KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Krizde fon vurgunu yiyen bir ülkenin çıkışı seçimdir - Mustafa Karaalioğlu

    Neredeyse sekiz yıla ulaşan ekonomik kriz ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak hâlâ enflasyon/asgari ücret/emekli maaşı eksenine sıkışan refah problemi…

    Bir ekonominin temel göstergeleri olan enflasyon, faiz ve kurda bütün rakamlar yüksekte seyretmeye devam ediyor. Bu yıl 3 trilyona yakın faiz ödeyen ülke, gelecek yıl için de bütçesinde 4 trilyon liraya yakın kaynak ayırıyor. Sadece bu rakamlar bile ücretli kesimin nasıl bir cendere içinde olduğunu göstermeye yetiyor. İrrasyonel ya da rasyonel, heterodoks veya ortodoks her yol deneniyor ama ekonomi ayağa kalkamıyor.

    Seneler geçti, hedef hâlâ enflasyonu yüzde 30’un altına indirebilmek… Ne enflasyon iniyor ne de hedef. Bütün dünyada bizim gibi sadece birkaç ülke var ve onlar bile bu kadar uzun çile çekmedi.

    Ve ekonomisi böyle bir sarmala mahkum olan ülke, bir sabah tarihin en büyük finansal vurgunuyla uyanıyor. Yani işçisinden işsizine, mavi yakalıdan beyaz yakalıya, esnaftan sanayicine kadar 86 milyon insan, ekonomik krizden çıkabilmek umuduyla kemer sıkarken küçük bir azınlığın akıl almaz paralar kazandığı ortaya çıkıyor. Hisse senetlerini manipüle ederek, borsa ve bankacılık kurallarını delip geçerek; en önemlisi de birbirini gözetip kollayan bir himaye düzeni tesis ederek fon kılıfıyla milyarlarca dolar vurdular. Küçük ama iştahlı bir azınlık, büyük bir cesaret, sınırsız himaye ve büyük bir ihmal… Fon vurgununun özeti bu. Maliyeti de şimdilik 3 trilyon lira.

    Hatırlayalım… Bu adamlar ellerini kollarını sallayarak, bütün kurumların gözü önünde milleti soyarken devlet ekonomiyi ayağa kaldırmak için garsonların aldığı bahşişten nasıl vergi alacağını düşünüyordu.

    Şeffaflığı kaybetmiş, hesap verebilirliği unutmuş, denetimi iptal etmiş, ehliyetsiz, liyakatsiz kadrolara teslim olmuş bir sistemin kaçınılmaz sonucu bunlar.

    Bütün bunlar olurken partisinden televizyonuna, belediyesinden sosyal medyasına kadar muhalefet de eş zamanlı olarak dayak yiyordu. Demokrasi, hukuk ve en mühimi de milli irade muhalefete atılan her dayakla biraz daha küçülüyordu.

    Böyle bir ülkede, yani ekonomisi krizde olan, hukuk duygusu kaybolan, milli irade değerleri gerileyen bir ortamda olması gereken tek şey vardır; seçim. Demek ki bazı şeyler yönetilemiyor ve seçeneklere bakmanın vakti gelmiş demektir. Ülkeyi bu tablodan çıkarma iddiasına sahip olanların önüne sandığı koymak şarttır. Madem işler yürümüyor, vatandaş işleri yoluna sokacak plan, program ve vaatleri işitmeyi hak ediyor demektir. Bunun yolu seçimdir. Sandık, muhalefet için imkan, iktidar için de güven tazeleme fırsatıdır.

    Aksi takdirde hiçbir meselede “gittiği yere kadar gidilsin” denemez. Denirse de ikna edici olmaz. Nitekim, vurgunun açığa çıkmasının üzerinden 45 gün geçti ama soru işaretleri azalmıyor, artıyor. Zira, yangın üflemekle söndürülecek gibi değildir.

    Ülkeye lazım olan şey, adil ve eşit rekabet şartlarında bir yarıştır. Siyasi mühendislik etkilerinden arınmış, herkesin millet önünde teraziye çıkacağı bir seçim gerekiyor. Her geciken gün, daha ağır bir ekonomik ve psikolojik faturanın işaretini veriyor.

    İktidarın siyasi ajandayı belirleme gücünün sınırsızlığı ve baskı altında olduğu için muhalefetin takvime müdahale edemiyor olması bir bahane olmamalı. Sadece muhalefet için değil iktidar tabanı için de seçim bir ihtiyaç ve zarurettir.

    5 min
  • Nev’i şahsına münhasır - Ahmet Taşgetiren

    Türü kendine özgü” anlamına geliyor bu ifade, bizim nesil bilir.

    Bu söz bugün, Sırbistan siyaseti için rahatlıkla söylenebilir.

    Avrupa’nın birçok ülkesinde gençler – eylemciler farklı gerekçelerle sokakta, ama Sırbistan olayı başka. Orada öğrenci inisiyatifi seçimlere girdi ve yüzde 53 oy alarak 14 yıllık Aleksandr Vucic yönetimine son verdi.

    “Öğrenci listesi” diye bir siyasi yapı, eylem yapanların kendileri yerine ülke içinde farklı alanlarda tanınmış, güvenilir kişileri adaylaştırması, böyle bir liste oluşturup seçime katılabilmesi, bu listenin aldığı sonuç üzerine Vucic’in görevi bırakması, gençlerin seçim sonucunda yönetimde söz sahibi olmak yerine adaylaştırdıkları kişilere yönetimi devretmeleri…. Ve devlet televizyonunun gerçekleri gizlediği için halktan özür dilemesi… Bütün bunlar bilinenlerin dışında bambaşka bir siyasi vakıayı ortaya koyuyor.

    Sırbistan’ın bir de 2000 yılında Miloseviç’i deviren Otpor (Direniş) tecrübesi var. O da bir gençlik hareketi idi. Bu sonuncusu daha bir farklı sanki. Yapay zekâdan yararlanarak derledim bilgileri. Süreç şöyle gelişiyor:

    -Hareket, Kasım 2024’te Novi Sad tren istasyonunda 16 kişinin hayatını kaybettiği sundurma faciasıyla başladı. İnşaattaki ihmal, usulsüzlük ve yolsuzluk iddiaları üzerine sokağa çıkan üniversite öğrencileri, adalet talebiyle otoyolları kapatarak kitlesel eylemler başlattı. Bu protestolar zamanla ülke genelinde 14 yıllık otoriter Aleksandar Vučić yönetimine karşı geniş çaplı hükümet karşıtı bir harekete dönüştü.

    Hareket, geleneksel muhalefet partilerinden tamamen bağımsız ve lidersiz bir yapı kurdu.

    Öğrenciler sadece büyük şehirlerde kalmadı; “Her Köye Bir Öğrenci” kampanyası başlatarak bisikletlerle ve yürüyerek iktidarın kalesi olan kırsal kesimleri ve köyleri tek tek dolaştı.

    Hareket, Öğrenci Listesi (Student List) adıyla seçime girdi. Ancak listenin en dikkat çekici özelliği, adayların hiçbirinin öğrenci olmamasıydı. Kendilerini öne çıkarmak yerine, toplumun güvendiği akademisyenleri, doktorları (liste başı Kardiyolog Ilija Srdanovic’ti), sanatçıları ve çiftçileri aday gösterdiler.

    Yapay zekâ, seçimde başarının “kırsal kesime ulaşmak, halkın korkusunu kırmak ve sandığa rekor katılım sağlamak”la elde edildiği bilgisini veriyor. Yapay zekaya “güvenlik güçlerinin tavrı ne oldu öğrenci eylemleri karşısında?” diye sordum.

    “Sert Müdahaleler ve Güç Kullanımı”ndan örnekler verdi yapay zekâ. “Kitlesel gözaltılar ve tutuklamalar oldu. Sivil/Kimliği Belirsiz Gruplar Kullanıldı eylemleri bastırmak için. Seçim günü ise bazı bölgelerde seçmenlere yönelik baskı, usulsüzlük girişimleri ve gerginlikler yaşandı. “Tutuklamalar gençlik hareketini yıldırmadı mı?” sorusuna yapay zekanın verdiği cevap şuydu: “Hayır, tutuklamalar gençlik hareketini yıldırmadı; tam aksine hareketi daha da büyüten, kitleselleştiren ve halkın gözünde meşrulaştıran bir “yakıt” işlevi gördü.

    Yapay zekâ, “Tutuklama dalgalarının hareketi yıldırmak yerine nasıl güçlendirdiği”ni açıklarken şu hususlara dikkat çekti:

    -Bir kere öğrenciler “Dayanışma Ağları ve “Gözaltı Takibi” ekibi kurdu.

    -Sonra “Arkadaşlarımızı Geri Alacağız” eylemleri” yapıldı, bir arkadaşları tutuklandığında binlerce öğrenci adliye binalarını abluka altına aldı. Bu durum, mahkemelerin üzerinde büyük bir toplumsal baskı oluşturdu.



    7 min
  • Dünya Netanyahu’dan kurtulabilir mi? Fehmi Koru

    İsrail’de çıkan Haaretz gazetesi seçim günü, başyazısına, seçmenlerin ülkelerine pek çok yönden zarar vermiş Netanyahu’dan oylarını esirgeyecekleri beklentisiyle olacak; “İsrail, Netanyahu demek değil” başlığını atmıştı.

    Oysa sandık o beklentiyi doğrulamadı.

    Netanyahu’nun Likud Partisi biraz oy kaybetti, yine birinci parti. Koalisyon partileri artık çoğunlukta değil ancak İsrailli seçmenler Netanyahu’ya kesin bir siyasi son hazırlamadı.

    Oysa özellikle Trump-Netanyahu ikilisiyle global ortamda birlikte anılan, muhalefetle seçim yarışına girdiklerinde o ikiliden destek alabilen liderler birbiri ardına iktidarlarını kaybetti.

    Macaristan’da Viktor Orban…

    Sırbistan’da Aleksandar Vučić…

    Brezilya’dax

    Gözlemciler, önceki günkü seçimde sıkı bir muhalif cepheyle karşı karşıya kaldığı bilinen Netanyahu’nun da aynı akıbete uğrayacağı beklentisindeydi.

    Sebebi belli…

    7 Ekim 2023’te Hamas’ın rehine alma saldırısını bahane eden Netanyahu, İsrail ordusuna Gazze’yi işgal emrini verince yaşanan kitle kıyımında 75 bine yakın Filistinli hayatını kaybetti.

    75 bin kayıp Gazze nüfusunun %3.4’ünü oluşturuyor.

    Gazze’de neredeyse ayakta bina kalmadı.

    Netanyahu’dan cesaret alan işgal altındaki Batı Şeria’nın eli silahlı yerleşimcileri, İsrail ordusuyla birlikte aynı sürede, beşte biri çocuk 1080 Filistinlinin ölümüne yol açtı.

    Fırsat bu fırsat deyip Trump’ı da ikna ederek İran’a savaş açtı Netanyahu. Lübnan ile Suriye topraklarının kendi sınırlarına yakın bölgelerini de işgal etti.

    Bu tabloya ve kendilerini dünya halkları gözünde düşürdüğü duruma bakıp İsrailli seçmenlerin Netanyahu ve ortaklarını sandıkta cezalandıracaklarını sananlar yanıldı.

    Sonuç şunu gösteriyor: Netanyahu’nun izlediği savaş yoluyla yayılmacı politikalar çoğu İsrailli tarafından kabul görüyor.

    Yalnız İsrail’de yaşayanlarca da değil…

    İsrail vatandaşı da olan İngiliz Musevileri’nin görüşlerini temsil eden Jewish Chronicle dergisi en az 50 bin cemaat üyesinin oy kullanmak üzere uçakla İsrail’e gittiğini duyurdu.

    AIPAC etkisindeki Amerikalı Musevilerden de aynı amaçla İsrail’e gidenler muhakkak olmuştur.

    [İsrail’i ABD’de temsilde Netanyahu öncesinde AIPAC’tan daha etkin olan kuruluş ‘Dünya Yahudi Kongresi’ (The World Jewish Congress, WJC) idi. WJC başkanı milyarder işadamı Ronald Lauder, yakın dostu bilinen Netanyahu’ya karşı seçim öncesinde tavır almış, Haaretz’te yayımlanan mülakatıyla “Sakın ona oy vermeyin” anlamına gelecek bir mesajı İsrailli seçmenlere iletmişti.] Netanyahu hem kendi halkını hem ‘diaspora’ diye anılan yurt dışındaki Musevileri bölerek ve her seçimde destekçi sayısını o sayede artırarak bugünlere geldi.


    6 min
  • Siyasetten soğuyanlar ve soğutanlar - Ali Bayramoğlu

    Türkiye’nin bir dönemini kuşatan çatışma ve gerginliklerin istikameti belliydi:

    Önce toplum siyasetin içine, ardından siyaset devletin içine hapsedilmiş; tüm tartışmalar, tüm sorunlar devlet etrafında, devlet meselesi olarak ve devlete hâkim olmak mantığıyla sürdürülmüştü.

    Bu dalganın önemli bir diğer sonucu olmuştu:

    “Depolitizasyon”. Politikadan soğumuş, uzaklaşmış bir toplumun siyasete tepkisi diyelim. Siyasi mücadelelerin kişisel ve dar çıkarlara endeksli olduğu, gerginlikleri beslediği bir ortamda bu durum pek şaşırtıcı değildi.

    Devlet alanı ile siyasi alan arasındaki çizginin kaybolduğu durumlarda, yani hem devletin siyasi alanı işgal ettiği hem siyasetçinin devlet organlarını ve kurallarını ilkesizce siyasileştirdiği durumlarda ise hiç mi hiç şaşırtıcı değildi.

    Ne var ki madalyonun bir de diğer yüzü vardı.

    Siyasetten soğumanın getirdiği bu tepki, siyasetin tamamen devre dışı kalması isteğine değil tersine yeniden doğması talebine işaret ediyordu.

    Nitekim toplum, 1999 yılından itibaren yapılan her genel seçimde kitlesel bir şekilde yeniden siyasetçiye ve siyasete yöneldi. Daha doğrusu ülkenin maruz kaldığı “yönetim krizi”nden çıkışa yöneldi.

    2000’li yılların ilk seçimi ve ardından girilen değişim ve tartışma süreci, istikameti ne olursa olsun, bir ölçüde toplumun yeniden keşfedildiği, devreye girdiği bir evreyi başlattı.

    Ancak süregiden bir sorun hep oldu.

    Bugün sorun, toplumda başlayan değişimle, toplumsal kesimler arası etkileşimle bir dönem doğan “ruh hâli”nin siyaset yelpazesine yansımamasıyla baş gösterdi.

    Zira siyaset, toplumun önünde koştu.

    Siyaset güce, parti içi iktidara endekslendi.

    AK Parti bu hikâyeyi derinden yaşadı. Ve sonunda Erdoğan’ın partisine dönüştü. Dahası toplumu siyasete hapsetti.

    Muhalefette de görüntü farklı ama sonuç benzer.

    Yeni Parti-CHP ilişkisi, çatışması bu duruma örnek.

    Bu çatışma, ayrışma, heyecanlı muhalif kesim dışında ortalama muhalif kitleleri siyasi oyundan düşürüyor. Başka bir deyişle depolitize ediyor, politikadan uzaklaştırıyor. Başarıyı, gücü kişilere, kişilerin parti içi yarışmasına kilitliyor.

    Bu nasıl değişir?

    Muhalefet bakımından bu soruyu yanıtlayabilmek, önce bugün toplumsal alanda ve siyasal alanda yaşanan gelişmeleri ve bunların dinamiklerini anlamakla mümkün.

    Toplumda ne oluyor, siyasette ne oluyor, devlette ne oluyor? Bunlar birbirini tetikleyerek neden zincirleme bir dönüşüm sistemi içinde evriliyor?

    Bu soruları yanıtlamak içinse önce muhalif zihniyetin, kendi tasavvur ettiğinden farklı bir toplum olduğunu kabul etmesi yani siyasetin ön koşulunun bir toplum tasavvuru olduğunu bilmesi gerekir.

    Muhayyel olduğu için yıllardır arayıp bulamadığı, bulamadığı için kâh kızdığı, kâh küstüğü, kâh gericilikle, kâh saflıkla suçladığı hayalî toplumun yerini gerçek, köküyle, inancıyla, etnik dokularıyla var olan bir toplumun fikrinin alması gerekir.

    Ama ortada böyle bir hâl yok.

    Bir de şöyle ifade edelim:

    Bir siyasi yapı neden krize düşer? İhtiyaçları farklılaşan, yapısı karmaşıklaşan bir toplumun yenilenen, artan, nitelik değiştiren taleplerine yanıt vermeyi reddederse düşer. Yani bu talepleri ve talep sahiplerini sisteme entegre edebilecek sosyal, kültürel, siyasi önlemlere yanaşmazsa düşer. Yani değişimi hastalıklı bir gelişme olarak görürse düşer.

    Çünkü bu durumlarda toplumsal gidişatı göremez, yönlendiremez hâle gelir.

    Bu durum kuralsızlığa, ilkesizliğe, kimi zaman otoriterleşmeye hız kazandırır.

    Sorun kronik…

    5 min
  • Yapmayın, milleti boğmayın - İbrahim Kahveci

    Bu ülkede iki yıldır çalışan sayısı tek 1 kişi dahi artmıyor. Son 2 yılda çalışma çağına gelen 1 milyon 152 bin kişiden 1 kişi dahi iş bulamadı.

    Siz bakmayın makyajlı TÜİK verilerine. Eylül 2024’de 66 milyon 16 bin çalışabilir nüfusun 33 milyon 067 bini çalışıyordu. Ve işsizlik oranı yüzde 8,6 seviyesindeydi.

    Aradan tam 2 yıl geçti. Eylül 2026’da çalışabilir nüfus, 1 milyon 152 bin kişi arttı ama çalışan sayısı 386 bin kişi azaldı. Buna rağmen işsizlik oranımız yüzde 8,5 olarak açıklandı.

    Bir mucize! Hem çalışabilir nüfus artıyor hem çalışan sayısı azalıyor ama işsizlik oranımız kağıt üstünde düşüyor.

    Sanıyor musunuz ki, kağıt üstünde görülen iyimserliği millet yaşayabiliyor.

    2002 yılına dönelim: Kişi Başına Gelir (KBG) 3.623 $.

    Bu demektir ki, aylık KBG 302 $ ediyor. O yıl aylık ortalama asgari ücret ise 115,4 $. Yani bir asgari ücretli ülke gelirinin %38’i kadar maaş alıyormuş.

    2026 yılına bakalım: Kişi Başına Gelir 19.796 $, yani aylık 1.650 $. Peki şu anda ortalama aylık asgari ücret ne kadar: 592,5 $.

    Bu demektir ki, kişi başına gelirin yüzde 35,9’u bir asgari ücret var.

    Asgari ücretli ülke gelirine göre iyileşme değil kötüleşme yaşıyor.

    Benzer hesabı emekliler için hiç yapmayalım. Orada durum felaket ötesi durumda.

    SONUÇ: Makro rakamlarda “ülke büyüyor, uçuyor” lafları çalışan ve emekli için hiçbir değer ifade etmiyor. Ülke büyüyor ama geniş kesimler için büyümüyor. Bir avuç azınlık ülkenin kaymağını yiyip bitiriyor.

    Bu arada şu notu da ekleyelim: Dünya büyüyor. İyi ama dünya büyürken Türkiye sabit fiyat üzerinden (reel değer) kişi başına gelirini emsallerine göre büyütebilmiş mi? Hayır.

    KÖİ FARKLI MIYDI?

    Bugün herkes ‘foncu çocuklar’ın büyük vurgununu konuşuyor. Asım’ın nesli derken, dindar nesil derken AK Parti tarlasından Foncu Nesil fışkırdı.

    Foncu nesil bir anda mı ortaya çıktı?

    Yapmayın Allah aşkına… KÖİ müteahhitlerinin yaptığı işler, ‘foncu çocuklar’ın işinden farklı mıydı?

    Babaları farklı mıydı da oğullarından ahlak bekliyoruz. KÖİ işlerinde de 1’e 10 kazanç yok muydu?

    Ne bekliyordunuz? Çocukları camiye taşıyalım derken neslin kirliliğini mi örtüyordunuz? Ahlak neden bu çocuklara uğramadı?

    ZENGİN-FAKİR UÇURUMU

    Türkiye zengin mi yoksa fakir mi?

    Bir tarafınıza bakın acayip zenginlik içinde yaşayan elit bir kesim var. Ama diğer yanda pazar artıklarını kovalayan bir başka nesil. Ve ikisinin arasında yaşayan geniş bir toplum.

    Dindarlığını sıkı sıkıya dile getiren bir iktidarın yönetiminde bu farkın açılması, hangi düşünce ile açıklanabilir?

    Dindar bir yönetim bir ülkede gelir ve servet dağılımını bu kadar nasıl bozabilir? (2014 sonrası bozulmayı kastediyoruz)

    BUNALIM HAD SAFHADA

    Toplum çok bunalmış durumda. Bunu sadece ben söylemiyorum, iktidar kalemşörleri de dile getiriyor.

    Her akşam iktidar TV’lerinin ekranlarında Avrupa ülkelerindeki sokak gösterileri veriliyor. Acaba bir düşünen var mı? O ülkelerde yaşananlar bizim onda birimiz bile değil. O zaman neden Paris sokakları gösteriliyor?

    Bunu muhalifler yapsa “milleti sokağa dökmek istiyorlar” diye günlerce linç kampanyaları yapılırdı.

    Bugün ülkemizde feci ama çok feci bir servet transferi yaşanıyor. Bir anda sadece borsada 3 trilyonun üzerinde servet eridi gitti. Borsada batan bu insanları kepenk kapatacak esnaflar takip edecektir.

    Acil ama çok acil faiz düşürmemiz gerekiyor ama kur korkusundan yapamıyoruz. Çünkü kur riski artıyor.

    Kur riski artarken yabancı sermaye de gelmiyor. Çünkü ülkemizde mülkiyet güvencesi yok denecek seviyeye geldi.

    Her sabah bir operasyon, her sabah malına el konulan birileri… Ve her gün iflas eden, konkordato ilan eden bir şirket.

    Toplumu çok ama çok sıkıyoruz.

    Bunalım had safhaya ulaşıyor.

    Böyle ortamlarda medya ve muhalefet toplumun sorunlarını dile getirir ve toplum başka yollara yönelmez.

    Oysa bizler bugün topluma nefes alacak zerre yer bırakmıyoruz. Ya bizdensin ya da hain!

    Yapmayın; toplum nefes alsın. Bunu samimi olarak söylüyorum. Topluma nefes alacak bir yer bırakın. Para bırakmadınız, bari nefes alsın insanlar.

    6 min
  • Bir gün bir özel harekat polisi, bir siyaset bilimi profesörü borsada… Yıldıray Oğur

    İktidara yakın tvlerde fon gündemi gittikçe silikleşiyor, Azerbaycan konuşmak zaten yasak, geriye kaldı sadece Sarıgül’ün renkli hayatı…


    Tutuklama, ev hapsi kararları sonrası ilk kez sosyal medyada fon dolandırıcılarını savunmak için troll hesaplar da devreye sokuldu.


    Bunlar en azından dolandırıcılığın konuşulmasından iktidar çevrelerinde pek hoşlanılmadığını gösteriyor.


    Ama anlaşılan adli soruşturmanın ilerlemesi konusunda farklı yaklaşımlar var.


    Bunu Ertan Aydın’ın başına gelenlerden anlıyoruz.


    Eski AK Parti milletvekili, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski danışmanı, AK Parti’nin son seçim kampanyası direktörü siyaset bilimi profesörü Ertan Aydın, fon soruşturmasında önce ev hapsiyle serbest bırakılmıştı.


    Ama sonra savcılık itiraz etti.


    Yeniden gözaltına alındı ve 25 Ekim’de tutuklandı. Koruma mekanizması çalışmadı.


    Üstelik Ertan Aydın, mütevelli heyetinde Bilal Erdoğan’ın olduğu İbn Haldun’da siyaset bilimi profesörüydü.


    Ama bu titri de işe yaramadı.


    Hatta gözaltına alındığı anda İbn Haldun’un kadrosundan internette adı çıkarıldı.







    Aydın, Tera Yatırım’ın bağımsız yönetim kurulu üyesiydi. Şirketin hesaplarını denetleyen ve risklerini inceleyen komitelerin başkanlığını yapıyordu.


    Haziran 2025’te Tera’dan ayrılmıştı.






    Ama sonra siyaset bilimi profesörü, eski bir siyasetçi olarak başka bir borsa şirketinin yönetimine girmişti.


    Kuyaş’ın.








    Peki bir siyaset bilimi profesörünün yatırım şirketlerinin mali risklerini denetleyecek hangi uzmanlığı vardı?


    Ama sonra hikayeye daha yakından bakınca borsadaki bu şirketlerin yönetimine girmenin bir uzmanlık meselesi olmadığını anlıyoruz.


    Kırıkkale Üniversitesi’nde yerel yönetimler okumuş, bir süre yerel gazetecilik, Ortadoğu Platformu başkanlığı, AK Parti’de Betül Satan Kaya’nın yardımcılığı yapmış 34 yaşındaki Erdin Özel’i Tera Portföy’ün başında görmüştük.


    Erdin Özel, Ertan Aydın’dan dört yıl önce Kuyaş’ın sahibi bile olmuştu.


    Ama kendisinden çok daha ilginç bir kariyeri olan bir ortağı vardı:


    Özel Harekat polisi Ekrem Korkmaz.


    Ekrem Korkmaz’ın resmî özgeçmişine göre 2003’te başlayan polislik kariyeri 18 yıl sürmüş.


    Özel Harekât’ta çalışmış.


    Kendi anlatımına göre 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Özel Harekât Daire Başkanlığı’ndaymış.


    Irak’taki Süleymaniye Başkonsolosluğu’nda ve Suriye’deki Barış Pınarı Harekâtı bölgesinde görev yapmış.


    Mart 2021’de emniyetten ayrılmış.


    Beş ay sonra nerede karşımıza çıkıyor?


    Borsada.


    Kuyaş adlı şirketin yönetiminde.


    Kuyaş yani Kuyumcukent Gayrimenkul Yatırımları.


    İstanbul’daki kuyumcu esnafının kurduğu yapı kooperatifinden doğmuş bir şirket.


    2005’te kurulmuş. Kuyumcukent çevresinde iş yerleri, ofisler ve ticari binalar yapmak için yola çıkmış.


    2012’de borsaya girmiş.


    Yani kuyumcu esnafının gayrimenkul şirketi bu.


    2021’de bu şirketin yönetimini değiştirmek isteyen bir grup ortaya çıkıyor.


    Aralarında kim var?


    Biri beş ay önce emniyetten ayrılmış Ekrem Korkmaz.

    18 min
  • Ne yani ‘bizim çocuklar’ kazanmasın mı? Mehmet Ocaktan

    Öyle anlaşılıyor ki, yaşadığımız asrın fon vurgununun ekonomik maliyeti, biz fanilerin hayallerinin çok çok ötesinde. DEVA lideri Ali Babacan, vurgunda yatırımcıdan çalınan paranın yanı sıra borsadaki erime de hesaba katılırsa toplam kaybın 7 trilyon lirayı aştığını söylüyor.

    Ama mesele sadece ekonomiden ibaret de değil. Bir de ahlaki anlamdaki maliyet var ki, şu anda onu hiç bilmiyoruz.

    Fon vurgunu konusunda Yıldıray Oğur’un geçtiğimiz cumartesi günkü yazısını okuduktan sonra toplumdaki ahlaki çürümenin daha da derinleşeceği endişesine kapıldım açıkçası.

    Yıldıray Oğur’un yazısında, eski Türkiye Sigorta Genel Müdürü Taha Çakmak’a yöneltilen 1 milyon dolarlık rüşvet iddiasından hareketle, finans sektöründe oluşan aile bağlarının soy kütüğü çıkarılıyor adeta.

    Ve kelimenin tam anlamıyla, finansal ilişkilerle aile bağlarının iç içe geçtiği bir fotoğraf var önümüzde.

    Şu tabloya bakar mısınız? Hep birilerinin oğlu, birilerinin damadı, birilerinin kocası… Ne kadar tanıdık değil mi?

    Mesela Taha Çakmak, Türkiye Sigorta’nın parasını TERA fonlarına yönlendirme karşılığında elden 1 milyon dolar aldığı ve TERA’nın Grainturk Holding hisselerine yatırım yapmasını şart koştuğu iddiasıyla suçlanıyor.

    Grainturk Holding’in bağımsız yönetim kurulu üyesi Ahmet Emir Akben kim? Eski BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in oğlu. Taha Çakmak ise, 2019-2021 yılları arasında Mehmet Ali Akben’in başkanlığındaki BDDK’da başkan yardımcılığı yapıyor. Daha da dikkat çekici olan, TERA’ya kuruluş ve faaliyet izni dönemin BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben tarafından veriliyor.

    Bu arada, BDDK Kurulu üyesi Mustafa Balcı’nın oğlu İskender Balcı, fon soruşturmasında hisse işlemleri tartışma konusu olan Özata Denizcilik’te bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak görev yapıyormuş. İskender Balcı, aynı zamanda eski Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı.

    TERA Yatırım Bankası’nın kuruluş ve faaliyet izinlerinin verildiği dönemde BDDK yönetiminde bulunan Mehmet Ali Akben ile Mustafa Balcı’nın oğullarının daha sonra fon soruşturmasında adı geçen iki ayrı şirkette yönetim görevi üstlendiği biliniyor.

    Aslında bütün bunlar, fon skandalında ortaya çıkan büyük fotoğrafın sadece küçük bir bölümü. Ucunun nereye kadar gittiğini bilmediğimiz, muhtemelen yakın gelecekte de öğrenemeyeceğimiz korkunç bir kirlilik deryasıyla karşı karşıyayız.

    Nasıl bir Türkiye fotoğrafı ama… Kimin eli kimin cebinde belli değil. Sadece ideolojik tercihler ve aile bağlarıyla kurumların başına getirilen maharetli çocuklar, hep birlikte eşi benzeri az bulunur bir ‘saadet zinciri’ni armağan ettiler Türkiye’ye.

    Peki kim bunlar, nereden geldiler, hangi maharetleri yüzünden kimler tarafından buralara atandılar?

    İşte liyakatsizliğin, nepotizmin kurumları nasıl çürüttüğünü gözler önüne seren yeni Türkiye’nin fotoğrafı.

    Elbette bu liyakatsizler ordusunu atayan bir mekanizma var ve bu mekanizmanın adı, her şeyi tek elde toplayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi…

    Kolaycı bir yaklaşımı tercih ederek bu eş-dost-akrabanın Cumhurbaşkanı tarafından atandığını söyleyerek topu taca atabiliriz ama bu Türkiye’nin yaşadığı çaresizliğin çözümü değil. Çünkü mevcut alaturka sistemin başında kim olursa olsun, her şeyin tek kişide toplandığı bir yönetim modeli, sonuçta sadece ekonomik kriz, ahlaki çürüme ve yozlaşmadan başka bir şey üretemez.


    6 min
  • Eğer gerçekten Erdoğan’a yanlış yapılmış olsaydı… Elif Çakır

    Fon vurgunu skandalı, doğrudan AK Parti’yi yakından ilgilendiren ve dahası, 24 yıldır ülkeyi aralıksız yöneten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önündeki en ciddi krizlerden biri. Nitekim AK Partili siyasetçilerin peş peşe yaptığı açıklamalarda fon vurgunun AK Parti açısından tali değil, birinci derecede iltisakı ve irtibatı olduğunu artık kendileri de teyit ediyor.

    Bakanından bakan yardımcısına, AK Parti Genel Başkan Yardımcısından milletvekillerine, hatta AK Parti’nin seçim kampanyasının başındaki isme kadar uzanan bir isimler zinciri söz konusu.

    İktidarın partili üst düzey bürokratları da bu vurgunun içinde.

    Türkiye’de kamu yönetimi reformu alanının saygın isimlerinden biri olan, AK Parti’nin reformcu döneminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Millî Eğitim Bakanlığı görevlerini üstlenen Prof. Dr. Ömer Dinçer, kaleme aldığı “Devlet ile İnsan Arasında” adlı kitabında yaptığı şu tespit çok önemli:

    “Günümüzde kamu alanı, haksız kazanç ve işlemler için en çok kullanılan araçlardan biri haline gelmiştir. Siyasallaşma, adam kayırma, torpil, rüşvet, kamu görevlisinin kendi çıkarlarını ön plana alması, kamu alanında en çok rastlanan yolsuzluk şeklidir.”

    Dinçer, aynı kitabında, günümüzde makamın verdiği gücün nasıl amacı dışında kullanıldığını ve en sık başvurulan nüfuz baskısı yöntemlerini şöyle anlatıyor:

    “Makam ve güç sahipleri gerek kendi kurumlarında gerekse başka kurumlarda yapılacak ihale ve işleri yakınlarına ve tanıdıklarına yönlendirir. Ruhsat, izin gibi işlemler için veya ihale alan işadamlarını, yakınlarının kurduğu şirketlerden veya tanıdık firmalardan mal almaya zorlar.” (Sh. 160-163)

    Şu sıralar vaktiniz varsa Prof. Dr. Ömer Dinçer’in Kapı Yayınları’ndan çıkan kitabını okumanızı öneririm. Dinçer’in müsteşarlık ve bakanlık yaptığı dönemlerde yaşadıklarından aktardığı anekdotlar, AK Parti’nin ilk iktidar yıllarında böylesine büyük bir yolsuzluğun, böylesine büyük bir vurgunun neden mümkün olamayacağını ve AK Partinin nereden nereye nasıl savrulduğunu da gözler önüne seriyor.

    ***

    Ortada sadece bir dolandırıcılık skandalı değil, iktidarın en üst kademelerine kadar uzanan ve hesabı verilmesi gereken çok ağır bir tablo var.

    DEVA Partisi lideri Ali Babacan “Fon dolandırıcılığı 25 milyon insanı ilgilendiriyor, 100 milyar dolarlık bir değer kaybı var ortada” diyor. (17 Ekim 2026)

    Nitekim iktisatçılar borsada kaybın 7,5 trilyon lirayı bulduğunu söylüyor.

    Deyim yerindeyse “Türkiye Yüzyılı”nın vurgunuyla karşı karşıyayız. Bu, bir kamu ihalesinde yapılan yolsuzluk, devlet kurumlarında ortaya çıkan usulsüzlük ya da bir rüşvet skandalı değil. Bu kez doğrudan vatandaşın cebine el uzatıldı. İnanılır gibi değil. İktidarın kendi açıkladığı rakama göre tam 455 bin vatandaş vurgun yedi ama gerçekte mağdur sayısının kaç olduğunu henüz bilmiyoruz.

    Haksız kazancın çok daha ötesinde bir durum söz konusu ve bu ülkeyi 24 yıldır dindar hassasiyetleri olan bir kadro yönetiyor.

    Gelelim asıl dikkat çekmek istediğim hususa ki mutlaka sizin de dikkatinizi çekmiştir…

    Kendilerini dindar olarak tanımlayan iktidar siyasetçilerinin fon skandalına ilişkin yaptıkları açıklamalar, önümüze en az skandalın kendisi kadar üzerinde durulması gereken başka bir sorunu daha koyuyor.

    İktidar siyasetçilerinin açıklamalarına bakılırsa, iktidarın doğrudan kendi içinden çıkan ya da iktidarla iltisaklı ve irtibatlı olan bu vurguncular, yüz binlerce vatandaşa değil de Erdoğan’a yanlış yapmışlar.

    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şen AK Parti’nin Kütahya teşkilatının düzenlediği, milletvekillerinin, teşkilat yöneticilerinin, il ve ilçe başkanlarının olduğu toplantıda fon vurguncularına dair “Bir insan kendine bu yanlışı yapar da Tayyip Erdoğan’a böyle bir yanlış yapılamaz arkadaşlar, bu bizi çok yaraladı” demiş. (25 Ekim)



    8 min
  • ‘Erdoğan’a böyle bir yanlış yapılamaz’ - Taha Akyol

    Fon vurgununun ekonomiye zararı konusunda verilen rakamlar 160 milyar dolara kadar çıkıyor. Öteden beri sarsılmış olan “kurumlara güven”i daha da sarstığını dikkate alırsak, son derece vahim bir hadisedir.

    İktidar elbette çok rahatsız. Rahatsızlığı iki noktada ifade ediyorlar. Biri, “milletin malına el uzatanları” cezalandırmak… Diğeri “Cumhurbaşkanımıza böyle bir yanlış yapılamaz” tepkisi…

    Sormak gerekmez mi? Neden böyle oldu, kurumlar neden denetim ve tedbir vazifesini zamanında yapmadı? Niye “bizim çocuklar?”

    Bu sorular iktidarın gündeminde yok. Kurumlarda liyakati, şeffaflığı, denetimi etkin hale getirecek, uluslararası standartları sağlayacak bir reform fikri hiç yok.

    LİDER ODAKLI DÜŞÜNCE

    Gösterilen tepkilerden bir örnek:

    “Bir kısım insanlar büyük bir yanlış yaptılar. Bir insan kendine bu yanlışı yapar da Tayyip Erdoğan'a böyle bir yanlış yapılamaz. Bu bizi çok yaraladı. Fakat cumhurbaşkanımızın da çok açık ve net ve keskin bir şekilde belirttiği üzere, buyurduğu üzere, ‘Milletin parasına, milletin olana el uzatana, yaptığının karşılığı en ağır şekilde verilecek.’”

    Diğer bir örnek:

    “Cumhurbaşkanımıza yük olan, onun yükünü artıran anlayışın bize nasıl bedel ödettiğini hepimiz biliyoruz… Bu yanlışta katkısı olan, imkân veren kim varsa, bildiği halde engellemedi mi? Hangi kurumun hangi yöneticisi varsa gereğini yapmak görevimiz olmalı."

    Kurumsal sorumluluktan bahsedenler bile sorunu “şahsi” kusurlar olarak görüyor.

    Şeytana uyan, nefsine yenilen birkaç kişi mi?

    Atamalar zinciri, kurumlar arasındaki ilişkiler?

    KHK ve Cumhurbaşkanı Kararnameleriyle, “bizden” isimler atayabilmek için liyakat şartlarının gevşetilmiş olması sorunların temelindeki sistemik bir sorun değil mi?

    DENETİM VE DENGE?

    Erdoğan karizmatik bir lider. Sağlıklı demokrasilerde de karizmatik liderler olur elbette. Fakat zihin karizmaya odaklanınca nasıl bir düşünme tarzının oluştuğu belli: Lidere “bu yapılmaz”, lidere “yük olunmaz.”

    CB sistemini getirirken, “denetim ve denge” kavramı akıllara gelmiş miydi?

    Prof. Kemal Gözler, Cumhurbaşkanına verilen atama yetkilerinin sayısının belirsiz olduğunu yazar. Her bir atama için ne kadar süre araştırmak, düşünmek gerekir? Prof. Gözler, “Cumhurbaşkanının bu işi yapabilmesi için, başka hiçbir iş yapmadan 365 gün boyunca sabahtan akşama özgeçmiş incelemesi yapması gerekir” diye yazmıştı. (Türk Anayasa Hukuku, 4. Baskı, s. 829)

    Bir diploma, birkaç yıl tecrübe ve bir de “bizden” olması yeterli olunca, böyle oluyor işte.

    Türkiye, banka izni verme yetkisinin sadece BDDK’da olduğunu bilmeyen BDDK başkanı gördü, değil mi?

    Bu kadar “yük”ü CB sistemini getirirken düşünmek, “dengeli ve denetimli” bir sistem kurmak gerekmez miydi?

    Düşünmek gerekmez miydi ki, “yöneten” ve “denetleyen” kişiler “bizden” olursa denetim işlemez.

    RASYONEL ÇÖZÜM?

    Gelinen durumu Prof. Ömer Dinçer’den dinleyelim. AK Parti iktidarının ilk Başbakanlık Müsteşarı, yarı yolda terk edilen idari reformun mimarı ve eski Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, 2025 başında çıkan “Devlet ile İnsan Arasında” adlı kitabında şöyle yazıyor:

    “Günümüzde kamu alanı haksız kazanç ve işlemler için en çok kullanılan araçlardan biri haline gelmiştir. Siyasallaşma, adam kayırma, torpil, rüşvet ve kamu görevlisinin kendi çıkarını ön plana alması ve yalan vaatler, kamu alanında en çok rastlanan yolsuzluk şekilleri olarak ortaya çıkmaktadır.” (Kapı Yay. s. 160)

    Dinçer, kitabının bölümlerinden birine “Sorunlara Rasyonel Çözüm Üretmek” başlığını koymuştur. Kamu yönetiminde rasyonelliği dumura uğratan iki faktör; biri popülizm, öbürü hamaset. Prof. Dinçer, popülizm ve hamasetin “özellikle doğu toplumlarında egemen olduğunu” yazar. (s. 127)

    Son olarak, CB sisteminde “cumhurbaşkanının atamalarının Meclis denetimine tabi olmamasını”, atamalarda böyle bir süzgeç bulunmamasını Venedik Komisyonu’nun yıllar önce eleştirdiğini de belirtmeliyim. (13 Mart 2017, prg. 68-69)

    Sadece feci fon vurgunu mu? Sorunların altındaki sistem sorununu görüyor musunuz?


    6 min
  • Biri doğruları söylesin - İbrahim Kahveci

    İki temel söylem var.

    A-) Bu işin tasfiyesinde kamu kaynağı kullanılmayacak(mış). Kamu kaynağı demek “işin faturasını emekli, dul, yetim ve çalışanlar ödeyecek” demektir.

    Yani iktidar çevresinin şımarık foncu çocuklarının maliyetini tüm Türk halkına yıkmak demektir.

    Yok, ısrarla “kamu kaynağı kullanılmayacak” diyorlar.

    O zaman iki soru:

    1- Türkiye Sigorta, Diyanet, İşsizlik Fonu dahil olmak üzere kamu kuruluşlarının fonlarda batan paraları ne kadar?

    Ve bu faturayı kim ödeyecek?

    2- Katılımevim örneğinde olduğu gibi ev, araba almak için mevduat benzeri para yatıranların bu paraları yine foncu çocukların fonlarında battı mı? Battı ise bu millet ne olacak?

    Sahi, bir açıklama var mı? Mesela BIST yönetimi neden Türkiye Sigorta’ya soru sorup “Ne kadar para battı?” diye açıklama istemiyor? Neden Katılımevim’de mevduat benzeri varlıkların nerede olduğunu sormuyor?

    Ya da neden kimse BİST yönetimine bu foncu çocukların vurgun hisselerini BİST Endekslerine ne gerekçeyle aldıklarını sormuyor?

    Ortada derin bir sessizlik var. Kimse sorunun yükünü üstlenmek istemiyor.

    Bu arada iki soru daha ekleyelim: Bu foncu çocukların birçoğunun atamasının altında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzası var.

    Şimdi soralım:

    1- Bu atamalara imza atan Cumhurbaşkanı Erdoğan bu çocukları bilmiyor muydu?

    2- Bilmiyordu ise bu çocuklar oraya buraya atansın diye Erdoğan’ın önüne bu imzaları kim getirdi?

    Bir tane sorumlu çıkıyor mu?

    Bir tane hesap veren çıkıyor mu?

    “Ucu nereye dokunursa dokunsun” derken çok basit soruyoruz: Cebimizdeki paralarda imzası bulunan bu çocukları kim veya kimler ne gerekçe ile bu derece üst görevlere atadılar?

    O nedenle net şekilde söylüyorum: Bu vurgunun, soygunun ucu hiçbir yere dokunmaz.

    Gelelim ikinci söyleme:

    B-) 1 milyon liraya kadar yapılacak ödemeler…

    Millet sanıyor ki, ana para + vade getirisi (TEFE+TÜFE ortalaması) ile oluşan ‘Net Yatırım’ tutarı 1 milyon liraya kadar ödenecek.

    Kimse düzgün cümle kullanmıyor. O nedenle ortada derin bir dezenformasyon durumu var.

    Yapılan yasal çalışmalara göre durum şu: Fonlar tasfiye edilecek ve bir varlık oluşacak. Artı buna “Tövbe Hesabı”ndan gelecek paralar da eklenecek ve elde edilecek tutar net yatırım oranlarına göre dağıtılacak.

    Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım: A fonunda 300 milyar lira gözüküyor ama bu fon tasfiye edildiğinde elde edilen varlık sadece 15 milyar lira. Tövbe hesaplarından da bu fona sadece 5 milyar lira düşüyor. Demek ki 300 milyar lira görülen fondan ancak 20 milyar lira dağıtılacak.

    Ve net yatırımı 1 milyon ve altı olan yatırımcıların alacağı ise 60 milyar lira. İşte burada “1 milyonun altı herkese tüm parası ödenmeyecek” demektir. 60 milyar alacak tutarına 20 milyar dağıtılacağına göre yüzde 33 gibi bir oranda ödeme yapılacak demektir.

    Yani siz 1 yıl önce 300 bin lira yatırdınız ve paranız 1,5 milyon gözüküyor. Bir kere bu kârı hepten unutun. 300 bin liranıza 1 yılda yaklaşık yüzde 30 vade getirisi koyun. İşte bu 390 bin lira net yatırım tutarınız oluyor. Ama örneğimize göre; size yüzde 33 ödeme yapılacağından alacağınız para 129 bin lira olacaktır.

    300 bin lira yatırdınız ve paranız fonda 1,5 milyon oldu diye sakın beklemeyin. Elde edilecek kaynağın net yatırım tutarına oranı dağıtılacaktır.

    İşte bunu da pek kimse söylemiyor.

    3 TRİLYON ZARAR

    Herkes fonlarda kalan paraya odaklı. İyi ama foncuların çökerttiği borsa tarafı ne olacak?

    Halka açık şirketlerin değerinin tekrar ağustos sonu seviyesine yükselmesi için yüzde 50 artış gerekiyor.

    Yani bu para yaklaşık 3 trilyon lira.

    Bu kayıp konusunda kimseden ses çıkmıyor.

    Örneğin BIST’in endekslere alıp bir bakıma gözde hisselerimizden dediği birçok hisse 100 liradan 3-5 liraya düşmüş durumda.

    Ortalık adeta LEŞ TARLASINA dönmüş durumda.

    Bu leşler ne olacak? Bu kadar büyük zararlar ne olacak?

    Sorun sadece foncuların fonunda mı? 71 milyar dolara ulaşan halka açık şirketlerin hisse yatırımcılarının günahı nedir?

    5 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR