
Sign up to save your podcasts
Or


8 gün öncesine kadar Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in başında olan Taha Çakmak dün yeniden gözaltına alındı.
Türkiye Sigorta, Türkiye Varlık Fonu’nun kontrolündeki, Türkiye’nin en büyük sigorta şirketi.
Yani Çakmak’ın başında olduğu milyonlarca vatandaşın sigorta ve birikimleriyle ilişkili, milyarlarca liralık varlığı bulunan bir kamu finans kuruluşu.
Çakmak ondan önce de Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı, daha önce de BDDK Başkan Yardımcılığı yaptı.
Adli kaynaklara göre suçlamaları NTV haberinden okuyalım:
“Fon soruşturmalar kapsamında Tera fonlarına Türkiye Sigorta'ya ait mevduatlardan yüksek hacimli para giriş işlemi yaparak kar elde etmek,
Fona giriş sağlanan mevduat karşılığında Tera gurubuna ait hisseler üzerinde şahsi alım işlemleri yapmak, G….ürk isimli hisseye Tera gurubunun giriş yapması hususunda yönetici olduğu kurumun mevduatlarını yatırma sözü vermek, şartını sürmek,
G….ürk hissesi ve Tera gurubuna ait hisselerde menfaat temin etmek,
21/10/2026 tarihinde soruşturma kapsamında alınan beyanlarda Türkiye Sigorta'nın fona yatırımı karşılığında Tera gurubundan 1 milyon dolar elden para almak.”
Yani özetle Çakmak, Türkiye Sigorta’nın parasını Tera fonuna yatırmış ve bu yatırımlar karşılığında da Tera Grubu’ndan elden 1 milyon dolar rüşvet almış.
Ama asıl dikkat çekici suçlama başka.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bilgi notuna göre Çakmak, Tera Grubu’nun bir şirketin hisselerine yatırım yapması karşılığında Türkiye Sigorta’nın mevduatlarını Tera fonlarına yatırmayı şart koşmuş.
Yani iddiaya göre Tera’ya, “Siz bu hisseye girin, ben de Türkiye Sigorta’nın parasını sizin fonlarınıza yatırayım” demiş.
Başsavcılığın bilgi notunda bu şirketin adı gözlenerek veriliyor: “G….ürk”
Yani Grainturk Holding.
Grainturk, borsada işlem gören, tarım ve gıda sektöründe yatırımları bulunan bir holding.
Şimdi biraz bu şirketin içine bakalım.
Grainturk’ün yönetiminde kim var?
Kamuyu Aydınlatma Platformu’ndaki yönetim kurulu listesinde bir isim daha doğrusu soyisim dikkat çekiyor:
Ahmet Emir Akben.
25 Ekim 2022’de Grainturk’ün bağımsız yönetim kurulu üyesi olmuş.
Üstelik yalnızca yönetim kurulu üyesi değil.
Şirketin Denetim Komitesi ve Riskin Erken Saptanması Komitesi başkanı.
Yani Grainturk’ün mali tablolarının, iç kontrol mekanizmalarının ve şirketin karşı karşıya olduğu risklerin gözetiminde görevli isimlerden biri.
Hukukçu. Avukatlık yapmış. Özgeçmişinde VakıfBank’ın New York şubesinin uyum departmanında çalıştığı da yazıyor.
Peki Ahmet Emir Akben kim?
Eski BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in oğlu.
Mehmet Ali Akben, Türkiye bankacılık sisteminin en önemli isimlerinden biri.
1986’da Faisal Finans’ta bankacılığa başlamış. Kuveyt Türk’te, Anadolu Finans’ta, Türkiye Finans’ta üst düzey yöneticilik yapmış.
2012’de TMSF Kurul Üyesi olmuş.
2015’te BDDK Başkanlığına atanmış.
Mayıs 2023’e kadar, sekiz yıl boyunca Türkiye’de bankaların kuruluşuna, faaliyetlerine ve denetimine karar veren kurumun başında bulunmuş.
Peki şimdi nerede?
Hâlâ Vakıf Katılım Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi.
Aynı zamanda Türkiye Katılım Bankaları Birliği Başkanı.
Yani finans dünyasından emekli olup köşesine çekilmiş eski bir bürokrattan söz etmiyoruz.
Türkiye’nin önemli kamu finans kuruluşlarından birinin başındaki aktif bir yöneticiden söz ediyoruz.
Şimdi yeniden Taha Çakmak’a dönelim.
Çünkü Mehmet Ali Akben ile Taha Çakmak birbirlerini yalnızca bankacılık dünyasından tanımıyorlar.
Birlikte çalışmışlar.
Hem de BDDK’nın en tepesinde.
Taha Çakmak, 2019 yılında BDDK Başkan Yardımcılığına getirildi.
2021 yılına kadar bu görevde kaldı.
O sırada BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’di.
Yani bugün Grainturk hisseleri üzerinden Tera ile pazarlık yapmak ve 1 milyon dolar almakla suçlanan Taha Çakmak, Grainturk yönetimindeki Ahmet Emir Akben’in babasının başkan yardımcısıydı.
Bu bilgiyi bir kenara yazalım.
Çakmak daha sonra Merkez Bankası Başkan Yardımcısı oldu.
2023’te Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in başına geçti.
Türkiye, bundan 26 yıl önce 19 Şubat 2001’de bugün adına “2001 Krizi” dediğimiz büyük ekonomik krize girdi.
Krizin yaşanmasının en büyük nedeni, zaten kırılgan bir üç partili koalisyon olan hükümetin IMF ile birlikte yürüttüğü ekonomik programda sınıra dayanmasıydı.
Bugünden farklı olarak o zaman Türkiye’de ciddi miktarda yabancı parası, TL tahvillerde duruyordu. 19 Şubat’tan başlayarak en önce yabancılar, ardından Türkler tahvillerini satmaya ve Merkez Bankası’ndan dolar talep etmeye başladı. Ortada bu talebi karşılayacak kadar TL yoktu, gecelik faizler uzaya fırladı.
Türkiye 21 Şubat’ta mecbur kaldı, IMF ile olan ve doların (bugün adı konmadan olduğu gibi) sürüklenen bir çapaya bağlı kalmasını öngören programı bozdu, dövizde serbest dalgalanma rejimine geçti. Bir anda doların fiyatı da uzaya kadar yükseldi.
O kırılgan hükümet son derece radikal bir karar alıp krizi çözmek üzere dışarıdan bir uzman ismi, Kemal Derviş’i Türkiye’ye getirdi. Derviş, Ankara’ya kriz başladıktan 14 gün sonra, 3 Mart günü geldi ve Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı olarak göreve atandı.
Aynı Kemal Derviş, göreve başladıktan sadece 10 gün sonra, 14 Mart günü krizden yalnızca çıkışın değil Türkiye’yi güçlü bir ekonomik büyüme ve düşük enflasyon sürecine sokacak program olan “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programını açıkladı.
Türkiye, o çok zayıf denen, alay konusu olan kırılgan üçlü koalisyonda, başlayan krize teşhis koymuş, çözümün yol haritasını da daha krizin birinci ayı dolmadan açıklamıştı.
Kemal Derviş’in hızla krizi çözmek üzere getirilmesi, onun da programını açıklamasıyla bir yandan serbest piyasada dolar düşmeye başlamış, bir yandan da borsa yükselişe geçmişti. Derviş programının kararlılıkla uygulanması, o dönem için oldukça zorlu olan yasaların Meclis’ten geçmesi, programa olan güveni daha da artırdı ve Türkiye krizden çıkmaya başladı.
Bu hatırlatmayı yaptım, sebebi bugünle kıyaslamak.
Aslında 2001 kriziyle bugünü kıyaslamak doğru değil. Çünkü o zaman ülkenin her şeyi yazan, her şeyi açık açık konuşan bir medyası vardı. Bugün ortada bir medya olmadığı, olanlar da sudan sebeplerle hapse atıldığı için iktidar dikensiz bir gül bahçesinde aslında.
O zaman Türkiye bir demokrasiydi, sokaklarda protesto gösterileri yapılıyor, esnafın biri Başbakan Ecevit’e yazar kasasını fırlatabiliyor ve tutuklanmıyordu. Bugün maaşına zam isteyen gaziler ve emekliler bile coplanıyor sokakta. Sıkıysa iktidarı eleştirin.
Tayyip Erdoğan iktidarı, yıllardır devam eden fon soygununa müdahale etmek zorunda kaldığında tarih 16 Eylül’dü.
İktidarın ilk yaptığı sorunu küçümsemek oldu. Fon piyasasının sadece küçük bir bölümünde bir sorun görülmüş ve “hemen müdahale edilmiş”ti; ekonomiden sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve bakana göre…
Belki piyasaya moral vermek için bu küçümseme doğruydu ama korkarım iktidarın kendisi kendi söylediğine inandı, sorunu küçük sandı. Oysa küçük falan değildi.
Bugün 16 Eylül’ün üzerinden geçen 37. gün ve fon soygununun ortaya çıkmasıyla başlayan krizimiz yayılma emareleri göstere göstere devam ediyor. Ortada küçümsenecek bir şey yok.
Borsamız 23 Ekim sabahına 11 bin 220 puandan başladı. Oysa 15 Eylül akşamı 13 bin 892 puandan kapanmıştı. Kayıp endeks düzeyinde yüzde 20.
Ama aslında 28 Ağustos tarihine dönüp bakmamız lazım. Çünkü o gün SPK fonlarla ilgili kuralları değiştirdi ve o günden başlayarak fonlarda satış dalgası geldi, yani kriz başladı. O gün borsa 14 bin 641 puandan kapanmıştı. O günden bugüne kayıp yüzde 24.
Borsamızın dörtte biri buhar oldu, silindi gitti. Buharlaşan değer 142 milyar dolar. Milli gelirimizin yüzde 10’una yakın.
Silinen değer, fonların yoğunlaştığı, hepsi de manipülatif işlemle şişmiş hisse senetlerinden oluşmuyordu sadece; borsada düşmeyen şirket yok gibi bu sürede.
Yani sıkıntı hiç de sanıldığı gibi izole değil. Fonlarla sınırlanmış, sadece 456 bin kişiyi ilgilendiren bir şey de değil.
Hangi ülkede, rejimde yaşarsa yaşasın, insan en çok keyfilikten korkar.
Kuralları bilmek ister.
Adalet ve piyasa düzenine güvenmek ister.
Özgür olmak ve haklarına sahip çıkmak ister.
Bunlarda bozulmanın bedelini, bunu bozan iktidar, oy, seçim, itibar kaybederek ödüyorsa, orada demokratik dokunun, demokrasinin derinliğinden söz edebiliriz. Devlet/siyaset ve toplum arasındaki alan ortak, geniş, özerk ve belirleyici demektir. Farklı kesimleri kuşatan, bu yüzden ortak ilkeler orada filizlenir.
Aksi hâlde bir keskin inançlılar, aidiyetler, cemaatlerden oluşan bir yapıya sahipsiniz demektir. O yapının dinamikleri farklıdır. Orada devlet-siyaset ve toplum arasındaki saha dardır. Parçalıdır. Parçalar topluluk çıkarlarına ve siyasetine tabidir. Dolayısıyla ortak alan ise çok dardır.
Velhasıl fayda esastır. Öylesine esastır ki krizin, hatanın farkında olursunuz, ya oradan istifade edersiniz, edebileceğinizi düşünürsünüz ya da farkındalığa rağmen galebe çalan garip bir aidiyet duygusudur.
Fon krizi dolayısıyla Erdoğan’ın açıklamalarını hep birlikte okuyoruz.
Krize gösterilen muhafazakâr kesim tepkisine, “Ne mutlu ki yanlışa yanlış, doğruya doğru diyen bir seçmenimiz var” diyebiliyor cumhurbaşkanı.
İnanılır gibi değil.
Sanki iktidarın bu krizde hiç dahli yokmuş gibi.
Çünkü şunu biliyor: Tepki gösterirler ama bizden kopmazlar, bizi tepkiyle uyarırlar. Nitekim, “Bu camianın başını öne eğdirmedik, bundan sonra da asla eğdirmeyeceğiz” derken ülkedeki fayda-temsil-aidiyet sistemini pek güzel tanımlıyor ve kendisini muhtemelen pek rahat hissediyor.
Eylül 2021’i hatırlayalım.
Erdoğan ve etrafı, damadı, danışmanları serbest piyasayla kavga etmeye başladı. Erdoğan, “Faiz sebeptir, enflasyon neticedir. Enflasyon sebep değildir” diye tutturdu. Enflasyon yüksekken politika faizi yüzde 19’dan yüzde 14’e indirildi. TL varlıkların çekiciliği azaldı, dövize yöneliş ve enflasyon beklentileri güçlendi. 20 Aralık’ta dolar patladı. Sonra düzen infilak etti. Enflasyon yüzde yüzü aştı. İnanılmaz bir fakirleşme yaşanmaya başladı.
Ama Erdoğan ısrarcıydı. İslam’ın faizi haram saymasına gönderme yaparak “Bu görevde olduğum sürece faizle mücadelemi sonuna kadar sürdüreceğim ve enflasyonla mücadelemi de sürdüreceğim. Bu konuda nas (Kur’an ayetleri ve hadislerde yer alan açık dinî hükümler) ortada. Nas ortada olduğuna göre sana, bana ne oluyor?” diyordu.
“Neymiş efendim? Faizleri düşürüyormuşuz. Benden başka bir şey beklemeyin. Bir Müslüman olarak naslar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim. Hüküm bu” diyordu.
Bunları defalarca tekrarlıyordu.
Siyasi güç milletin parasını, ekonomik gücünü eritti bu yolla.
Ülke iktidar eliyle batağa düştü, hâlâ oradan çıkamadı.
Tepki?
İşte o yok.
14-28 Mayıs 2023 seçimlerinde AK Parti yüzde 35,5 ile ilk parti olmayı sürdürdü. Erdoğan yüzde 52 ile cumhurbaşkanı olmayı sürdürdü.
2024 yerel yönetim seçimlerinin ardından İmamoğlu ve CHP operasyonları, her yere kayyum atanmaya başladı. Yargının siyasallaşması ayyuka çıktı. Yüksek mahkeme kararlarını iktidar tanımadı. Alt mahkemeler bu kararlara kulak asmadı. AİHM hükümleri ise emperyalist müdahaleler diye eleştirildi. Ülke içinde Erdoğan’ı eleştirenler adli takibe uğramaya başladı.
Ciddi kamu araştırmalarında yine Erdoğan ve AK Parti ön sırada yer almaya devam ediyor.
Fon krizi sonrası araştırmalar birkaç güne yayımlanır.
Oranlarda büyük değişiklik olacağını sanmıyoruz.
Yapılanlar piyasadaki güveni geri getirmiyorsa ve mesela güven unsurunun en önemli göstergesi olan borsa sürekli değer kaybediyorsa, bunun en basit açıklaması atılan adımların yetersizliğidir. İktidar “Daha ne yapalım? Fonları tasfiye ettik, fon yöneticilerini içeri attık, kanun bile çıkardık vs.” diyebilir. Ama piyasa bütün bunları yeterli bulmuyorsa yapılanlar yetersizdir. Borsada kayıplar kesintisiz sürüyor. Bu tabloda yatırımcıyı, özellikle de yabancı yatırımcıyı tatmin etmeyen bir şeyler var demek ki. Ya da fon vurgunu, derinliği hâlâ tespit edilebilmiş bir olay değildir.
Elbette vurgunun üzerine gerçek anlamda ve hak edildiği şekilde gidildiğini anlamanın tek ölçüsü, borsa yatırımcılarının tutum değişikliği olamaz. Ancak onlar bile güvenmiyorsa, borsayla ve fonla ilgisi olmayan sıradan insanlar olup biteni asla yeterli bulmaz. Yani borsacı bile vurgunla mücadelenin kapasitesine güvenmiyorsa vatandaş hiç güvenmez.
Kapalı kapılar arkasında, ihmal ve himaye zinciriyle büyüyen ve patlayan bir vurgunun üzerine gitmenin birçok yolu var ama öncelikle ve mutlaka şeffaflık gerekiyor.
Nasıl bir şeffaflık?
Bu meselede şeffaflık vurguna giden uzun yolda yapılanların ve yapılmayanların tam tersini yapmaktan geçer. Ne yaptıysan yapmayacaksın ve ne yapmadıysan onu yapacaksın. Kimseyi himaye etmemek, hiçbir şeye göz yummamak ve geride belirsizlik bırakmayacak kadar cesurca temizlik yapmayı göze almak... Artık tek mesele, sadece finans sistemine değil bütün alanlarda güveni yeniden tesis etmektir. Yani problem birkaç göstermelik tedbirle geçiştirilemeyecek kadar yaygın ve tahrip edicidir. Tecrübeyle sabittir ki, bu tür eksik dozla yapılan her müdahalenin telafisi için de daha yüksek doz gerekir.
Peki iktidar bunu nasıl yapacak? Bu soruya cevap vermek bahsinde ilginç bir noktadayız. Zira, vurgunun derinliğine dair hâlâ birçok bilgi eksik. En başta da “kazananlar listesi” bilinmiyor. Süreç içinde yaşanan ihmallerin sayısı, bunların sistem üzerinde yarattığı olumsuz etki ve ihmal hiyerarşisi ise ancak bölük pörçük biliniyor. O bölüp pörçük bilgiler bile ülkeyi sarsmaya yetmişken, olayın gerçek boyutu açıklanmadan yapılanlar ikna edici olamaz. Atılan bazı adımlar da bugün görüldüğü gibi güven vermeye yetmez.
Esasen, sadece muhalefet değil bazı iktidar yetkilileri bile “listeler açıklansın” derken hâlâ listeler açıklanmamışsa başka söze de gerek olmaz.
Türkiye gibi kaynak ve üretim sıkıntıları olan, sekiz yıldır ekonomik kriz içinde bir ülkede büyüklüğü minimum 20 milyar dolar ama dolaylı etkileri bugün itibariyle 160 milyar dolara ulaşan bir vurgun kolaylıkla yapılabildi. Bir avuç insan tezgahı kurmuş, yetki ve sorumluluk sahibi bir avuç insan onları görmezden gelmiş, bir avuç güçlü insan onlara destek verip yolunu bulmuş, bir avuç insan da herkes burada bir şey oluyor derken umursamamış. Bu birkaç avuç insan, güle oynaya insanların parasını çalarken kimsenin sesi çıkmamış!
Bu inanılmaz vurgun devam ederken, ülke defalarca asgari ücreti, emekli maaşını ve sayısız kez de enflasyonu, hayat pahalığını konuşuyordu. Milyonlarca ücretli, emekli, esnaf ve hatta orta ölçekli tüccar ay sonunu getirmenin hesaplarını yapıyordu. Bu hesabı yapan insanlar bir yandan da gelecek güzel günler umuduyla kemer sıkıyordu. Ülke bir hafta, bir ay değil, aylarca yıllarca kemer sıkmaya devam etti. Bu insanlar bir sabah kalkıp bir grubun güç ve nüfuz kullanarak borsada manipülasyon yoluyla milyarlarca dolar para kazandığını öğrenen insanlardır. Kendileri kemer sıkarken ve her ay eriyen maaşa talim ederken öğrendiler bunu.
“Vurgunun üzerine gerçek anlamda gitmenin yolu nedir?” sorunun cevabı da gayet tabii bu insanların zihnindeki bütün şüpheleri gidermekten geçiyor. Onlara karşı hiç olunmadığı kadar dürüst olmadan da şüpheleri gidermek imkansızdır.
"Allah insanı vererek de alarak da imtihan eder. Ben vererek imtihan ettiği kullarındanım’’ diyen eski AK Parti milletvekilinin nasıl bir imtihan verdiğini biliyoruz.
Taşkesenlioğlu’nun boşanma sürecinde konuşulan paralar, dudak uçuklatmıştı.
Derenin suyu nereden akıyordu? Açıklansa, açıklanabilse muhtemel ki buraya gelmezdi işler.
Öbür yol seçildi; lekelenmeme hakkı adına haberlere erişim, yargı kararıyla engellendi.
Partisi de Zehra Taşkesenlioğlu’nu tekrar milletvekili seçtirmeyerek kenara koyup yola öyle devam etti.
‘Kiminin duası kiminin parası’ deyimini yanlış anlayıp yoldan çıkmaya müsaitler özenmemiş midir?
Kötü sınav verenlerin bu dünyada yanına kalması, başkalarını da ayartır.
Teşvik edici emsaller yoksa milletin duasını da parasını da isteyenlerin cüreti nereden geliyor, dersiniz...
4 yıl önce patlak veren o ilk örneğin üstüne hakkıyla gidilse, bugün asrın fon vurgununa kimse cesaret edemeyecekti belki.
Teracı borsa manipülasyoncusunun aklına gelen savunma kılıfı neydi öyle?
‘Yerli, milli bir finans gücü oluşturacaktık, ekonomik bağımsızlık mücadelesi içindi ama milletin öz evlatları ekonomimizde söz sahibi olamasın diye sinsi bir operasyona uğradık, iç ve dış vesayet odakları bize planlı saldırdı, emperyalist ve Siyonist çetelerin oyunu bu, asıl hedef ve mağdur biziz’ derse yırtacağını düşünüyordu. Tutunacak dal diye bu siyasi inanca sarılmıştı.
Nereden çıkarmış, böyle bir fikre nasıl kapılmış olabilir; mızrağı çuvala sığdırmaya yaradığını daha önce gördüğünden mi?
Vurgun tezgahı açanları pervasızlaştıran rol modeller olsa gerek.
Diyanet Vakfında görevden almalardan kamu şirketi Türkiye Sigorta’nın tepesinde gözaltılara uzanan bir güven depremi hiç yaşanmayabilirdi.
İktidar partisi yöneticileriyle bakan, bakan yardımcıları ve başdanışmanların adları hiç karışmayabilirdi.
Millet de üstüne gidilecekken yine üstü mü kapatılıyor şüphesiyle izlemezdi.
Sedat Peker’in 2022 yazındaki Taşkesenlioğlu ifşaları, ilk sansasyonel borsa manipülasyonu çarkına da işaret ediyordu.
Ailede paylaşım kavgasına yol açan deli paralar, borsada batırılan milyon dolarlar, akla ziyan boşanma tazminatı ve milyonlarca avroluk tekneyle ilgili iddialar aydınlatıldı mı meselâ? Doğrusu, aslı astarı neymiş; öğrendik mi, cevap verebiliyor muyuz?
Çevrilen film, fırıldak, dolap bugüne kıyasla küçüktü. Tamahkâr ve sahtekârlara ilham vermeden icabına bakılsa büyümeyebilir, daha büyüğüyle uğraştırmayabilirdi.
AK Parti’li Taşkesenlioğlu’yla SPK Başkanı abisi Ali Fuat Bey ve adı geçen danışmanlar kenara konurken ters düştükleri eski eş Ünsal Ban’ın da ucuz atlattığı algısı var toplumda. İnkâr edilemeyecek kadar yerleşti.
Karşılıklı suçlamalar, ihbar ve itiraflarla ortaya saçılan rüşvet, görevi kötüye kullanma gibi suç iddiaları, dönüp dolaşıp ifşa edenlerin başına patlarsa ne beklersiniz? Teşne olanları caydırmasını mı?
Asıl okka altına gitmesi gerekenlerin başı yanmadıkça bozuk niyetlilere, kolay yoldan haksız kazançta gözü olanlara yanlış mesaj vereceği açık.
Şu para yok mu, nelere kadir diye yakındığınızla kalırsınız.
Örgütlü fon vurgununda bekçiler düdüğü öttürmemiş.
Paranın satın alma kudreti bir talana karıştıysa mutlaka nüfuzlu birini satın almaya kadir olmuştur.
Vurgundan kimler pay aldı, bakılmayacak mı?
Oyun havası bile Halime Kız acaba niye oynamaz oldu, diye kuşkulanmaya çağırıyor bizi.
“Kuru fasulye kaynamaz oldu, Halime Kız oynamaz oldu, iki tabak bir de kaşık, işlerimiz hep dolaşık...”
Bedel, bekçinin soygun sırasında çalmayan düdüğünün nohutunda bit yeniği arayanlara ödetildikçe yeni vurgunlara hazır olun.
Vicdan muhasebesine davetle, tövbeyle, haksız kazancın iadesiyle, devlet gücü ve yetkisi kullananlardan şeytana uyanlara nefis terbiyesi vermekle, kenara koyma cezasıyla kefareti ödenmiş sayıldıkça o dolaşıklık çözülmez.
Okur, izleyici konu değişsin istemiyor. Bir ayı geçti, borsadaki asrın fon dolandırıcılığıyla yatıp kalkıyoruz. Başka konuda yazılana, söylenene ilgi, iltifat yok.
Türkiye Yüzyılı, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Milyon Kere Ayten şiirine benzedi.
Bir fondur tutturmuşuz, saatler her zaman fon haberlerine beş var ya da fon mağdurlarını beş geçiyor, mevsimlerden fon vurgunundayız, günlerden fon skandalı ertesi, fonculardan bahsetmeyen diller kurusun, iki kere iki dört elde var fonzedeler, bundan böyle dünyada Ponzi sisteminin adı saadet zinciri olsun...
Ama kimseyi suçlayamazsınız, takıntı yapılmayacak gibi değil.
Madem fon da fon, milyon kere fon, başka şey dinlemek istemiyorsunuz... Fakir Fukara Fonu’ndan yeni haber var; gelin, biraz da onu konuşalım.
Yeni Şafak, 12 Ekim’de duyurdu. “Vatandaşlık maaşında detaylar netleşti: Kimler alacak, ne kadar ödenecek” başlıklı habere şöyle bir bakalım.
Deniyor ki:
“Kamuoyunda vatandaşlık maaşı olarak bilinen Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi GETAD’ın detayları belli olmaya başladı.”
“Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı koordinesinde yürütülen çalışmayla 2,5 milyon haneye toplam 1,5 trilyon TL destek verilmesi hedefleniyor.”
“Hane gelirinde sınır ise en düşük emekli maaşı olan 23 bin 552 TL olarak belirlendi.”
Bakanlık, simülasyonla etki analizini çalışıyordu. Meğer tamamlanmış, bir taslak da hazırlanmış.
Bir eve giren toplam aile fertleri geliri asgari ücretin altındaysa vatandaşlık maaşından yararlanabilecekler. Üstü, asgari ücrete tamamlanacak. Gözleri aydın.
Fakat hemen değil. Aralık ayına kadar pilot iller seçilecek.
Prova amaçlı ilk destek ödemeleri, ocak- mart 2027 arasında başlayacak.
Aksaklıklar, eksiklikler çözülür de başarılı olursa 2027’de 81 ile yayılacak.
Kimlere vatandaşlık maaşı bağlanacağı ise kapı kapı gezilerek tespit edilmeyecek.
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının (SYDV) verileri esas alınacak.
Ancak beklenti bu muydu? Nasıl müjdelendiğini geriye sarıp hatırlayalım.
Yoksul sayısı azaltılacağına artınca zaten devlet yardımlarıyla ayakta duran vatandaşa yoksulluk nafakası bağlama fikri bulundu.
Hep seçime ayarlı bir müjde olduğu için seçim nafakası gibi de düşünebilirdiniz.
Sorun şuydu ki, yoksulluk nafakası bekleyenlerin gözü yollarda kaldı.
Aslında iktidarın 2023 seçim vaadiydi. Hemen o yaz başlayacaktı. Eksik kalan hâne gelirlerinin üstü 500 dolara tamamlanacak, deniyordu.
Beklentiye sokulan fakir fukara, bu vaade oy verdi ama 3 yıldır hâlâ vaat edileni alamadı.
En son 2026 yazında pilot uygulamayla prova edilecek, 2027’de tüm Türkiye’de yürürlüğe sokulacaktı.
Provası ertelene ertelene yine öbür seneye kaldı, bakalım kendisi 2027 sonuna yetişebilecek mi?
Takvim hâlâ belirsiz. Sorularsa aynı.
Meclis’ten ne zaman geçirilecek, seçime üç kala mı; bu bir.
Eksik gelir asgari ücrete tamamlanacak da bir asgari ücretle kaç kişi geçinecek, iki.
Hem yoksulluk nafakası bağlansa bile ‘eksik maaşların üstü devletten’ modeli nasıl sürdürülecek? Yoksullaşanlar azaltılmayıp çoğaltılırken Karadeniz gazıyla Gabar petrolü yeter mi, üç.
Finanse edecek petrolünüz, gazınız yoksa demokrasi ve hukuk açığını yoksulluk nafakası bağlayarak kapatabilir misiniz, dört.
Ve beşincisi; mevcut sosyal destekleri yeni bir adla birleştirip vermeye ‘yapısal reform’ denir mi, nesi yeni bunun?
Fak Fuk Fon’la ilişkisi de burada.
Resmi adıyla Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu, 86’da rahmetli Özal döneminde kuruldu.
Halk arasında ve medyada Fakir Fukara Fonu yakıştırmasıyla ünlendi. Fak Fuk Fon kısaltmasıyla anılıyordu.
Anlıyoruz ki GETAD, işte bu fondan ‘fakru zaruret’ yani ‘aşırı yoksulluk’ içindeki muhtaç halka nafaka dağıtacak. İşlevi katlanarak sürüyor ama adı çoktandır unutulmuştu.
Zengin fon vurguncularının parası züğürt halkın çenesini yorarken ihtiyaç sahiplerinin, 3 yıldır her kapı çaldığında ‘odur’ diye koşup açtığı pansuman ilacı daha fazla gecikmez inşallah.
Toplumların değerleri vardır. Toplumu tarif eden, bir arada tutan, toplumu toplum yapan değerleridir. Değerler toplumda bir dizi kural vasıtasıyla hayata uygulanır. Kurallar da gerektiği zaman kanuna dönüştürülür. Uzatmadan söylersek kanunlar, toplumun değerlerinin yansımasıdır. Değerlerin uygulanması ve korunması için konur. En tepe kanunlardan en basit yönetmeliğe kadar geçerlidir bu bağlantı.
Sayın Turhan Çömez, fonlarla gündeme gelen eski bakan hakkında bir açıklama yaptı. Meğer o bakan, bakanken, 60 defa özel kalem müdürü değiştirmiş! Şimdi ilgili kurala, yönetmeliğe ve arkasındaki değere bakalım:
Devlet memuru olmak için KPSS denilen bir sınavı geçmek gerek. Fakat yetmiyor. KPSS’den makul bir not aldıktan sonra da bir memuriyete atanabilmek gerekiyor. Pek güzel. Objektif bir sınavda aldığınız puan sizin devlet memuru olup olamayacağınızı belirliyor. Değer-kanun-yönetmelik... Hepsi yerli yerinde. Ama siz diyorsunuz ki “Hayır, KPSS puanın ne olursa olsun, ben bir de mülakat yapacağım ve tayinleri o mülakatta aldığın puana göre yapacağım.” Pofff! Değerle kuralın arasındaki bağ koparıldı. Tebrikler… Toplumdaki güveni başarıyla sıfırladınız.
Olsun. Nepotizmle tayin edilen de hiç olmazsa sınav şartlarını sağladı. Sonra sınava girdi. Sonra zahmet edip mülakata… Az buz değil. Peki özel kalem?
Değer şu: Özel kalem, rastgele bir memuriyet değildir. Bakanlık ve başka yüksek ve kritik mevkilerde o mevkide sorumluluk almış kişinin özel kalemini kendi seçme hakkı çok görülmemelidir ki özel kalem, o makamın eli ayağıdır, âdeta ona yapışık gibi çalışır; mesaisi, izni, saati falan yok gibidir. O hâlde o makamın sahibi kendi özel kalemini, KPSS falan demeden kendi seçip görevlendirebilir. El-hak doğru! Peki, böyle istisnai tayinle gelip gece demeden, gündüz demeden çalışan özel kalem diğer memurların haklarına ve sürekliliğine sahip olmalıdır, değil mi? Aksi haksızlık olur. Bu da doğru. İşte size millî kanun-kural anlayışımıza uygun koskoca bir delik. O delikten altmış kişiyi de yüz altmış kişiyi de birinci derece devlet memuru yapabilirsiniz. Bu kanuna uygundur. Ama değerlere değil. Kanuna uygundur ama hukuka değil! Kanunidir ama helal değildir.
Olan biten canımı sıktı. Arkadaşlarıma bahsettim. “Ooo…” dediler. “Bir eski bakan değil. İstisnai tayine izin veren bütün makamlarda bu makine gümbür gümbür işliyor.” Toplumdaki güven… Eşitlik… Eşit vatandaşlık bu muydu acaba?
Gelelim Cumhurbaşkanı seçimine. Cumhurbaşkanı iki dönemden fazla seçilemiyor. Cumhurbaşkanı seçimi ile meclis seçimi birlikte yapılıyor. Bu kuralın gerekçesi ve her kural gibi dayandığı değerler var. Bir şey daha var. Eğer Cumhurbaşkanı, ikinci dönemindeyken meclis seçimlerin yenilenmesine karar verirse ne olacak? Bu, Cumhurbaşkanı’nın kalan süredeki hakkını elinden almak değil midir? Anayasayı yapanlarca bu düşünülmüş ve denmiş ki bu durumda Cumhurbaşkanı üçüncü defa aday olabilir. Değerlere de akla da uygun… Tıpkı bakanın özel kaleminin istisnai sayılması ve özel kalemin daha sonra da birinci dereceden devlet memuriyetine devamının sağlanması gibi. Peki, her şeye uygun bu kural, seçime haftalar kala, herkesin bildiği gibi sırf cumhurbaşkanının üçüncü defa seçilmesi için işletilirse? Kanuna uygun. Peki hukuka? Değerlere? İki dönem sınırlamasının gerekçesine?
2027 bütçesinde faiz ödemeleri için ayrılan para, tam 3 trilyon 975 milyar lira…
Devlet, borçlandığı iç ve dış kişilere ve kurumlara 2027 yılında 3 trilyon 975 milyar lira faiz ödeyecek.!
Burada kalır mı? Bu rakamı aşması ihtimali yüksek. Çünkü 2026 bütçesinde faize 2.7 trilyon ayrılmıştı, 2.8 trilyon olacağı belli.
Ali Babacan “Enflasyonun tam 2 katı bir artış var faiz ödeneğinde. Enflasyonun yüzde 21 beklendiği bir yılda faiz geliri olanlar, devletin hazinesine borç verip de oradan faiz alanların geliri tam yüzde 41 artacak” diyor.
Okurlarımın zihnindeki haklı soruları biliyorum; benim de sorularımdır bunlar:
Hani, faiz sebep enflasyon sonuç değil miydi?
2014 yılından Haziran 2023’te Mehmet Şimşek gelene kadar ısrarla sürdürülen bu politika enflasyonu da, faizi de dövizi de patlattı…
Cumhurbaşkanı, “Bir Müslüman olarak naslar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğiz” dememiş miydi? (19 Aralık 2021)
Öyleyse niye en faizci iktidar tablosu ortaya çıktı?
“Faiz sebeptir” politikası makro dengeleri bozdu da ondan.
Bu yazının amacı iktidarın yanlışını eleştirmekten ibaret değildir. Asıl dikkatlere getirmek istediğim şudur: Hem iktidarın kendisi hem onu canla başla destekleyen fıkıh profesörleri, “söylem” ve “nass” ile realitedeki 3.975 trilyonluk faiz ödemesi karşısında susuyorlar?
Emirle faiz indirtmenin patlattığı enflasyonu dizginlemek için Şimşek’le birlikte yüksek faiz uygulaması karşısında da susuyorlar.
Neden böyle, nerede yanlış yaptık, acaba “faiz” denilen her şey aynı mı, diye sormuyorlar, konuşmuyorlar…
Politikacı, yokmuş gibi davranıyor, sorumluluktan kaçınıyor. Zaten “ucuz kredi”” politikası da oy için değil miydi?
Ya fıkıh profesörleri?... Hadi iktidar “bizden”dir, yıpranmasın diye yazmıyorlar… Peki, “nass” ve bu iktidarın ortaya çıkardığı yaklaşık 4 trilyon faiz olgusu karşısında niye akademik araştırma yapmıyorlar?
Bu tablo, geleneksel fıkhî düşüncenin hayattan nasıl koptuğunun yeni bir fotoğrafıdır: Eski fetvaları tekrar etmekle yetinmek; hayatın ortaya çıkardığı yeni gerçekler karşısında susmak veya “hile-i şer’iye” yoluna gitmek!..
Bu yüzdendir ki fıkıh külliyatında “hiyel” (hileler) başlığı altında geniş fasıllar vardır.
Ticari hayat gelişip fıkıhtaki “karz”dan çok ama çok farklı “finansman” sorunu ortaya çıktığında ulema yine “hile-i şer’iye”den başka yol düşünemedi.
Avusturya hakimiyeti altına düşen Bosnalı Müslümanlar kendi finansman ihtiyaçlarını karşılamak üzere banka kurmak istediklerinde, İstanbul’daki Meşihat (Şeyhülislamlık), faizi kitabına uydurmak için, kurulacak bankanın “hile-i şeriye” muamelesi yapmasını şart koştuğu için banka kurulmamıştı!
Fıkıhta yeni ve cesur açılımlar yapma konusunda ulemadan Mahmut Esad Efendi’nin (1856-1918) “Tarih-i İlm-i Hukuk” adlı fevkalade değerli ve ufuk açıcı eserini tavsiye ederim. (Yetkin Yay.)
Zamanımızda da KURAMER’in bütün yayınlarını tavsiye ederim.
Finansman sorunları konusunda gelenekten farklı düşünen Mahmut Esat Efendi, Osmanlı Aydınlanmasının öncülerinden Münif Paşa’nın “İlm-i Servet” (Ekonomi) adlı kitabını hatmetmişti mesela.
Bugün iktidara partizanca destek veren bazı fıkıhçılar ekonomiyi de demokrasiyi de okumadıkları halde ahkam kesiyorlar. Ekonomiye değinen yazılarını gördükçe şaşırıyorum. Kimseyi rencide etmemek için örnek vermeyeceğim. Muhafazakâr iktidarın ekonomide büyük yanlışlar yapmasını kolaylaştırdılar.
Camia”dan yükselen ses”e Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın -Tayyip Bey’in nasıl baktığı da merak edilmiştir.
Hani ilk defa böyle yüksek sesle bir “rica” da değil “ikaz” gelmiştir. İnsan ve Medeniyet Hareketi’nden, ardından Hüdayi Vakfı’ndan, paralel biçimde iktidara yakın kimi köşe yazarlarından… MÜSİAD’dan…
Tayyip Bey nasıl bakmıştır bu seslere?
Öfkelenmiş midir, “Siz de mi?” mi demiştir, Brütüs sendromu mu devreye girmiştir?
Çarşamba günkü grup konuşmasında Tayyip Bey’in yaklaşımını ifade eden cümleler yer aldı.
Basbayağı memnun olduğu izlenimi veren ifadeler bunlar. Hatta bu ikazları partinin sıhhatine işaret sayan cümleler. Şunları söyledi meselâ:
“Konunun kendi tabanımız özellikle bize yıllardır destek veren camiamız tarafından yakından takip edildiğini gayet iyi biliyoruz. İnancımızın bir gereği olarak emri bil maruf nehyi anil münker çizgisini hatırlatan, her türlü teklif ve tenkidi elbette önemsiyoruz.AK Parti sadece kadrolarıyla değil, aynı zamanda hakikati söyleyen çelik çekirdeğiyle de nevi şahsına münhasır bir harekettir.Ne mutlu bize ki; soran, sorgulayan, eleştiren bir tabanımız var. Ne mutlu bize ki; yanlışa yanlış, doğruya doğru diyen bir seçmenimiz var.Bizi bugünlere getiren önce Yüce Allah’ın yardımı, sonra aziz milletimizin desteği, daha sonra irşat ve ikaz görevlerini layıkıyla yapan gönül dostlarımızın varlığıdır.”
Modern demokratik sistemlerde, toplumun dini ya da din dışı bir kültüre sahip olup olamayacağını devlet değil, toplumun dindar veya seküler bireylerinin özgür iradeleri, tercihleri belirler.
Devletin ahlak, ideoloji ya da bir kültürü dayatması, bireylerin hak ve özgürlüklerinin kurban edilmesi anlamına gelir.
Çünkü bir ideoloji adına hareket eden devlet yasal sınırların dışına çıkarak, bireyleri hizaya sokmak adına topluma her türlü zulmü reva görebilir.
Maalesef Müslüman toplumlarda iktidarı ele geçiren ve yeryüzünde dinin tek temsilcisi olduklarına inanan iktidar güçleri, aynı zamanda kendilerini, toplumu ‘doğru yola’ getirecek ahlak bekçisi olarak görmektedirler.
İşte Müslüman toplumları esas acziyete sürükleyen de bu zihniyet çürümesidir. Muhammed Müctehid Sebüşteri’nin, bu konudaki şu tespitinin altını özellikle çizmekte yarar var: “Resmi dini söylemin teorisyenleri, çağımızda devlet ve toplumun birbirinden farklı iki ayrı varlık olduğunu kavrayamadılar. Bir toplumda bireylerin manevi olgunlaşması o toplumun kültürüyle bağlantılıdır; yoksa bu, devlet ve hükümetler eliyle yapılacak bir iş değildir. Kültürü üreten ve zenginleştiren, insanlar ve sivil kuruluşlardır, devlet değil. Devlet sadece toplumda geçerli olan kültür ve değerlere tabi olur ve bunların kendisine yüklediği görev ve sorumlulukları yerine getirir. Hiçbir şekilde toplum mühendisliği yapma veya kültürün gelişme yönünü tayin etme hakkına sahip değildir.” (Resmi Dini Söylemin Eleştirisi, s.36)
Bu konuda Türkiye, diğer Müslüman ülkelerle kıyaslandığında daha şanslı bir konumda bulunuyor. Çünkü 70-80 yıllık bir demokrasi tecrübesine ve ciddi bir hukuk müktesebatına sahip. Ancak Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, bizim bir türlü aşamadığımız problemlerimiz var. Mesela, Cumhuriyetle birlikte önemli kazanımlar elde ettik ama zamanla kuruluş ideolojisini öylesine kutsallaştırdık ki devletin, toplumu adam etme ve onu hizaya sokmak gibi görevlerinin olduğuna inanır hale geldik.
From the publisher's feed