
Sign up to save your podcasts
Or


Türkiye’de gündem son zamanlarda çok hızlı değişiyor ama Erenköy Cemaati’nin bildirisi kaç gündür tartışılmaya devam ediyor. Bunun dikkate alınması lazım. Bir kırılma noktasını, bir kırılma anını veya suyu taşıran bir son damlayı gözlemliyoruz belki de. Ancak iktidarın dumanlı zirvelerinden bu manzaranın görüldüğünü, anlaşıldığını, fark edildiğini söyleyebilecek durumda değiliz.
Erenköy Cemaati, aslına bakarsanız, AK Parti’ye ve Erdoğan’a desteğini başından bugüne kadar “her şart altında” sürdürdü. Hiçbir yanlışa itiraz etmedi. Yanlışa yanlış demeye kalkışan mensuplarını da susturdu, susturamadıklarını aforoz edip bünyesinden uzaklaştırdı. Benzer dini cemaatlerin çoğu gibi…
Ne var ki gelinen noktada artık böyle bir yapı bile ülkedeki çürüme görüntüsü karşısında suskunluğunu bozmak zorunda kaldı. Toplum genelindeki ve kendi tabanındaki giderek büyüyen tepkilerin zorlamasıyla olsa gerek, dikkat çekici bir “uyarı bildirisi” yayımladı cemaat. “Böyle gitmez” ikazında bulundu mevcut iktidara.
Zaten iktidar partisi içinden de bu türden bazı uyarılar özellikle son fon soygunu vesilesiyle dile getiriliyor artık. Tek tük de olsa “Nereye gidiyoruz” diyenler çıkıyor. Özeleştiri çağrıları bile yapılıyor. Çünkü fon soygunu bardağı taşıran son damla olmuş görünüyor.
Erenköy Cemaatinin bildirisi hem kendi sosyal muhitinin hem de AK Parti tabanının hissiyatını yansıtan bir metin. Gördüğüm kadarıyla hem AK Parti kademelerinde görev yapanlar arasında hem de bu partiyi destekleyen insanlar içinde geniş çoğunluk burada ortaya konulan tespitlere katılıyorlar.
Asıl önemlisi, bu olumsuzluklara yönelik -üstü kapalı da olsa- eleştirilerin dile getirilmiş olmasından rahatsızlık değil, memnuniyet duyuyorlar. İktidar partisinin çekirdek tabanını oluşturan mütedeyyin/muhafazakar camianın çok büyük kesimi ülkedeki çürümeden şikayetçi artık.
Bu yönde şikâyetler hep vardı. Sağda solda her zaman konuşuluyordu bunlar. Gelgelelim, problemin adının konulması ve özellikle de bunun açık açık dile getirilmesi yeni bir durum.
Herhalde bu yeni durumu da şimdiye kadar haksızlıklar, hukuksuzluklar, suistimaller ve her cinsten bütün yanlışlar karşısında yıkılmaz bir kale gibi duran camianın tahammül sınırının artık yıkılmış olmasıyla açıklamak gerekiyor.
Şikayete konu olan yozlaşma manzarası bugün ortaya çıkmış değil ne de olsa.
Dolayısıyla başını ellerinin arasına alıp düşünmesi gerekiyor birilerinin…
Ne var ki varlık sebepleri iktidara yönelik eleştirileri susturmak olan profesyoneller görevlerinin başına koştular hemen. Erenköy Cemaatinin çıkışı hakkında akla hayale gelmeyecek komplo teorileri ortaya atılıp karalama kampanyası başlatıldı.
Yani, başından bu yana AK Parti iktidarını hiç soru sormadan desteklemiş ve neredeyse iktidarla bütünleşmiş bir yapı bile sırf kendi yoldaşlarına “Dikkat edelim. Yanlışlar işler yapılıyor” uyarısında bulunduğu için düşman olarak damgalanmış bulunuyor.
Bu bir alışkanlık. Daha doğrusu, otomatik bir refleks. Başka türlü bir reaksiyon verme opsiyonu yüklü değil makinada. Hata, yanlış, eleştiri gibi kelimeler gördüğünde kendiliğinden harekete geçiyor. Belirlediği hedefi ortadan kaldırmak üzere saldırıyor hiç düşünmeden.
Oysa hiç kimsenin bilmediği bir şey değil ki söylenenler. Konuşanı susturunca ne değişecek? Ya da konuşanı karalayınca bahsedilen problem ortadan mı kalkacak?
Konuşanlar iktidarın bir sırrını ifşa etmiyorlar ki susturulmaları icap etsin…
Tam aksine belli bir riski de göze alarak uyarıda bulunuyorlar. Bu yanlışlar düzelmezse kaybedersiniz diyorlar. Daha doğrusu, böyle giderse hep beraber kaybederiz diyorlar.
İktidarın muhafız takımı ise bu kadar içeriden, bu kadar dostça, bu kadar iyi niyetle yapılan uyarıyı bile “düşmanlık” olarak kodlayıp saldırıya geçiyor. Hizmet ettiği yapının karşısındaki cepheyi daha da genişletmekten çekinmeden… Bu işin nereye varacağını düşünme zahmetine de katlanmadan…
Tuhaf ki ne tuhaf!
Ne kadar konuşulsa az geleceği ve yetmeyeceği baştan belliydi, nitekim öyle oldu. Bir aya yaklaşıyor sis bulutları dağılmadı, daha da yoğunlaştı.
Fon vurgununda cevapsız sorular giderek büyüyor. Böyle olduğunu sadece toplum değil uluslararası endeks sağlayıcısı MSCI, Türk hisse senetlerine ilişkin belirli endeks değişikliklerini derhal geçerli olmak üzere süresiz dondurduğunu açıkladı. Yani en büyük cezadan bir önceki uyarıyı yaptı. Cevapsız soru güveni sarsıyor, güven olmayınca da para ürküyor. Vurgunun maliyeti de böyle, büyüdükçe büyüyor.
Sadece cevapsız sorular değil aynı anda üç eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı’ndan ikisi fon, biri de başka finansal suçlardan dolayı hapiste ya da soruşturma altında bulunuyor. Merkez Bankası Başkan Yardımcıları… Tablonun vahametini ve ülkenin yönetiminde büyük problemler olduğunu anlatmanın daha ötesi var mı?
Peki aynı anda başka kim hapiste ve şu sıralarda savunma veriyor? Ülkeyi daha iyi yönetme iddiasını çok önceden ilan eden birisi; Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu. O’nun hakkında sadece İBB değil, sayısız iddia ve dava var. Galiba en son yedi davası vardı, bir de savunma yaparken soruşturma açıldı, oluyor sekiz. İmamoğlu ve arkadaşlarını hapiste tutan ithamların sahiplerinin neredeyse tamamına yakını iddialarını geri çekti. Ortada belge ve para yok ama kimin umurumda? Üstelik savunmasında hepsi belgeli inanılmaz yolsuzluk ve rant iddiaları açıklıyor. Dönüp de bakan yok.
Dünya seneler sonra pandemide hatırladığı enflasyonu kısa sürede yeniden unutmaya başlarken Türkiye, hala yüzde 30 enflasyona ulaşmayı başarı kabul eden bir ülke… Ekonomisini yoluna sokamıyor. Hayat pahalı ve ücretliler için problemler her geçen gün derinleşiyor. Dışarıdan yatırım ve sermaye alamıyor ve küresel rekabette giderek geriliyor.
Bu ortamda nasıl bir yönetim olmasını beklersiniz? Daha titiz, daha disiplinli ve daha hassas bir yönetim; özellikle de ekonomi yönetimi. Yani parayı sıkı takip eden, hırsızlığı, yolsuzluğu ve vurgunu kaynağında yakalayan bir göz olduğunu varsayarsınız. Yolsuzluğa ve vurguna karşı sıfır tolerans olduğunu düşünürsünüz.
Öyle değilmiş… Bir sabah uyandık ve aylardır, hatta senelerdir akıl almaz rakamlara ulaşan hisse ve fon vurgununu gördük. Görmeye de devam ediyoruz. Karşımıza, siyasetten bürokrasiye, iş dünyasından sıradan insanlara kadar uzanan bir ağ çıkıyor. Dahası çözüldükçe karmaşıklaşıyor, karmaşa artıkça şüphe ve endişe yayılıyor.
En az 20 milyar Dolar’lık bir vurgun. Borsa kayıplarıyla da birkaç kat daha büyüyen bir vakum. Bilenler susmuş, sorumlular harekete geçmemiş ve kamu otoritesinin eli kolu bağlı beklediği alanda vurgun almış başını gitmiş. En küçük para hareketinin veya sıradan bir borsa hareketinin bile anında tespit edilebildiği düzende olmuş bunlar.
Türkiye enflasyonla mücadele ederken ve hayat pahalılığına karşı vatandaşından sabır isterken oluyor bunlar. Ve kimbilir en çok denetime açık finans sektöründe, herkesin gözü önünde bunlar olabiliyorsa aynı anda diğer alanlarda neler oluyor?
Böyle bir ortamda ülke için en gerekli şey eksiksiz siyasi rekabettir ama gelin görün ki bu da cezaevi duvarlarıyla çevrili… Yolunda gitmeyen işler için daha fazla ve farklı fikir ve bu fikirlerin üreteceği siyasi denetim gerekir. Gerekir demek az; ülkenin çıkış yolu bulabilmesi için adil siyasi rekabet şarttır. Eğer adil ve eşit bir siyasi yarış olmazsa, mevcut durumun çözülmek şöyle dursun daha da kötüleşeceği aşikardır. Sadece ekonomi değil sadece yolsuzlukla mücadele değil, sadece fon vurgununa hak ettiği muameleyi göstermek için değil, dış politikadan eğitime, sanayiden hukuka kadar bütün alanlarda ayağa kalkabilmek için eşit siyasi yarış yegane çıkış yoludur. Gayrısı bugünkü manzaradır.
2028 seçimlerini yorumlarken son 25 yılda erken seçim yapılıp yapılmayacağını, yapılacaksa da tarihini, e-muhtıra sonrasını istisna sayarsak, büyük oranda belirleyen ismin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli olduğunu akıldan çıkarmamak gerek. Mevcut parametrelere bakarak bir projeksiyon yapmak mümkün. Ama değerlendirmelerin sonuna değil başına bu notu koymak önemli.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum daha önce gelecek seçimler için 2017’deki sistem değişikliği referandumunun yıldönümü olarak 16 Nisan 2028 tarihini telaffuz etmişti. Çankaya Köşkü’nde gazetecilerle son toplantısında ise “Seçimlere yaklaşık 18 ay civarında kaldı. 2028 seçimlerinin Mart ya da Nisan’da olabileceği artık büyük ölçüde netleşmiş durumda.” ifadesini kullandı. Aslında bu öngörü sandık senaryolarına dönük bir sorudan ziyade yeni anayasa ihtimaline dair bir açıklama içinde geçiyor.
Uçum’un PKK’nın silah bırakması ve diğer siyasi konulardaki daha önceki sözleri de hatırlandığında seçime dair öngörüde bulunurken son tespitlerini dikkate almak gerektiği aşikâr. Kendisinin sözlerinin pratikteki karşılığından önce açıklamayı yapanın ve içeriğinin siyasi yönünün altını çizmek gerek. Uçum daha önce milletvekilliği yapmış bir isim. Ancak seçim tarihi başta olmak üzere siyasi süreçlere dair karar mekanizmalarının görünür yapısında yok. Ne Meclis’e ne de seçmene karşı sorumlu. Ancak diğer partilerde genel başkanların ya da diğer yetkili isimlerinin konuştuğu bir meselede AK Parti’nin durduğu yeri Cumhurbaşkanı Başdanışmanı açıklıyor.
Bu pratik yeni değil. PKK’nın silah bırakmasından, seçim tarihine, yargı süreçlerinden ekonomik operasyonlara kadar açıklamalar AK Parti grup başkanvekilleri ya da genel başkanları tarafından değil atanmış görevliler tarafından gerçekleştiriliyor. Fon krizinde olduğu gibi mesele dönüp dolaşıp bürokratlara geliyor. Siyasilerin adı ne kadar işin içine karışsa da işin başında da sonunda da yol bürokratlara çıkıyor. Bürokratik vesayet siyasetin alanını daraltıyor. Politikacılara bürokratların dediklerini, yapıp ettiklerini ya da etmediklerini yorumlamak kalıyor.
Erdoğan’ın siyaseti sadece kendine münhasır bir alan olarak tarif etmesi ile AK Parti Ankara haritasında görünmez bir aktöre dönüşüyor. Siyasi aktörler günlük polemikler çerçevesinde kalırken oyun kurucu açıklamaları bakanlar ya da bürokratlar yapıyor. “Başkanlık sisteminin mantığı, doğası bu” denebilir. Ama Cumhurbaşkanı’nın aynı zamanda parti genel başkanı olduğu bir yapıda yasamayla yürütme, parti ile devlet ayrımını bu kadar kolay yapmak pek mümkün değil. Nitekim MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin gelecek seçimleri tarif ederken ilan ettiği “Cumhurbaşkanlığında Erdoğan, yasamada MHP” formülü AK Parti’nin her geçen gün daha da kaybolduğunun net bir şekilde ifadesi oldu.
Uçum’un açıklamalarına dönersek, fiilen sandık takvimi 18 aydan geriye saymaya başlamış durumda. Türkiye’de gerçek bir seçimin olup olmayacağını sorgulamak için elde yeterince veri var. Ancak eğer seçimler iktidarı değiştirme anlamını kaybetmiş olsaydı Ekrem İmamoğlu’ndan Selahattin Demirtaş’a kadar onlarca siyasetçi demir parmaklıklar ardında olmazdı. İçinden geçilen durum aslında iktidarın seçimleri ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor.
Belediyelerde yaşanan başkanlık değişimleri vatandaşlar oy kullansa da sonucun değişmeyeceğinin, aslında seçme hakkının fiilen askıya alındığının bir işareti. Ancak aynısını Cumhurbaşkanlığı seçimi için söylemek mümkün değil. Türk tipi başkanlık pratiğine göre yasama, yürütme ve yargıyı tek elden kontrol edebilen bir ağırlık merkezi olarak Cumhurbaşkanlığı seçimi aslında tüm sandıkların, elemelerin, atamaların ve düzenlemelerin anası haline geldi.
Tele1’e casusluk, Halk TV’ye mali suçlamalarla kayyum atandı.
T24, LGBT propagandasından erişime kapatıldı.
Gazeteciler dezenformasyondan tutuklanıyor.
Sansürle, susturmayla ne alakası var; suçla mücadele edilmesin mi, onu mu istiyorsunuz, diyorlar.
Ona bakarsanız Erdoğan da şiir okuduğu için hapsedilmemiş, Refah Partisi demokrasiye müdahale için kapatılmamış, başörtüsü de kılık kıyafete karışmak için yasaklanmamıştı. Gerekçelerinde öyle yazmıyordu.
Hepsi kanunlara, mahkeme kararlarına dayandırılmıştı. Milli Güvenlik Kurulunun iç tehdit ve düşman tanımlarıyla açıklanıyor, savunuluyorlardı.
İfade ve inanç özgürlüklerine, demokratik siyaset hakkına karşı oldukları yalanlanıyordu sürekli.
Sözüm ona irticayla, halkı düşmanlığa tahrikle, kanunlara karşı gelmekle, şu veya bu suç faaliyetleriyle mücadele içindiler.
Dün mağduru olanlar, bugün aynı gerekçelere, savunmalara sığınıyor; ne garip!
Devir değişti, düzenin sahipleri değişti ama ‘kararda amaç sansür olarak yazmıyorsa sansür sayılmaz’ cinlikleri değişmedi.
Sansür olması için gerekçede öyle yazması gerekiyormuş.
Hem Anayasa’da “basın hürdür, sansür edilemez” hükmü dururken sansürden söz edilemezmiş.
Ona bakarsanız Sultan Abdülhamid döneminde bile sansüre sansür, denmezdi.
Sansür heyetinin adı Muayene Komisyonu’ydu. Matbuat Dairesi’ne bağlı çalışır, basını kontrol görevi yapardı.
Daire de “matbuat, kanun dairesinde serbesttir” hükmüne tabiydi.
Kanun dairesinin sınırlarını ise muayene komisyonu, aldığı gizli talimatnamelerle belirlerdi.
Buna göre sultan hazretlerini övmek serbest, yermek ima ve dokundurmayla dahi yasaktı.
Yöneticiler yolsuzluk ve rüşvetle suçlanamazdı. Onları atayana zarar verir, ucu zülfüyâre dokunurdu.
Başka memleketlerdeki eleştiri, sorgulama, tepki, protesto ve ayaklanmalardan da bahsedilemezdi.
Maazallah halkın aklına yanlış fikirler düşürebilirdi.
Yıldız, tepe ve burun kelimeleri; padişahın sarayını, burnunu filan çağrıştırdığından kullanılamazdı. Sansüre takılmamak için burna ‘çıkıntı’ tabiri uydurulmuştu.
Cinnet, Kanuni Esasi, ihtilal, anarşi, grev, millet, hürriyet, cumhuriyet, veliaht ve hasta gibi yakışıksız sözcükler de zinhar sakıncalı listesindeydi.
Neyse ki Muayene Komisyonu, gazeteleri önleyici muayeneden geçiriyordu. Münasebetsiz yakıştırma, uygunsuz söz suçları yayınlanmadan engellenebiliyordu böylece.
Abdülhamid’den önce çok mu farklıydı?
Vatan yahut Silistre oyunundan çıkan seyiciler, “biz muradımızı isteriz, Allah bize muradımızı versin” sloganları attı diye Namık Kemal tutuklanıp Kıbrıs’a sürülmüştü. Sultan Abdülaziz yerine Veliaht Murad’ı tahta geçirmeyi teşvikten.
Oyunun adındaki Vatan da sansürlenip Silistre yapılmıştı.
12 Eylül darbesi basın ve ifade özgürlüklerini ezerken Kenan Evren, sansüre sansür mü diyordu sanki?
1982 Anayasa’sını güya halk serbestçe oylasın diye referanduma sunanlar, ‘hayır’ı fiilen suçlaştırmıştı.
Evren Paşa; ‘teröristlerin, dış güçlerle işbirliği yapanların, vatan hainlerinin’ hayır kampanyası yürüttüğünü anlatıyordu.
Gazeteler, darbe liderinin ağzından “vatan hainleri, yönetimi kötülemek için faaliyette bulunuyorlar” gibi başlıklar döşeniyordu.
Darbe yönetimi “hayır’da hayır vardır” kampanyasından rahatsızdı. Hayır’ı oy pusulasından kaldırdı, Kabul ve Ret yazdırdılar.
Hayır oyunun rengi maviydi, ‘mavilim mavişelim’ türküsüyle subliminal mesaj verdirirler mi; sinsi türkücüleri de susturdular.
Her şey vatanı hainlerden, milleti düşmanlardan, toplumu bozanlardan, kanun düzenini kanunsuzlardan korumak içindi. Ezanlar dinmesin, bayraklar inmesin, büyük dava zarar görmesin diye.
Hangi sansürcü sansüre sansür, dedi ki yaptığından utansın.
Borsada fon krizi… Daha ilk günlerde tam da bu işin uzmanı bir dostuma şöyle sordum: “Hani derler ya Amazon Ormanları’nda kanat çırpan bir kelebek bilmem nerede kasırgaya yol açar. Şu bizim fon krizi… Bu bizimki kelebekten büyük. Kuş mu desek, hatta hindi mi desek… Bu daha büyük bir finans krizine dönüşebilir mi?” Cevabı tecrübeye dayanıyordu ve rahatlatıcıydı: “Olsaydı ilk birkaç günde olurdu.”
Daha önceki krizlerde de gördük. Hatta Uzak Doğu’da bir borsadaki çalkantının dünyada finans krizi yarattığını da. Finans krizinin giderek reel sektör krizine dönüştüğünü de gözledik. (Finans ve reel diye ayırmak aslında abes. Ne yani? Biri akciğer diğeri bacaklar gibi. Nefes alamayan adam koşabilir mi?)
Ne büyüyen bir finans krizi ne de üretimi vuran bir sanayi krizi bekliyoruz.
YA GÜVEN?
Bu iyi haber. Bir de kötü haberim var. Şu soruyu sorun: Fon dolandırıcılığı, borsa manipülasyonu ve canı yanan yarım milyon yatırımcı! Bu manzara acaba ülkedeki güven sermayesini nasıl etkiledi? Güven sermayesi ne mi? Ne olduğunu anladınız. Daha doğru tabir Sosyal Sermaye’dir. Evet ülkede yatırıma, borsaya, şirketlere, bu unsurları kontrol eden düzenleyici kurumlara, o kurumların görev ve yetkilerini düzenleyen hukuka güven… En önemlisi, insanımızın birbirine güveni. Ancak güvenle yaşayabilen, birlikte iş yapma arzusu ve kapasitesi. Bunlar nasıl etkilendi?
Şimdi bu sorunun güncel ağıtını yakmak istemiyorum. Cevap bellidir. Asıl merak ettiğim son krizin, asırlardır zaten düşük olan sosyal sermayemizde ilave ve kalıcı bir yara açıp açmadığıdır. PEW araştırma şirketinin, geçen yılın aralık ayında yayımladığı güven anketinde Türkiye, anketin yapıldığı 25 ülke arasında sonuncuydu. PEW’ün bir tespiti de refahla güven arasında müsbet ilgileşimdi (https://bit.ly/pew-guven). Zengin ülkelerde insanlar birbirine daha çok güveniyor. Orta gelir grubundaki insanlar daha az…
Acaba insanlar zenginleştiği için mi başkalarına güveniyor yoksa birbirlerine güvendiği için mi zenginleşiyor?
GÜVEN REFAH DOĞURUR
Birden çok araştırma ikinci şıkkı işaret ediyor. Birbirine güvenenler, yani birlikte iş yapmaya yatkın olanlar zenginleşiyor. Ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama bunu kitaplaştırdı: Güven/Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması (Türkiye İş Bankası Yayınları, 2005). Fukuyama’ya göre güvensizlik toplumu bir ek vergi gibi, kazanımların emilip içinde kaybolduğu bir kara delik gibi etkiliyor. “Babana bile güvenmeyeceksin!” diyen mafya kültürünün geçerli olduğu Güney İtalya ile Kuzey İtalya’yı karşılaştıran Robert Putnam’ın araştırması var. Sonuç, sosyal sermaye sayesinde Kuzey zengin, Güney fakir… Bizim coğrafyamızı, “Orta Doğu”yu, benim Niçin Geri Kaldık? kitabımdakine benzer bir soruyla inceleyen Prof. Timur Kuran’ın Yollar Ayrılırken eseri var. Tarihî Orta Doğu bizden ibarettir tabii. Kuran Hoca’nın bulduğu geri bırakan sebep, finans ve ortaklık hukukunun yetersizliği. Birlikte iş yapmak, iki-üç kişilik adi ortaklıkla başlar. Sonra daha çok insana ve sonunda anonim şirkete uzanır. Tabii bunları mümkün kılan hukuk ve sonunda hisse senetleri borsası… Orta Doğu’da bunlar yoktu diyor Kuran. Osmanlı Millet Sistemi denilen çok hukukluluğun bizi yıkışı burada görülür. Avrupa hukukuna göre hareket edip teşkilatlanan azınlıklar, hemen her işte piyasaya hâkimken Osmanlı Müslümanlarının asırlardır değişmeyen hukukunda tüzel kişilik, yani bugünkü anlamıyla şirket ve banka yoktur.
GÜVEN VE HUKUK
Rahmetli Prof. Mümtaz Turhan Kültür Değişmeleri’nde Osmanlı yönetiminin bu eksikliği fark ettiğini söylüyor. 19. asırda, Sultan Ahmet Meydanı’nda bir sergi binası kurularak “…sanayi erbabının birleşerek şirketler kurmaları, müşterek teşebbüslere geçmeleri teşvik edilmiş…” Edilmiş ama olmamış. Fatih Kerimi ve Tüccarzâde İbrahim Hilmi, ayrı ayrı, Osmanlı’da finans, ticaret ve sanayi ile ilgili hemen bütün işlerin azınlıkların elinde olduğunu anlatır. Sabri Ülgener Hoca’nın tespitleri de bunlara paralel.
Münferit hadiseler değil. 19 Mart 2025’te şafak vakti polis timlerinin İmamoğlu’nu gözaltına almasıyla başlayan bir program çizgisinde adım adım muhalefetin boğazını sıkıyor. Halk TV’nin susturulması bunun son örneği.
Daha önce de yazdım. Merhum Şerif Mardin Hocamız 1966 yılında, yani tam 60 sene önce yazmıştı:
“Türkiye’de sürekli muhalefetin boğazının sıkılmasının yol açtığı en önemli kayıp sosyal ve iktisadi yaratıcılığın engellenmesi olmuştur…” (Türk Modernleşmesi, Sf. 190, İletişim Yayınları)
Ülkeye yatarım gelmiyor hatta bir süredir dışarıya gidiyorsa ve beyinler dışarıya göçüyorsa, aynı sebeptendir. “Sosyal ve iktisadi yaratıcılık” alanında bir durgunluk, bir keyifsizlik var, felir dağılımı feci… Mutsuzlukta 147 ülke arasında 97 sıradayız.
NEDEN YAYINLARA MÜDAHALE
Halk TV’ye kayyım atanacaksa niye polis ordusuyla gidiliyor? Birkaç sivil memur gidip tebliğ edemez miydi?
En önemlisi, MASAK’ı ilgilendiren bir durum varsa, Halk TV’nin ve daha önce kayyım atanan TELE1 ve diğer kanalların neden mali işlerine kayyım atanmakla yetinilmiyor da ilk iş yayınlara müdahale oluyor?
Düşünün ki, Türkiye’nin en saygın ekonomi yazarlarından Erdal sağlam milyarlarca liralık fon soygunu hakkında konuşurken, yayın kesildi, bir Yeşilçam filmi ekrana geliverdi.
Atanan kayyımlar neden çoğunlukla “bizden” seçiliyor, yayın politikaları neden değişiyor?
Ekrem İmamoğlu’nun savunma yapacağı günün sabahında muhalif HalkTV’ye bu müdahalenin yapılması dikkat çekiyor.
Niye bu işlere hep “gizli tanık” garabeti eşlik ediyor?
T24 gibi saygın bir haber sitesi, “içeriği kaldırma” yaptırımı varken, neden tümüyle kapatıldı?
Ana muhalefeti “silkelemek” yetmedi, eleştirel yayınların da “boğazı sıkılıyor”; RTÜK yokmuş gibi, suç şüphesi varsa savcılık soruşturma açmazmış gibi…
BÖLÜKBAŞI KÜRSÜDE
Demokrasi tarihimizde Osman Bölükbaşı kıymeti anlaşılmamış büyük bir değerdi. DP-CHP kutuplaşması yüzünden, Bölükbaşı ve Cumhuriyetçi Millet Partisi ile Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu ve Hürriyet Partisi bugünkü nesillerce pek bilinmez. Oysa bu iki lider ve küçük kalmış partileri bugün da muhtaç olduğumuz kuvvetler ayrılığını, bağımsız yargıyı, Anayasa Mahkemesi kurulmasını, basın hürriyetini savunmuşlardı.
Meclis’teyiz, 6 Haziran 1956, Menderes Hükümetinin basın kanunu tasarısı görüşülüyor. Muhalefeti baskılamanın ilk adımlarındandır.
Osman Bölükbaşı kürsüde, ABD “kurucu atalar”ından Jefferson’un konuşmasından alıntı yapar… En önemli hürriyet hangisi? Jefferson’a göre basın (medya) hürriyetidir. Çünkü basın hürriyeti varsa bastırılmış hürriyetleri savunabilirsin. Ama basın hürriyeti yoksa, bütün hürriyetler savunmasız kalır…
Bölükbaşı, konuşmasında hürriyetlerin “milli menfaat”le sınırlanması yönünde CHP’li Başvekil Recep Peker’le iktidarda değişen Başvekil Adnan Menderes’in birbirine çok benzeyen sözlerini aktarır… Bölükbaşı’nın şu sözleri ebedi bir uyarıdır:
“Millet ve memleket menfaatlerinin icabı her şeyden önce Anayasanın ruh ve mânâsına sadık kalmaktır…” (Zabıt Ceridesi, 6 Haziran 1956, s. 112)
Bunu hâlâ başaramadık, bu yüzden ekonomimiz düşe kalka gidiyor, yüz yıldır böyle, çeyrek asırdır böyle.
NE YAPMALI?
Adalet Bakanı Akın Gürlek bir defa söyledi, arkası gelmedi. “Yatırımcı hukuk güvenliği istiyor.” Ülkenin fotoğrafına bakın, muhalefet belediyelerine kampanya halinde operasyonlar, transferler, ana muhalefetin “butlan” kararıyla bölünmesi… Dünyada örneği var mı?
Şirketlerine, belediyelerine bu kadar çok kayyım atayan ülke var mı?
Fon skandalının sebebi denetimsizlik değil mi?
Venedik Komisyonu raporlarından, WJP’nin Hukuk Devleti endeksinden, Göteburg Üniversitesi’nin V-Dem raporlarından alıntılar yapmama gerek var mı?
Bunlara “dış güçler” diyenler olabilir… Dışişleri’nin klasik reddiyesi “siyasi amaçlı” diyenler de olabilir.
Ama çağırdığınız yatırımcılar bizim propagandamıza değil, bu gibi gayr-i siyasi kuruluşların akademik içerikli raporlarına bakıyorlar.
Ne mi yapmalı? Bölükbaşı’nın yetmiş sene önce söylediğini.
Azerbaycanca laiklik yorumu” geldi kız öğrencilerin başörtüsünü çıkarmaya, çıkarmayanları okula sokmamaya dayandı.
Bizim 28 Şubat’lı laiklik yorumu gibi…
Azerbaycan’ın tutumunun bizim Türkiye olarak o günleri aştığımız ama o günlerin acısının yüreklerden henüz gitmediği bir zamana denk gelmesi, iki ülke ilişkilerine de yansıyan bir boyut kazandı.
İki devlet bir millettik. Karabağ’daki yan yana duruş ilişkileri çok daha sıcak hale getirmişti.
Ama başörtüsü de Türkiye için hassas konu idi. Orada farklılaşma, pek çok şeyi sarsabilirdi. En azından bizdeki iktidarın başörtüsü konusunda verdiği mücadele ile ters düşülüyordu ki, bu alandaki yasağı, “kardeş” Azerbaycan yönetiminden geliyor olsa bile Ak Parti kitlelerine kabul ettirmek mümkün değildi.
Azerbaycan yönetimine yönelik eleştiriler geldi. Medyadan geldi, Aliyev’i kınayan gösteriler yapıldı, hatta Cumhurbaşkanlığı çevresinden (Oktay Saral) sert açıklamalar geldi.
Azerbaycan’ın başörtüsü yasağını İran etkisini göğüslemek adına getirdiği görüşleri oldu. Azerbaycan’da şiiler vardı, Azerbaycan İran konusunda duyarlıydı, İran Şiilik üzerinden Azerbaycan’ı etkiler miydi ve bu, eğitim çağındaki kız çocuklarının başörtüsü eylemine geçmesi ile mi sağlanırdı?
Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri şaşırtıcı boyuttaydı. Gazze ezilirken, İsrail’e bizim limanlarımızdan Azerbaycan petrolü gönderilmişti.
Bu da Türkiye’de Azerbaycan değerlendirmesi yapılırken “problem” olarak not edilmişti.
Başörtüsü gerilimi konusunda Azerbaycan’ın İran’a yönelik “Bize rejim ihraç etmeyin, bizim toplumsa hayatımızı etkilemeyin” yollu bir tepkisi oldu mu, takip edebilmiş değilim.
Ama Azerbaycan yönetimi, Türkiye’deki tepkilerden çok fazla rahatsız olmuş gözüküyor.
Aliyev’in partisi, Yeni Azerbaycan Partisi adına yapılan bir açıklama var ki, çok ser ifadeler barındırıyor; şööyle ki:
Son dönemde ahlaki çürümenin adeta bir fotoğrafı niteliğinde olan olayları bir film şeridi gibi izlediğimizde, hayret ve dehşet içinde kalmamak mümkün değil.
Herhalde bundan 15-20 yıl önce, dindar-muhafazakar kesimlerin haksız kazanç elde etmede, nepotizmde, kendi mahallesi dışındakileri adalete hasret bırakacağı konusunda böylesine maharetli(!) işlere imza atacağını aklımızın ucundan bile geçirmezdik.
Ama AK Parti iktidarının özellikle son on beş yılında, bizim mahallede öylesine savrulmalar yaşandı ki yıllarca kurduğumuz bütün hayallerimiz, umutlarımız yerle bir oldu.
Şimdi ağızlarımızı adeta bıçak açmıyor… Bu mahallenin bir bireyi olarak, sokakta insanların yanından geçerken yüzümü yere eğerek geçiyorum. Açıkçası birilerinin arkamdan, “işte ülkeye asrın fon soygununu yaşatan, memleketi adalete hasret bırakan, kendi ideolojileri dışındaki kimseyi devlete yaklaştırmayan, yolsuzluklara bile fetva üreten iktidar mensuplarından birisi geçiyor” diye fısıldaşmalarından endişe ediyorum.
Oysa bizim ideallerimiz, büyük hayallerimiz vardı. Biz, kimsenin görmediği bir yerde bile ilahi bir denetimin olduğuna inanıyorduk.
Biz, adli ilahiye inanan dindar-muhafazakar bir iktidarın hakka-hukuka riayet edeceğine, harama-helale dikkat edeceğine, kimseyi ötekileştirmeyeceğine, kendileri dışındakilerin özgürlüklerini, en temel insani haklarını koruyacağına, asla eş-dost-akraba kayırmacılığı yapmayacağına inanmıştık.
Bugün görüyoruz ki bütün bunlar ütopik hayallerimizden ibaretmiş…
Asrın fon soygunu ortaya çıktığında, “ucu kime kadar giderse gitsin araştırılacak” denmişti ama şu ana kadar birkaç kişi dışında kimseye dokunulmadı, onlar da haksız kazançla elde ettikleri paranın bir bölümünü vererek, şimdilik yargıdan paçayı sıyırmış gibi görünüyorlar. Muhtemelen Fatma Betül Sayan Kaya dışında bu işe karışan isimlerin önemli bir bölümü de zaten açıklanmayacaktır.
İşin en dramatik tarafı ise, fon vurgununa karışanlar şeffaf bir şekilde toplumla paylaşılmadığı gibi, denetleme makamında olanlarla ilgili de şu ana kadar tek bir adımın bile atılmamış olmasıdır. Öyle ki bizzat dolandırıcılığa karışanlar, bütün bu olup bitenleri seyreden SPK ve Borsa yöneticileri lekelenmeme hakkı, masumiyet karinesi, soruşturmanın gizliliği, tutuklu yargılanmama gibi normal vatandaşlara nasip olmayan imtiyazlara sahipler. Kısacası, “aldıklarınızı getirin” helalleşelim modunda devam eden bir süreçle karşıyayız.
İşte tam da böyle bir ortamda Halk TV’ye el konuluyor ve kanalın yönetimine kayyum atanıyor. Ama ne hikmetse Halk TV’nin kapatılması işi, aylardır akıl almaz iftira ve ithamlara maruz kalarak ‘lekelenmeme hakkı’ ihlal edilen Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun mahkemede savunmasının başladığı gün hayata geçiriliyor.
Bu arada bizim mahalle, demokratik hukuk devletinin en temel değerlerinden birisi olan “lekelenmeme hakkı”nı da keşfetti ama sadece kendisi için… Karşı mahallede olanlar rahatlıkla lekelenebilirler. Hatta öyle ki bizim mahalleden değilse, mesela belediye operasyonları çerçevesindeki gece baskınlarında, yatak kıyafetiyle evinin kapısını polislere açan kadının fotoğraflarının basına servis edilmesinde bile bir beis yoktur.
Bizim mahallenin maharetleriyle ilgili o kadar iç acıtıcı örnekler var ki birazcık vicdanı olan herkesin içini sızlatmaması mümkün değil. Bilindiği gibi geçtiğimiz günlerde Ankara 2’nci Baro Başkanı yaptığı açıklama ile dindar-muhafazakar iktidarımızın nepotizmde geldiği zirveyi net bir şekilde itiraf ediverdi. O Baro Başkanı olan Gökhan Ağdemir, katıldığı bir televizyon programında, son iki yılda baroya kayıtlı 70 avukatın hakim ve savcı olmasına aracılık ettiklerini açıklarken dedi ki: “Bizler referans olduk, bakanlıklarla görüştük. Sağ olsunlar bize o anlamda da bakanlık bir ayrıcalık tanıdı.”
Görüldüğü gibi, nice başarılı Anadolu çocuklarına mülakatla devlet kapıları kapatılırken, bizim mahallenin çocuklarına sınav yok, mülakat yok, devletin bütün kapıları sonuna kadar açık…
Uzun yıllar aynı sıralarda dirsek çürüttüğümüz bir mektep arkadaşım sabahın köründe aradığında ağzından çıkan ilk cümle “Benim kanalımı kapattılar” oldu.
Anlamadığımı fark edince “Halk TV’yi kapattılar” diye getirdi sözünün arkasını.
Kim bilir daha kaç kişi aynı hisleri duymuştur.
Patronun şirketlerine yönelik bir soruşturma açılmış; iyi de, Halk TV’ye el koymanın gerekçesi ne?
Halk TV yayınına devam ediyor, ama TMSF yönetiminde. TMSF ise daha önce el konulduğu halde yayınlarına eski kadrosuyla devam eden HaberTürk’ten farklı davrandı Halk TV’ye; ekranında bütün gün Mudurnu’dan, Göynük’ten yerel güzellikler sergileniliyor…
Televizyonlarda sıkça görüşlerini açıklama fırsatını bulanlardan bir dostum, zaman zaman ekranları paylaştığı tanıdıklarına, “Dilinize hakim olun, yoksa…” uyarısında bulunduğunu fısıldamıştı bana.
Birkaç hafta önce yapmış bunu…
İlk uyardığı kişi, paylaştığı bir sosyal mesajı yüzünden tutuklanmış…
Arada, pek çoğumuzun sağlıklı haber ve yorumlar için sıklıkla başvurduğu T24 haber sitesine erişim engeli getirildi.
Dostumun ve tanıdıklarının genellikle çıktıkları kanalın başına gelen, son örnek…
Seçim tarihi yaklaştıkça kim bilir daha ne gelişmelerle karşılaşacağız…
Evet, fazla tereddüde mahal yok: Şu sıralarda siyasi hayatımızı ilgilendiren ne yaşanıyorsa, hepsinin ardında en geç bir yıl içerisinde sandık başına gidilecek seçimin tedirginliği yatıyor…
Kamuoyu yoklamalarına bakmaya gerek yok; iktidarın devamında kararlı olan siyasi çevreler ile geleceğini iktidarın devamına bağlamış görünenler, zaman içerisinde edindikleri deneyimle, siyasetin nabzının nasıl attığını hepimizden daha iyi biliyorlar…
Eşit şartlarda gidilecek bir seçimde halkın ‘yanlış’ yapabileceğini hesap edebilecek durumdalar…
Şartlar çoktandır eşit olmaktan çıktı zaten…
Muhalefet daha önce hiç olmadığı kadar bölük pörçük…
En önemli muhalif figürler cezaevlerindeler ve itibarlarını yerle bir etmeyi amaçlayan iddialara karşı kendilerini savunma mücadelesi vermekteler…
Güçlü siyasi figürlerin cezaevlerinde bulundukları sırada gidilecek seçimin öncesi, sırası ve sonrasında, propaganda, organizasyon ve değerlendirme açılarından, muhalefet onlardan yararlanamayacak…
Bir önceki cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği için yapılan seçimlerde, çok sayıda parti, aralarındaki eğilim farkını önemsizleştiren bir yaklaşımla, amaçta birleşip bütünleşebilmiş, gerektiğinde özveriye de katlanabilmişti.
Aynı özverili davranışın zemini yok bugün.
Cumhurbaşkanlığı seçimi de yapılacak sandık ortaya çıkınca; her muhalefet partisi sanki kendi adayıyla yarışa katılacakmış gibi bir görüntü veriyor…
Muhalefetteki her parti ayrı ayrı seçime girdiği takdirde, %7 seçim barajını aşamayacak olanlar yüzünden, şartlar zaten iktidar cephesinin lehine…
Üstelik, iktidar, yeni müttefiklerle cephesini genişletmeyi de başarıyor gibi…
İktidarın seçime kadar karşılaşabileceği sorunlara hazırlıklı olduğu da anlaşılıyor.
En tehlikelisi, son birkaç haftayı gürültüsüyle geçirdiğimiz fon skandalı idi. İçerisinde yer alanların vurgunlarının bir süre daha ortaya çıkmayacağı beklentisiyle hareket ettikleri olay patlayınca sergiledikleri şaşkınlıktan belliydi.
Üzerlerine far tutulmuş tavşan gibiydiler…
Biri, patlama sırasında daha önce paralarını kaçırdığı güvenli ülkeye yakın açık denizlerde olduğu halde ülkeye dönebildi.
Şu sıralarda fon skandalı yüzünden cezaevlerinde bulunanların ‘elebaşı’ sayılabilecek öndegelenleri başlarına gelenin şaşkınlığını uzun süre üzerlerinden atamadılar.
Fonların barındırdığı tehlikeden ve aciliyetinden haberdar hale gelen siyaset, muhtemelen yine seçim tarihinin yakınlaşması yüzünden, vurguncuların üzerine sonunda gidebildi.
Muhalefetin propaganda gücünün -veya güçsüzlüğünün- sınanması açısından da önemli bir gelişme oldu fon skandalı…
Ekrem İmamoğlu’nun savunmasına saatler kala Halk TV’ye kayyum atanmasının başka hiçbir açıklaması yok. Halk Tv’nin “hukuki gerekçeler” öne sürülerek kapatılması tamamen Ekrem İmamoğlu ile ilişkili.
Yeni Parti Lideri Özgür Özel “Savunmanın başlamasına birkaç saat kala Halk TV’ye kayyum atadılar. Yani Allah’ın günü torbaya girdi de, kayyum atamanın kabul edecek bir tarafı yok ama... 590 gün sonra Ekrem İmamoğlu savunma kürsüsüne çıkmadan birkaç saat önce mi kayyum atadınız?” sözlerinde haksız mı?
İktidar, kamuoyu araştırmalarında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Cumhur İttifakı’nın adayı karşısında güçlü bir rakip olarak öne çıkan Ekrem İmamoğlu’nun sesinin duyulmasını, kendisine yöneltilen suçlamalara karşı mahkemede yapacağı savunmanın kamuoyuna ulaşmasını istemiyor.
Halk TV’nin yayınları bu bağlamda iktidar açısından büyük bir risk oluşturuyordu. İktidar, bu riski ortadan kaldırdığını düşünüyor. Üstelik atadığı kayyım aracılığıyla, seçim sathımailine girilirken toplumda karşılığı olan güçlü bir televizyon kanalını daha kendi kontrol alanına almış olacak.
İktidarın, ülkenin sorunlarına çözüm üretecek politikalar geliştirmek yerine, o sorunları dile getirenleri susturmayı tercih etmek gibi bir alışkanlığı oluştu.
Güçlü yerleri ele geçirince kendi faydasına olacağını sanıyor. ***
15 Temmuz darbe girişimi gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Milletimi sokaklara davet ediyorum” çağrısını iktidara yakın televizyon kanallarından değil, o dönem toplumda geniş karşılığı, etkisi, saygınlığı olan CNN Türk ekranlarından yapmıştı.
Allah göstermesin, dün bugün olsaydı, böyle bir çağrı için tercihi büyük ihtimalle Halk TV olurdu.
Neden?
Çünkü böylesine kritik anlarda iktidarlar için belirleyici olan, televizyon kanalının kendilerine ne kadar yakın olduğu değil, kamuoyu nezdinde ne kadar güvenilir ve itibarlı olduğudur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi CNN Türk ekranlarından topluma seslenmesini de bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. CNN Türk’ün o dönemde toplumun farklı kesimlerine ulaşabilen bir kanal olması, Erdoğan’ın çağrısının geniş kitlelere ulaşmasında önemli bir rol oynamış, çağrıyı “parti çağrısı” olmaktan kurtarmıştı.
CNN Türk ve Hürriyet’in 2018 yılında iktidara yakınlığıyla bilinen Demirören Grubu’na satılması ise medya açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Ve bana kalırsa aynı zamanda iktidar için de bir denemeydi. Bir medya kuruluşu patronaj değiştirdiğinde, yayın politikası iktidarın çizgisine yaklaştırıldığında, okurların ve izleyicilerin siyasi, ideolojik tercihlerinin de değişeceği, en azından iktidara sempatiyle bakacağına inandı.
Önemli bir muhalif medya grubu AK Parti’nin yayın organına dönüştüğünde mesele de hallolacak sandı. (Bu akılları kim veriyorsa artık)
Ama gözden kaçırılan önemli bir gerçek var, ki da şu: Maalesef medya kuruluşları, cemaatler, tarikatlar ya da parti teşkilatları gibi değiller. Sahipleri değiştiğinde okurlarını ve izleyicilerini de yanlarında götüremiyorlar.
Muhalif bir medya kurumunun patronaj değişimiyle birlikte bir anda yayın politikasını değiştirerek iktidarı övmeye başlaması, izleyicilerinin siyasi kanaatlerini aynı yönde değiştirmiyor, aksine o medya kurumunun güvenini ve itibarını patır, patır kaybetmesine yol açıyor.
Açtı da nitekim.
***
Reuters Enstitüsünün 16 Haziran 2026 tarihli Dijital Haber Raporu, ülkemizde iktidara yakın medya kuruluşlarına duyulan güvenin, muhalif haber kanallarına kıyasla oldukça düşük olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmaya göre NOW TV’ye güven duyanların oranı yüzde 57, Halk TV ve Sözcü TV’ye güven duyanların oranı yüzde 52 iken A Haber’e güven yüzde 34, TGRT Haber’e yüzde 38, Habertürk’e ise yüzde 30.
Araştırmaya göre, dünya genelinde haberlere duyulan ortalama güven yüzde 37 iken Türkiye’de bu oran, bir önceki yıla göre 5 puan gerileyerek yüzde 28’e düşmüş durumda.
From the publisher's feed