunluğunu görüyor ve benimsiyor. Fırsatçı ve muhteris izlenimi vermekten sakınmayı biliyor. Her konuşmasında Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ı ön planda zikrediyor, iyi ediyor.


    5 min
  • Aile ve mutfağın güvenliği yargıdan mı sorulur? Akif Beki

    Sokaklar Güvende adıyla 2 bin 594 şüpheli hakkında gözaltı ve yakalama işlemleri yapıldı. Arkası da gelsin.

    Sokakları suçtan, suçlulardan temizleme işine savcıyla polis bakar, vergi müfettişleriyle ticaret denetçileri değil. Sokak güvenliğine İçişleri ve Adâlet bakanlıkları karışır. Maliye, Tarım ve Ticaret bakanlıkları değil.

    Fakat aynı şeyi Ailem Güvende ya da Mutfağım Güvende operasyonları için de söyleyebilir miyiz? Tartışma buradan çıkıyor, farklı görüşler, itirazlar ve sert tepkiler var.

    Gıda güvenliği kavramı, içinde güvenlik sözü geçtiği için polisiye tedbirleri akla getirmez.

    Ama son yıllarda, bilhassa seçim arifelerinde iktidarı devirmek için fiyatları yükselterek seçmeni etkilemeye çalışan gıda darbecilerinden söz ediliyor.

    Haberlerde gıda darbesi girişimiyle suçlananlar, patates ve soğan depolarına polis baskınlarıyla önlenen gıda darbesi iddiaları oldu.

    Dün zerzevatçılara yapılan operasyona dikkat ettim; iktidar muhafızı medya, gıda darbesi hazırlığındayken yakalandıklarına vardırmadı bu kez. O köpürtmelere başvurmadılar. Bu da bir gelişmedir.

    Adâlet Bakanı Gürlek de operasyonu, “fiyatları manipüle ederek haksız kazanç sağlayan ve ekonomik düzeni bozan suçlarla mücadele” çerçevesine oturttu.

    Gürlek, Gıdam/ Mutfağım Güvende adlandırmasını tercih etmemişti. Diyordu ki:

    “Tarladan markete fiyat yolculuğu’ mercek altına alındı. Fiyatları etkileme, Vergi Usul Kanunu’na muhalefet, belgede sahtecilik ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçları yönünden yürütülen soruşturmada, 41 büyük dağıtıcı firmanın 41 şüpheli yöneticisi hakkında gözaltı kararı verildi; 22 ilde 109 iş yeri ve ikamette eş zamanlı arama başlatıldı”.

    SAVCI ENFLASYONA NE YAPSIN

    Sebze ve meyve fiyatlarındaki pahalılıkla mücadeleye dönük, kapsamlı bir operasyon. Tarım, Ticaret ve Maliye bakanlıklarından da veri seti, vergi raporu desteği alınmış.

    Ancak yanlış tarım planlaması ve kötü/ başarısız ekonomi politikaları gibi sebepler düzeltilmeden, polisiye önlemlerle sonuç düzeltilebilir mi? Klasik soru değişmedi.

    Enflasyonla, maliyet artışına bağlı pahalılıkla, orta direğin satın alma gücünün hızlı erimesiyle ve artan yoksullaşmayla mücadelenin polis ve savcıya havale edilemeyeceği ortada.

    İşe yarasa önceki depo, market baskınlarında yarardı. Polis, savcı fırsatçılara, vurgunculara ne yapsa ekonomi politikalarının başaramadığını başaramaz, onun yerini tutmaz.

    Haziranda tavukçulara operasyon yapılmış, fiyatları etkilemek için örgütlü hareket suçlamasıyla en büyük 13 şirkete denetim kayyumu atanırken 32 yönetici gözaltına alınmıştı. Kısa sürede kaldırıldı.

    Halk ucuz tavuğu hâlâ yiyemiyorsa sorumlusu yargı mı, pahalılığın hesabı kimden sorulacak?

    Ülkeyi yargıçlar yönetmiyor, ekonomik süreçlere yargıyla müdahale ise suçla mücadele ve siyasi irade doğrultusunda işliyor, tersine değil.

    Dolayısıyla jüristokrasiden bahsedilemez, hem yargı vesayetini AK Parti yenmemiş miydi? Sorumluluğu siyasetten alıp yargıya yüklemek, yargıya da haksızlık olur.

    AİLEYE TEHDİDİ LGBT HAKLARINDA ARAMAK

    Ailem Güvende operasyonlarına gelince... 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem yapıldı.

    Bakan Gürlek’in açıklamasına bakılırsa fuhuş, müstehcen içerik üretme ve yayma ile çocuk istismarı suçları inceleniyor. LGBT derneklerine yurt dışından fonların da suç faaliyetleriyle bağlantısı araştırılıyor.

    Fakat iktidar muhafızı medya, Avrupa ve ABD kuruluşlarından fon almanın kendisi kriminalmiş gibi gösteriyor. Yine bildik terâneler...

    Fonların amacı eşcinselliği teşvik ederek bizi LGBT yapmak, milletimizi cinsiyetsizleştirerek ailelerimizi yok edip soyumuzu kurutmak, tarihten silmekmiş. Öyle bir hava estiriyorlar.

    Evlenip çocuk yapma oranımız düşüyor, neslimiz çoğalmıyorsa... Ekonomideki belirsizlik, geleceği görememekten yarın endişesi ve geçinememe korkusu mu aile kurmamıza, korumamıza daha çok tehdit oluşturuyor? Yoksa eşcinsellerin ayrımcılığa uğramadan eşit ve insanca yaşama haklarını savunanlar mı?



    6 min
  • Trump ve Netanyahu sandığa gömülmezlerse olacaklar… Fehmi Koru

    Fehmi Koru, New York Times yazarı Thomas L. Friedman’ın ABD ve İsrail’de yapılacak seçimleri “demokrasinin devam edip etmeyeceğinin” oylanacağı kritik bir dönemeç olarak değerlendirmesini aktarıyor. Friedman’a göre Netanyahu’nun Yahudi üstünlükçüleriyle ittifakı, yargı ve hukuk kurumlarını etkisizleştirme girişimleri ve Gazze politikaları İsrail demokrasisini tehdit ederken, Trump’ın ikinci başkanlık döneminde Amerikan kurumları ve uluslararası ittifaklara yönelik politikaları da ABD’nin demokratik ve küresel konumunu zedeliyor. Koru, iki ülkedeki sorunların dışarıdan gelen tehditlerden çok içerideki siyasi tercihlerden kaynaklandığı görüşünü öne çıkararak, Trump ve Netanyahu’nun seçim sonuçlarının yalnızca kendi siyasi geleceklerini değil, demokrasinin geleceğini de belirleyeceğini vurguluyor.

    6 min
  • En zor seçim - Taha Akyol

    Taha Akyol, 2028 seçimlerinin hem iktidar hem de muhalefet açısından Türkiye’nin en zor seçimlerinden biri olacağını savunuyor. Erdoğan’ın ekonomi ve reformlar açısından en zayıf dönemini yaşadığını, buna karşılık muhalefetin “mutlak butlan” süreci ve siyasi transferlerle ciddi biçimde bölündüğünü belirten Koru, DEM’in iktidara yakın duracağı öngörüsünün de muhalefetin dezavantajlarını artıracağını ifade ediyor. Parlamenter sistem dönemindeki iktidar değişikliği güvencelerini hatırlatan Koru, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yürütme, yasama ve yargı üzerindeki güçlü siyasi etkisinin Erdoğan’ın iktidarı bırakma konusundaki tutumuyla birleştiğine dikkat çekiyor. Muhalif belediyelere yönelik operasyonlar ve Üsküdar’daki gelişmeleri de iktidarın zayıflığının işaretleri olarak değerlendiren Koru, ekonominin Erdoğan’a umut vermediğini ancak muhalefetin parçalanmışlığının iktidarın seçim şansını artırdığını savunuyor; buna rağmen seçimlerin mutlaka yapılacağını vurguluyor.

    5 min
  • En zor seçim - Taha Akyol

    Taha Akyol, 2028 seçimlerinin hem iktidar hem de muhalefet açısından Türkiye’nin en zor seçimlerinden biri olacağını savunuyor. Erdoğan’ın ekonomi ve reformlar açısından en zayıf dönemini yaşadığını, buna karşılık muhalefetin “mutlak butlan” süreci ve siyasi transferlerle ciddi biçimde bölündüğünü belirten Koru, DEM’in iktidara yakın duracağı öngörüsünün de muhalefetin dezavantajlarını artıracağını ifade ediyor. Parlamenter sistem dönemindeki iktidar değişikliği güvencelerini hatırlatan Koru, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yürütme, yasama ve yargı üzerindeki güçlü siyasi etkisinin Erdoğan’ın iktidarı bırakma konusundaki tutumuyla birleştiğine dikkat çekiyor. Muhalif belediyelere yönelik operasyonlar ve Üsküdar’daki gelişmeleri de iktidarın zayıflığının işaretleri olarak değerlendiren Koru, ekonominin Erdoğan’a umut vermediğini ancak muhalefetin parçalanmışlığının iktidarın seçim şansını artırdığını savunuyor; buna rağmen seçimlerin mutlaka yapılacağını vurguluyor.


    5 min
  • “Ailem güvende” mi? Ahmet Taşgetiren

    Ahmet Taşgetiren, Türkiye’de aile ve çocukların korunmasının anayasal bir sorumluluk olduğunu hatırlatarak, AK Parti iktidarının İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışından “Aile Yılı” ve “Aile ve Nüfus On Yılı” ilanlarına kadar attığı adımları ve son olarak “Ailem Güvende” operasyonlarını değerlendiriyor. LGBTİ+ yapılanmaları ve çeşitli suç iddiaları kapsamında düzenlenen operasyonların aileyi tehdit eden bazı sorunlarla mücadelede etkili olabileceğini belirten Taşgetiren, asıl meselenin yalnızca “kötülük alanlarını kurutmak” değil, aile kurumunu güçlendirecek ekonomik ve sosyal şartları oluşturmak olduğunu vurguluyor. 25 yıla yaklaşan AK Parti iktidarında nüfus artış hızının 1,48’e kadar gerilediğine dikkat çeken Taşgetiren, boşanmalar, kadın cinayetleri ve çocuksuzlaşma gibi sorunların yalnızca operasyonlarla çözülemeyeceğini belirterek iktidarın “25 yılda ne yaptınız, önümüzdeki 10 yılda neyi farklı yapacaksınız?” sorularına cevap vermesi gerektiğini savunuyor.

    7 min
  • Üç grafikte eğitimdeki eşitsizliğin fotoğrafı - İsmet Berkan

    İsmet Berkan, PISA sonuçlarındaki başarının Türkiye’deki tüm 15 yaş grubu öğrencilerin eğitim düzeyini yansıttığı algısının yanıltıcı olduğunu savunarak asıl sorunun eğitimdeki büyük eşitsizlik olduğunu vurguluyor. 2022 LGS verilerindeki matematik ve fen bilimleri sonuçlarını örnek gösteren Berkan, özellikle matematikte öğrencilerin büyük bölümünün çok düşük doğru sayılarında yığılmasının eğitim sistemindeki fırsat ve başarı farkını ortaya koyduğunu belirtiyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın elindeki ortak sınav ve LGS verilerinin bu eşitsizliği tespit etmek için önemli bir kaynak olduğunu ifade eden Berkan, başarı düzeyi en düşük yüzlerce okulun belirlenerek deneyimli öğretmen ve özel desteklerle birkaç yıl boyunca güçlendirilmesini öneriyor. Berkan’a göre eğitim sisteminin başarısı PISA’daki sıralamayla değil, çocuklar arasındaki başarı farklarının ne ölçüde azaltıldığıyla değerlendirilmelidir.

    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR