
Sign up to save your podcasts
Or


Toplumumuz değişiyor. Yukarıdan aşağı mı değişiyor aşağıdan yukarı mı?
Her iki istikametin de felsefi, dini, kültürel dayanakları var. Böyle durumlarda ikisi de doğrudur.
Toplumumuz hem yukarıdan aşağıya hem aşağıdan yukarıya değişiyor.
“Layık olduğunuz şekilde idare olunursunuz.”
Ya da “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz.”
Hadis diye rivayet edilirdi. Sahih miydi? Hayır. Sahih olduğunu söyleyen yoktu. Bu yüzden zihnimin ücra bir köşesinde atıl halde duruyordu.
Senelerdir, cemiyetin halleriyle iktidarların hallerinin daima birbirine benzemesine şahit ola ola bu sözün hadis değilse bile doğru bir söz olduğuna kanaat getirdim.
Malum, yolsuzlukta muasır medeniyet seviyesinin üstündeyiz.
Köşe bucak her tarafta yolsuzluk var.
Bundan herkes emin. Sağcılar, solcular, AK Partililer, Yeni Partililer, eski partililer, partisizler.
Bundan emin olmalarına rağmen, halkımız oy vermek için düzgün, eli ayağı temiz bir siyasetçi arıyor mu?
Hiç arıyormuş gibi görünmüyor.
“Halk sultanlarının dini üzeredir” sözü de sürekli doğrulanıyor.
Ak Parti ‘ahlaki üstünlük’ iddiasıyla iktidara gelmişti.
Haklıydı da.
Uzun süredir ‘ahlaki üstünlük’ iddiasını bıraktı. Söyleseler bile artık dillerinin ucuyla. “Kalplerinde olmayanı dilleriyle söylüyorlar.”
Toplumun değişik kesimlerine yönelik yoğun operasyonlar yapılıyor.
Operasyonların büyük çoğunluğu herkesin ahlaksız olduğu düşüncesini ispatlamaya matuf.
Siyasetçiler, gazeteciler, sanatçılar, zenginler, fakirler, şehirliler, köylüler.
Televizyonlarda toplumun ne kadar dejenere olduğunu sabahtan akşama kadar anlatan, içeriklerini o benim paramı çaldı, o beni hamile bıraktı, o beni dolandırdı, o beni sattı, o beni aldı cümleleriyle özetleyebileceğimiz reality şovların bile ‘herkes yamuk’ fikrine hizmet ettiğini düşünebilirsiniz.
Maksat bu mudur?
Değildir belki.
Ama orada da herkesin yamuk olduğu ispatlanıyor!
Lisan-ı hal ile şöyle diyorlar:
‘Bizim ahlaklı olmadığımızı düşünüyorsanız başka taraflarda ahlak arama zahmetine girmeyin.’
‘Şekilde görüldüğü gibi, başkaları da ahlaksız.’
AK Partinin tabanı tabii ki durumu görüyordu. Yolsuzluk suçlamalarına ‘dürüstlük,’ ‘ahlakilik’ söylemleriyle mukabele etmeyi yavaş yavaş bıraktılar.
Yerine zevahiri kurtarmaya çalışan şablonlar geliştirdiler.
“Daha önceki iktidarlar döneminde de yolsuzluk vardı.”
“Başka parti iktidara gelse yolsuzluk yapmayacak mı?”
Bu şablonlar ‘ahlaki üstünlük’ iddiasının artık mazide kaldığını açık bir şekilde gösteriyordu.
Bir zaman bunlarla idare ettiler.
Fon vurgunu tabandaki bu ‘direniş hattı’nı fena halde sarstı.
Neden sarsmış olabilir?
Üç beş kişinin çakallığı, üçkağıtçılığı. Her yerde o kadar çürük elma bulunur deyip geçiştiremezler miydi?
Diğer siyasi çevrelerde olduğu gibi AK Parti tabanında da üç beş kuruşunu borsaya yatırıp bekleyen, aldığı hisse senetlerini akşam sabah takip eden insanlar var.
Fon vurgunu bu insanların hisselerine doğrudan isabet etmedi.
Ama fon vurgunu sebebiyle herkesin hissesi bir miktar düştü. Ara sıra bulunduğum mekanlarda işitiyorum. “Dip yaptı.”
Garibanın borsada birkaç bin veya bilemedin birkaç on bin lirası var. Fon vurgunu onların da parasını çalmış oldu.
Biz burada emekli maaşına ya da asgari ücrete talim ederken… Domatesi soğanı gramla alırken… Bütçemizi denk düşürmek için akla karayı seçerken…
Evimizin kızı gibi gördüğümüz, vaktiyle Hollandalarda cansiperane partimizi savunan kız kardeşimiz, Fatma Betül Hanım iki milyar götürmüş.
Hem kız kardeşimizin fonlara yatıracak 160 küsur milyon parası varmış.
Günahın tamamını ona yıkmayalım. Oğullar, kızlar, parti sosyetemizin kreması, eski mücahitlerin ve şimdiki müteahhitlerin çocukları…
Hepsi birbirinin ‘yakin’leri.
Oradaymışlar.
Villalar, yatlar, lüks otomobiller.
Bir koyup bin almışlar. Hiç faaliyeti olmayan kağıt üzerindeki şirketleri üzerinden trilyonları götürmüşler.
Yolsuzluğa fetva verdiysek elinizi cebimize sokun ne bulursanız götürün demedik!
Yine de vicdandan çok cüzdan sarsıntısı.
Galiba bu defa daha derine indi.
Terörsüz Türkiye sürecinden taraflar aynı şeyi anlamıyor, beklentiler örtüşmüyor diye her seferinde uyaranlardandım.
İktidar ortakları AK Parti ile MHP’nin öncelikleri bile ayrışıyordu.
AK Parti, Etkisiz CHP sürecine öncelik verirken MHP’nin önceliği hep Terörsüz Türkiye’ydi.
Oysa iki süreç; doğaları gereği birbirine tersti, zıt istikametlerde ilerliyorlardı.
Terörsüz Türkiye, herkese eşit hukuk ve demokrasi vaat ederken Etkisiz CHP, demokratik siyasi muhalefeti dışlamaya dönüktü.
Bu kapsam farklılaşması, Terörsüz Türkiye’nin üçüncü sacayağı DEM’le iktidar arasındaki makası daha da açtı.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Uçum’un son çıkışı, DEM’lileri bir uçuruma dönüşen bu farklılaşmayla yüzleşmeye zorluyor şimdi.
Ancak makas, kolay kapatılamayacak kadar açık.
Uçum özetle; Öcalan’a İmralı’da serbest çalışma ofisi ve şartlarıyla Cumhurbaşkanlığındaki alt kurulda koordinatörlük unvanı sağlanabileceğini ama bunların hukuki statüsünde bir değişiklik anlamına gelmeyeceğini söylüyor.
Dağdan inecek, cezaevlerinden çıkacak, Avrupa kanadından gelecek PKK’lılara silah bırakma karşılığında yasal statü ve demokratik siyasete katılım kapılarının öyle sanıldığı gibi açılmayacağı anlaşılıyor.
Öcalan’ın, örgütüne silah bırakma ve fesih çağrısının adı “Barış ve Demokratik Toplum”du.
İşte o demokratik toplum kısmı bekleyecek, başka bahara bırakılıyor.
Görüp görecekleri hukukla demokratikleşme, Öcalan’a verilecek koordinatörlük görevinden ibaret. O da Silahsızlanma ve Siyasallaşma Komisyonunda rolünü oynayabilmesi için.
Budur, gerisi pazarlık ve müzakereye kapalı, Çerçeve Yasa’yla yetineceksiniz, deniyor.
Öcalan razı mı, bilmiyoruz. Fazlasını bekleyen DEM ve Kandil kadroları tepkili.
Başdanışman Uçum ise yeni döneme geçerken iç iktidar mücadelesinde pozisyon kapmak için el yükseltenlerin süreci aksattığı iddiasıyla DEM cephesini uyarıyor.
Uçum’un ayarı, DEM Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel’i kızdırdı. Süreci başından beri asıl Uçum gibilerin aksattığı iddiasıyla tahrik suçlamasını iade etti. Sürecin yerine oturmamasından, demokratik muhalefetin umut ve inancının büyütülememesinden onları sorumlu tuttu.
Geçen sürede DEM ve Kandil’in beklentileri örtüştürülse bugün burada olmazdık.
Fakat kabul edelim ki Uçum’un beklentileri düşürmesi, sert de olsa gerçekçi. AK Parti’li Orhan Miroğlu’nun X’teki şu yorumuna katılmamak elde değil:
“Uçum’un yazı ve açıklamalarının büyük ölçüde devletin içinden geçenleri yansıttığını görmek lazım.
Son paylaşımı da bunun bir parçası. Dolayısıyla silahsızlanmanın karşılığında demokraside ilerleme veya Kürtler’in özgün hakları için bir pazarlığın olmadığını ve olamayacağını söylemesi gerçeği yansıtıyor.
Amerika’da bir dâvâ var. İlhan Ömer dâvâsı. Arkasında Trump’ın bulunduğu bir dâvâ. İlhan Ömer Demokrat bir senatör. Filistin dâvâsını savunan Müslüman kadın bir siyasetçi. 44 yaşında. Somali kökenli. Trump onu sevmiyor. Doğum belgesine takmış. 44 yıl sonra onu iptal ettirmeye ve İlhan Ömer’i vatandaşlıktan çıkarmaya çalışıyor. Konu yargıda.
Sizce bizde neye benziyor bu dâvâ? Biraz 30 yıl sonra birisinin üniversite diplomasını iptal ettirip meselâ Cumhurbaşkanı adayı olmasının önünü kesmeye benziyor mu?
İlhan Ömer dâvâsı da devam ediyor bizdeki diploma dâvâsı da…
Tabii, bizdeki diploma dâvâsı bin küsur yıllık cezalarla her insanın siyasi hayatını bitirecek başka dâvâlar eklenerek devam ediyor.
Ben, yargı filmlerini çok severim. Sanık, avukat, savcı, mahkeme başkanı… Bir hukuki gerilim ortamı. O gerilimin içinden adaletin bulunmasını ilgi ile izlerim. ABD’de çekilen komutan - er – politikacı rollerinin işlendiği askeri yargı filmleri de çok ilginçtir.
1957 yapımı 12 Kızgın Adam bir klasiktir. İdamla yargılanan bir genç için jüriyi ikna edecek mizansen hazırdır. Ama bir jüri üyesi (Henry Fonda) “şüphe” ifade eder. Öncesinde gencin suçu işlediğine kani olan 11 jüri üyesinin filmin sonunda nereye geldiğini işler film…
Bizde Pardon filmi vardır. Ferhan Şensoy, Zeki Alasya ve Bülent Kayabaş’ın başrolü paylaştıkları bir film. 2005 yapımı… İşlemedikleri bir suç yüzünden haksız yere hapse giren üç arkadaşın trajikomik hikayesini anlatır.
Necip Fazıl’ın filme çekilen, tiyatroda sergilenen Reis Bey’i de klasiktir bizde. Bir gence idam cezası veren Ağır Ceza Reisinin iç sancılarını anlatır.
Yargı’nın “Pardon dememesi” gerektiğini bizde bir politikacı, hatta Adalet Bakanı seslendirmiştir. Abdülhamit Gül, Ekim 2020’de katıldığı bir basın toplantısında, “Türk milleti adına karar veren yargı Türk milletine sırtını dönemez. Yargının ‘pardon’ deme lüksü yoktur” dedi.
Ekrem İmamoğlu dâvâsı 19 Mart 2025’te gözaltına alınıp tutuklandığından beri sürüyor. Hemen öncesinde, 18 Mart’ta da diploması iptal edilmişti İBB Başkanı’nın… 4 bin küsur sayfalık bir iddianame yazıldı, bin seneyi aşkın hapsi isteniyor. Suç, sonunda Cumhurbaşkanı olmak için örgüt kurmak, bunun için önce CHP’yi ele geçirmek, bunun için yolsuzluk, irtikap vs işlerine girişmek, bu arada casusluk yapmak… 13 dosya var İmamoğlu ile ilgili. Bu arada yeni açılanlar var.
Silivri sembol oldu İmamoğlu dâvâları için. Özel bir duruşma salonu yapıldı. İmamoğlu ile birlikte nerede ise tüm belediye çalışanları, bu arada aynı partiden başka belediye başkanları örgüt üyesi olarak tutuklu – tutuksuz yargılanıyor.
400 küsur sanıktan en son İmamoğlu’nun savunması gerçekleşti.
İmamoğlu ve başından beri meydanlarda suçsuz olduğu gerekçesiyle onu savunan Özgür Özel dâvânın TRT’den canlı yayınlanmasını istediler.
Değil mi ki Yargıçlar “Millet adına” hüküm verirlerdi, öyle ise neden dâvânın nasıl seyrettiğini millet bilmesindi?
Milletin bilmesi, bir açıdan, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul gibi 16 milyonluk sembol bir şehrin “Emini” olması, daha ötede de Cumhurbaşkanı adayı olması ile ilgiliydi.
Millet, kendisine hizmet etmek için yola çıkan bir ismin, üstelik yolsuzluk ve casusluk gibi ağır, belki millet hayatı için ciddi risk taşıyan suçlarla itham edilen bir ismin yargılanmasını, aklanmasını veya mahkûm olmasını izlemese miydi?
İktidarın bir ortağı olarak Devlet Bahçeli “Neden olmasın?” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, “Sayın Bahçeli böyle bir şey kullandıysa gayet güzel bir takdirdir, inşallah hayrolur” diyerek bir bakıma karşı çıkmadı.
Karşı çıkmadı ama konu Meclis’e getirilip, karar verilip canlı yayın da gerçekleşmedi.
Günlerdir fonla yatıp fonla kalkıyoruz ama bu konuda siyasi iradenin ne yönde tecelli edeceği ve dolayısıyla adli soruşturmanın hangi noktaya kadar ilerleyeceğini bilen yok. Açık konuşalım, buradaki belirsizlik olaya adı karışan kişilerin siyasi kimliklerinden kaynaklanıyor. İktidar camiasına mensup bu kişilerin ezici çoğunluğu. Fon dolandırıcıları arasında muhalif kesime mensup kimse olmadığı için fonculara nasıl davranılacağı tahmin edilemiyor.
Muhalifseniz sabaha karşı evinizden alınıp kelepçelenerek adliyeye götürülüyorsunuz. Ev ve iş yerinizde aramalar yapılıyor, bilgisayarınıza ve cep telefonunuza el konuluyor. Sonra da kaçmanız ve delilleri karartmanız ihtimali olduğu ileri sürülerek tutuklanıp cezaevini boyluyorsunuz. Orada aylarca hakkınızda iddianame hazırlanıp dava açılmasını bekliyorsunuz. Suçunuz bir belediyede görev yapmak da olabilir, yalnızca tweet atmak da olabilir. Fark etmiyor.
Öbür taraftan, eğer iktidara mensupsanız hangi suçu işlerseniz işleyin yukarıdaki muameleyi görmeniz imkansız gibi. En azından şimdiye kadar böyle bir şey görmedik. Söz gelimi, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya ile eşinin adı fon vurgununa karıştı. 10 sene önce belediye bursuyla ABD’ye doktora yapmaya giden eski bakan bir düzenbazlık fonuna 363 milyon lira yatırıp birkaç ay sonra -operasyondan hemen önce- 2 milyar küsur lira çekip çıkmıştı.
Yeni Parti tarafından kamuoyuna duyurulan bu skandal yargı makamlarını uzun süre harekete geçiremedi. Lekelenmeme hakkına sahip olan Betül Sayan ve eşi on gün boyunca ifadeye bile çağrılmadı. Nihayet ısrarlı çağrılar üzerine savcılıkla görüşmeye davet edildiler. Şafak vakti evleri basılarak elleri kelepçelenip getirilecek değildiler tabii! Evleri belli, adresleri belliydi. Davet telefonu alınca kalkıp gittiler, ifade verdiler. Bunun karşılığında adliye binasındaki görüntüleri gazetelerde veya sosyal medyada çıkmasın diye her türlü tedbir alındı. Çiftimizin adliye binasına ne gelişlerini gören oldu ne gidişlerini.
İktidarın fon meselesini nasıl ele alacağı sorusunun cevabı Betül Sayan’ın hikayesinde gizli olmalı.
Unutmayın: Bu çetenin bir kısmı Türkiye’nin finansal denetim kurumlarında görev yapan, bir kısmı borsa ayağında faaliyet gösteren mensupları belirli bir siyasi muhitin de mensupları aynı zamanda. Ya iktidar partisinin üst kademelerinde ya da iktidarın bürokrasi ayağının tepelerinde yer alan insanlardan oluşuyor bu yapı. Aralarında hiç yabancı yok nerdeyse.
Kirli ilişkilerin doğurduğu zehir bünyeyi öylesine sarmış durumda ki kötü hastalığın insanın bütün iç organlarını sarmasında olduğu gibi ümitsiz bir tablo çıkmış bulunuyor ortaya.
Şimdi bu tabloda fon vurgununa karışan kişileri görevden almak, yargılamak, cezalandırmak zor. Hem de çok zor. Çünkü bunu yaptığınızda partinizin ve hükümetinizin birtakım mensuplarınca oluşturulan şeytani bir dolandırıcılık organizasyonunun yıllar boyunca gözünüzün önünde işlerini yürüttüğünü kabul etmiş olacaksınız.
Fark etmedim deseniz olmaz. Fark ettim ama durduramadım deseniz hiç olmaz. Ne yapabilirsiniz bu durumda? Seçenekleriniz belli: Olayı unutturmak, üstünü örtmek, daha cazip konuların gölgesinde kalmasını sağlamak, suçu başkalarının üstüne atmak, örneğin dış güçleri sorumlu tutmak…
Aslında bu yolların her biri denendi veya deneniyor. Ancak hiçbirinin başarı şansı, yani inandırıcılığı yok. Zira problem şu ki mevzubahis hadise devasa boyutlarıyla ve apaçık bir şekilde karşımızda duruyor. Gizlenmesi, gözden kaçırılması, aslında orada olmadığının iddia edilmesi mümkün değil. Manzara balçıkla sıvanmıyor. Böyle bir tabloda şunu yapsanız olmaz, bunu yapsanız olmaz. İşin içinden çıkılacak gibi görünmüyor. Şaşkınlığın sebebi bu. Kararsızlığın sebebi bu. Her kafadan ayrı bir ses çıkmasının sebebi bu.
Her ülke için hayati önem taşıyan bir konuda Türkiye’de kafalar karışık: Hukukun üstünlüğü konusunda….
Anayasa, Cumhuriyet’in niteliklerini sayarken, Türkiye’nin bir ‘hukuk devleti’ olduğunu belirtiyor.
Cumhuriyet’in anayasada sayılan diğer bütün nitelikleri, evrensel bir kural haline dönüşmüş ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesini garanti altına alan bu tanım etrafında şekilleniyor…
Tanığı olduğum Cumhuriyet’in son üç çeyrek asrında, siyasi tartışmalar zirve yaptığında bile, taraflar her sorunun yargı önünde karara bağlanacağından ve yargıçların vicdanlarını dinleyerek yasalara göre karar vereceklerinden emin olduklarını hissettirmişlerdir.
Sonraları gazetecileri yargılasa da aslında asker kaçakları için kurulmuş İstiklal Mahkemeleri ile Yassıada’da Demokrat Parti kadrosunu yargılamak üzere kurulan Yüksek Adalet Divanı adı uygun görülen mahkeme birer istisnadır.
Her ikisi de, dönemlerinde, yargının olağan akışı dışında oluşturulmuşlardı…
İstisnai yargılama mahkemeleri oldukları bilinsin diye…
Ergenekon yargılamalarında daha ilk dönemlerden itibaren dile getirilen usulsüzlük ve delillerin güvenilirliğine ilişkin itirazlar, yıllar sonra verilen kararlarla çok daha ciddi bir anlam kazandı.
O sürecin sürekli olması bir ‘hukuk devleti’nde zaten mümkün değildi.
Bu yazı için beni ilgilendiren, günümüzde yargının bugün nasıl işlediği değil; o alanda bir şeylerin yanlış gittiğinin kuvvetli emareleri var nasıl olsa. Gözaltılar ve tutuklamalarda fazlasıyla aceleci davranıldığından başlayan bir dizi şikayeti burada saymam gerekmiyor…
Beni bu yazıyı yazmaya sevk eden daha farklı bir yön…
Özellikle Ekrem İmamoğlu’nun devam eden yargılanması ve içerisinde iktidara yakın kişilerin isimlerinin geçtiği son fon skandalı sırasında dikkatimi çeken bir anormallik….
İmamoğlu hakkında belediye başkanı seçilmesiyle başlayarak dile getirilen iddialar, cumhurbaşkanlığı adaylığının gündeme geldiği dönemde ağır bir ceza soruşturmasının ve ardından yargılamanın konusu haline geldi.
Sonunda İmamoğlu geçen hafta kendisini savundu.
Medyada kimileri, gizli yürütülmesi gereken soruşturmanın belgelerinin, sanık ifadelerinin tefrika edilmesiyle birlikte, İmamoğlu’nun ‘suçlu’ olduğu kanaatini benimsemiş durumda.
İddiaların kanıtlarla ispatının gerektiği kuralı bir tarafa bırakılarak, gizli-açık tanıkların ortaya attıkları iddiaları ‘doğru’ kabul ediyor ve bu temel eksikliği hatırlatanları eleştiriyorlar…
Yargıçlar kararlarını henüz açıklamadılar, yargı sürecinin temyiz safhaları da var; ancak medyanın bir bölümü için Ekrem İmamoğlu suçlu…
Oysa döneminin siyasi şartları içerisinde açılmış Ergenekon yargılamaları üzerinde kafa yorulsa, yargı sürecinde ortalıkta dolaştırılan sonradan uydurma olduğu ortaya çıkmış iddialara dayalı mahkeme kararlarının, sonuçta ‘kumpas’ damgası vurularak yok hükmüne getirildiği hatırlanacaktır…
Fon skandalı da bir başka örnek…
Az sayıdaki insanlar çok sayıdaki insanlardan topladıkları yüksek meblağdaki paraları, daha da az sayıdaki insanlara ancak kamyonlarla taşınabilecek miktarlarda akıtmışlar…
Görünen tablo bu.
455 bin 758 muhtemel mağdura karşı 141 potansiyel vurguncu söz konusu…
Tabloyu herkes gördüğü için “Hayır, böyle bir şey olmadı” denilemiyor, ama olayın gerçek boyutlarıyla ortaya dökülmesi için bir kısım medyada çaba da harcanmıyor.
AK Parti kadrosunun önemsediği gazeteler, ekran yüzleri ve yorumcular, taca çıkmış topu bir türlü sahaya geri getirmiyorlar…
[Futbol otoritesi, 2026 Dünya Kupası’nda uygulanan yeni kuralla, taç atma süresini beş saniye ile sınırladı; vaktinde kullanılmayan taç atışını karşı takım kullanıyor. Hakemler parmaklarıyla saniye sayıyorlar.]
Borsadaki yatırımcıların zararı 60 milyar dolara geldi. Sonuçta sadece fonlarda olanlar kaybetmiyor; tüm piyasa kaybediyor.
Hatta zararı sadece borsa olarak almayıp finans olarak ele aldığımızda çok daha büyük yıkımla karşı karşıyayız.
İyi ama bu foncu çocuklar bir anda mı ortaya çıktı? Ya da birkaç kendini bilmezin zenginlik hırsıyla oluşan ekstra bir olay mı?
Hiç öyle düşünmeyiz.
Hatırlayın… Recep Tayyip Erdoğan’ın çok eski konuşmasında söylediği şu sözleri: “Hırsızlık babadan oğula geçen bir şeydir. Bir ülkede hırsızlık yolsuzluk varsa bu yukarıdan aşağıya gelir.”
Bu açıdan baktığımızda ‘Foncu Çocukların’ büyük vurgunu sadece bir sonuç yansıması olarak karşımıza çıkmıyor mu?
Siz hiç Kamu Özel İşbirliği-KÖİ ihalelerine bakıyor musunuz? Hatırlıyor musunuz o ballı ihaleleri.
Orada 1,5 milyar dolarlık köprüye verilen 15 milyar dolarlık Hazine garantisi 10 kat değil mi? O zaman neden 10 kat yükselen hisseleri yolsuzluk diye suçluyoruz?
Hazine garantisi ve ödemeleri ile maliyetini kat be kat çıkartmış bir köprüyü düşünün. İşte o köprü topluma hiçbir gerekçe gösterilmeden yılda 1 milyar doları aşan bir para ile 6 yıl daha neden müteahhide bırakılır? O zaman neden maliyetinin kat be kat üzerine çıkartılmış hisse senedini soruyor ve sorguluyorsunuz?
Osmangazi Köprüsüne bakın; Yavuz Sultan Selim Köprüsüne bakın ve söyleyin şimdi… Buralardaki kıyakların foncu çocukların oyunlarından farkı ne?
17 Şehir Hastanesi 11,7 milyar dolara yapılmışken buralara verilen 95 milyar dolarlık Hazine garantisini foncu çocukların oyunları dışında tutabilir miyiz?
Bir zincirin son halkası olarak karşımıza foncu çocuklar çıkmıyor mu? Öncesine baktığımızda Hazine garantili müteahhitler bunların ağa babaları değil miydi?
Hatta işi daha derine götürelim: Türk Telekom’un özelleştirilmesini hatırlayın. Hariri Ailesi için boşaltıp 7 milyar dolar karı alıp gittiğinde geride borçları bırakmamış mıydı? O zaman neden Gündoğdu Gıda’nın çiftliksiz, ineksiz hissesinin uçmasına şaşırıyoruz?
Ne farkı var ağa babalarının özelleştirme vurgunundan?
Kısaca bir sonuç yaşıyoruz.
Dindar nesil iddiası ile gelip foncu nesil sonucunu yaşıyoruz.
Hatta “yolsuzluk, hırsızlık iktidarımıza dokunuyorsa görmezden gelin” anlayışının sonucunu yaşıyoruz.
Liyakat yerine itaat sisteminin sonucunu yaşıyoruz.
İslam’ın temel emirlerinden olan adaletin dökülmüş halinin sonucunu yaşıyoruz.
Diploma yerine iktidar rozetinin geçerliliğinin sonucunu yaşıyoruz.
Dava adı altında, Vatan-Millet söylemlerinin içinde dönen paraların sonucunu yaşıyoruz.
Söylemlerin tam zıttı bir yaşantının sonucunu yaşıyoruz.
Güzel sözlerin şatafatla süslenmesinin sonucunu yaşıyoruz.
Hatta itibardan tasarruf olmaz misyonunun sonucunu yaşıyoruz.
Sonuç mu: Tarlaya ne ektiysek onunun sonucunu hasat ediyoruz. Yaşananlar bir istisna değil, tersine gözümüze sokulurcasına bir sonuçtur.
Koca bir ülke olarak “güzel ahlakı” emreden dinimizi, “adaleti” emreden dinimizi, “liyakati” emreden dinimizi nereye taşıdığımızı görüyor ve yaşıyoruz.
Bugün geldiğimiz noktada çürümüşlük, kokuşmuşluk bir sonuçtur.
Ekranlarda rakiplerimize en acımasızca attığımız yalanların, iftiraların bizi getirdiği bir sonuçtur bu lağım patlaması.
Güzel ahlak yerine en güzel iftiraları atanların yükseldiği bir sistemin çöküşüdür bugün yaşadıklarımız.
Alın terinin, çalışarak kazanılan emeğin yok edilip iktidar gücü ile zenginleşmenin mümkün kılındığı yönetim sistemimizin yaşattığı sonuçları yaşıyoruz bugün.
KÖİ ihalelerine ses çıkartmayınca daha büyüklerinin gelmeyeceğini mi sanıyordunuz?
Bu yaşananlara neden şaşırıyorsunuz ki? Kendiniz ettiniz kendiniz buluyorsunuz. ‘İlahi adaleti takip ediyor musunuz’ diye sormuştum geçen hafta…. Helallik isteyin diye de uyarmıştım.
Son söz olarak şu notu düşelim: Kaybettiğimiz parayı elbette çalışır yine kazanabiliriz. İyi ama asıl kaybettiğimiz ahlakı nasıl kazanacağız?
“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen peygamberimizin sözünü nereye taşıdığımıza bakıyor muyuz?
Davayı ve süreci takip edenlerin dikkatini çekmiş olmalıdır. Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının dördüncü gününde söylediği birçok önemli şeyin arasında şu da vardı: “560 milyar dediler, 560 kuruş bulamadılar.”
Bu laf aynı zamanda kendisinin adıyla anılan ve iddia edilen örgütün rüşvet veya yolsuzluklarının tamamında baştan beri aranan ama bulunamayan paraya göndermeydi. Ama medyada kampanya başta “560 milyar çaldılar” üzerinden yapıldı. Sonra, iddia 150 milyara kadar indi ama aranan para yine bulunamadı.
Tam o sırada, yani İmamoğlu bu sözleri ifade ederken Esenyurt’ta bir başka belediyecinin “gizli” evinde 7 milyon dolar ve 400 bin euro bulundu. Kim bu adam? Esenyurt’ta Ahmet Özer’in yerine atanan kayyum belediye başkanının yardımcısı Yusuf Ulutaş diye birisi. Bir başka belediye görevlisi operasyonda yakalanınca başkan yardımcısı Ulutaş’ın adını vermiş. İddia etmiş ki, “Onun rüşvet paralarını sakladığı özel bir dairesi var; paralar orada, gidin bakın.” Polisler de hemen gitti. Üstelik onlar tam eve giderken cesarete bakın, Ulutaş’ın annesi ve kuzeni de paraları almak için valizlerle oradaydı. Polis onları gözaltına aldı, şifreli kasalardaki paraya da el koydu.
Böylesine inanılmaz, cesur ve gözü kara bir yolsuzluk hikayesi… İmamoğlu ve arkadaşları “duymuştum, sanmıştım, hissetmiştim” kabilinden ithamlarla 20 aydır hapiste dertlerini anlatmaya çalışırken, İmamoğlu’na karşı 19 Mart 2025’te başlatılan büyük operasyonun işaret fişeği ‘Esenyurt Operasyonu’nun geldiği yer burası.
İmamoğlu, savunmasında Esenyurt’ta olanların kendi partisindeki bir belediyede yaşansa olayın nereye kadar götürüleceğini de soruyordu. Cevap yoksa da bu soru, diğer başka birçok önemli soru gibi kayıtlara geçti. Bu arada, Ahmet Özer’in serbest bırakıldığını ve hapse atılmasına sebep olan Kent Uzlaşısı’nın artık bir devlet politikası haline geldiğini; buna rağmen Özer’in göreve hâlâ iade edilmediğini de söyleyelim.
Sadece Esenyurt değil memleket aynı anda baştan sona kayırmacılığın, ihmalin ve denetimsizliğin eseri olan tarihin en büyük finansal felaketi ‘fon vurgunu’nu yaşıyor. Her geçen gün yeni bilgiler ortalığa saçılırken kaygı ve endişe büyüyor. Vurgunun zaten kırılgan ve savunmasız haldeki ekonomiye etkisi ne kadar olacak? İşin içinden başka kimler çıkacak? Ve en merak edilen soru, sonuna kadar gidilebilecek mi? Yani vatandaş soyulurken aylarca, yıllarca görevini ihmal eden kurumlar hesap verecek mi? Listeler eksiksiz açıklanacak mı? İmamoğlu, savunmasını yaparken dışarıda işte böyle şeyler oluyordu. Dikkat çekici olan ise şu: Savunması iddialara cevap vermenin ötesinde epeydir siyaset namına tek anlamlı cümlenin sarf edilmediği ortamda açık ve net bir gelecek perspektifi çiziyor. Nasıl bir Türkiye istediğini ve vadettiğini anlattı İmamoğlu. Aklı, davanın seyri veya neticesinden daha sonrasında. Muhalefet partilerine sandık güvenliği çağrısı yapmayı ihmal etmeyecek kadar geleceğe odaklı. Sözlerinden anlaşılan o ki, geri adım atmaya niyeti yok ve zaten böyle bir seçeneği olmadığını da biliyor.
Esasen, kalın sis bulutlarına rağmen herkesin aklı yine de sonrasında, yani gelecekte. Kimse ülkenin bu şekilde huzur, refah ve hukuk bulamayacağını biliyor. Muhafazakar gruplar, cemaatler ve sivil toplum örgütleri bile nihayet kaygılanıyor. Düne kadar korkuyla fısıldanan eleştiriler veya “çürüme”, “yozlaşma” gibi sözler artık alenen dile getiriliyor.
Herkesin amacı veya Türkiye hayali aynı olmayabilir ama yöntemi aynı olmak zorundadır. Hukukun herkese eşit uygulandığı ve siyasete alet edilmediği bir ülke dışında da yöntem yoktur. Umulur ki bu kadar acı ve pahalı tecrübeden sonra bu dersi alabiliriz.
Hayır fon dolandırıcılığı teknolojisi yerli ve milli değil.
Endonezya’da özel bir adı bile var “goreng saham”.
Yani hisse kızartmak.
İsim dışında her şey aynı:
Önce ucuz ve kimsenin ilgilenmediği bir şirketin hisselerini topluyorsunuz. Sonra kendi aranızda alıp satarak fiyatını yükseltiyorsunuz. Dışarıdan bakanlar hisseye büyük talep olduğunu sanıyor. Fiyat yeterince yükselince hisseleri başkalarına satıp çıkıyorsunuz.
Kızartılan hisseleri alanlar zarar ediyor. Kızartanlar paralarını alıp gidiyor.
Endonezya’da bazı borsa spekülatörleri yıllarca bu yöntemle küçük yatırımcıların paralarını almakla yetinmemiş.
Yine ilk bizim dolandırıcıların aklına gelmemiş: Devletin sigorta ve emeklilik fonlarını da bu işe sokmuşlar.
Böylece Güneydoğu Asya’nın en büyük ekonomisinde, ülke tarihinin en büyük yolsuzluk skandallarından biri patlamış.
Hikâye 2018’de, 1859’da kurulmuş devlet sigorta şirketi Jiwasraya’nın müşterilerine ödeme yapamamasıyla başladı.
166 yıllık geçmişi olan, ülkenin en eski sigorta şirketlerinden birinden bahsediyoruz. Üstelik özel bir şirket de değil, devlete ait.
Şirket yıllarca müşterilerine yüksek getiriler vaat etmiş. Bankalar üzerinden sigorta ürünleri satmış. Topladığı paraları da hisse senetlerine ve yatırım fonlarına yatırmış.
Ama bu hisselerin önemli bir bölümü, gerçek değerleriyle değil, spekülatörlerin şişirdiği fiyatlarla işlem görüyormuş.
Yani vatandaşın birikimlerini koruması gereken devlet sigorta şirketi, borsa spekülatörlerinin ellerindeki pahalı hisseleri satın alıyormuş.
Hisseler düşünce şirketin kasasında müşterilere ödenecek para kalmamış.
Jiwasraya’nın devlete verdiği zarar 16,8 trilyon rupi, dönemin kuruyla yaklaşık 1,2 milyar dolar.
Skandalın en çarpıcı sahnelerinden biri Aralık 2019’da Endonezya Parlamentosu’nda yaşandı.
Güney Koreli Kim Ki Pong milletvekillerinin karşısına çıktı.
Endonezya’da yaşayan kadın, hayatını kaybeden eşinden kalan emeklilik parasını Jiwasraya’nın bankalar üzerinden satılan sigorta ürününe yatırmıştı.
Kendisine bunun güvenli bir yatırım olduğu söylenmişti. Sonuçta devletin sigorta şirketiydi.
Ama şimdi parasını alamıyordu.
Üstelik kızının Kore’de düğünü vardı. Düğüne gitmek istiyor ama uçak bileti alacak parası bile yoktu. Yaşlı ailesinin tedavi masraflarını da karşılayamıyordu.
Milletvekillerinden kendi parasını alabilmek için yardım istiyordu.
Aynı toplantıda başka Koreli mağdurlar da vardı. Bunlardan biri Samsung Endonezya’nın yöneticilerinden Lee Kang Hyun’du. Onun da Jiwasraya’da 8,2 milyar rupisi kalmıştı.
İnsanlar devletin sigorta şirketine güvenip para yatırmış, sonunda kendi paralarını alabilmek için Meclis kapısına dayanmışlardı.
Peki devletin sigorta şirketinin paraları nereye gitmişti?
Savcılık soruşturmayı derinleştirdikçe Jiwasraya’nın tek örnek olmadığı ortaya çıktı.
Askerlerin, polislerin ve Savunma Bakanlığı çalışanlarının sigorta ve emeklilik paralarını yöneten bizdeki OYAK gibi Asabri’de de aynı yöntemler uygulanmıştı.
Buradaki kamu zararı 22,78 trilyon rupi, yaklaşık 1,6 milyar dolardı.
İki kurumun toplam zararı yaklaşık 2,8 milyar dolara ulaşıyordu.
Asabri soruşturmasındaki bir örnek, işin nasıl yürüdüğünü anlamak için yeterli.
Jimmy Sutopo adlı sanık, borsa spekülatörü Benny Tjokrosaputro’nun kontrolündeki hisseleri devralmıştı.
Ardından bu hisselerde tam 373 işlem yaparak fiyatlarının yükselmesine katkıda bulunmuştu.
Sonra aynı hisseler kendisinin veya bağlantılı kişilerin hesapları üzerinden Asabri’ye satılmıştı.
Savcılığa göre bu işlemlerin büyüklüğü 781 milyar rupiyi aşıyordu.
Yani birileri kendi aralarında alıp satarak hisse fiyatlarını yükseltiyor, sonra o hisseleri askerlerin ve polislerin emeklilik paralarını yöneten devlet kurumuna satıyordu.
Devletin emeklilik fonu, spekülatörlerin elindeki pahalı hisseleri satın alan müşteriye dönüşmüştü.
İşin içinde yatırım fonları da vardı. Böylece hangi kamu parasının hangi hisselere, oradan kimlerin cebine gittiğini takip etmek daha da zorlaşıyordu.
Hukuk, adalet, şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkelerinin bütün toplumlar için ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu her gün bıkmadan usanmadan yazmaya çalışıyoruz.
Ülkeyi yönetenler ise, bu değerlerden kaçmak için adeta yeni yöntemler icat ediyorlar. Oysa hukuk ve şeffaflık, sadece toplumun güvenliğini, huzurunu temin etmek ve refah standartlarını arttırmak için değil aynı zamanda iktidarın meşruiyetini de sağlayan değerlerdir.
Cumartesi günü halen Silivri’de tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mahkemedeki savunmasının son bölümünü dinledim. Sanki bir seçim meydanında gibiydi. Zaman zaman coşkulu ama aynı zamanda, kendisine bu muameleyi reva görenlere karşı da altı çizilecek ifadeler kullandı:
-Allah büyüktür, millet şahittir.
-Allah kimseyi sizin düştüğünüz bu duruma düşürmesin.
-Beni asla susturamayacaksınız, beni engelleyemeyeceksiniz, beni asla teslim alamayacaksınız.
Kuşkusuz İmamoğlu’nun savunma konuşması, manşetlik pırıltılı ifadelerin ötesinde toplumun farklı kesimlerine birlikte yaşama mesajları da veren bir özelliğe sahipti. Adeta hukuk manifestosu niteliğindeki bu konuşmayı aynı zamanda bir seçim beyannamesi ya da hükümet programı olarak da okumak mümkün.
Burada İmamoğlu’nun savunmasının özellikle hukuk ve adaletle ilgili bölümünden kısa bir alıntı sunmak istiyorum. Savunmasında sık sık bir “Türkiye hayali”nin olduğunu vurgulayan Ekrem İmamoğlu’nun şu ifadeleri son derece dikkat çekici:
“Hayalimizin kapısı adaletle açılacak. Çünkü adalet mülkün temeli. Devlet gücünün meşruiyeti de vatandaşın devlete güveni de adaletten doğar. Ekonomik yoksullukla adalet yoksulluğunun birbirini büyüttüğü bu düzeni değiştirmek zorundayız. Adalet yoksunluğunu bile aştık artık, adalet bitmek üzere. Vallahi billahi böyle bir sefil dönemi Türkiye hiç yaşamadı. Geçmişte de adaletle ilgili sorunlu yıllarımız çok fazla, sorunlu dönemlerimiz çok fazla ama bu kadar derinleşen, bu kadar göze parmak sokar gibi adaleti yerle bir eden, bunu da açık açık söyleyen bir düzen olmadı.”
Hiçbirimiz mutlu olmasak da ne yazık ki ülkede her geçen gün giderek derinleşen ‘adalet yoksulluğu’, milletin ekonomik anlamda yoksullaşmasını daha da büyüyen bir problem haline dönüştürmüş bulunuyor.
Bakın Türkiye 2018 yılından bu yana yaklaşık 9 yıldır kesintisiz derin bir ekonomik kriz yaşıyor. Bütün ülkelerde belli dönemlerde ekonomik krizler olur. Geçmişte Türkiye’de de benzer krizler yaşandı ama ülkede böylesine uzun süreli bir kriz ilk defa yaşanıyor.
2023 yılında Mehmet Şimşek’le birlikte rasyonel ekonomiye geçildi ama biz, bu modelin sonuçlarını hiçbir şekilde göremedik. Evet model yeniydi ama ‘siyaset mühendisliği’ marifetiyle ortaya konan icraatlar sayesinde, hukuk ve şeffaflık itibarsız hale getirildiği için ekonomik kriz daha da derinleşti ve fukaralık arttı. Yani Şimşek, rasyonel ekonomi için yola çıktı ama irrasyonel model aynen işlemeye devam etti.
From the publisher's feed