KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Biraz hızlı mı gittik? Yusuf Ziya Cömert

    Bugünlerde Zeki Ehiloğlu’nun Yemen’de Türkler’ini okuyorum. (Kitabevi Yayınları.)

    Ehiloğlu bir müddet Yemen’de görev yapmış. Hakkında kitapta anlattıklarından başka bilgi yok. Yayınevi eğer mirasçısı çıkarsa telif anlaşması yapacağına dair not bile düşmüş.

    Kitabın anlattığı baştan sona perişanlık. Osmanlı’nın zeval zamanları. Yaşlı bir insan düşünün. Kalbi zayıf düşmüş. Vücudun uzak yerlerine kan pompalamıyor.

    Tamam, İstanbul’daki ittihatçılar şaşılacak derecede heyecanlı. Yemen de vatan toprağı. İngilizler musallat olmuş. Şu halde gitsin Türk askeri Yemen’e.

    Gitmiş.

    “Yemen’e gideni gelir mi sandın?”

    On binlercesi gelememiş.

    Zeki Ehiloğlu gelebilen nadir insanlardan biri.

    Kitap boyunca her satırda ‘ne işimiz vardı bizim Yemen’de demeye çalışıyor.

    Buna rağmen Yemen’de Zeydi’lerle omuz omuza savaşarak İngilizler’i yendiğimizi daha önce yazmıştım. Fakat 1. Dünya Savaşının başka cephelerinde müttefiklerimizle birlikte mağlup olduk. Yemen’i İngilizler’e bırakıp geldik.

    Yemen’deki Husiler’in Zeydi olduğunu, Zeydiliğin İran’daki İmamiliğe nispetle Ehl-i Sünnet’e yakın olduğunu da yazmıştım.

    Kime yakın veya kime uzak olduklarını çok önemsediğim yok.

    Mezhepler arasındaki görüş farkları makul insanlar için birbiriyle savaşmanın gerekçesi olacak şeyler değil.

    Bana kalsa herkes birbirini olduğu gibi kabul etsin.

    Birbiriyle dövüşmesin.

    Hayat öyle değil. Güç sahipleri, devletler savaşmak için bir gerekçe buluyorlar.

    İki taraf da namaz kılıyor.

    Namazdan sonra birbirlerini öldürüyorlar.

    Yemen’de de Suudilerle Husi’ler birbirleriyle savaşıyor.

    Suudi Arabistan Husiler’e karşı Yemen hükümetini destekliyor.

    Onlar birbirleriyle savaşırken Pakistan ve biz Suudilerle ittifaka girdik.

    Önemli bir ittifaktı.

    Bu üç ülke içlerinden birine yapılacak saldırıya karşı birlikte hareket edeceklerdi.

    ABD ile İsrail’in İran’a yaptıkları saldırı sırasında ABD müttefiki olmanın körfez ülkelerini füzelerden koruyamadığı anlaşılmıştı.

    Müslüman ülkelerin birkaçının kendi aralarında ittifak etmesi ABD’nin hakkını veremediği boşluğun doldurulmasına hizmet edebilirdi.

    Yemen’e savaşmaya gider miydik?

    Herhalde gitmezdik. Bizim savunma sanayiimiz var, Suudilerin parası, Pakistan’ın da nükleer silahı var. Birbirimizin savunma sanayiine destek veririz, ittifaka girmemiz caydırıcılığımıza kuvvet verir. Bu da faydalı bir şeydir.

    İsrail’e karşı bir ittifak kuruyor olabilir miydik?

    Müslüman ülkelerin İsrail’e karşı ittifak kurmaya meyli olduğuna dair bir işaret şu ana kadar görülmedi.

    Bazıları (bizim siyasetçilerimiz bu bazılarına dahil) İsrail’in vahşetine karşı sert açıklamalar yapabiliyor fakat beyanatların ötesine geçmeye niyeti olan yok.

    İttifak İran’a mı karşıydı?

    Türkiye bütün kriz dönemlerinde İran’la ilişkilerini makul seviyede tutmayı başardı. Yine başarır.

    Türkiye’yi İran’la savaştırmak emperyalizmin kızıl elmasıdır Türkiye bunu fark edecek tecrübeye sahiptir.

    ABD başkanı Trump bizi böyle bir ittifaka teşvik etmiş olabilir mi?

    İttifaktan sonra bizi takdir etti, bir ihtimal.

    Ama bizim hariciyemiz tecrübelidir. Durumu idare etmenin yolunu bulur.

    Mamafih Mekke mutabakatı ilan edildikten sonra Medine yakınlarında Husi’lere ait bir SİHA’nın vurulduğu haber verildi.

    Türkiye ve Pakistan süratle ve mümkün olduğu kadar sert bir lisanla kınadılar.

    Kınamanın kıvamı mutabık ülkelerin ittifakın çatışmaya karışmasına istekli olduğunu düşündürecek yoğunluktaydı.

    Müttefikler yoğun çalışıyordu. Art arda toplantılar yapıyorlardı.

    Riyad’daki son toplantıda “Kolektif savunma taahhütlerinin uygulamasına ivedilikle geçmeyi, üzerinde mutabık kalınan askeri kuvvetler ile yeteneklerin Suudi Arabistan’a sağlanmasına ve bunların hızla konuşlandırılmasına yönelik tedbirleri almaya” karar verdiler.

    Biraz acele mi oldu?

    Eğer Trump bizi teşvik ettiyse, Trump’ın çağırdığı yere biraz hızlı mı gittik?

    Suudi Arabistan’a asker göndermek başımıza ummadığımız sıkıntılar açar mı?


    5 min
  • Serkan Bayram özür diledi, sözleri de hükümsüz mü? Elif Çakır

    Ne oldu şimdi? AK Parti İstanbul Milletvekili Serkan Bayram’ın, partisinin isteği üzerine mecburen özür dileyip geri adım atması, kendi iradesiyle söylediği, toplum vicdanında karşılık bulan bütün şu sözleri de hükümsüz mü oldu?

    AK Partinin hukukçu vekili Bayram, yüzbinlerce insanın mağduru olduğu fon vurgununda vurgun yapan AK Parti’nin Sosyal Politikalarından sorumlu başkan yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya için dedi ki:

    “Bir sürü insanın, engelli kardeşlerimizin hakkını elinden aldık. Fatma Betül yesin diye mi? Bir de sosyal politikalara bakıyor. Kimse kusura bakmasın, herkes bedelini ödesin. Yol arkadaşlarıma, bize haksızlık. Cumhurbaşkanımıza haksızlık. Artık içim acıyor.”

    Fon vurgununda ismi geçenlerin kim olduğuna bakılmaksızın hesap sorulmasını, AK Parti’nin gerçek manada arınmasını isteyen Bayram dedi ki:

    “Genel başkan yardımcıları var deniyor, bürokrasiden kimseler var deniyor, bakan yardımcılardan var deniyor. Kim varsa bunun içinde temizlensin. Partimiz gerçek manada aklansın.”

    Adalete güvenin ekonomiyle de bağlantılı olduğunu ifade eden Bayram “Adaletin olmadığı bir yerde yatırım olmaz, yabancı sermaye gelmez, gelmiyor da kaçıyor” dedi ve bir hukukçu olarak muhalefet partilerine işleyen özel hukuk tarifesi için de “Belediye başkanı seçilmiş, sabah alıyoruz. Niye alıyoruz? Çağırsan gelir zaten ya. Bütün belediye başkanlarımız için geçerli bu, yazıktır” dedi.

    Haksız mı?

    Yargı sisteminin evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde işlemesi, yargının bağımsız ve tarafsız olması yalnızca adaletin tecellisi için değil, ekonominin sağlıklı işlemesi için de gerekli.

    Hukuk bu yüzden aynı zamanda ülkeler için vatandaşın ekmeğidir.

    Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 2023 yılından bu yana adalet olmadan ekonomiyi düzeltmeye çalışıyor, düzeltebiliyor mu?

    Şimşek, göreve geldiğinden bu yana yabancı yatırımcıları Türkiye’ye gelmeye ikna etmek için dünyanın dört bir yanında toplantılar yapıyor, yatırımcıları birebir de ikna etmeye çalışıyor, sonuç alabiliyor mu?

    Adalet duygusunun olmadığı, hukuk güvenliğinin ve hukuk öngörülebilirliğinin zedelendiği bir ülkede ekonomi ne kadar düzelirse Şimşek de ülkemizde ekonomiyi o kadar düzeltebildi. Daha ötesi yok.

    Ve bırakın yabancı yatırımcıyı, ülkemiz kendi yerli yatırımcısını kaybetmeye başladı.

    ***

    AK Partili Bayram “Zehra Taşkesinlioğlu’nun üzerine gidilseydi bugün bunlar olmazdı” dedi.

    Aksini söyleyecek olan var mı?

    Eğer AK Parti Zehra Taşkesenlioğlu hakkındaki rüşvet iddialarının bulunduğu dosya, ifadesi dahi alınmadan kapattırmasaydı, bu iddiaların üzerine gerçekten gidilseydi, hakkında yapılan 213 suç duyurusu sonuçsuz kalmasaydı, bugün Fatma Betül Sayan Kaya ve önümüzdeki günlerde karşımıza çıkabilecek diğer “Fatma Betül Sayan Kayagiller” ortaya çıkmayacaktı.

    Dolayısıyla mesele yalnızca kişiler meselesi değildir, Zehra Taşkesenlioğlu sebep, Fatma Betül Sayan Kaya neticedir.

    Ülkeyi 24 yıldır aralıksız yöneten Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İlçe başkanı bulamam” demek yerine “Olmaz olsun öyle ilçe başkanları” deyip Siyasi Etik Yasası’nı çıkarsaydı, bugün AK Parti’yi siyaset yapmanın değil, zenginleşmenin aracı hâline getiren milletvekilleri, bakan yardımcıları ve eski bakanlar karşımıza çıkmayacaktı.

    Fatma Betül Sayan Kaya ortaya çıktı, deşifre oldu. Biz daha “163 milyon lirayı nereden buldunuz?” diye sorarken, bu kez Kaya ailesine ait yüz milyonlarca liralık evler, araziler ve taşınmazlar gündeme geldi. Anlaşılan o ki daha bu servetin derinliğini, genişliğini, enlemini, boylamını bilmiyoruz.


    8 min
  • Reis raconu kesti: Herkes yerini bilsin- İsmet Berkan

    Hep muhalifler önce ümitlenip sonra hayal kırıklığına uğrayacak değiller ya… Bu sefer de hiç değilse bir kısım Ak Partili önce ümitlendi, sonra hayal kırıklığına uğradı.

    Bir bakanın rüşvet alması, bir grup iş insanının siyasi kayırma sebebiyle haksız kazanç elde etmesi dünyanın her yerinde olan şeyler. Bizde de oluyor, oldu.

    Dünyanın geri kalanından, en azından Batıdaki demokratik denetim sahibi ülkelerden farkımız, özellikle son 25 yıldır bizde hesap verme mekanizmasının çalışmaması ve giderek hesap sormanın da anlamsızlaşmaya başlaması.

    Muhalif kesimler böyle her hesap sorma girişiminde, ortaya çıkan hadisenin de büyüklüğüne bakarak ümide kapıldı, “Yok canım, bundan da kaçamazlar, hesap vermek zorunda kalırlar” diye düşündü.

    Ama o hesap verilmedi. Muhalif kesimler de her seferinde hayal kırıklığına uğramaktan yorgun düştü, dediğim gibi artık hesap sorma işleri bile eskisi kadar yüksek sesle yapılmıyor, medyada kendine eskisi kadar yer bulmuyor, bulsa bile okuyucular tarafından artık ciddiye alınmıyor.

    Maalesef durum bu.

    Son fon soygunun bir farkı oldu. Bu kez hesap sorma hevesine Ak Partililer kapıldı.

    Bu hevesin gerekçesi aslında biraz faullüydü ama olsun.

    Şu deniyordu:

    “Bu soygunla Cumhurbaşkanımızın asla ve kata ilişkisi yoktur ama çok belli ki onun gücünü kötüye kullanan bir kısım iktidar uzantısı, Tayyip erdoğan’a ihanet ederek bu işin içinde rol almışlar, ceplerine para atmışlar. Reis bunları tamamen temizlemezse bu fon soygunu ona seçim kaybettirebilir. Aman Reis seçim kaybetmesin, bunun için de bu hainlerden hesap sorsun.”

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, bu olaya ilgili yaptığı az sayıda konuşmada edilebilecek en beylik lafları etti, “Herkesten hesap sorulacak, kimsenin haksız kazancı yanına kalmayacak” dedi.

    Ama bu beylik laflar Ak Parti kanadından gelip hesap sorulmasını isteyenleri çok sevindirdi, “İşte gördünüz Reis de büyük oyunu gördü ve hesap soracak, sonuna kadar gidecek” diye düşündüler.

    Fatma Betül Sayan Kaya için kimsenin onu savunmaya kalkmaması “hesap sorulsun” diyenlerin cesaretini arttırdı, bu genç kadın en ağır eleştirileri muhalif kesimlerden değil Ak Partili bilinen kesimlerden aldı.

    Fakat ne zaman ki sıra partinin ağır topu Hayati Yazıcı’nın oğluna geldi; orada bir çizgi çekildi. Ama bu çizgiyi fark etmeyenler oldu.

    Mesela Ak Parti İstanbul Milletvekili Serkan Bayram.

    Ak Parti’de milletvekillerinin öyle canları istediği zaman televizyona çıkması yasak. Partiden izin almak gerekiyor.

    O yüzden uzun yıllardır TV’de Ak Parti’den kimseyi herhangi bir konuda tartışmacı olarak göremezsiniz; onlar çıkmadığı için de medyamızda yeni bir sınıf oluştu: Ak Parti adına konuştuğunu öne sürenler.

    Bunların bazıları gazeteci sıfatını da taşıyor, bazıları ise araştırmacı veya öylesine kanaat önderi. Bunların Ak Parti’yi ne kadar temsil ettiği hep tartışmalı, bazen keskin bir konu olduğunda parti rahatça “Bizimle ne ilgisi var o kişinin” deyip bu “sözcü”leri iyot gibi ortada bıraktığı da çok oldu.

    Ama Serkan Bayram farklıydı. Çünkü halen Ak Parti Meclis Grubundaydı.

    Önce muhalif bilinen NowTV’ye çıktı, ardından da bir başka muhalif kanala, HalkTV’ye.

    Çok sert konuştu, özellikle Fatma Betül Sayan Kaya hakkında. Ama partisine de ağır eleştiriler yöneltti, bu soygunda “Ak Partililer”in yer aldığını, fayda sağladığını öne sürdü. Her seferinde Reis’i koruyarak, bu işleri ona bulaştırmadan, hatta yolsuzluk yapanların ‘Reis’e ihanet ettiğini’ söyleyerek.

    Ama pazar günü onun için de racon kesildi. Sanki Stalin’in Sovyetler Birliği’nde veya Mao’nun Çin’inde yaşıyormuşuz gibi uzun bir “özeleştiri” metniyle özürler diledi, Reis’ten “helallik” istedi.


    7 min
  • Amerikalılar Trump’a “Güle güle” der mi? Fehmi Koru

    Vaat etmeyi ciddi ciddi düşünüyor” haberleri gelmeye başlayınca, söz konusu devlet başkanı Donald Trump olsa da, söylentinin doğruluğundan kuşku duydum.

    Doğruymuş….

    ABD başkanı Trump, 3 Kasım’da yapılacak ara seçimden partisi mevcut gücünü koruyarak çıktığı takdirde, her yetişkin Amerikan vatandaşına seyyanen 5 bin dolar verileceği vaadinde bulundu.

    Resmen seçmenlere rüşvet teklifi bu. Akıl alır gibi değil.

    ABD’nin seçim sistemi kendine özel. Her dört yılda bir başkan seçimi ve genel seçim var; ancak her iki yılda bir de Temsilciler Meclisi’nin 435 üyesinin tamamı, 100 üyeli Senato’nun da üyelerinin üçte biri için ara seçim yapılıyor.

    Başkanın mensup olduğu partinin rozetini taşıyanların Kongre’nin her iki tarafında da çoğunlukta olması uygulanacak politikaların hayata geçirilebilmesi açısından şart.

    Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçi Parti’nin rakip Demokrat Parti’den dört fazla üyesi vardı. İstifayla ayrılan veya vefat edenin boşalttığı üç sandalye için yapılan seçimlerden Cumhuriyetçiler kayıpla çıktı.

    [Bir Demokrat üyenin boşalttığı sandalye için 18 Ağustos’ta yapılan seçimi Aisha Wahab adlı aday kazandı.]

    Kamuoyu yoklamaları ara seçime gidilirken Trump’ın halk desteğinin erimeye yüz tuttuğunu gösteriyor.

    Economist dergisi, biraz da etekleri zil çalarak, son durumu YouGov’a yaptırdığı anket sonucuyla duyurdu: Bir hafta öncesine göre 0.2 puan daha aşağı düşmüş reytingi Trump’ın; %65 aleyhinde, destekçi oranı sadece %35…

    Herkese 5 bin dolar vaadi bu sebeple… Dengeyi lehine çevirmenin bir yolu olarak görüyor seçmene seyyanen para dağıtmayı ABD başkanı…

    Çin devlet başkanı Xi Jinping’i Beyaz Saray’da ağırlayıp ABD ile Çin arasındaki buzları eriten başkan rolünü de oynadı geçen hafta Trump; Economist “İşe yaramadı” tespitini paylaşıyor…

    Şu günlerde seçimle ilgili tahminler hayli fazla. ‘RacetotheWH’ın beklentisi, Trump’ın Temsilciler Meclisi’ni büyük çapta kaybedeceği yolunda (%87 ihtimalle). Cumhuriyetçi üye sayısı 197’ye düşerken, Demokratlar 217 üye çıkarabilecek görünüyor. [Mevcut durumda Cumhuriyetçiler 218, Demokratlar 214, bağımsızlar 1 sandalyeye sahip; 2 sandalye de boş.].

    Son seçimde Cumhuriyetçilerin 53, Demokratların 45 sandalye ile temsil edildiği (2 de bağımsız var) Senato’nun üçte biri yenilenirken, uzmanlar, “Senato’da durum ortada” yorumunu yapıyorlar.

    Trump Senato’da üstünlüğünü korusa bile, Temsilciler Meclisi’nde azınlığa düşerse eski Trump olamayacak; gücünü yitirecek…

    İki yıl önce sandıktan başarıyla çıkmış bir başkanın böyle bir duruma düşmesi nadir görülen bir şey değil ABD’de. 1938 yılından bu yana yapılan 22 ara seçimin 20’sinde mevcut başkanların partisi Temsilciler Meclisi’ni kaybetti.

    Muhtemelen Trump da aynı akıbeti yaşayacak.

    Trump için katlanılacak bir durum değil bu ve işte kaygısını böyle dışa vuruyor.

    Ne oldu da böyle oldu?

    Halk, her ülkede olduğu gibi ABD’de de, çabuk bıkabiliyor ve değişim insanlara cazip geliyor. Trump ise, hemen her gün halkın karşısına çıkma fırsatı yaratıp, meşgul olduğu gün bile kafa karıştırıcı mesajlar paylaşarak varlığını unutturmamaya çalışıyor.

    Bir diğer önemli sebep de, kendisini Beyaz Saray’a taşıyan ‘MAGA’ grubundan bazılarına yaşattığı hayal kırıklığı. O grup içerisindeki taraftarlarından sözü dinlenir olanlar, çoktandır söylemleri ve eylemleriyle Trump’ın karşısına dikilmekteler…

    Seçilmesini sağlayan koalisyon bazı eyaletlerde dağılıyor…

    MAGA grubundan muhalefete geçenlerin boşalttığı yeri kimlerle dolduracak Trump?

    Beş bin dolara tamah edebilecek olanlarla…

    Para ile seçmen ayartmaya çalışmakla ilgisi olmasa da, bu teklif bana, İsviçrelilerin benzer bir teklife tepkilerini hatırlattı.


    6 min
  • Kriz yönetimi yok algı yönetimi var- İbrahim Kiras

    Shakespeare kendi devrinin İngiltere’sindeki yanlışlara işaret ettiği fazla belli olmasın diye “Çürümüş bir şeyler var Danimarka devletinde” dedirtir Hamlet’te bir karaktere. Bugün Türkiye’de de yönetim mekanizmasındaki bozulmadan şikâyet etmeyi pek göze alamıyor insanlar, haklı olarak.

    Eleştiri pek sevilmiyor bizim gibi ülkelerde. Hataların gösterilmesi düşmanlık olarak algılanıyor. Oysa, konuşsak da sussak da bir şey değişmiyor. Her türlü olumsuzluk yerli yerinde duruyor. Görünen köy kılavuz istemiyor.

    Toplumun her tarafında kendini gösteren çürüme manzarasının herkesi aynı derecede rahatsız etmiyor görünmesi de bir başka çürüme alameti olsa gerek. Dahası, çürüme alameti olan konuların günlük siyaset çerçevesinde ele alınması, mesela partimize saldırıyorlar savunmasıyla karşılanması da ayrı bir vahamet.

    Karşılaşılan sorunu çözmeye uğraşmaktan çok halı altına süpürmeye eğilimli bir zihniyet var siyasi kadrolarda. Bu yüzden kriz yönetimi yerine algı yönetimi devreye giriyor böyle durumlarda.

    Fon vurgunu konusunda yapılan da esas olarak bu.

    Kamuoyunu tatmin edecek şekilde konunun üzerine gitmek yerine hedef şaşırtma girişimlerine, gündemi değiştirme çabalarına vs. tevessül ediliyor. “Milleti biraz oyalayalım. Bu mevzu da yakında unutulur, gider” diye düşünüyor gibiler. Olayın siyasi faturasını ödememek için de birkaç günah keçisini feda etmeyi yeterli gördükleri anlaşılıyor.

    Bu tutumun siyasi anlamda çok büyük bir hata olduğunu fark edemiyorlar muhtemelen. Aslında algı yönetimi yoluyla bu krizin üstesinden gelinemeyeceğini anlamak zor değil. Çünkü göze görünmesin diye halının altına süpürülen pisliklerin kokusu milletin burnundan gitmiyor.

    Siyasi iktidarın retorik alanındaki eşsiz kabiliyetinin meseleyi çözemeyeceği bir aşamaya geldik artık. Algı yönetimi değil kriz yönetimi gerektiriyor ellerindeki dosya.

    Algı demişken… Transparency International’ın Yolsuzluk Algı Endeksi’nde en üst sırada, yani yolsuzluğun en az olduğu ülke olarak, -Shakespeare’e inat!- Danimarka yer alıyor. Ardından da Finlandiya, Singapur, Yeni Zelanda, İsveç, Norveç gibi ülkeler…

    İşin ilginç tarafı, bu ülkeler aynı zamanda İslamilik Endeksi’nde de en üst sıralardalar. Islamicity Foundation çatısı altında bir grup Müslüman akademisyen tarafından hazırlanan İslamilik Endeksi, birtakım dini ritüellerin uygulanıp uygulanmadığına bakmıyor, ülke yönetimlerinin -adalet, eşitlik, yoksullukla mücadele, insan hakları gibi- İslam’ın da gerektirdiği toplumsal değerlerle ne kadar uyumlu olduğunu ölçmeye çalışıyor.

    Yolsuzluk Algı Endeksi’nde de İslamilik Endeksi’nde de üst sıralardaki ülkelerin ortak özellikleri demokrasi geleneğine, güçlü kurumlara, bağımsız yargıya, özgür basına, şeffaf kamu yönetimine sahip olmaları. En altlarda yer alan ülkelerin ortak özellikleri ise bağımsız yargı başta olmak üzere, özerk kurumlara sahip bulunmamaları ve dolayısıyla vatandaşlarına adaleti de eşitliği de sosyal refahı da yeterince temin edemiyor olmaları.

    Gelgelelim belki de buradaki asıl problem toplumun adalet, sosyal refah ve eşitlik gibi taleplerinin yeterince güçlü talepler olup olmadığı konusu. Çünkü vatandaşlık bilincinin fazla gelişmediği veya iyice yerleşmediği toplumlarda devletin (aslında siyasi iktidarın) yalnızca kendi taraftarlarına (yani halkın bir bölümüne) hizmet borcu olduğu düşüncesi yaygındır.

    Böylesi toplumlarda en azından bazı kesimler hukuk, yasa, görev, kural gibi kavramları ortak bir kamusal düzenin bağlayıcı unsurları olarak algılayamayabilir. Ne de olsa ahlakı yalnızca bireysel yaşayış çerçevesi içinde tutup kamusal bir değer olarak görmeyen bir zihniyetten söz ediyoruz.

    Yanlış anlaşılmasın, “Toplumun ahlak anlayışında problem varsa, ülkeyi yönetenler ne yapsın” demeye çalışmıyorum elbette. Tam aksine, mevcut AK Parti hükümeti bu ülkede bugüne kadar görülmüş en güçlü iktidar.

    5 min
  • Dramatik bir tornistan vak’ası- Ahmet Taşgetiren

    Ak Parti Serkan Bayram’ın konuşmalarından alıntı yapmaya korkuyorum.

    Kendi adıma değil, Serkan Bayram adına korkuyordum.

    Ama o korkmadan, gemileri yakmış gibi konuşuyordu.

    Belediye başkanlarının şafak baskınlarıyla der-dest edilmesini eleştiren sözlerini “O sözleri Erdoğan söyleseydi” başlıklı Pazar günkü yazımda değerlendirmiştim. Bayram o sözleri biraz muhalif tavrı ile bilinen NOW tv’de söylemişti.

    Ardından Sözcü’ye konuştu Serkan bey. Yine fon krizi üzerine konuştu, Adalet’in yanlış işleyişi üzerine konuştu. Üstelik doğrudan partiyi hedef alarak konuştu. Avukattı mesleği Serkan Bey’in.

    “Partide bir sürü kişinin ismi geçiyor, top çevirmeye gerek yok. Millet aç, millet intihar ediyor“ dedi meselâ. Acaba fon krizi soruşturmalarında top mu çevriliyordu?

    Bununla yetinmedi “Reis partiyi kapatsa daha çok oy alır” dedi. Parti ne kadar batmıştı fon kirlenmesinin içine?

    Sonra çok önemli bir şey daha söyledi:

    “Bu millet iki duyguya bakar: Cebindekine ve gönlündekine. Cebindekini veremiyorsun, ondan sonra ‘Belediyeyi kaybettim geri alayım’ diyorsun. Üsküdar’ı kazanamıyorsun, meclis üyelerini tutukluyorsun. Sahada kazanamadığını masada kazanmaya çalışmak kabul edilemez; bundan utanıyorum.”

    “Bundan utanıyorum.” Bu söz çok önemliydi Serkan Bey’in.

    “Utanmıyor musunuz?” diye çınlayan Meclis ortamında “Utanmıyoruz, hatta yaptıklarımızla gurur duyuyoruz” diyen sesler vardı iktidar partisi adına. Yine oradan, o siyasi yapı içinden bu defa bir başka isim çıkıyor, “Utanıyorum” diyordu.

    Üstelik iktidar partisinin nerede ise bir furya halinde sürdürdüğü belediye operasyonlarını, orada devreye giren yargı elini zikrederek…

    Korkuyordum, diyorum, çünkü bu operasyonlar, gelişigüzel hadiseler değil, bir politika, iktidarın seçimlerde kaybettiği yerel yönetimleri bir şekilde yeniden ele geçirme politikasının yansıması… Meclis üyesinin bu politika gereği tutuklandığını bilen bir insan, ondan ötesini de benden iyi bilirdi.

    Bunu biliyor ve ona rağmen bunları dünyanın gözü önünde bağıra bağıra seslendiriyorsa, onda kocaman bir yürek var demekti.

    Memleketin siyasi vasatı böyle kocaman yüreklere ne kadar izin verir diye düşünüyor ve endişe ediyordum.

    Serkan Bayram, bunu bilmeyecek insan değildi görünüşe göre. Bir güvencesi var gibi konuştuğunu düşünüyordum.

    “Bütün yanlış işleri sayın Cumhurbaşkanı’nın düzelteceğine inanırsa, bunu ifade ederse güvenilir bir alanda siyaset yapmış olur” gibi bir güvence olmalıydı… Belki de bu bir siyasi hesap değil, bir güvendi, inançtı… Serkan Bayram, partideki tepkileri –ya da partinin sosyal medya trollerinin kıyma makinesini bu Erdoğan güveni ile püskürtebileceğini var sayıyor olabilirdi.

    Bu yaklaşım tarzı, partinin medyadaki köşeleri tarafından da seslendiriliyordu. Oraya yansıyan üç yaklaşım şöyleydi:

    1-Bu kriz, Erdoğan’ı yıpratma potansiyeli taşıyor (Mossad vs sosları bu iddianın uzantısı) .

    2-Krizde Erdoğan’ın hiçbir sorumluluğu yok. (Erdoğan ülkeyi yönetiyorsa neden kriz çıkıncaya kadar haberi olmadı, sorgulamasına karşı savunma)

    3-İyi ki Erdoğan var, ülkenin krizi atlatmasında Erdoğan’ın varlığı önemli bir güvence.

    Bu üçüncü yaklaşım, Erdoğan’ın yeniden adaylığı bağlamında altı çizilen bir husustu.

    Bir yönüyle de Erdoğan’a sorumluluk yüklemenin risksiz ifadesiydi bu. “Erdoğan’ın krizi nasıl çözeceğine ilişkin kuşku ifadeleri”nin tümü Erdoğan’ın imajı açısından sorun niteliği taşıyordu.

    Zaten “Krizde Erdoğan’ın hiçbir sorumluluğu yok” yaklaşımı ciddi sorgulamalara muhatap oluyor, henüz o aşılamamışken bir de peşinden “İyi ki Erdoğan var” söylemlerinin gelmesi ortaya ciddi inandırıcılık sorunu çıkarıyordu.

    Ayrıca bu yaklaşımın gözleri Erdoğan üzerinde toplayacağı, dolayısıyla ortaya çıkacak mağdurlar zümresinin kuşkularını da Erdoğan üzerinde odaklaştıracağı açıktı.

    Türkiye seçime doğru yol alıyordu. Olan biten her şeyin seçimler açısından bir anlamı vardı.


    7 min
  • Türkiye’nin özgürlükler sorunu - Taha Akyol

    Türkiye uluslaşmasını tamamlayamamış bir toplum. O yüzden üzerinde uzlaştığımız somut normlar pek az.

    Bir ara “Kopenhag kriterleri”nde uzlaşmış gibiydik. Bu yönde 1990-2005 arasında yapılan anayasa değişiklikleri iktidarların ve muhalefetlerin oybirliğiyle gerçekleşmişti.

    Geride kaldı o uzlaşma yılları.

    Uzlaşmadığımız kavramlardan biri “hürriyet”tir. Niye “hürriyet” diyorum? Namık Kemal’in “Hürriyet kasidesi” zihinlerden büsbütün silinmesin diye… İstiklal Marşı’mızdaki “istiklal, hürriyet” kavramlarının yanında parantez açıp “bağımsızlık, özgürlük” diye yazmak, kavramların ruhunu katletmek durumunda kalmayalım diye...

    Yeri geldiğinde “özgürlük” kelimesini de kullanırım. Başlıkta da kullandım.

    T24 refikimize toptan erişim engeli konulup tamamen kapatılması, normal bir olay değil. Siyasi iklime göre, aynı kanun metninin nasıl farklı uygulanabileceğinin örneklerinden biri…

    Geçmişte anayasaya yazdığımız, kanunlara koyduğumuz tanımların nasıl tersine uygulanabileceğinin örneklerinden biri…

    Siyasi tarihimizde saygın bir yere sahip olan Demokratik Sol Partili Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, 28 Şubat döneminde, “halkı kin ve düşmanlığa teşvik” suçunu mahkemelerin eski 163. madde gibi uygulamasını eleştirmişti.

    Erdoğan da okuduğu şiirle “halkı kin ve düşmanlığa teşvik etti” diye mahkum edilmiş, Yargıtay duruşmasız verilen mahkumiyeti onaylamış, hukuk bilgini Selçuk Selçuk “Yargıtay hukukun temel ilkelerini yıkmıştır” diye yazmıştı. (Özlenen Hukuk, s. 234)

    Epey zamandır yargı el değiştirdi, ‘kılıç’ bugünün muhaliflerinin başında dolaşıyor.

    Çözemediğimiz sorun şu: Kanun ne yazarsa yazsın, içtihatlar ne derse desin, kanun metinleri farklı uygulattırabiliyor… T24’ün kapatılması da böyle.

    T24 neden kapatıldı? “Bir yıl içinde” 118 tane yazıda “Türk aile değerlerine aykırı”, yani LGBT yazıları yayınlamış... Fakat listedeki 118 yazıdan “bir yıl içinde” yayınlananların sayısı 21’den ibaret. Kararın kastettiği yoğunluk yok yani.

    İsmi geçen 52 yazarın 22’si de yıllar önce T24’ten ayrılmış.

    LGBT propagandasını ben hiçbir şekilde tasvip etmem. T24’te takip ettiğim yazarlarda böyle bir propaganda görmedim. Hukuki açıdan soru şudur: Bir haber sitesinde kanuna uymayan yayınlar olursa o site mi kapatılır, o içerikler hakkında engelleme kararı mı verilir?

    İlgili Kanun (5651 Sayılı), siteyi kapatma yerine öncelikle “o içeriğin engellenmesini” öngörüyor.

    T24’te gerçekten öyle bazı yazılar çıktıysa, zamanında “o içeriğin engellenmesine” karar verilebilirdi, verilmeliydi. Ama zamanında kanuna aykırılık görülmemiş veya beklenmiş… Kapatma kararı verilmiş.

    Oysa kanuna göre, “içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik erişimin engellenmesi kararı verilebilir.” (Madde 8/A3)

    Mahkeme, niye “o içerikleri engelleme” kararı değil de “kapatma” verdiğinin de gerekçesini yazmamış.

    Karar böyle olunca ne oldu? T24’ten haber alan, makale okuyan milyonlarca izleyicinin özgürlüğü engellendi.

    İktidarın haberlerine dürüstçe yer veren ama genel tavrında muhalif bir siteydi.

    Kanunen “içeriğe erişimi engelleme” imkanı varken, hatta kanunen öncelik bu olması gerekirken, ‘muhalif’ bir site kapatıldı, susturuldu.

    Olay budur.

    Oysa, üyelerinin tamamı iktidar tarafından atanan AYM’nin içtihadı şöyledir:

    “…İçeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği hususunda bir gerekçelendirme de yapılmadığı dikkate alındığında başvuruya konu internet sitesine tamamıyla erişimin engellenmesi şeklindeki müdahalenin ifade ve basın özgürlükleri önünde orantısız müdahale teşkil ettiği açıktır.” (Tarih 11 Mart 2020, B. No: 2015/16368)

    Aile değerlerini korumak böyle mi olur? Ayrı bir yazımda anlatacağım, Türkiye’de sosyolojik sebeplerle maalesef bir çözülme yaşanıyordu fakat aile hayatımızdaki en büyük çözülmenin faili enflasyondur. 2014’te doğurganlık oranımız 2.10 iken, görülmedik şekilde tepe taklak düşerek 2024’te 1.48 oldu!


    6 min
  • Serkan Bayram’ın AK Parti’ye aklanma çağrısındaki hata - Akif Beki

    AK Parti milletvekili Serkan Bayram aslında alelâde doğruları konuşmuştu.

    “Partimiz gerçek anlamda aklansın” demişti.

    “Engelli kardeşlerimin hakları Fatma Betül yesin diye mi ellerinden alındı, bedelini ödesin” cümleleri kurmuştu.

    “Genel başkan yardımcılarından, bürokrasiden, bakan yardımcılarından” kim varsa hesabı sorulmasın mı? Sorulması gerektiğini söylemişti, hepsi buydu.

    Adâlete güven, kanun önünde eşitlik sağlanmazsa yabancı sermaye ve yatırım gelmez, gelmiyor da, kaçıyor diye yazıklanmıştı.

    Bir AK Parti’linin yönetim yanlışları üzerine uyarıları, hayıflanmaları ve doğrusunu yapmaya çağırmalarından ibaretti.

    Ama iktidar partisi milletvekilinden bunları duymaya alışık olmadığımız için çok yankılandı.

    Söylediklerinde bir art niyet, iktidarlarını kötüleyerek zarar verme kastı yoktu. Partisinin de ülkesinin de iyiliğini, yanlışların düzeltilmesini istiyordu.

    Fakat ne olduysa Serkan Bayram, özür dileyerek geri almak zorunda bırakıldı.

    Bir o mu? Fon dolandırıcılığını evdeki çürüklerden temizlenme fırsatı görüp üstüne gitmeye çağıran iktidar yanlıları hedefte.

    Kitabın ortasından konuşanlar; herhalde örnek olmasın, serbest zannedilmesin diye bastırılıyor, susturuluyor, püskürtülüyor.

    Ancak fon vurguncularının savunulacak tarafı da bulunamadığından, ağızlara sorumluluğu savuşturma safsatalarının en saçmaları dolduruluyor. Sanırsam Siyonist İsrail’le emperyalist ABD’nin AK Parti’ye seçim operasyonu olduğu... Tahminime göre MOSSAD ile CIA’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kumpas kurduğu... Yanlış bilmiyorsam ekonomik darbe tezgahlandığı... Hatta ulaştığım çok gizli bilgilere göre, asıl hedefin ve mağdurun millet değil iktidar olduğu gibi gülünç mavralar...

    Doğrucu Davutların hatası, seçimlerin din savaşı olduğunu unutmaktan geliyor sanki.

    Dünyevi iktidar mücadelesini din mücadelesi, muhalefet partilerini zâlim din düşmanı, seçimi de din savaşı gibi gösteren fetvayı mı atladılar?

    Hani, yanlış yapmak düşmana koz, iktidara zarar vermezken o yanlışları eleştirmek veriyordu.

    İlahiyat hocası Hayrettin Karaman, seçim zamanı Yeni Şafak’taki köşesinde şu başlıklarla ortaya koymuştu...

    Beka Meselesi, 14 Mart 2019:

    “Ahlakçılar da 17 ve 25 Aralık arifesinden beri yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet, adaletsizlik ve liyakatsızlıktan yoğun bir şekilde söz ediyorlar (Sanki bunlar daha önce yok idi!).

    ...bunlar ahlakı istismar ediyorlar. Ortada fol yok, yumurta yok, işleri güçleri olanı abartarak ve ikna edici bir alternatif de sunmadan mevcudu yıkmaya uğraşmaktan ibaret.”

    Doğrucu Davud Olmak, 13 Haziran 2019:

    “...asıl maksadım, yalnızca doğruyu söylemenin yetmediği ve her zaman caiz olmadığı...

    ...düşmanın, zalimin, kötü niyetli kimselerin işine yarayacak doğruyu söylemek fazilet değildir.”

    Kötüyü Ayıklamak, 14 Haziran 2019:

    “...ahlak, liyakat, adalet, hakkaniyet bakımından arızalar, eksikler, çürüklükler oluyor, iyi niyetli bazı insanlar da...Doğrucu Davutluk adına olur olmaz zamanlarda biraz da abartarak ve genelleme yaparak şikayetlerini yayıyorlar.

    Dostlar, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak akla ve hikmete uymaz.

    Savaş sırasında âdî suçluların cezası infaz edilmez ve biz zalimlerle savaş halindeyiz.

    Doğrucu Davutluk adına düşmana fırsat vermek ve bindiğimiz dalı kesmek de makul ve meşrudur diyemem!”

    Dedim Dedi, 26 Eylül 2021:

    “Yolsuzluklar!...

    Bu eksikler, aksaklıklar, suiistimaller, nefse mağlup olmalar, mal-kadın- mevki imtihanını kaybetmeler, vazifeye... yoksul başlayıp haram-helâl demeden zengin olmalar… yirmi yıldan beri değil, bin yıldan fazladır var!

    Eski zamanlarda bunları dile getirenlerin dillerini kesiyorlardı, şimdi hiç değilse yalnızca uçlanma yolu tıkanabiliyor.”

    Serkan Bayramların adâlet, aklanma, kendilerinden yanlış yapanları da hukuken cezalandırma çağrısındaki hatayı bu ilke açıklayabilir belki.

    İlke açık; o çağrı ancak ve sadece muhalefet için yapılabilir.

    Doğrucular; ‘din savaşındayız ve kötüler bizdense cezası infaz edilmez’ hükmünü ıskalıyor.

    ‘Bizden’ olanlara uygulanacak tarife, kenara koyup yola öyle devam etmek.


    6 min
  • Altı ay önceki Dünya Romanlar Günü’nden bir karenin anlattıkları… Yıldıray Oğur

    Emre Tezmen, Erdin Özel ile birlikte basının karşısına çıktı.


    Erdin Özel de daha sonra Tera Portföy Yönetim Kurulu Başkanı oldu.


    Bütün bunlar olurken Erdin Özel’in AK Parti’de adı konmamış bir görevi de vardı.


    Bunu nereden biliyoruz? 2023 yılında AK Parti Sultanbeyli ve Çekmeköy İlçe Başkanlıklarını ziyaret eden Erdin Özel’le fotoğraflarını ilçe başkanları il başkanını mentionlayarak Instagram’dan özel olarak paylaşmış.


    Ve 2026.


    Erdin Özel, Tera grubuna yönelik soruşturmada çok sayıda yöneticiyle birlikte gözaltına alındı.


    Tera Portföy Yönetim Kurulu Başkanı olmasına rağmen hakkında yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol uygulanarak serbest bırakıldı.


    Ama gücüne gösteren sadece bu serbest bırakılma başarısı değildi.


    Nefes gazetesi “Tera Portföy’ün patronu kimin damadı çıktı” başlıklı bir haberle Özel’in Çelikler Holding’in damadı olduğunu haberleştirdi. Düğün fotoğrafını yayınladı.


    Kısa bir süre sonra bu haber için “milli güvenliğin ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişim engeli kararı verildi.


    Tera Portföy’ün başındayken onu serbest bıraktıran irade, erişim engeli kararı da aldırmıştı.


    Yeni Partili Deniz Yavuzyılmaz ve TİP’li Ahmet Şık, Erdin Özel’in serbest bırakılmasını eleştiren açıklamalar yaptılar.


    Bu arada Fatma Betül Sayan Kaya’nın adı ve 2 milyarlık fon vurgunu bilgileri İban hesabına kadar Yeni Parti sözcüsü tarafından ifşa edildi.


    Bir gün sonra Erdin Özel, yeniden gözaltına alındı.


    Gözaltına alındıklarını görmemiz istenmiş olacak ki, elleri kelepçeli görüntüleri medyaya özel olarak servis edildi.


    Bütün bu soruşturma boyunca şu ana kadar sadece onu böyle kelepçeli gördük.


    Peki neden sadece tekrar gözaltına alındığını açıklamak yetmedi de böyle onu aşağılayan bir fotoğraf servis edildi?


    Sadece kayrılmadığı mı gösterilmek istendi? Yoksa Fatma Betül Sayan Kaya ifşasının arkasında o mu vardı?


    İfadesinden şu ana kadar tek bir kelime dahi sızmadığı için bilmiyoruz.


    Peki neden Türkiye’nin en büyük portföy şirketi olan Tera Portföy Yönetim Kurulu başkanı AK Parti Genel Başkan Yardımcısı’nın AK Parti İstanbul il başkanlığındaki Roman Günü programında hemen yanı başında oturuyordu?


    Hangi titrle?


    Neden bu kadar iş ve zenginlik içinde hala AK Parti’de ikincil diyebileceğimiz bir görev yapıyordu? Bir genel başkan yardımcısının yanında dolaşıyordu?


    Fatma Betül Sayan Kaya ile ekonomik ilişkisi var mıydı?


    Kaya’nın “bu yatırım tavsiyesini kimin verdiğini açıklayacağı” cümlesinden başka hiçbir cümle duymadığımız bazı gazetecilerle yaptığı tuhaf off the record konuşmalarda anlatacakları arasında Erdin Özel’in rolü neydi?


    Niye o kelepçelenip tutuklandı da, altı ay öncesine kadar yardımcısı gibi yanında dolaştığı Fatma Betül Sayan Kaya’ya şu ana kadar savcılar tek bir soru bile soramadı?


    13 yaşında Bush ile fotoğraf çektirmeye çalışan çocuğun zıplayan kariyerinin sonu nasıl Tera Yönetim Kurulu Başkanlığı’na ve hapse çıkmıştı?

    15 min
  • Trol trole baka baka kararır - Yusuf Ziya Cömert

    Trol, balıkçıların kullandığı, denizin dibini korkunç bir şekilde süpüren, balıkların yumurtalarını bile bırakmayan vahşi bir ağdır.
    Ben böyle biliyordum.
    Bir ara kullanılması yasaklanmıştı.
    İnternet çıktıktan sonra millet trol deyip duruyor, benim bildiğim trolle alakası var mı diye lügatlere baktım.
    Kelimenin aslı sürüklemekmiş. Ağı teknenin arkasına bağlıyorsun, denize salıyorsun, sürüklüyorsun. Olta atmak da aynı anlama geliyormuş.
    İnternet aleminde de cemiyetin içine bir olta atıp cemiyeti karıştırmaya ‘trollemek’ deniyor. Yani kelime bir evrim geçirmiş ama ilk anlamından çok uzağa gitmemiş.
    Zamanla trollük bir meslek oldu.
    Amelesinden profesörüne kadar değişik seviyelerden insanlar bu mesleğe intisap etmeye başladı.
    Kimisi gönüllü. Meccanen çalışıyor. Kimisi ücretli, istihdam ediliyor.
    Başka istihdam alanlarında ehliyet veya liyakat önemli değil. Akrabayı taallukattan olmak yeterli.
    Fakat trollükte ehliyete önem veriliyor.
    Tabii ki mesleğin incelikleri var, dikkatli olacaksın. Patlıcanın dalkavuğu değilsin, sultanın dalkavuğusun.
    Zorlukları da var.
    Mesela ekonomimizin “neoklasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik olarak koparak heterodoks ekonomiye yöneldiğimiz,” yüksek faizin enflasyona sebep olduğuna inanmanın vacip olduğu dönemde trollerimiz ‘Çin modeli’ dedikleri bir yöntemi savundular. Aralarında iktisatçılar da vardı. Hatta profesörler.
    Yüksek faizin aleyhine attılar tuttular. Hatta o mübarek insanlardan birisi Merkez Bankası’nın başına getirildi.
    Sonra ‘rasyonel’ ekonomiye geçtik.
    Bu geçiş sırasında troller intibak güçlüğü çektiler.
    Bazıları büyük sarsıntılar geçirdi. Hasar aldı. Ama büyük çoğunluk sağ salim intikal etti.
    Fon vurgunu sırasında da trol camiası büyük sıkıntı çekti.
    Vurgunu vuranların çoğu akrabayı taallukattan. Bir şey desen olmaz, demesen olmaz.
    Dünya imtihan dünyası, trollerin de bir imtihanı var.
    Dini metinlerden öğrendiğimiz imtihana bazı açılardan benzer.
    Allah’a karşı sorumlu değilsiniz, dünyevi bir mercie karşı sorumlusunuz.
    Ödül de peşin, ceza da peşin. Bu dünyada yapıyorsun, ecrini bu dünyada alıyorsun.
    Fatma Betül Sayan Kaya da bu dünyada yaptı, ecrini de bu dünyada aldı. Aldı, gidiyordu fon vurgunu patlak verdi.
    Fatma Hanım, elinde 2 küsur milyar liralık ödülüyle açık düştü.
    Fon vurgunu patlak verince ecrini ahirette almayı düşündüğü umresi de tehlikeye düştü.
    Fondan götürdüğüm parayla umre yapabilir miyim?
    Yaparsan belki fondan götürdüğün paranın cezasından düşülür.
    Böyle mi hesaplamıştır?
    Zannetmiyorum. Tahsilli bir hanım, elmalarla armutların toplanmadığını biliyordur. Durum daha karmaşık olabilir.
    Fatma Betül Sayan’la ilgili değil, ‘götürme’lerle ilgili genel bir yaklaşım.
    Böyle işlerle uğraşanlar değişik hesaplar yapıyor. İntegralden bile karışık.
    Ceplerine indirdikleri paranın hakları olduğuna, ‘götürürken’ kul hakkına girmediklerine kendilerini inandırıyorlar.
    Bu kadar hakkım geçti biraz da ben götüreyim, bu benim hakkım.
    Ahmet daha fazla götürdü, hele Mehmet, ondan da fazla götürdü. Benim neyim eksik?
    Üzüm üzüme baka baka böyle kararıyor.
    Etrafta üzüm de mebzul!
    Trol de trole baka baka kararıyor.
    Türk trollüğü buradan çıkışın çaresini buldu.
    Mahallenin seçkin ve talihli hanımlarından ‘dava’ya da çok hizmeti geçmiş eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya’yı feda etti.
    Verip veriştirdiler.
    Yeterli miydi?
    Hayır. Daha ileri gidilmeliydi.
    Büyük keşfi bir tarihçi yaptı.
    Prof. Dr. Ahmet Akgündüz “Ulaşabildiğim bilgilere göre fon fırtınasının arkasında İsrail, Mossad ve hatta ABD var” diyerek bam telini buldu.
    ‘Ulaşabildiğim” diyor, demek ki ulaşmak için emek sarf etmiş. ‘Bilgilere göre’ diyor, demek ki bilgiymiş.
    Trollük icat edilmeden önce adettendi. Her şeyin suçlusu İsrail, Mossad, ABD’ydi. Bir de ‘Moskof’ vardı. Ama o listeden düştü.
    Prof. Dr. Akgündüz eskilerdendir. Eski şablonun bugün de geçerli olduğunu düşünmüş olabilir.
    Akgündüz yalnız değil. Aynı temayı çalışan birkaç köşe yazarı gördüm.

    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR