KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Sayangillere az daha teşekkür borçlandırılacaktı millet - Akif Beki

    Bir koyundan iki post çıkmaz; fon dolandırıcılığında mağdur iktidar da sorumlusu muhalefetmiş gibi yapan ve üstüne gitmek yerine üste çıkma pişkinliklerine başvuran zararlı çıkar, demiştim.

    Ama bu kadar hızlı gerçekleşeceğini ben bile ummuyordum.

    Şu olana bakar mısınız! Borsadan vurduğu 2,2 milyar lirayı iade ettiği söylentisi çıkarıp Fatma Betül Sayan Kaya'ya az daha teşekkür ettiriyorlardı.

    Bu eşsiz fedakârlık karşısında hepimizi minnet borçlandırmışlardı.

    Örnek alsın, böyle yapsın diye muhalefete söyleniyorlardı.

    Kendilerinden biri siyasi nüfuz kullanarak haksız menfaat elde ederse işte böyle geri ödettiklerini, bunun da onları ahlâken üstün kıldığını anlatıyorlardı.

    Fakat başlattıkları bu ucuz üste çıkma kampanyası kısa sürdü, o paranın geri ödenmediği ve akıbetinin de meçhul olduğu anlaşılınca altında kaldılar.

    Zaten Sayanlar kaldırdıkları parayı nereye, nasıl ödeyecekti ki? Haklarında soruşturma mı var? Para kaçırıldı mı, tedbir konan hesaplarında mı; o da belirsiz.

    Hem Sayan Kaya çifti yalnız mı, bulaşan başka kimse yok mu sanki, para geri ödenince dolandırıcılık hiç yaşanmamış, burunlarından fitil fitil getirilmiş gibi kapanıyor mu?

    Asılsız çıktı, yoksa ciddi ciddi kafa şişirmeye devam edeceklerdi.

    'Yanlış yapanla vedalaşır, yola güçlenerek devam ederiz' tarifesi muhalefete uygulanmıyor. Ufak bir şüphe, zayıf bir iddia bile okka altına gitmelerine yetiyor.

    İktidardan olmayanlar; ülkeye adanmış yerli, milli dava insanlarıyla bir muamele görecek değil ya... Yok öyle yağma, var mı o kadar kolay sıyrılıp yırtmak?

    Yanlış yapanlar iktidar saflarındansa, AK Parti'lilerse ayrı bir tarifeye tabi tutmak göze batmaz, doğal karşılanır, olması gereken zaten budur sanıyorlar.

    Onun için cezasını çekmiş, bedelini ödemiş, hesabı çok fena sorulmuş gibi gösterip neredeyse Fatma Betül Sayan'ı tekrar başımıza çıkaracak, örnek kişi ve rol model ilan ederek şükran sunduracaklardı.

    Oysa yanlış yapan kendilerinden olursa kenara koyup yola öyle devam etme stratejisi AK Parti'ye ne zaman yaradı ki?

    İlk 2017'de telaffuz edilmişti. AK Parti İstanbul'la Ankara, Bursa ve Balıkesir gibi kendi büyükşehir belediye başkanlarını zorla istifa ettirdiğinde.

    Zan altında bırakılan koca koca AK Parti'li başkanlara aklanabilecekleri bir yargılanma fırsatı da tanınmamıştı. 'Yanlış yapanları kenara kor, yola öyle devam ederiz' denmişti. Melih Gökçek de onlardan biriydi.

    2019 belediye seçimlerinde halk bu yaptırımı onaylamadı. AK Parti, Ankara'yla İstanbul'u CHP'ye kaybetti. Sonraki 2024 seçimlerinde kaybedilen şehirlere Bursa ve Balıkesir de eklendi. Özgür Özel CHP'si Türkiye'de ilk kez AK Parti'yi sandıkta geçip birinci parti oldu.

    Yine de AK Parti, bildiği stratejiden şaşmadı. En etkili yaptırımında ısrar ediyor. Yanlış yapanlar kendindense karşılığı; WhatsApp gruplarından da dışlayarak, kenara koyup yola öyle devam etmekmiş gibi.

    Fon dolandırıcılarının bağlantıları ve soruşturmanın şimdiden uzandığı isimler bile gittiyi yere kadar gerçekten üstüne gidilmezse savuşturalamayacağını, milletin zoruna gideceğini gösteriyor.


    8 min
  • Borsadaki balon ne kadar şişikti? İsmet Berkan

    İngilizce’de bir laf var böyle sorular için: “Million dolar question.”

    Bizde dönen paralar öyle büyük ki, yukarıdaki sorunun cevabı milyon değil pek çok milyar dolar değerinde aslında.

    İstanbul Borsasının değerini ölçen pek çok endeks var ama bunlardan en çok referans kabul edileni BIST 100 endeksi.

    Bu endeks, Sermaye Piyasası Kurulu’nun Türkiye’deki fonlarla ilgili kuralları değiştirdiği 28 Ağustos günü 14.641,56 idi.

    Aynı endeks 29 Eylül akşamı 12.290,58’i gösteriyordu.

    Bu endeks bazında yüzde 16’dan fazla kayıp demek.

    Son bir ayda borsanın farklı endekslerinde farklı kayıp seviyeleri var. Ama bu yazının konusu açısından en ilgincine değineyim: BIST’in bir de yeni halka arz olmuş şirketlerle ilgili bir endeksi var, bu endeks son bir ayda yüzde 46 kaybetmiş. Finansal kiralama ve faktoring şirketlerinden oluşan endekste kayıp yüzde 50.

    Ama ilginçtir, halka arz endeksi de, finansal kiralama ve faktoring endeksi de son bir aydaki kayıplarına rağmen son bir yılda ciddi para kazandırmış. Halka arz endeksi 1 yıl önceye göre yüzde 44, faktoring endeksi yüde 35 yukarıda hala.

    Fon dolandırıcılığının ve soygunun hisse senedi cephesinin nasıl çalıştığını biliyoruz: Piyasada az miktarda işlem gören bir hisseyi al, onu yapay alım satımlarla yukarı yaşı, bu sayede fonunun değerini olağanüstü yükseltip fona taze para çekmeye devam et, fona girenlerin çıkanlardan fazla olmasını sağla.

    Fonların bu yönü tam da bu sebeple (girenler çıkanlardan fazla olsun) Ponzi’ye, yani saadet zincirine benzetiliyor.

    Borsa İstanbul’da sırf fonların değerini şişirmek için büyük bir hisse senedi balonu yaratıldı. Şimdi tartıştığımız şey, bu balonun büyüklüğü.

    Ülkemizi yönetenler bize ve dünyaya güven vermek istiyor, iki lafın başında “Ortada sistemik risk yok, olan riski de sınırladık” diyorlar ama bir sistemik risk olup olmadığını bu balonun büyüklüğü sorusunun cevabı belirleyecek.

    Şimdi size bazı rakamlar vereceğim, meselenin derinliğini ve büyüklüğünü anlamanız için…

    28 Ağustosta SPK yeni fon Rehber’ini açıklayınca, bu şişik fonlarda parası olan bütün büyük yatırımcılar alarma geçti. Altın yumurtlayan tavuk artık yumurtlamayacaktı.

    Yağmur gibi fondan çıkış emirleri gelmeye başladı. Bir hesaba göre 28 Ağustostan fonların tasfiye edildiği 17 eylül öğlen saatlerine kadar 300 milyar liralık fon çıkışı yaşandı.

    300 milyar lira, yuvarlak hesap olsun doları 50 lira kabul etsek, 6 milyar dolar eder.

    Sadece 20 günde bu kadar para çekme talebi gelince, üç beş tane fiyatı şişirilmiş hisseden oluşan hisse ağırlıklı fonlar kilitlendi. Çünkü ellerindeki hisseyi satsalar bile alıcısı yoktu veya çok büyük fiyat düşüşlerine razı olmaları gerekiyordu.

    Bazı fon yönetim şirketleri çok vahim bir işe girişti; riski düşük likit para fonlarındaki parayı alıp hisse senedi fonlara verdiler müşterilere para ödemek için, bu arada o fiyatı şişik hisseleri de kendilerine rehin aldılar. Böylece kriz hisse ağırlıklı fonlardan çok güvenilir olması gereken para fonlarına yayıldı.

    O para fonlarına rehin verilen hisselerin fiyatı düşünce ortaya büyük bir teminat açığı doğdu ve borsa bunlar için “margin call” çağrısı yaptı. Fonlar için tasfiye kararının verildiği anda, tasfiyeye uğrayan bu 131 fon için yapılan teminat tamamlama çağrılarının (margin call) toplamı 36 milyar doları bulmuştu.

    Tasfiye anında o 131 fonun toplam değeri 17 milyar dolardı.

    Düz mantık yürüten insan şöyle düşünebilir: Tamam, bu fonların içindeki hisseler kaça satılırsa satılsın, fon katılımcılarına para ödensin ve bu mesele bitsin.

    Hayır, mesele o kadar basit değil.

    Karar’da İbrahim Kahveci’nin yazdığına göre Ağustos ayında borsamızdaki şirketlerin toplam değeri 23 trilyon liraydı. 29 eylül itibarıyla baktığımızda borsanın toplam değeri 16,4 trilyona düşmüş durumda. Borsada bir ayda 6,5 trilyon lira buharlaştı. Bu dehşet verici bir rakam: 132 milyar dolar demek.



    7 min
  • Fon oyunu reel sektörü vurmaya başladı - İbrahim Kahveci

    Fon işi patladığı ilk günden beri işin ciddiye alınması gerektiğini dile getiriyorum. Çünkü Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ısrarla sorunun küçük olduğunu belirtiyor.

    Çözemediğim şudur: Cevdet Yılmaz sorunun ciddiyetini kavradığından mı sorunu küçümsüyor yoksa göremediğinden mi?

    Dün aslında giriş yazısı olacak şekilde değinmiştim: Fon krizi ilk etapta hisse senedi piyasasını vurdu. Önceki günkü değerlere göre borsadaki yatırımcılar şimdiden 40 milyar doların üzerinde bir kayıp yaşadılar bile.

    Fon krizinden 20 milyar dolar kayıp beklenirken şimdiden borsada 40 milyar doların kaybedilmesi küçümsenecek bir şey değildir.

    Bakınız bu 40 milyar dolar halka açık kısımdır. Eğer toplam şirketler baz alınsa önceki güne göre toplam kayıp 100 milyar doları geçiyor.

    Burada bakış açısı önemlidir. Eğer sadece borsadaki değer kayıpları veya artışları yaşanıyorsa bunun kalıcı önemi olmaz. Oysa bugün finansal olarak yaşanan dalgalanmanın reel sektörün etkilemesini gözlemliyoruz.

    Bir başka ifade ile durumu izah edelim: Hisse senedi piyasasındaki dalgalanma nedeniyle borçlanma piyasasında kilitlenmeler yaşanıyor.

    Bir örnek verelim: Tera Yatırım Menkul Değerlerin bilanço verilerine göre 251 milyar lirası likit varlık olmak üzere toplam 92 milyar lira özvarlığı bulunuyor. Böylece şirketin kısa vadeli borcu 158 milyar lira… Hatta şirketin 6 aylık net karı bile 46 milyar lira ama piyasa değeri 49 milyar liradan alıcısı bile yok.

    Çünkü yukarıdaki değerlerin borç harici kısımları fiktif varlıklardan oluşuyor. Ponzi sistemlerin fiktif varlıklarına açılan krediler ise şimdi başımızın derdi olacak demektir.

    Hadi bu durumu finansal şirketler için kullandık… İyi ama reel sektör şirketlerinin doğrudan tahviller yolu ile borçlanmaları ne olacak? Halka çık bazı şirketlerin son dönemde temerrüde düşmesini bu nedenle yaşıyoruz.

    Örneğin Alves Kablo…Borlaese Otomotiv ve sayamadıklarımız. İki yıl önce 5 liradan işlem gören Uşak Seramik bugün 50 kuruştan alıcı arıyor.

    Sağlam şirketlerin bile hisselerinde beklenmedik satışlar geliyor. Çünkü likidite akışını boğan kapanmış ve alıcısı olmayan şirketlerin açığı sağlam şirketlerin satışı ile kapatılmak zorunda kalınıyor.

    Özet ile söyleyeyim: Ciddi önlem alınmaz ise finansal sorun kredi pazarı üzerinden reel sektörü etkilemeye başladı bile…

    Bizden hatırlatması.

    ÇÜRÜKLER SAĞLAMLARI VURUYOR

    Finansal sektörümüzde şu anda özellikle hisse senetlerinde çok değişken ve dalgalı bir seyir izleniyor.

    Bir yanda çürük diyebileceğimiz hisselerde alıcı bile yok. Ama diğer yanda sağlam diyebileceğimiz hisselerde satışlar gözleniyor. Çünkü çürüklerden kaynaklanan zincirleme bulaşma etkisi sağlam şirket hisselerini de etkiliyor.

    Kısaca kavramların ve varlıkların karmaşıklaştığı bulaşıcı etkili bir dönemdeyiz.

    Piyasanın dengeye kavuşması için bir an önce varlık-kredi ilişkisinin kurulması gerekiyor.

    Bu dengenin sağlanamaması halinde finansal esintinin reel sektörü etkileme oranın da yükselecektir.

    UÇAN ARABA VAADİ

    Hisse senedi piyasamızda özellikle foncular yakın takip ediliyor. Israrla diyorum ki asıl ana hissedarlar izlenmelidir.

    Mesela “uçan araba yapacağız” vaadi ile ana hissedarlar ne fiyattan ne kadar ek hisse satmıştır?

    Halka açıklanan bilgilerin karşılıksız çıkması ama karşılığında ana hissedarların yaptığı yüksek fiyattan satışlar incelenmelidir.

    Öyle şirketler var ki, yüzde 20 oranında halka açılmış ama 2 yıl içerisinde halka açıklık yüzde 80’lere gelmiştir. Ve şirket hisseleri yanıltıcı bilgilerle yüksek fiyattan yatırımcıya satıldıktan sonra şimdi batmanın eşiğinde oynuyorlar.

    Eğer bir temizlik yapılacak ise öncelikle kirli ellerin piyasadan silinmesi gerekir. Aksi halde dün belirttiğim gibi “leş tarlası” ile yaşamak zorunda kalabiliriz.

    5 min
  • Akın Gürlek devri ve düşündürdükleri - Ali Bayramoğlu

    Akın Gürlek’i Adalet Bakanı olduğu günden bu yana dikkatle izliyorum. Kaldı ki izlememek mümkün değil; gündemde hep ön sırada yer alıyor. Bakanlığa gelişi malum; İstanbul Başsavcılığından bakanlığa atandı. Başsavcılığı döneminde CHP ve İmamoğlu’na yönelik davalarla tanındı. Bu davaların hukuki mi siyasi mi olduğu tartışmalarının merkezinde yer aldı. Bakanlığa geçişi, bu anlamda bir rütbe yükseltme, bir sadakat nişanı ve angajmanı olarak değerlendirildi.

    Aklımda kaldığı kadarıyla bakanlığının ilk gününden itibaren kamuoyunun dikkatini çekecek soruşturma ve davalara bir bakandan çok bir Türkiye Başsavcısı gibi el attı. Bunlar arasında çözülmemiş faili meçhul davalar ön sıralarda yer aldı. Bunlar çözüldükçe ya da çözüme doğru ilerledikçe Bakan Gürlek de gündemin ön sıralarında yer almaya başladı. Dahası, kamuoyunda kendisiyle ilgili “negatif”ten “pozitif”e giden bir imaj değişikliği üretti.

    Türkiye Başsavcısı gibi davranmak ifadesini kullanmam boşuna değil.

    Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile şekillenen mevcut anayasal ve idari düzende Adalet Bakanı, hem yürütmenin bir üyesi hem de yargı organizasyonunun idari yürütücüsüdür. Kendisinden beklenen, kâğıt üzerinde yargı bağımsızlığı ilkeleri ile yürütmenin idari ihtiyaçları arasında köprü görevi görmektir. Somut görevleri arasında mahkemelerin kurulması, yargı çevresi teklifleri, HSK Başkanlığı, cezaevlerinin denetimi, hukuki düzenleme hazırlığı, dış ilişkiler ve suçluların iadesi gibi konular yer alır.

    Elbet Gürlek bu tür görevleri yerine getiriyor. 12. Yargı Paketi’nin hazırlanması ve yasalaşması, çocuk adaleti düzenlemesi, mağdur çocuklara ilişkin çalışmalar bunlar arasında…

    Ancak sanki başka yere yoğunlaşmış bir hat izliyor. Adalet Bakanlığı bünyesinde faili meçhul dosyaların sistematik olarak incelenmesi için özel bir daire kurdu Gürlek. Bu, elbette yetki alanında. Görüldüğü kadarıyla işe de yarıyor; karanlıkta kalmış bazı cinayetler çözülüyor. Bu önemli.

    Ancak yan işlevleri itibarıyla bu düzenlemenin birkaç siyasi hususa işaret ettiğini de göz ardı etmemek gerekir.

    Önce yerlerde sürünen, iyice siyasileşmiş adalet mekanizmasına suni teneffüs yaptırıyor. Olamayanı var gibi, çürük olanı sağlam gibi algılatıyor. Adalet imajının temizlenmesini kimi çözülmemiş dosyalara havale ediyor.

    İkincisi, yargı konusunda iktidarın kendisine yöneltilen eleştiri engelini zıplayarak geçmesine, yeni bir adalet duygusunun var olduğu fikrini işlemesine vesile oluyor.

    Üçüncüsü, İstanbul Başsavcılığını siyasi bakımdan yorgun olarak bırakan ve bir eleştiri rüzgârıyla bakanlığa gelen kişiyi imaj olarak yeniden kurmak, yeniden kurgulamak.

    Tekrar edelim yanlış anlaşılmasın. Faili meçhul dosyaların üzerine gitmek elbette önemlidir. Bakanlık açıklamasına göre, 638 eski dosyanın yeniden değerlendirilmesi süreci başlatılmış; 171 dosya ve 183 maktul yeniden incelenmiş, 44 dosyada özel ekip kurulmuş, 40 dosya aydınlatılmış… Bu rakamları da hafife almamak gerekir.

    Ancak bu durum yukarıda altını çizdiğimiz hususları ortadan kaldırmaz.

    Kimi sorunlara el atma, kimi dosyalarda yol alma başka kimi soruları da akla getirmiyor değil.

    Tüm bu sorunlar, çözülemeyen faili meçhuller, kayıplar 25 yıllık AK Parti iktidarının sorunları değil midir?

    Gülistan Doku davası örneğin…

    Diyarbakırlı bir genç Tunceli’de kayboluyor. Öldürüldüğü sanılıyor. Cinayeti işleyenin dönemin valisinin oğlu olduğu iddia ediliyor. Vali, başhekim, polisler ve jandarma, el birliğiyle bu olayı örtbas etmek ve başka yöne yönlendirmekle suçlanıyor.

    Tutuklu devlet memurlarının sıfatlarına bakın: Dönemin Tunceli Valisi, dönemin Tunceli Devlet Hastanesi başhekimi, eski Tunceli İl Jandarma Komutan Yardımcısı/İl Jandarma Komutan Vekili, valinin koruma polisi, 9 ayrı polis memuru…

    Dosya, devlet gücünü kullanan insanları, dolaylı olarak da bu gücü tarif ediyor…

    Nasıl olabildi bu?

    Şuna kadarını söylemek yeter: Güç kullanımı, siyasi yakınlıklar, göz yumma ve denetimsizlik kişiselleşmiş iktidarların tezahürüdür.

    Temizlik bazen karayı ortaya çıkarır.


    5 min
  • Amerikan askerlerine “Go Home” denildi; gidiyorlar… Fehmi Koru

    Sonunda ABD, 2003 yılından bu yana işgalci güç olarak bulunduğu Irak’tan askerlerini çekiyor…

    Dün uygulamaya koydu da bu kararını.

    İşgalin başladığı günden bu yana 4500 civarında Amerikan askeri hayatını kaybetti. İşgalin Amerika’ya maliyeti de 3 trilyon doların üstünde…

    En sıcak çatışmaların olduğu dönemde Irak’taki asker sayısı 170 binden fazlaydı, en son, Irak’ta 2.500 askeri kalmıştı ABD’nin…

    Şimdi onları da çekiyor…

    Baba Bush’un başkanlığı sırasında -1991- başlayan Kuveyt’i işgalden ve Irak’ı Saddam Hüseyin’den kurtarma amaçlı savaşı, oğlu George W. Bush, 11 Eylül saldırılarını bahane edip, 1991’de canlandırmıştı.

    Yıllar sonra başarısızlıkları ortada; ancak işgalin tetiklediği gelişmeler bölgeyi müthiş değişikliklere uğrattı.

    Irak işgalinin ardından oluşan kaotik ortamda gelişen İŞİD ortaya çıkar çıkmaz sergilediği vahşet manzaraları, İslam ile terör arasında doğrudan ilişki kuran söylemlerin yaygınlaşmasına katkıda bulunduğu gibi, çeşitli ülkelerdeki eylemlerle o görüntü iyice pekişti.

    Aynı dönemde masum gerekçelerle baş gösteren protesto gösterileriyle bölgede yayılan ‘Arap Baharı’, beklenen daha demokratik, insan haklarına saygılı Orta Doğu hülyası yerine, bazı ülkelerde daha zorba yönetimlerin işbaşına gelmesini getirdi.

    Bölgede İsrail’le ciddi çatışma yaşamış rejimlerin liderleri devrildi.

    Saddam da…

    Irak bir türlü istikrara kavuşamadı. Etnik ve mezhep temelli ihtilaflarla rejim bugün de kırılgan…

    İşgalde ABD askerlerinin sebep olduğu olaylara ek olarak, gözaltına alınan, cezaevlerinde tutulanlara uygun görülen muameleler, ABD’nin de görüntüsünü bozdu.

    Bush yönetimi, işgali mümkün kılabilmek ve dünyanın desteğini kazanabilmek için, sonradan yalan olduğu ortaya çıkacak iddiaları kullanmaktan bile geri durmamıştı.

    Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu türü iddialar, Bush yönetimi tarafından, BM önüne kadar taşınmıştı.

    ABD’nin Ankara’daki temsilcileri de, Türkiye’yi Irak’ı işgale razı edebilmek için, aynı iddiaları bizim medyadaki dostları aracılığıyla kullanıma sokmuştu.

    Bereket, yeni iktidara gelmiş AK Parti’nin bu konularda hassas kadroları, Deniz Baykal liderliğindeki CHP’nin karşı çıktığı, savaşa ABD yanında katılma amaçlı tezkerenin oylamasında ana-muhalefetle birlikte hareket ettiler.

    Türkiye ABD’nin savaşına katılmadı.

    Bize ‘Terörsüz Türkiye süreci’ olarak yansıyan gelişme, ABD’nin askerlerini bölgeden çekmesini çabuklaştıran bir etkiye sahip. Irak yönetimi, Amerika askerlerini bölgeden çekme kararını uygulamaya başlayınca, topraklarındaki devlet-dışı güçlerin silahlarını bırakmaları çağrısında bulundu.

    Irak için bu, ‘Terörsüz Irak’ çağrısı anlamını taşıyor.

    Kandil’de yuvalanmış PKK’lılar da çağrıya muhataplar…

    Suriye’de, YPG’yi gövdesinde bulunduran SDF’nin kendini feshetmesi ve devletin ordusu içerisinde yer alacağını açıklaması da, büyük ihtimalle, ABD’nin bölgeden askerlerini çekme kararının sonucu…

    Beklenen, kendi güvenliğini tehdit eden silahlı unsurlara karşı askerleriyle sınır dışında tedbir alma yoluna gitmiş olan Türkiye’nin de yeni duruma uygun davranması…

    Son zamanlarda Irak ve Suriye’den Ankara’ya ziyaretler herhalde bu konuyu görüşme amaçlı.

    ABD’nin Irak’ı işgalinin bir sonucu IŞİD’in ortaya çıkışıydı.

    Suriye’deki PYD/YPG yapılanmasına güç veren, oradaki silahlı güçlerin Amerikan himayesi altına girmesini sağlayan IŞİD’in varlığıydı.

    IŞİD ve IŞİD irtibatlı örgütler bir süredir ortada görünmüyorlar.

    El-Kaide irtibatlı En-Nusra örgütünün lideri bilinen Ebu Muhammed el-Colani, ismini Ahmed el-Şaraa olarak değiştirerek, bölgenin yeni yapısında önemli bir rol üstlendi.

    Suriye’ye devlet başkanı oldu.

    ABD’nin askerlerini bölgeden çekmesi İsrail ile birlikte yürüttüğü İran’a karşı açılmış savaşı etkiler mi?

    Üzerinde durulması gereken güncel soru bu.

    Her iki ülkede ‘Kıyamet Savaşı’ arayışında liderler var.

    Saddam’ın ABD eliyle devrilmesi sonrasında etnik-dini yapıların mücadelesine tanıklık edilen Irak’ta, yeni rejim, dini açıdan İran ile ortak noktaları bulunan siyasileri ön plana çıkardı.


    6 min
  • Tabii ki siyasi sonuçları da olacak - İbrahim Kiras

    Siyasetçinin en son yapacağı iş millete “Koyun can derdinde, kasap et derdinde…” dedirtmek olur herhalde. Ama bazen şaşkınlık insanlara olmayacak yanlışlar yaptırabiliyor. Türkiye’nin bugüne kadar gördüğü en büyük toplu hırsızlık olayına “Yeter ki iktidar zarar görmesin” diye yaklaşmak böyle bir yanlış.

    Fon vurgunu hakkındaki resmi anlatımdan söz ediyorum. Öncelikle, her zaman olduğu gibi, “Ülkeyi biz yönetiyoruz ama ülkede yaşanan olumsuzlukların sorumlusu biz değiliz” demeye getiriliyor bu anlatımda.

    Kelimesi kelimesine olmasa da özetle şunlar söyleniyor: Camiamızda nefsine mağlup olup yanlış işler yapmış olan birileri var, bunların gözünün yaşına bakmayacağız. Nitekim olay ortaya çıkar çıkmaz gereğini yaptık. AK Parti başkalarının yaptığı gibi kendi hırsızına sahip çıkmadı. Zaten bu olaydan en fazla biz zarar görüyoruz. En büyük mağdur biziz. Çünkü böyle münferit bir olayın sorumluluğunu hükümetimize yıkmak, AK Parti’yi lekelemek için muhalefete fırsat verilmiş oldu. Bu olayın arkasından İsrail çıkarsa ona da şaşırmayız… vs. vs.

    Eğer… Fonculardan birinin yurtdışına kaçtığı duyulduğunda piyasada baş gösteren panik üzerine müdahalenin zorunlu olarak geldiğini, AK Parti genel başkan yardımcısı eski bakanın görevden affına giden süreci de Yeni Parti’nin ifşasının başlattığını bilmesek inandırıcı bir hikaye olabilirdi bu.

    Bu bir yana, ince ince düşünülüp titizlikle kurgulanmış ve yıllar boyunca tıkır tıkır çalıştırılmış bir sistem var karşımızda. Böyle muazzam bir sistemi birkaç hırsızın kıyıda köşede kendi kendilerine kurup kimseden habersiz şekilde işlettikleri söylenebilir mi?

    Fon şirketlerinin kimi yöneticileri aynı zamanda ilgili devlet kuruluşlarında da görev yapıyorlarsa veya masanın iki yanındaki kişiler akrabalık ilişkileri, siyasi geçmiş, ticari ortaklık gibi bağlarla birbirine bağlı görünüyorsa ortadaki hadiseyi münferit bir hırsızlık olayı gibi gösteremezsiniz.

    Üstelik, oralarda neler olup bittiği bütün ilgili kurumlar tarafından bilindiği halde bunca zaman kimsenin harekete geçmemiş olması konunun münferit bir hırsızlık olayından ibaret sayılmasını iyice zorlaştırıyor.

    Bu bakımdan, nasıl bir hikaye anlatırsanız anlatın, yıkılan güveni yerine koymak kolay olmayacak.

    Fon vurgununun boyutları o kadar büyük ki bu işin siyasi sonuçlarının olmaması düşünülemez. İktidar bu badireden mümkün olan en az hasarla kurtulmanın hesabını yapmak durumunda öncelikle. (Belki ayrıca bunu siyasi manada içine sıkıştığı dar alandan daha geniş bir alana çıkabilmek için bir manevra fırsatı olarak da değerlendirmek isteyebilir. Ancak bu iktidar partisinin siyasi cesaretinin sınırlarıyla ilgili bir konu...)

    Bu bakımdan iktidarın oluşabilecek hasarın boyutunu düşük tutma yolunda her şeyden önce çekirdek tabanını rahatlatacak bir argüman seti üretmeye yönelmesi oldukça mantıklı. Çekirdek taban ikna -ve endoktrine- edilmeden ve bu kitlenin enerjisine dayanmadan toplumun geneline laf anlatmaya girişmek beyhude bir çaba olabilirdi, hatta belki ters tepebilirdi.

    İktidar partisi ile çekirdek tabanı arasındaki “dil ve gönül birliği” dışarıdan bakıldığında kolay anlaşılabilecek bir mekanizma değil. Ülkeyi yönetme sorumluluğunu üstlenmiş olan siyasi kadroların hatalarını kolay kolay görmek istemeyen, gördüklerini de düşman güçlerin günah hanesine yazabilen bu kitleye fon vurgununun en büyük mağdurunun yine her zamanki gibi iktidar partisi olduğu görüşünü kabul ettirmenin zor olmayacağı düşünülüyor olsa gerek.

    Yalnız, bu sefer mızrak çuvala kolayca sığacak gibi görünmüyor. Ortaya çıkan skandalın boyutları fazla büyük. Üstelik karşımızdaki tabloda tabanla tavan arasındaki mesafe her zamankinden daha açık: Bir yanda büyük bölümü açlık sınırının altındaki maaşlarla geçinmeye çalışan parti tabanı, öbür yanda “parayla oynayan” parti elitleri…

    Tahammül edilmesi eskisinden daha zor hale gelmiş olan bir çelişki.





    6 min
  • Virüs ne kadar yaygın, araştırıldı mı? Ahmet Taşgetiren

    Fon krizi, iktidar ve Ak parti merkezli bir iş.

    İktidar merkezli, çünkü işin kriz noktasına gelmesinde iktidarın belirlediği kadroların sağlıklı denetim yapamaması var.

    Ak Parti merkezli, çünkü krizi oluşturan ve krizden nemalanan insanların önemli bir kısmı ya Ak Parti bünyesinde önemli makamlarda bulunuyor ya da “iltisaklı” ilişkiler içinde.

    Muhalefet ister haklı olarak densin ister, eline geçmiş fırsatı değerlendiriyor diye yorumlansın, iktidara da, onun başında bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da, bu arada iktidarın büyük ortağı olarak Ak Parti’ye de yükleniyor.

    Peki krizin patladığı günden bugüne fazla konuşmayan Tayyip Erdoğan, hem Cumhurbaşkanı olarak hem de Ak Parti genel başkanı olarak bu işe ne diyor?

    Konuştu Erdoğan. Beştepe’de ekonomi kurmaylarıyla bir araya geldiği 3 saat süren kritik toplantının ardından, Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında konuştu. Alandan gelen partililere bir anlamda “savunma” diye nitelenebilecek açıklamalar yaptı.

    Erdoğan beklendiği gibi muhalefetin kriz üzerinden iktidara yüklenmesinden rahatsız olmuştu. Onları “kendi kapkara sicillerine bakmadan bir de bize ahlâk dersi, siyasi etik dersi vermeye kalkmak”la suçladı ve onlara “Hadi buradan!” diye seslendi.

    Fakat işin muhalefete yüklenmekle bitmeyeceğinin farkında olmalıydı. Fon krizinin patladığı gün, Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı bir kişi kendisinden “affı”nı talep etmiş, kendisi de bunu kabul etmişti.

    Ardından muhalefet temsilcileri ya da medya mensupları, krizin içinde at oynatan kişilerin “Ak Parti ile iltisaklı” durumlarına ilişkin listeler yayınlıyorlardı.

    28 yaşındaki genç, yat, özel jet bilmem nelerle sınıf atlama safhasına, Ak Parti Gençlik Kollarında iken Rabia işareti yapa yapa gelmişti.

    Başkaları partinin en üst kademeleri ile derin yakınlıklar içindeydi.

    Bunlar medyada – sosyal medyada dönmekteydi.

    Seçime gidilen şu süreçte, vatandaşın duygu dünyasına çok önem vermesi beklenen Cumhurbaşkanı Erdoğan, zemindeki bu atmosferi görmezden gelemezdi.

    Onun için konuşmasında, içe dönük mesajlar vermek durumunda kaldı. Erdoğan’a göre

    “Ben olmasam bu hareket olmaz” diyen, böyle düşünen varsa (bunlar) çok büyük bir gaflet içinde”ydi.

    Aynı şekilde “Yaptığı hatanın sadece kendisiyle sınırlı kaldığına, sadece kendi şahsını bağladığına inanan varsa” (onlar da ) aynı şekilde büyük bir yanılgı içindeydi.”

    Erdoğan’a göre “AK Parti, 14 Ağustos 2001’de yoksulların, mazlumların, mağdurların, yolda kalmışların, itilmişlerin, ötelenmişlerin, unutulmuşların partisi olarak yola revan olmuştu. AK Parti’nin misyonu, çeyrek asır boyunca zerre kadar değişmemişti. Hiçbir zaman da değişmeyecekti.” Erdoğan bu ifadeye “inşallah” temennisini ekliyordu.

    Ama işin bir de başka tarafı vardı. Onu şöyle anlattı Erdoğan:

    “Elbette böyle büyük bir hareketin, böyle kalabalık bir hareketin içinde çok farklı kimlikler, farklı karakterler, farklı niyetlerle hareket edenler olabilir. Farklı ajanda taşıyanlar, farklı gündemi olanlar çıkabilir.

    “Bakın, 25 yılda bunun her türlü örneğini gördük. Kimilerinin başı döndü. Kimileri kibir tuzağına düştü. Kimileri kendi şahsi dâvâsını milletin ve ümmetin dâvâsının önüne koydu. Kimileri yolunu şaşırdı. Kimileri nefsinin esiri oldu. Kimilerini şeytan aldattı. Kimileri bu kutlu hareketi, bu aziz hareketi, bu tertemiz hareketi kirletmek için özellikle aramıza sızdı, sızdırıldı.”

    Erdoğan’a göre bu yolculukta “yanlış yapanla, nefsine yenik düşenle vedalaşır, yola güçlenerek devam edilir”di. “Kimse Ak Parti’nin aklığına leke süremez”di.

    “Yorulan, yüksünen varsa buyursun kenara çekilsin, dinlensin”di. “Aşkını, şevkini, mücadele azmini yitiren varsa buyursun, soluklansın”dı.

    Bu konuşma pek tabii bir motivasyon konuşmasıydı.

    Alandan gelenler, halkla ilişkilerde zorlandıkları pek çok konu ile yüklüydü.

    Orta sınıf dahil pek çok toplum kesiminin gelecek ümidini karartan ekonomik şartlara şimdi bir de parti ile iltisaklı çevrelerin içinde yer aldığı fon krizi ya da güpegündüz gerçekleştirilen vurgun eklenmişti.




    7 min
  • Demek ki olabiliyormuş… Osman Sert

    Londra-Neoliberal siyasetin toplumlarda yarattığı ağır adaletsizlik, küresel sistemin çözülmesinin getirdiği istikrarsızlık algısı ve göç dalgaları, geleceğe dair içi boş vaatlerin ötesine geçebilecek sahici siyasi duruşların ortaya çıkmaması aşırı sağı yükselten bir dalga oluşturdu.

    Bunu Türkiye ile birlikte okumak her zaman doğru değil. Birincisi AK Parti’nin 2002’de iktidara gelmesi güncel trendlerden bağımsız ve ülke içindeki ekonomik ve siyasal travmalar zemininde mümkün oldu. AK Parti ilk on yılda ise popülizm üzerinden değil başörtüsü yasağının kaldırılmasının ötelenmesi gibi başlıklarda kimi zaman tabanına rağmen gerçekçi bir siyaset ve icraat performansı gösterdi. Bunun da karşılığını aldı. Bugünkü AK Parti bambaşka bir hikâye. Fon skandalı birkaç kişi ile sınırlanamayacak sistemik bir sorun. Benzer skandalların daha nerelerde çıkabileceği ise biraz zaman biraz kısmet meselesi.

    Avrupa’da yaşananı Türkiye’den ayırmak gerek. Kıtanın tarihine işlemiş ırkçılıktan beyaz üstünlükçülüğe kadar çok boyutu var. Ancak demokrasinin iç işleyişi aşağı gidişin kaçınılmaz bir kader olmadığını gösteren işaretler veriyor. Bütüncül ve kesin çıkarımlar için erken ama olana da bakmak gerek.

    Macaristan’a devrilmez görünen Orbán’ın ve temsil ettiği katı yönetim yapısının değişmesi ideal örnek olmayabilir. Orbán düzenini yıkan aktör sistemin tamamen dışından gelmedi; eski Fidesz çevresinden çıkan Péter Magyar, içeriden kopuşu muhalefet alternatifine çevirdi. Demokratik ve hukuki iktidar değişiminin her ülkede aynı pratiğe sahip olması gerekmiyor. Nihayetinde ülkeler de aktörler de ayrışan geçmişlere ve karakterlere sahip.

    İngiltere’de son genel seçimler ve sonrasında yaşananlar aşırı sağın yükselişi ve sistemik tıkanıklık karşısında farklı pratikler geliştirilebileceğini gösteriyor. Ülkede 2024’teki son seçimlerde katılım oranının yüzde 60’a düşmesinin ve seçim sistemindeki bölge mantığının da etkisi ile İşçi Partisi oyların yüzde 33,7’si ile mecliste yüzde 63’lük bir çoğunluk sağladı. Bu zaferin ne kadar kırılgan olduğunu en basit şekilde anlatmak gerekirse İşçi partisi ortalama 24 bin oyla bir vekil çıkarırken Reform bu ancak 800 bin oyla yapabildi. Nitekim temelde Muhafazakar Parti’nin seçmen kaybı ve aşırı sağcı Reform partisinin sağ oyları bölmesinin getirdiği bu zaferin her şeyi çözmediği önceki başbakan Starmer’in başarısızlığı ile ortaya çıktı.

    Andy Burnham gelmeden önce kamuoyu yoklamalarında İşçi Partisi yüzde 19’a gerilemişken Reform yüzde 25’i geçmişti denirse Starmer’in neden gönderildiği daha net anlaşılır. Sonrasında Reform lideri Farage kripto milyarderlerin desteği üzerinden soruşturmalarla karşılaştı. Ancak bunlar tek başına dengeyi çevirmeye yetmiyor. Andy Burnham’ın belediye başkanlığından gelmesi ve yüksek siyaset yerine belediye otobüslerinin bilet fiyatlarını sabitlemek gibi pratik söylemler üretmesi ve halkla kurduğu yakın dil İşçi Partisi’ne yeni bir soluk getirdi.

    Burnham’ın “Umut Yeniden ve Şimdi Hep Birlikte” söylemi pozitif gündemle birleşince seçmen yeni bir kredi açtı Nitekim İşçi Partisi’nin geçen hafta sonu yapılan konferansından önce yoklamalar da İşçi Partisi yüzde 27’ye yükselirken Reform 25’in üstünü göremiyordu. Bu kredi de düne kadar maliyetli görülen ve belki de aslında atmamanın kendisi maliyetli olan adımları mümkün kıldı. Dışişleri Bakanı Ed Miliband’ın Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimcileri “terörist”, yapılanı da “etnik temizlik” olarak tarif eden çıkışı da bu atmosferde geldi. Düne kadar Farage’ı dengelemek için şart görülen göçmen karşıtı politikalarda da İşçi Partisi yumuşama işaretleri veriyor. Partisinin konferansında duygusal ve uzun bir konuşma yapan Burnham’ın gündeminde yaşlılara bakım, kiracı hakları, kamu hizmetlerinin kontrolünün yeniden özel şirketlerden kamuya devri, artık bir felaket olarak görülmeye başlanan Brexit’in gözden geçirilmesi gibi maddeler vardı.


    6 min
  • Zeybekçi vurguncularla karıştırılmak istemiyor - Akif Beki

    Fon dolandırıcılığı skandalında “AK Parti’den bir Borsa İstanbul paylaşımı niye gelmedi” diye sormuştum.

    Geç geldi ama bir geldi, pir geldi...

    Borsa İstanbul sitesinde amaç ile misyonu; güvenilir, şeffaf, âdil ve sürdürülebilir alım satım şartlarını sağlamak diye açıklanıyordu.

    Foncuların balon şişirerek yapay fiyat oluşturması, içi boş hisse değerlerini yüze, bine katlaması buna sanki pek uymuyordu.

    Ama AK Parti Ekonomi İşleri Başkanlığı, SPK’nın yapması gerekenler arasında neyi yapıp neyi yapmadığını göstermiş de Borsa İstanbul’unkini göstermemişti.

    Ne düşünürdünüz?

    İktidar partisinin Ekonomi İşleri Başkanı, Nihat Zeybekçi. Ona bağlı X hesabı, Sermaye Piyasası Kurulunun görev ve yetkilerini hatırlatmıştı.

    Herhalde Ponzi yöntemiyle borsada saadet zinciri dolandırıcılığı yapılırken SPK’nın nasıl müdahale edebileceğini ve nelere etmediğini görelim diyeydi.

    Doğal olarak Zeybekçi’den Borsa İstanbul yönetiminin görev ve yetkileri için de benzer bir hatırlatma beklenmez miydi?

    O paylaşımın bir türlü gelmemesi, farklı yorumlara ve soru işaretlerine yol açmıştı.

    Ekonomiden sorumlu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Zeybekçi’nin bu tutukluğu nihâyet çözüldü.

    Nedeniyle başlayalım; meğer kendisi de Tera’nın tasfiyedeki bir fonuna yüklüce para kaptırmış ama mağdurlardan olduğunu söylüyor. Vurguncularla, parti yönetiminden arkadaşı Fatma Betül Sayan gibilerle karıştırılmak istemiyor.

    Belki Yeni Parti’den önce açıklayarak ön almak için konuştu. Ancak hakkını da verelim, Sözcü’den İsmail Saymaz’a tüm açıklığıyla konuşmuş.

    Zeybekçi, bu fonlarda manipülasyon uyarılarından haberdar olduğunu saklamamış. Kurumlar ve arkadaşların uyarılarından haberdarmış. Ortağı olduğu şirketlerin faizden kaçınmak için buraya para yatırdığını ise bilmiyormuş, kendisine sorulsa izin vermezmiş.

    Peki sorumlusu kim? Madem biliyorlardı, iktidar partisi Ekonomi Başkanı’nı da mağdur eden dolandırıcılık veya vurgun çarkını niye engelleyemediler?

    Sorumlular arasında ilk kez Borsa İstanbul yönetimini de saydığı yere işte şimdi geldik.

    Fakat sıkı durun; Zeybekçi de sıradan vatandaş kadar şaşkın, tepkisi sizinkinden benimkinden farksız.

    DEVLETİN İHMALİ VARSA İKTİDAR PARTİSİNİN YOK MUDUR?

    Devletin gözü önünde bu dolandırıcılık nasıl mümkün oldu?

    Nihat Zeybekçi’nin Sözcü’deki cevabı aynen şöyle:

    “Maalesef devletin ihmali var. Devlet bunları saniye saniye bilebilecek, gözetleyebilecek, müdahale edebilecek durumda.

    Vatandaş ‘bir şey olsaydı devlet müdahale ederdi’ güvencesiyle buralarda parasını tuttu.

    Gerek SPK gerek Borsa İstanbul, işlemleri saniye saniye görebilir enstrümana sahip. Kıytırıktan bir hisse 10 liradan bin liraya çıkarken neden müdahale edilmedi? Maalesef büyük bir ihmal var.

    Ellerinde durdurma, erişime engelleme, işlem yasağı getirme gibi her şey var. Bunları yapmaktan alıkoyan ne?”

    Gerçi Zeybekçi; “maalesef devletin ihmali var” sözlerine “devlet ihmal etmez, kurumlara görev ve sorumluluk verir, ihmal varsa gereğini yapar” diye açıklık getirdi sonra.

    Yalnız, aynı kapıya çıkıyor. Zeybekçi’nin, fazlası anlamında yanlışı yok ama eksiği çok. Çünkü sıradan vatandaşla aynı konumda değil. Devleti, partisinin iktidarından başkası yönetmiyor.

    Halk, devleti yönetsin diye AK Parti’yi iktidar yaptı. Siyasi hesabını muhalefetten mi soracak? Devlet veya kurumlar diye başka birini mi sorumlu tutacak?

    2018’de Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle birlikte bazı şeyler değişti. SPK gibi kurullara atananların başka görev üstlenemeyeceği kuralı kalktı.

    O sınırlama kalkmasa Devlet Denetleme Kurulu Başkanı’nın Borsa İstanbul Başkanvekili olduğu dönemi nasıl denetleyeceği bugün tartışılmazdı. Bakanlık, Cumhurbaşkanlığı yetkililerinin Borsa İstanbul yönetiminde, Borsa İstanbul Başkanı’nın Varlık Fonu Başkanvekilliğinde ne aradığı da sorulmazdı.

    Arpalık tartışmasına indirgenemeyecek kadar büyük bir sorundan, bir sistem riskinden söz ediyoruz. Diğer denetleyici kurullar için de geçerli, düzgün ve etkin işleyişi sakatlayan bir açık.


    6 min
  • Adalet nutukları atarak fakirin ekmeğine çökmek... Mehmet Ocaktan

    Bir tarafta asrın soygunu olarak tarihe geçmeye aday olan fon skandalıyla servetlerine servet katıp, içinde gözyaşı olan paralarla yatlarda sefa sürenler, özel jetlerle umre gösterisi yapanlar, diğer yanda ise ellerinde açlığa talim etmekten başka bir şeyleri kalmadığı için ölümün kıyısında dolaşan yoksullar var…

    Önümüzde öylesine dramatik bir Türkiye fotoğrafı var ki vicdanların sızlamaması mümkün değil.

    İnanıyorum ki sade şu iki örneği yan yana koymak bile, nasıl bir iç yakıcı Türkiye’de yaşadığımızı anlatmaya yetecektir.

    Geçtiğimiz hafta Ankara’da Anayasa Mahkemesi önünde düzenlenen memur emeklileri eyleminde geçim sıkıntısı nedeniyle hayatına son veren emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, intiharından önce çevresine “Torunum oldu, ona altın takamadım” diye yakınmıştı. Memlekette buna benzer öyle dramlar yaşanıyor ki onlardan haberimiz bile yok…

    Bu gerçeğin üzerine adeta kabus gibi çöken bir başka fotoğraf var ki orası daha da vahim… Fon skandalında kocasıyla birlikte toplam 163 milyon lira yatırıp iki üç ay içinde 2 milyar lira olarak geri alan eski Aile Bakan Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın, söz konusu hisse işlemlerinden elde ettikleri öne sürülen yaklaşık 2,2 milyar lirayı Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın resmî hesabına aktardığı öğrenildi. Kaya çiftinin bu iadeyle birlikte Sermaye Piyasası Kanunu’nda yer alan ‘etkin pişmanlık’ hükümlerinden yararlanabileceği belirtiliyor. Muhtemelen böylece yargıdan kurtulup tertemiz olacaklar… Doğrusu iyi iş, önce fon vurgunuyla milyarları kazan, sonra yarısını iade ederek faziletli insanlar safına katılıver…

    Evet Fatma Betül Sayan Kaya artık dürüst ve ilkeli bir vatandaş oldu!.. Zaten daha önce yaptığı bir konuşmada da esas meselenin rakamlar olmadığını söylemişti. İşte ibret vesikası olarak tarihe geçen o sözleri: “Mesele sadece rakamlar değil arkadaşlar, mesele aynı zamanda insanı, toplumu, devleti, bireyi aynı anda adaletle, hakkaniyetle yönetmek ve milletin emanetini, milletin parasını, milletin kuruşunu millet namına kullanmak, işte biz de tam bunu yapıyoruz.”

    Her ne kadar Kaya, haksız elde ettiği paranın bir bölümünü hazineye devrederek ustaca bir manevra yapmış olsa da bu durum, onu fon yolsuzluğu hikayesinin bir parçası olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Açıkçası sonu böyle biten bir hikayeyi yorumlamakta çaresiz kalıyorum. Ve ister istemez, “demek ki ‘milletin kuruşuna’ çökmek için, adeta ilahi hitabı kandırırcasına ‘adalet’ ve ‘hakkaniyet’ nutukları atmak gerekiyormuş” cümlesini kurmak zorunda kalıyorum.

    Yola çıkarken ahlakı en üstün değer olarak gören AK Parti demişti ki: “Partimiz hukukun üstünlüğüne dayalı yönetim anlayışının teminatı olacaktır. Ülkemizde yaşanan krizlerin temelinde, evrensel normlara uygun bir hukuk devleti ve adalet sisteminin eksikliği yatmaktadır.”

    Bizzat kendisinin ilkeselleştirdiği değerler üzerinden baktığımızda, ne yazık ki bugün AK Parti iktidarının geldiği noktayı tarif etmede kelimeler kifayetsiz kalıyor. Çünkü bu partinin etrafındaki rant çemberi içinde yer alan bazı imtiyazlı insanlar, haksız kazanç sağlama konusundaki hırslarından, fakirin ekmeğine çökmekten hiç utanmıyorlar.

    Maalesef günümüzde ‘görsel dindarlık’ meselesi öylesine idealize edildi ki dinin özünü oluşturan ahlaklı ve ‘güvenilir insan’ olma ilkesi buharlaşarak hayatımızdan çekildi. Prof. Dr. Ali Bardakoğlu Hoca’nın ifadesiyle, “Bir kimse dindarlığını davranışlarına yansıtmak istiyorsa, yaptığı her işlemde hak ve hukuka riayet etmesi, sorumlu ve dürüst davranması, sözünde durması, kimseyi aldatmaması gibi erdemler yeterlidir.” (İslam’ı Doğru Anlıyor muyuz?, s.123)

    Maalesef günümüzde, özellikle AK Parti şemsiyesi altında adaletle, hakkaniyetle ve ahlakla asla bağdaşmayan olayların adeta günlük bir rutin haline gelmesi, bizzat bu ‘partili dindarlar’ eliyle güvensiz bir iklim oluşturulduğuna işaret ediyor.

    Dindarların giderek ‘güvenilirlik’ vasfını kaybetmeleri, ne yazık ki dindar-muhafazakar kesimlerin ‘güven toplumu’ inşa edemeyeceklerini de pekiştirmiş oldu bir bakıma.


    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR