
Sign up to save your podcasts
Or


Yakınlarda Byung-Chull Han’dan bir şey okumadım. Ya yeni bir kitabı çıkmadı ya da ben bu sıralar Cabiri’ye fazla daldım.
“Zamanın Kokusu”nu rahmetli Bülent Akyürek tavsiye etmişti. Okurken yorulmuştum. Ama yorulduğuma değmişti.
Belki önce Zamanın Kokusu’nu okuduğum için sonra okuduklarım kolayıma geldi.
Zaman kokar mı?
Byung-Chull Han ‘geleneksel zaman’ın koktuğunu düşünüyor. Aynı bakış açısıyla zamanın bir lezzetinin olduğu da söylenebilir.
Han’ın kastettiği, ‘rayiha’ dediğimiz, bir buhurdandan yükselen kokuya benziyor.
Modern zaman ise ‘nokta zaman’lardan oluşuyor. İnsan sürekli koşturuyor. Zaman kokusunu kaybetmiş. Ya da insan zamanın kokusunu kaybetmiş.
Han haklı olmasına haklı. Eski zamanların bir rayihası vardı.
Fakat onun ürettiği bağlamdan çıktığımızda, şu anda içinde yaşadığımız zamanın kokusundan bahsetmemiz mümkün.
Hayır, bir antitez geliştirmiyorum. Felsefenin sadece orta halli bir okuyucusuyum. Zamanın içindeki bir yolcu olarak, Han’ın dedikleriyle çelişme pahasına içinde bulunduğumuz zamanın da bir kokusu olduğunu ve bu kokunun berat bir koku olduğunu hissediyorum.
Koku memleketimizin ahvalinden yükseliyor.
Yolsuzluk alanında ‘muasır medeniyet seviyesi’nin üstüne çıktığımızı hepimiz müşahede ediyoruz. Uluslararası Yolsuzluk Endeksi’nde 182 ülke arasında 124. sıradayız.
Listede bizden aşağıda olan ülkelerden daha mı az yolsuzuz?
Zannetmiyorum. Bu alanda ‘dış mihraklar’ hakkımıza giriyor olabilir.
Biz ‘yolsuzluğa karşı sürü bağışıklığı’ kazanmış bir milletiz. Bizi kim geçebilir?
Kuralları biz koyarız. Başkası yapınca yolsuzluktur, biz yapınca icraat.
Gözleriniz yeterince keskinse başarı öykülerinin satır aralarındaki mottoyu seçebilirsiniz:
İçinde yolsuzluk yapamadığımız icraat beyhudedir.
Genel durumumuz bu.
Yolsuzluk kokar mı?
Kokar. Hem de çok pis kokar.
‘İnsan’ kelimesiyle ‘ünsiyet’ kelimesi akrabadır. İnsan, alışan bir varlıktır. İyi ve kötü kokulara, iyi ve kötü hayat şartlarına alışır.
Evet, yolsuzluk pis kokuyor. Ama toplum alıştı. Yolsuzlukla toplum arasında bir ‘ünsiyet’ oluştu.
Toplum, yolsuzluğu yer çekimi, atmosfer basıncı, suyun katı sıvı ve gaz halleri gibi, ülkemizdeki hayatın ‘verili’ şartlarından, (hayli bayatlamış bir tabirle) ‘olmazsa olmaz’larından kabul ediyor.
Yolsuzluğun olmadığı bir ortam tasavvur edemiyor. Tasavvur edemediği şeyi aramıyor da…
Fon vurgunu şehrin altındaki fosseptik kanalının patlaması gibi patladı.
Duyan oldu mu patlamayı? Patlamadan ürken oldu mu?
Hallac-ı Mansur ‘ene’l Hak/ben Hakk’ım demekle küfre girmiştir. Zahiren irtidat ettiği için idam edilmesi gerekiyordu. Ancak batında davası doğrudur. Allah’la bir çeşit ittihad halinde olduğu için mazurdur. Yani Hallac’ın davası batında doğru, zahirde batıldır.”
Hallac-ı Mansur’un idam edilmesi hakkındaki geleneksel Sünni görüş aşağı yukarı böyledir.
Hallac’ın idam ediliş hikayesi korkunçtur. Kırbaçlanması, burnunun, ellerinin, kollarının, ayaklarının en sonunda başının kesilmesi ve yakılması. Yine tarihin utanılacak bir sayfası. Büyük rezillik.
Hallac’ın dilinden sadır olan sözleri ve benzerlerini sufiler ‘şatah’ diye adlandırıyor.
Muhammed Abid el-Cabiri Arap Aklının Yapısı’nda ‘şatah’a örnek olarak Bayezid-i Bestami’nin ifadelerini aktarıyor. (Mana Yayınları.)
“Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir,” “Çadırımı arşın karşısına kurdum,” Allah’a hitap ederken söylediği “Sen benim aynamdın, sonra ben ayna oldum.”
Cabiri ‘şatah’ı şöyle açıklıyor: “Şatah mutasavvıfın çoğunlukla garip ve karmaşık bir ibare ile açıkladığı bir iddiadır. Sufi dünyayla bütün alakasını keserek tüm varlığıyla Allah’ı düşünmeye yönelirse kendisine güçlü bir vecd hali gelir. Bu hal aracılığıyla kendisiyle Allah arasında bir çeşit ittisalin veya ittihadın oluştuğunu zanneder ve bu hali kontrolsüz ibarelerle ifade eder. Bazen ifadedeki zamirler birbiriyle yer değiştirir. Bu hal içindeki kişi Allah’a münacaatında ve O’nu zikrederken ikinci tekil veya üçüncü tekil şahıs zamirini kullanmak yerine birinci tekil şahıs zamirini kullanır. Sanki kendisi Allah olmuş veya Allah kendisine hulul etmiş gibi konuşur. Bu durumda sufi ‘sekr’ (sarhoşluk) halindedir denilir.”
Böyle bir hal olabilir mi? İnsan Allah ile ittihad edebilir mi?
Baştan belirteyim, Cabiri bu düşünce tarzına mesafeli. Uzak duruyor.
Belki Allah’ın varlığının bütün varlığa nüfuz ettiği düşüncesi böyle bir ‘ittihad’ fikrine yaklaşmayı kolaylaştırabilir.
Benim anlayabildiğim, böyle bir ‘hal’ mümkünse bile üzerine bir şey bina edilemez. Mümkün veya değil, o ‘hal’i tecrübe ettiğini düşünen kimseden başkası için bağlayıcı değildir.
Şeyhu’l Ekber Muhyiddin İbn Arabi’yi okuyanınız var mı?
Ben biraz okudum. Her defasında yarım bıraktım. Düşünceleriyle baş edemedim. Sonunda yazdıkları ‘ilim’ miydi, ‘fikir’ miydi? Hakikat mıydı bir nevi ‘şatahat’ mıydı emin olmaya çalışmaktan vazgeçtim.
Yeri geldiğinde Firavun’u anlamaya çabalaması, Nuh Aleyhisselam’ı tenkid etmesi, müşriklerin neye tapınırlarsa tapınsınlar tapındıkları şeyin Allah’tan başkası olamayacağını söylemesi… Gibi şeyler beni püskürttü.
Bu dediklerimin benim anlayışımın kıtlığına yorulmasını umursamam.
Bunlara bakıp İbn Arabi’yi niye tekfir etmediğimi sorgulayanlara da fazla bir diyeceğim yok.
İbn Arabi’nin ya da başka bazı sufilerin, hatta kelamcıların, akaidcilerin Allahu Teala hakkında anlattıklarının önemli bir kısmı insanın bir kesinliğe ulaşmasının mümkün olmadığı şeyler.
O’nun hakkında, O’nun kudretinin, bilgisinin sınırsızlığı hakkında ulaşabileceğiniz her kanaat eksiktir.
Keşif ehlinin keşfetmesi gereken hakikatlerden birisi bu olmalı.
Cabiri kitabının ‘irfan’la ilgili kısmında İbn Arabi’nin (H. 560-638, M. 1165-1240) görüşlerine geniş yer veriyor.
İbn Arabi Allah’ın mahlukatın sırlarını, kitabının anlamlarını hitabının işaretlerini ehlullaha açıkladığını, ehlullahın Allah’ın kitabını izahlarının işaretlerden ibaret olduğunu söylüyor. Bunu ispat için Fussilet Suresi 53. Ayet’ten yararlanıyor.
“Onlara ayetlerimizi nefislerinde ve ufuklarda göstereceğiz.” Bunu da ayetteki hitabı ve anlamı ‘ariflere’ diye değiştirerek yapıyor.
Cabiri’den devam edelim:
“Böylece ayetin anlamı şu olur: Allah ayetlerinin zahirini sufilere öğretir. Sadece sufilere has olan batınını da onlara öğretir. Bunu da onların nefislerine ‘ilka’ eder. Zahir kitabın nebilere indirilmesidir. Batın ise AIllah’ın kitabının anlamını ariflerin kalplerine indirmesidir.”
Kur’an’ı Peygamber’in ashabı mı daha doğru anladı yoksa ‘arifler’ mi?
Gazetelere göz atar, ekranlarda neler konuşulduğuna kulak verirken, ülkemizde yaşamanın herkes için çok daha zorlaştığını düşünmeden edemiyorum.
Özellikle içinden geçtiğimiz şu günlerde…
Patenti bu isimle bir kitabı bulunan Haluk Şahin’e ait olan “Türk olmak kolay değil” kabulü bir kez daha doğrulanıyor.
Her ülkenin sorunları, vatandaşlarının da çözüme kavuşturulması gereken sıkıntıları var; ancak bizde ülke sorunlarını çözmek, vatandaşların sıkıntılarını sona erdirmek için çaba göstermesi gerekenler, neredeyse her gün, ülkenin sorunlarına yenilerini eklemeyi, vatandaşların sıkıntılarını daha da derinleştirmeyi beceriyorlar…
“Politikacılar olmasa iyi olacak” diyeceğim, ama bu imkansız; “Acaba hiç konuşmasalar mı?” noktasındayım.
Olmayacak duaya “Amin” demek benim yaptığım…
Türkiye’de uygulanan yönetim tarzının ismi demokrasi. Cumhuriyet’in niteliklerini belirleyen anayasa maddesinde bu vurgu var. Demokrasilerde halkın kendisini seçtiği temsilciler eliyle yönetmesi kuralı bulunuyor. Yerelde de devlet yönetiminde de meslek hanesinde ‘politikacı’ yazması gereken insanlar gerekiyor.
Politikacıların olmadığı bir sisteme demokrasi denemez.
Öyle, ama politikacılar da sanki kendilerinin olmadığı bir sistem özlemi içerisinde imişler gibi bir izlenim vermiyorlar mı?
Sadece ülkemizde değil, pek çok başka ülkede de…
İşimiz onlarla değil, biz kendimize bakalım.
Şu sıralarda çok sayıda muhalif politikacı cezaevinde.
Her geçen gün cezaevindeki politikacı nüfusuna yenileri katılıyor. İktidar sözcüleri bunu çok doğal karşıladıklarını belli ediyorlar. Ellerinden gelse -ki gelebilir- haklarında olumsuz sözler sarf eden rakip partilerin sözcülerini de diğerlerinin akıbetine duçar edecekler…
Son genel seçimde ilini temsil etmesi beklenerek seçilmiş bir politikacı bir gün bile Meclis yüzü görmedi.
Cezaevinde.
Dokunulmazlığı bulunanların fezlekeleri hazır; o zırh kendilerinden alınsın, neler olacağını göreceğiz.
İktidar muhalefete “Ya bizden olursun, ya seni canavarların önüne atarız” anlayışına sahip Roma İmparatorluğu döneminin Sezar unvanlı politikacıları anlayışıyla yaklaşıyor. Münasip ve müsait gördüklerini devşirmek istemeleri herhalde o anlayıştan; onları yanlışlıktan kurtardıklarını, kendilerine yepyeni bir hayat bahşettiklerini düşünüyor olmalılar…
Şaşırtıcı olan, devşirilenlerin de kendilerini çöplükten kurtarılmış hissetmeleri…
Her devşirilen muhalif politikacı için yapılan tören Kolezyum’daki düzeni bana hatırlatıyor ve devşirilenlerin yüzlerindeki ifadeler, filmlerdeki Roma İmparatoru’nun her dövüşün sonunda beğendiği dövüşçüye hayatını bahşettiğini sağ el başparmağını göğe doğru kaldırmasına gladyatörün verdiği tepkiyi andırıyor…
Memnun, mesut, mutlu, bahtiyar bir ifade bu.
Ve tabii o törenlerdeki konuşmalar…
Beni “Acaba hiç konuşmasalar mı?” düşüncesine sevk eden biraz da bu.
Düşünce akışının burasında, “Acaba muhalifler en sert ifadelerle eleştirdikleriyle yer değiştirmiş olsalar, bugünkü manzaradan çok daha farklı bir görüntü olur muydu?” sorusu aklıma geliyor…
İktidar kadrolarıyla muhalefet kadroları yer değiştirse, bugünün iktidarı muhalefet haline gelse, muhalifler de iktidar olsa?
Fark olur muhakkak da, acaba köklü bir değişiklik ortaya çıkar mı?
Uzak-yakın deneyimlerime göre, her kadro değişiminden sonra kısa bir süre işler yolunda gitse ve ortama ferahlık gelse de, politikacılar ne yapıp edip tarihi mutlaka tekerrür ettiriyorlar…
Her şey sanki hiçbir şey değişmemiş gibi oluveriyor…
Ayaklarım bu topraklara bastığı için Türkiye üzerinde düşünüyorum, ama bizdeki politikacıları ‘kendilerine mahsus’ bir özelliğe sahip hale dönüştürmek de istemem.
Dünyanın başka demokrasilerindeki gelişmeler, giderek Türkiye’de tanıklık ettiklerimize benzemeye başladı.
Galiba bizim politikacılar da bunun farkında ve doğal tavırlarının evrensel standarda dönüştüğü kanaatiyle hareket ediyorlar…
Epey bir zamandır herkes işin farkında. Parti nerede ise rant mekanizmasına dönüşmüş. Yola çıkış ideallerini hatırlatanlar, “muhalif” görülmeye başlanmış. O sebeple hareketin kendi kendini restore etme imkânı da zorlaşmış.
Ancak “hatırlı” ya da “cesaret sahibi” kişiler, o da “Reis’ten referansla” bir şeyler söyleyebilir hale gelmiş.
Bu noktada Bilâl Erdoğan önemli bir figür. Cumhurbaşkanı’nın mahdumu. Oğlu. Bu hüviyetiyle İlim Yayma Vakfı, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı dahil muhafazakâr camiadaki birçok kuruluşun başkanı. Milli İrade Platformu onun çevresinde hareket ediyor. TÜGVA, TÜRGEV hakeza…
Bilâl Bey’in bir bakıma hem islâmî camianın nabzını tuttuğu, hem partinin toplumsal zeminini gözlediği söylenebilir.
O bir gün şöyle bir cümle kurdu:
“Yeniden bu toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorundayız. İyiliklerin kaynağının dindar insanlardan geldiğini topluma yerleştirmeliyiz.”
Şöyle bir “mizan bozulması”ndan hareketle bu cümleyi kurmuş olmalıydı:
“Mizanın bozulduğu büyük alan, servet ve tüketimle kurduğumuz ilişkidir. Aynı şehirde bir insan hangi lüks otomobili alacağını düşünürken, birkaç sokak ötede başka bir insan hangi temel ihtiyacından vazgeçeceğini hesaplıyor olabiliyor. Kur’an serveti reddetmiyor... Fakat imkân mizandan koptuğunda kriz büyüyor; güç zulme, servet tahakküme dönüşüyor.”
Bilâl Bey, ülkeyi 24 yıldır, başında Tayyip Bey’in bulunduğu bir kadronun yönettiğini elbette biliyor ve sonuçların da bu 24 yılın sonunda böyle olduğunu görüyor.
Bir sancı var, besbelli. Üstelik geniş kitlelerde “Dindar insanın iyiliği”ne dair bir aşınmışlık gerçeği var. İster siyaset penceresinden bakılsın isterse, sırf bu ülkenin Müslüman karakterinin korunması noktasından bakılsın, “Dindar insanın işiliği”ne dair kanaat aşınmasından “İmam Hatip eğitimi almış bir kişi” olarak Bilâl Bey’in rahatsız olması tabiidir.
Cumhurbaşkanı bu tarz değerlendirmeler yapsa, bunun arkası gelir. Zaten bu düşüncede olanlar, birer birer meydana çıkmaya başlarlar. Bilâl Bey’in değerlendirmeleri de ailevi konumu gereği benzeri ağırlığa sahiptir.
Fon krizinin Ak Parti ve iktidar çevresinde patladığı açıktır. Cumhurbaşkanı’nın z önünde bulunduğu söylenen listenin ağırlıklı olarak iktidar çevresinden isimlerle dolu olduğu iddiaları belli ki boş değil.
Burada da Bilâl Erdoğan’ın söyleyecekleri olmalı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da “kimsenin korunmayacağı” yolunda bir tavır sergiledi. Bu tavrı, krizin ilerdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde derin bir yıpranmaya yol açacağı kaygıları oluşturduysa, o da “siyaseten” mantıklıdır.
Süreçte İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’ın çıkışı da dikkat çekti. O da İHL – Kartal kökenlidir. Duyarlıdır. Tabii ki “Cumhurbaşkanının yükünü almak”tan yola çıkarak, yaraya neşter niteliğinde şeyler söyledi. Şunlar meselâ:
“Üzgünüz, yorgunuz, dahası kırgınız…..
Yemeyeceğin kadar parayı kazanmak için bu kadar hırsın izahı yok…..
Cumhurbaşkanımızın “yanlış yapana gereği yapılacak” demesi çok önemli…..
Garibanı, dua edeni üzmek, hiçbirimizin haddi değildir…..
Kolundaki saatle, giydiği ceketle, yediği yemekle gündem olma yanlışından kurtulmak zorundayız……
Para hırsından, makam hırsından kurtulmak durumundayız……
Parayı çok seviyorsan ilgili görevlerini bırak bireysel olarak yap. Hem para kazanayım hem devlette olayım hem genel merkezde olayım... Bu olmaz……
Hırsızın suçu var. Ama bekçinin suçu yok mu? Falanca kişi çalmış, çok para almış. Gereği yapılsın. Ama kapıdaki bekçinin, ilgili kurumun, bu sistemi takip etmek zorunda olanın kusuru yok mu?”
Bekçi… Bekçi kim?
Ak Parti’nin Grup başkanvekillerinden Özlem Zengin “Burada örgütlü bir suç var. Listeler açıklansın” çıkışı yaptı Meclis’te… Daha önce “Yaptıklarımızdan utanmıyoruz, hatta gurur duyuyoruz” demişti, bu defa farklı konuştu. İyi bir gelişme…
Ben, bu süreçte en çok İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH)’nin açıklamasını önemsedim. Epeyce bir süredir iktidarla neredeyse bütünleşen “islâmî” STK’lar” içinden ferklı bir ses yükselttiği için.
Eskiden hiç bilmezdik çünkü böyle bir suç yoktu. Fakat bir süredir “halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” suçunu sık sık duyuyoruz. Bu yüzden gözaltılar, tutuklamalar, mahkumiyetler oluyor.
İki gün önce gazeteciler Mustafa Balcı ve Şaban Sevinç aynı suçlamayla tutuklandı,
İsmail saymaz ve Murat Ağırel, “ev hapsi” ile tutuklanmaktan kurtuldular.
İsmail Saymaz’la Hürriyet’te beraber çalışmıştık. Birinci sınıf gazetecidir. İktidar mensuplarından bile dürüstlüğüne güvendikleri için açıklamalarını İsmail Saymaz’a yapanlar oluyor.
Murat Ağırel de araştırmacı haberciliğiyle kamuoyunda tanınan başarılı bir gazeteci.
Fon rezaleti hakkında haberlerinden dolayı soruşturmaya maruz kalmışlar.
SORUŞTURMALAR
TÜSİAD yöneticileri Ömer Arif Aras ve Orhan Turan, ekonomideki sorunları dile getirdikleri için bu suçtan ve yargılamayı etkileme suçundan soruşturmaya maruz kalmışlar, polis eşliğinde sorguya götürülmüşlerdi. Yurt dışına çıkma yasağı konulmuş, sonunda hapis cezası verilerek hükmün açıklanması ertelenmişti.
Mehmet Şimşek, bir açıklama yapabilirdi, susmuştu. AK Partili ekonomist Nihat Zeybekçi “polis eşliğinde ifadeye götürülmesini ben kabul edemem" diyerek tepki göstermişti sadece.
Çorum’da esnaf Murat Kırcı, Mehmet Şimşek’e tepki göstererek “Ya, siftah var mı ben fiş keseceğim?" dediği için soruşturmaya maruz kalmıştı.
Yerli yersiz bu suçtan soruşturmalar açılıyor. En çok gazeteciler hakkında…
Bu suçu TCK’ya koyan kanun çıktığında bu köşede “Neden Sansür yasası?” başlıklı yazımda eleştirmiş, bunun fikir ve ifade hürriyetini bastırmak için kullanılacağını yazmıştım. Öyle de oluyor.
‘GERÇEK’ NEYE GÖRE?
Ceza Kanunumuzda böyle bir suç yoktu… Ekim 2022’de, TCK’nın 217. Maddesina A) fıkrası olarak eklendi. 217/A maddesi şöyle:
“Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.”
Lafzen ‘masum’ görünüyor. Fakat…
Metindeki “halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli” şeklindeki ifadeler sübjektiftir.
“Siftah…” feryadı kamu düzenini mi, ülke güvenliğini mi tehlikeye atmıştı? Yahut TÜSİAD açıklamaları ya da İsmail Saymaz’la Murat Ağırel’in haberleri mi?
Kanun teklifi Komisyonda görüşülürken, uzman olarak dinlenilen Yargıtay Üyesi Hukuk Doktoru İhsan Baştürk, “gerçeğe aykırı bilgi nedir, neye göre kim kim karar verecek” diyerek böyle bir suç tanımının sakıncalarını anlamış ama kimseye dinletememişti.
Çünkü iktidarın amacı “gerçek” değildi, eleştirilerde çekingenlik yaratmaktı.
AYM NE DEMİŞTİ
Böyle sakat bir suç tanımı elbette Anayasa Mahkemesi’ne götürüldü. AYM’de, atamalarla oluşan çoğunluk üyeler, bunu anayasaya uygun buldu, iptal talebi reddedildi. (8 Kasım 2023, K.2023/193)
O zamanki Başkan Prof. Zühtü Arslan dahil 5 üye anayasaya aykırı bularak muhalefet şerhi yazdı. Arslan, 217/A maddesinin “keyfi ve öngörülemez uygulamalara yol açmaya elverişli olan belirsizlikler” içerdiğini belirtti…
Arslan’ın şu sözleri hürriyet felsefesinin özünü vermektedir:
“Tarih boyunca düşünceyi bastıranların en büyük gerekçesi ‘gerçek’ iddiası olmuştur. ‘Hakikat’in sihirli küresine sahip olduğunu düşünenler, kendileri gibi düşünmeyenleri ‘hakikat düşmanı’ veya ‘sapkın’ olmakla suçlayabilmişlerdir…”
Halen üye olan Prof. Yusuf Şevki Hakyemez muhalefet şerhinde şöyle diyordu:
“Sadece ‘gerçeğe aykırı bilgi’ ibaresi bile bu kuralın ifade özgürlüğü açısından belirsiz bir sınırlama getirmekte olduğunu ortaya koyma noktasında yeterli kabul edilebilir… Maddedeki bu ibarelerin hem kişilerin ifade özgürlüğünü hem de başkalarının bilgi ve haber alma özgürlüklerini ne derece olumsuz biçimde etkileyebileceği üzerinde daha dikkatli biçimde düşünülmesini gerektirmektedir.”
Geçen cuma yazımı şu soruyla bitirmiştim: Ne yaparsak biz de Küresel Yenilik İndeksi’nde ilk 10’a, hatta en tepelere tırmanabiliriz? Yenilikçilikte bir İsviçre’ye, bir İsveç’e komşu oluruz? Cevabı bulmak için nasıl bir yol izleyelim?
Gelin kopya çekelim. Dünya Fikrî Mülkiyet Örgütü (WIPO) Küresel İnovasyon İndeksi’ni (GII) nasıl ölçüyor? Buna bakalım ve “Nasıl daha yenilikçi oluruz?” yerine daha somut bir soruyu, “Bu indekste nasıl daha yüksek puan alırız?” sorusunu soralım.
Örgüt, bir ülkede inovasyonun bileşenlerine bakıyor. Sonra bu bileşenlerin de bileşenlerine… Hani bir sonucun sebeplerini bulmak için yapılan İşikava analizi gibi. Diğer adıyla kılçık analizi… Kalite çalışmalarının aletlerinden biri olan bu analizden birkaç defa bahsetmişim. İsmimle “Sebep-sonuç, sebep-sonuç” başlığını ararsanız yazılardan birini ve kılçık diyagramını bulursunuz. (Veya şu bağlantıyı tıklayın: https://KararSS )
İNDEKSLER NASIL?
Aslında uluslararası alanda yapılıp adından bahsedilen birçok ölçüm ve indeks bu metotla elde ediliyor. Hukuk Hâkimiyeti İndeksi, Demokrasi İndeksi, Yolsuzluk İndeksi ve diğerleri… Mesela Hukuk Hâkimiyeti İndeksi’nin Hükümetin Gücüne Sınırlamalar, Yolsuzluk, Hükümette Açıklık vb. gibi sekiz boyutu var. Bunların her birinin de alt boyutları. Mesela Hükümet Gücünün Sınırlanması’nın alt boyutları şöyle: Yasama denetimi, Yargı denetimi, Bağımsız denetim kurumları, Medya ve sivil toplumun gözetimi, İktidar değişiminin hukuka uygunluğu. Sonucun sebepleri ve sebeplerin de sebepleri…
İnovasyon için kılçık nasıl kurulmuş? Yeniliğin belirtilerini iki ana sütuna ayırmışlar: Yeniliğin Girdileri ve Yeniliğin Çıktıları. Yeniliğin Girdileri, beş alt sebebe ayrılmış, Çıktılar da iki… Bu toplam yedi alt sebebin her birinin de alt sebepleri var (https://bit.ly/wii-indeks ). Konu hayati. Her birini tek tek sayacağım.
(Tablonun Türkçesi’ni hazırlayan Mecnun Uslu’ya teşekkürler.)
YENİLİĞİN SÜRÜCÜLERİ
Yeniliğin Girdileri sütununun alt sebepleri ve onların da alt sebepleri şöyle:
l Kurumlar: Siyasi ortam, Düzenleyici kurallar, İş ortamı
l İnsan Sermayesi ve Araştırma: Eğitim, Yükseköğrenim, Araştırma-Geliştirme
l Altyapı: Enformasyon ve İletişim Teknolojileri (ICT), Genel Altyapı, Ekolojik Sürdürülebilirlik
l Piyasanın Olgunluğu: Kredi, Yatırım, Ticaret, Çeşitlilik- Piyasanın Genişliği
l İş Hayatının Olgunluğu: Bilgi İşçileri, İnovasyon Bağlantıları, Bilginin Özümsenmesi
Yeniliğin Çıktıları sütununda iki alt sebep ve o ikisinin de alt sebepleri sayılmış:
l Bilgi ve Teknoloji Çıktıları: Yaratılan Bilgi, Bilginin Etkisi, Bilginin Yaygınlığı
l Yaratıcılık çıktıları: Maddi Olmayan Varlıklar, Yaratıcı Mal ve Hizmetler, Çevrim içi Yaratıcılık
WIPO’nun ülkelerin yenilikçiliklerini arttırma gibi bir hedefi yok. Bu sebepler, göstergeler demetini doğru bir ölçüm yapabilmek için kullanıyor. Her alt başlığa tecrübeye dayanan bir ağırlık veriyor. İki ana sütunu eşit ağırlıkta alıyormuş. Bulduğu rakamlardan epey emin ki sonuçları üç haneli veriyor. İsviçre 66,7, Türkiye 37,5 gibi. Üç haneli sonuç vermek, “Binde bir hata yapabilirim” beyanı demektir.
NASIL VE NASIL DEĞİL
Bu sebepler yumağını alıcı gözle bir tarayınız. Bir kısmı çıktı. Göstergeler. Bunlara fazla bir müdahale imkânınız yok. Ama insan sermayesi gibi öyle bileşenler var ki bunlar iktidarların baş görevleri arasında.” Yenilikçiliği, dolayısıyla refahı ve kalkınmayı nasıl desteklerim?” sorusunun cevabı yukarıdaki listede. Bir ülkenin yenilikçiliğini, refah ve kalkınmasını nasıl sabote ederim sorusunun cevabı da…
CUMARTESİ YAZILARI
Seçim sandığı bugün tanıştığımız bir nesne değil. 1876’dan beri parlamentomuz var ve milli iradeyi temsil edecek kadroları belirlemek üzere -bazı fasılalarla da olsa- o tarihten bu yana seçim yapıyoruz. Hatta mahalli idare seçimlerindeki tecrübemizin geçmişi 1840’lara kadar gidiyor. Tanzimat’tan hemen sonra köylerde ihtiyar heyetleri, şehirlerde belediye meclisleri halkın oyuyla belirlenmeye başlamıştı.
Demek ki kabaca iki asra yakın bir süredir tanışıyoruz seçim sandığıyla. Üstelik bahsettiğimiz seçimler bugün bazı Asya ve Afrika ülkelerinde gördüklerimiz gibi “göstermelik türden” seçimler de sayılmazdı.
Çok partili demokratik sisteme ise kimilerinin sandığı gibi 1946’da değil, daha 1908’de geçmiştik. Bu tarihten itibaren seçimden hiç vazgeçmedik. Bazıları bu dönemde gerçekleştirilen seçimlerin adil olmadığını, çünkü en örgütlü parti olan İttihat ve Terakki’nin baskısıyla seçmenin manipüle edildiğini ileri sürerler. Kısmen doğru olmakla birlikte anakronik bir yorum bu. Söz konusu dönemde memleketteki demokratik kültür bugünkü İskandinav ülkeleri seviyesinde olmasa da savaş sırasında yapılan seçimler bile krize yol açmadan gerçekleştirildi.
Fakat hepsinden daha önemlisi şu: Seçim sandığı ve anayasa Namık Kemal ve arkadaşlarının oluşturduğu Yeni Osmanlılar hareketinden itibaren Türk aydınlarının adeta kutsallaştırdığı kurumlar olmuştur. 1908 sonrasının siyasi atmosferinde iktidarın meşruiyetini daima anayasaya ve meclis iradesine dayandırma ihtiyacı duyması önemsiz bir detay olmasa gerektir. Demokratik idareyle çok geç tanışmış olmasına rağmen az çok seçim kültürü olan bir ülkeden söz ediyoruz ayrıca.
Seçim kültürümüz bakımından renkli ve ilginç bir konu “Sandık Alayı” törenleridir. 1908’den 1943’e kadar süren bu geleneğe göre, oy verme işlemi tamamlandıktan sonra sandıklar, yerine göre bir kağnıya veya kamyona konulup çiçeklerle süsleniyordu. Seçim sandıkları, Prof. Mehmet Ö. Alkan’ın aktardığına göre, aralarında esnaf cemiyetlerinin temsilcileri ve milli kıyafetler giymiş okul çocukları da bulunan büyük bir kalabalık eşliğinde vilayete götürülürdü.
Osmanlı-Türk elitlerinin siyasi temsil hassasiyetini en net biçimde Kurtuluş Savaşı hengamında gözlemliyoruz. Cihan Harbi’nin ardından başlayan düşman işgallerine karşı ülkenin dört bir yanında düzenlenen direniş hareketleri “yerel kongreler” aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Kuvayı milliye örgütlenmeleri “milli iradenin temsili” düşüncesine dayandırılmıştır. Mustafa Kemal de Kurtuluş Savaşını yerel kongrelerden çıkarttığı kararlar doğrultusunda adım adım hazırlamış ve nihayet milli kuvvetleri kendi liderliği altındaki tek merkeze bağlamıştı.
Ancak unutulmaması gerekir ki Kurtuluş Savaşı’nın meşruiyet zemini ve yönetim merkezi Meclis’ti. Atatürk de Meclisin onaylamadığı hiçbir şeyi yapmamıştır. Şu da var ki Ankara’da 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin üyelerinin çoğu 1919’daki seçimde belirlenen son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin üyeleridir ve 1923’e kadar görev yapmışlardır.
Bu noktada Mebusan Meclisi’nin belirlendiği seçimlerin tek dereceli mi, iki dereceli mi olduğu, sandık güvenliğinin Avrupa standartlarında olup olmadığını vs. tartışmanın yeri olmadığı açık. Bugün için bile dikkat çekici olan taraf, Türk siyasi elitlerinin seçim ve siyasi temsil konusundaki hassasiyetlerinin hiçbir şart altında zayıflamamış olması.
Fon soygununun yatırımcılar açısından iki yönü var: Parası fonlarda kalan 456 bine yakın kişi bir yanda, diğer yanda son 15-16 günde fondan çıkmayı başaran sayısı belirsiz insan.
Başından beri fonların tasfiyesinde kaynak olarak kullanılmak üzere, bu fonlarda fahiş kazanç elde etmiş kişilerden belirli bir miktarın fon tasfiye hesaplarına ödenmesi öneriliyor.
Buna İngilizcede “Clawback” adı veriliyor. Pek çok bakımdan makul bir öneri bu. ABD’de Madoff tasfiyeleri sırasında bu yöntem uygulandı, geriye dönük olarak elde edilen fahiş kazançlar geri alındı.
Kabul edelim ki, “makul kazanç”ın ne kadar olduğunu belirleyecek tek bir somut ölçüt yok; bu ölçüt ister istemez biraz siyasetin yürüteceği tartışma sonunda belirlenecek. Çünkü bu paraları almak bugün yapılmaya çalışıldığı gibi ileride dava açma tehdidiyle insanları “gönüllü” olmaya zorlayarak yapılmaz. Bana soracak olursanız özel yasal düzenleme gerekir. Bugünlerde Meclis’e sunulacak olan bu fon tasfiye yasasına bu konuda düzenleme eklemek gerekir.
Ben bunları söylüyorum ama Adalet Bakanı Akın Gürlek, Sabah gazetesine bir demeç vermiş ve demecinde kendince belirlediği bir ölçüte dayanarak rakamlar da veriyor.
Bakan Gürlek, fonlardan 100 milyon liranın üzerinde kazanç elde ettiğini söylediği 141 gerçek kişi ile 73 tüzel kişiden (toplam 214) söz ediyor. Bakanın verdiği bilgiye göre bu 141 gerçek kişi ile 73 tüzel kişinin fonlardan elde ettiği 100 milyon liranın üzerindeki kazanç toplamı 187 milyar 653 milyon lira gibi dudak uçuklatıcı bir rakam.
Bakan Gürlek, 141 gerçek kişinin fon kazancını 100 milyar 676 milyon lira; 73 tüzel kişiliğin kazancını ise 86 milyar 977 milyon lira olarak söylüyor.
İşte iki gündür siyasette tartışılan ve isim isim, rakam takam açıklanması istenen liste de bu anladığım kadarıyla.
Şimdi biraz geriye gideceğim, 28 Ağustos tarihine döneceğim. Bu tarih önemli, çünkü o gün Sermaye Piyasası Kurulu fonlarla ilgili kural değişikliği getiren mevzuatını ilan edip yürürlüğe soktu.
Biraz okuma yazması olan, biraz piyasada ne kadar riskli bir kumar oynandığının farkında olan ve bu kumarın farkında olmasına rağmen yüksek kazanç elde etmek için riskli bir oyun içinde olan her yatırımcı, bu mevzuat değişikliğini görünce fon oyununun sona erdiğini anlamalıydı.
Nitekim çok sayıda insan bunu gördü ve ertesi sabahtan başlayarak fonlarda ciddi bir kanama başladı. Fonlar, özellikle yüksek riskli fonlar bu paraları ödemek için varlık satışına yönelince fon değerlerinde hızlı bir erime oldu. Erimenin boyutu Gedik Yatırım’ın daha önce burada sözünü ettiğim araştırmasında rakamlara da yansıyor.
Bugün tasfiyeye konu olan fonların toplam değeri 31 Ağustosta 1 trilyon 470 milyar liraydı; henüz tasfiye kararının alınmadığı 15 Eylülde 1 trilyon 169 milyara düşmüş, toplam 301 milyar lira değer kaybetmişti. Bu değer kaybının başlıca sebebi fonlarda yaşanan çıkış ve o çıkışı karşılamak üzere yapılan varlık satışlarıydı.
17 Eylül günü, fonlar tasfiyeye girdiğinde toplam değer daha da hızla erimiş, 836 milyara düşmüştü. Gedik Yatırım, 30 Eylül itibarıyla bu fonların toplam değerini 756 milyar lira olarak hesaplamıştı. Yani tasfiye sonrası da değer düşüyordu.
Şimdi, 15 Eylül ile 17 Eylül arasındaki tam iki iş günü bile olmayan 1,5 işlem gününde fonların değerinde tam 333 milyarlık bir eksilme var. Bu eksilme paniğin büyüklüğünü gösteriyor.
Ama dediğim gibi bu eksilen değeri sadece fondan çıkan para olarak görmemek gerekir. Para çıkıyor, o çıkış yüzünden varlık satılıyor, bu da fonun toplam değerini düşürüyor.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, 141 özel kişi ile 73 tüzel kişiliğin tamamının “Fonların batacağını önceden haber alıp çıkanlar” olarak görüyor. Bu herkes için geçerli olamaz; mutlaka çıkanlar içinde içeriden bilgi alanlar da vardır ama başta da dediğim gibi içeriden bilgiye ihtiyaç yoktu, tedbirli yatırımcı zaten 28 Ağustosta bu oyunun sona erdiğini görürdü. Ben çıkanların çoğunun oyunun bittiğini anlayıp çıktığını düşünüyorum.
Yaşadığımız son gelişme yozluk ve yolsuzluk. Merkezinde iktidara yakın isimler, kuruluşlar var. Özetle, ülkenin hukuk kurumlarından sonra piyasa kurumlarına da güven sarsılıyor.
Diğer iktidar marifetleri malum.
Basının içi boşaltıldı ve bir gazeteci nesli, patronajı tasfiye edildi. Bugün hâkim basını iktidar ve adamları yönetiyor. Sosyal medyadaki alternatif arayışlar yok ediliyor, kanallar kapatılıyor. Muhalif gazeteciler, yalan haber yapmak ve eleştiriyi hakaret olarak tanımlamak vasıtasıyla susturuluyor, tutuklanıyor.
Oklar topluma da yönelik. Eleştiri kimin haddine? Siyaset sadece parlamentoda yapılan bir faaliyet olarak algılanıyor. Sivil toplum örgütleri yok oldu. Sosyal medya takip altında. Sert bir eleştiri, itiraz gözaltına alınmakla sonuçlanabiliyor.
Siyasi alan malum. Siyasi iktidarın şubesi hâline gelmiş adliye vasıtasıyla iktidar, muhalif muhtemel cumhurbaşkanı adaylarını siyasetten iğdiş ediyor. Ana muhalefet partisini boğdu, parçaladı, böldü, buna devam ediyor.
Siyasi etik darmadağın. İmamoğlu’nun tutuklanmasından bu yana CHP’den AK Parti’ye geçen belediye başkanı sayısı 34. İki de başkanvekilini eklersek etti 36. DEM’in kazandığı 10 büyükşehir veya il belediyesinin 6’sını kayyumlar, yani devlet-AK Parti yönetiyor. Dört de kayyumun yönettiği DEM’li ilçe belediyesi var. Siyasi ahlak kelimesini dilinden düşürmemiş adamlar bunu yaparken, aynı kelimeyi yücelten, partisinin adına veren iktidar, güçlüye doğru koşmakta hiç beis görmüyor, ilke aramıyor.
Kuvvetler birliği düzeni ülkenin elindeki üç buçuk demokratik kurumu yok etti. Kritik yerlerdeki mahkeme heyetleri ve savcıların çoğu sadakat kurallarına göre seçiliyor. İstenmeyen kararlar alan mahkeme heyetleri dağıtılıyor. Alt mahkemeler, iktidarın isteğine aykırıysa üst mahkeme kararlarını tanımıyor. AİHM kararları uygulanmıyor, düzene eleştiri getiren AB mensupları Cumhurbaşkanı danışmanları tarafından “emperyalist” ilan ediliyor.
Demokrasi bakımından oksijensiz bir toplumuz artık.
Geleneksel, muhalif hataya düşerek bunları yapan bir iktidar toplumdan nasıl oy alabiliyor, sorusunu sormayalım.
Asıl soru şudur: İktidarın söylemi, siyaseti, stratejisi, toplumsal yapının hangi unsurları ile buluşuyor? Buluşuyor ki desteğini en azından kamuoyu araştırmalarında devam ettirebiliyor.
Asıl sorun da odur ki bu sorunun sorulmasını, verilecek yanıtlar üzerinden muhalefetin açıklarına işaret edilmesini muhalif kesim hiç sevmiyor. Dolayısıyla böyle bir soruyu aklının ucundan bile geçirmiyor. Onlara göre iktidarın hâlâ oy almasını sağlayan hususlar baskı, hileler, kural ve kanun ihlalleri…
Evet, ortada otoriterleşen, ekonomik olarak başarısız, kibir etrafında kurulmuş bir tek adam sisteminin kurucuları nasıl oluyor da hâlâ Türkiye’nin önemli partisi olmayı sürdürebiliyor? Bunları pozitivizm meşrep akla gelen bildik nedensellik ilişkileri ile izah etmek de her zaman kolay değil.
Görülmek istenmeyen şu: İktidarın kendine has alanı var. İktidar bir hikâye anlatıyor topluma ve bu hikâyenin gelecekle, gelecekteki refahla, mutlulukla, bağımsızlıkla bir ilgisi var. Siyaset algısını güç-başarı-büyüme fikri üzerine oturtuyor. İstikameti bireysel olmaktan çok kimliksel, ulusal, ama ulus anlamında kimliksel bir söylem geliştiriyor.
Bunlar sadece ülkenin ortalama muhafazakâr ve ortalama milliyetçi değerleriyle kesişmekle kalmıyor, dünya siyaseti bunları besleyecek, otoriter düzenlere yer açacak, onlara ihtiyaç duyacak bir istikamette ilerliyor.
Muhalefet bu iklimi görmezse, bu iklim altında geliştirilen politikalar sahasına el atmazsa, Türkiye’nin önümüzdeki seçimlerde Erdoğan’ın umduğu ve altını çizdiği yeni Türkiye’ye, özetle otoriter, tek adama endeksli, tek parti zihniyetine doğru evrileceğinden korkarım.
Yanılmaktan elbet çok mutlu olurum.
Ama türlü krizlere rağmen gidişat böyle değil.
Yakın tarihli bir fotoğrafta Teracı Erdin Özel, Fatma Betül Sayan Kaya’nın yanı başında otururken görülüyordu. AK Parti İstanbul İl Başkanlığındaki bir etkinlikte çekilmiş, FBSK kendi Instagram hesabında paylaşmıştı.
Karar’daki yazısıyla Yıldıray Oğur ortaya çıkardı. Oğur hemen ertesinde fotoğrafın Instagram’dan uçurulduğunu da yazdı.
Şu da dün Hürriyet’teki bir haberin spotundan:
“AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik hakkında yanıltıcı açıklamalar yaptıkları belirlenen Şaban Sevinç ile Mustafa Balcı gözaltına alındı.”
Ne açıklamışlar diye merakla her iki gazetecinin X paylaşımlarına baktım ama bir fotoğraftan ve fotoğrafı anlatan notlardan başka bir şey bulamadım.
Balcı sadece fotoğrafı ve iddiayı açıklıyordu. Şöyleydi:
“AKP Sözcüsü Ömer Çelik, 22 Ağustos’ta Bodrum’da Limak Filarmoni Orkestrası’nın konserine katıldı.
Bir sıra arkasında ise Özgür Özel’in kısa süre önce Çelik ile tatile gittiğini iddia ettiği ve 20 milyar TL ile yurt dışına kaçtığı öne sürülen Osman Arıkan Nacar bulunuyor.”
Sevinç ise “çok önemli bir fotoğraf” notuyla bunu yeniden göndermişti, o kadar.
Gözaltı ve soruşturma nedenleri gerçekten bu muydu? İnanmakta zorlandım. İktidara yardımcı bir gazetede okumasam inanmazdım da.
Ne bileyim; kıvrak zekâlı ak gençlerin, cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet adayını teröristlerle oynattığı sahte bir video klip izletilmiş milletiz biz.
Şimdi bu fotoğrafa tepkinin dozu ve şekli bana fazla gibi geldi. Aşırı ve orantısız.
Üstelik muhataplarından fotoğrafa bir yalanlama görmedik. Kurgu mu, montaj mı? Konser mi gerçek değil, katılanlarla ilgili bilgi ve iddialar mı?
Nasıl halkı yanıltıcı bilgiyi yaymak oluyor, nesi dezenformasyon?
Hem aynı fotoğrafta yer almak, başka bağları kurulamıyorsa vurgun ortaklığını göstermez. Tanışıklık tek başına suç değil, cürmün şahsiliği esastır.
Nacar’ın 20 milyar değil de 81 milyon lira kazandığı, gönüllü iade hesabına da yatırdığı sızdırıldı dün. Tabii eğer doğruysa iddianın rakam kısmını düzeltirsiniz. Avukatı daha önce 20 milyar lira ve haksız kazanç, vurgun iddiasını yalanlayıp gerisine değinmemişti. Devlet sırrı mı, saklansın.
İftira ve toptan siyasi karalamaya geçit vermemenin yolu budur.
Bir fotoğraf için iki gazetecinin gözaltına alındıklarına ben hâlâ şüpheyle yaklaşırken dün bir fotoğraf krizi daha patlamasın mı!
Halk TV’den gazeteci Bahadır Özgür X’te duyurdu. “Tezmen Nijerya’da ne arıyor, diye yazdım; bakan ve bürokratların fotoğrafı aniden uçtu” diyordu.
Gösterilen dikkat ve hassasiyete fotoğraf alarmı mı, dersiniz; fotoğraf paniği mi...
Aynı sensör, vurguncular etrafta dolaşıp albümlere girerken çalışmamış, şimdi pürtelaş fotoğrafları sildiriyor.
Temizlik teyakkuzundan anlaşılması gereken bu değildi.
Fotoğrafları kaldırınca sorun kalmıyor mu? Görüntü yoksa izah sorumluluğu yok mu?
Erkin Koray, aşkını süpüren çöpçülere çaresizlik ve telâş içinde söyleniyordu ya...
İşte onun Çöpçüler şarkısını fonzede ağzına uyarlayınca bakın, nasıl geliyor kulağa:
‘Fondan yana şansım yok, paramı kaybetmişim, sordum sordum bulan yok, dün gece çok aradım, aradım bulamadım, kör olası vurguncular paramı süpürmüş de fotoğrafları unutmuşlar’...
Vurguncular ve ortaklarıyla ilgili doğru bilgiler iktidarın elinde, açıklamıyor. Arayıp bulmayı muhalefet ve gazetecilere bırakıyorlar. Bulmaya çalışırken ezkaza yanlış kapı çalarlarsa da canlarına okunuyor.
Ne bu şimdi? ‘Uzak durun yaklaşmayın, sobelenirseniz yakarım’ saklambacı mı?
Saadet fonu vurguncularıyla hesaplaşma işi, ‘bul karayı al parayı’ kumarına döndü.
Ama siz onu bir de mağdurlara sorun, paralarını kaptırırken oyun oynamıyorlardı.
Meclis’te araştırma komisyonu da kurdurulmuyor.
Kamu kaynaklarıyla devlet güç ve nüfuzunu kim kullanıyorsa millet, parasının hesabını ondan soracak, başka kimden?
Fakat onca muhafazakâr STK arasından sadece biri bunu diyebildi. O da Akıncılar Derneği son genel başkanı Mehmet Güney’in İnsan ve Medeniyet Hareketi.
From the publisher's feed