KARAR Podcast

KARAR Podcast

By KARARNews
Download on the App Store

KARAR Podcast episodes

  • Hilafet kaldırılmasa fon vurgunu olmaz mıydı? Akif Beki

    Geçenlerde Akit zımbırtısından bir haber düştü önüme, fon vurgununu halifelik kaldırıldığı için yaşadığımıza dairdi.

    Bunu da duymadık, demeyiz artık.

    Sabah’ın rekoru kırıldı. Onlar ‘biz yapmadık, CeHaPe yaptı, İsmet Paşa yaptı’ demeye getirerek suçu en çok yarım yüzyıl geriye atmışlardı.

    Sabah’takilerin aklına şundan fazlası gelmemişti:

    “Aile bağları İnönü’ye uzandı. Tera yöneticisi Sarpyener fon vurgunundan yargılanırken, İnönü’nün 1968 piyangosunu nasıl kazandığı aradan geçen 58 yıla rağmen hala sorgulanıyor”.

    Fakat Akit, işi başka bir seviyeye taşımayı başardı. Şöyle yazıyordu:

    “Fon skandalına ilişkin bir soru üzerine Nureddin Yıldız’dan net cevap. Mevcut sistemden büyük bir beklentisi olmadığını ve yaşanan usulsüzlüklerin kendisini şaşırtmadığını belirtti.

    Mevcut yönetim ve sistem yapısını eleştiren Yıldız, ‘hilafeti kaldırmış, sistemi kökten değiştirmiş, ecdadıyla savaşmış bir yapıdan ben niye umut besleyeyim ki’ ifadelerini kullandı.”

    Anladığım kadarıyla Nureddin Hoca, gazeteci Adem Özköse’nin YouTube yayınında konuşmuş.

    Özköse, fon skandalı başta olmak üzere ülkede yaşanan haksızlık ve hukuksuzluklar hakkında ne düşündüğünü sormuş. Hoca da “bunlardan insan ve Müslüman olan herkes rahatsız olur” temalı tepkiler dile getirmiş.

    Akit’in yansıttığı kadarına indirgemek haksızlık olabilir.

    Fakat yalnızca Cumhuriyet düşmanlığı kısmıyla ilgilenen, gerisini önemsemeyen bir marjinal anlayışa fırsat verdi. Fon rezaletini de getirip hilafetle saltanatın kaldırılmasına bağladılar.

    Sanıyorlar ki halifeliğin kılıçla el değiştirmesi Allah’ın takdiridir, güç kimdeyse peygamberin mübarek halifesi odur ve halife sultanlar din büyüğüdür, azizdirler, evliyadırlar.

    Sanıyorlar ki Emevi, Abbasi, Osmanlı halife sultanları devrinde yolsuzluk, rüşvet ve vurgunlar yoktu.

    Sanıyorlar ki hilafet ve saltanat kaldırılınca Cumhuriyet bir vurgun mekaniğiyle kuruldu. Bütün kötülükler ondan kaynaklanıyor.

    Yani dindarların iktidarında fon vurgunu aslında yaşanmayacaktı, Fatma Betül Sayan Kaya gibi AK Parti büyükleri haksız kazanca asla tamah etmeyecekti, dava insanları esasen haram lokmaya el uzatmayacaktı, namazında niyazında kimseler Allah’tan korkup kuldan utanacak ve üç günlük dünya için kul hakkına zinhar girmeyecek, dünyalarını da âhiretlerini de yakmayacaklardı... Hepsi işte bu hilafetsiz, saltanatsız Cumhuriyet yüzünden oldu. Öyle mi?

    Cumhuriyetimiz kusursuz değil, ona ne şüphe.

    Tek parti, tek adam rejimiyle başladı. Yüzyıl geçti, demokrasimiz oturmadı hâlâ. Nedendir?

    Tek parti ve tek adam dönemini sabah akşam yerenler, kendi iktidar pratiklerini o dönemden örneklerle savunduğu için olmasın?

    ‘Onlar da yapmıştı’ argümanı, sizin de yapmanızı doğru kılmaz. Dünün yanlışları, bugünün yanlışlarını haklılaştırabilir mi?

    Cumhuriyeti, hukukun üstünlerden de üstün olduğu bir yargı düzeniyle taçlandırmayı maalesef yine başaramadık.

    Dün Cumhuriyet’in 103. kuruluş yıl dönümüydü. Tekrar hatırlamakta yarar var.

    Eşit vatandaşlıkla millet egemenliğine dayanan Cumhuriyet, dinin değil babadan oğula geçen saltanatın karşıtıdır.

    Cumhuriyet, dinle değil saltanatla kavgalıdır. Cumhuriyet karşıtlığı da saltanat taraftarlığıdır.

    Din adına Cumhuriyet düşmanlığı, gizli bir padişahlığı sevdirme gayretkeşliğine benziyor.

    Saltanat sevdası, din davası diye pazarlanabilir mi?

    Yüzyıl sonra hâlâ saltanatla Cumhuriyeti kavga ettirmenin, geçmişimizle geleceğimizi dövüştürmenin kimseye hayrı da hiçbir manası da yok.

    Bayram olarak kutlayacağımız nice yıl dönümlerine, yaşasın Cumhuriyet.

    5 min
  • Buz küpü - İskender Öksüz

    Bilim adamları, özellikle geçen asrın başlarından sonra mikro kâinat ve makro kâinattan bahsetmeye başladılar. Çünkü yüz yıl önce, o iki evrenin kanunlarının bizimkine benzemediği iyice anlaşılmıştı. Bizim uzaklıkların metre, ağırlıkların gramla ölçüldüğü evrenimizdeki kanunlara benzemeyen kanunları vardı bu evrenlerin. Bizim “orta dünya” kanunlarını 17. asır 18. asra dönüşürken Newton yazmıştı.

    Sonra, atomları keşfettik, gözledik ve onların dünyasını Newton’la izah edemeyeceğimizi gördük. O çok çok küçük şeylerin dünyasını… Orada bambaşka isimlerin kurduğu kanunlar geçerliydi: Heisenberg, Şrödinger, Dirac… Bir de çok büyük uzaklıkların, hızların ve kütlelerin dünyasını, astrofiziğin alemini. Orada olan biteni Einstein anlattı bize. (Aslında fotoelektrik olayla Einstein mikro kâinata da esaslı katkı yapmıştı.)

    EVRENLER… ALEMLER…

    Bunları bugün niçin hatırladım? 2026 Fizik ve Kimya Nobel Ödülleri işte bu iki uçtaki yeni çalışmalara, yeni keşif ve icatlara verildi de ondan. Fizik Nobelini milyarlarca ışık yılı öteden gelen nötrinoları gözleyen Francis Halzen aldı. Halzen ABD’den; Wisconsin-Madison üniversitesi hocalarından. Fizik Nobel’i genellikle tek başına bir kişiye verilmiyor, bu yılki istisna olmuş.

    Kimya ödülü de bizim genç övüncümüz Dr. Furkan Öztürk’ün alanına, kiraliteye verildi. Kiraliteyi başka bir yazıya bırakıp bugün Halzen’in nötrinolarını anlatacağım.

    Nötrino denilen tanecikler, otoriter rejimlerde ideal vatandaş olurlar. Hani ne kokar ne bulaşır deriz ya. Tam öyleler. Artı veya eksi bir yükleri yok. Kütleleri çok çok küçük. O kadar küçük ki bir ara acaba kütleleri yok mu denmiş… Yük yok, kütle yok gibi. O hâlde kolay kolay bizim orta dünyamızdaki madde ile ilişkiye girmesi de pek düşük ihtimal. Nötrino diye internette turlarken buldum, bir yerde başparmağınızın tırnağından, saniyede milyarlarca nötrino geçiyor denmiş. (Doğru rakam saniyede santimetre kareden 65 milyar imiş.) Boşluğun içinde kendisi de neredeyse boşluk olan bir tanecik.

    HER ŞEY BOMBOŞ

    Aklıma eski ve meşhur Nobelist (1908) Lord Rutherford’un atom çekirdeğini keşfi geldi. Rutherford, ince bir altın varağı alfa taneciği dediğimiz Helyum çekirdekleri ile bombardıman etmişti. Gönderdiği alfa “mermilerinin” hemen tamamı, varağın öbür ucuna, sanki altın yokmuş gibi geçivermişti. Niçin biliyor musunuz? Çünkü atom çekirdeğinin “hacmi” atomun trilyonda biri kadar. Yani maddenin çok çok çok büyük kısmı gerçekten boşluk. Son cümledeki çok’ları daha epey bir tekrarlayabilirsiniz. İşte Rutherford’un helyum çekirdeği mermileri, yani iki proton ve iki nötrondan oluşan deve dişi kadar çekirdek, boşluktan geçer gibi altın varağın içinden geçip gitmiş. Pek az bir kısmı bir altın atomu çekirdeğiyle kafa kafaya çarpışınca, gerisin geri dönmüş. Deneyin iki sonucu da, yepyeni buluşlardı. Hem boşluk bir buluştu hem de çok yoğun çekirdek. Dolayısıyla Lordumuz atom çekirdeğini de atomun yapısını da bulan adamdır.

    Size daha da şaşırtıcı bir şey söyleyeceğim: Atom çekirdeği nötron, proton gibi taneciklerden yapılmış. Etrafındaki elektronlar da tanecik. Ve şimdi sürpriz: Hiçbir taneciğin “hacim” diye bir özelliği yoktur. Bizim orta dünyadan bakıp da hacim diye gözlediğimiz şey taneciklerin arasındaki kuvvetlerin yarattığı bir olaydan ibarettir.

    Hâlbuki biz maddeyi tarife, “Uzayda yer kaplayan…” diye başlardık, değil mi!

    BUZ KÜPÜNDEKİ NÖTRİNO

    Şimdi daha da meraklı noktaya geliyoruz. Elektronun kütlesi çekirdekteki ağır taneciklerin kütlesinin 2000’de biri kadar. Nötrino da elektronun kütlesinin milyonda biri kütleye sahip. Kütle böyle, yük sıfır… nötrinoyu nasıl gözleyeceğiz?

    7 min
  • Popülistler seçim kaybediyor mu? Taha Akyol

    Netanyahu’nun seçim kaybetmesi bekleniyordu. Oy kaybetti fakat birinci çıktı. Tabii ki Netanyahu diğer popülist otoriter liderlerden farklıdır; soykırım failidir, Gazze’de 70 bin insanı katliamla öldürmekten eli kanlıdır.

    İktidardan düşerse başına geleceklerin korkusuyla koltuğa dört elle yapışıyor: İçeride hakkında yürütülmekte olan yolsuzluk soruşturmaları vardır. Bunları kapattırmaya Trump’ın bile gücü yetmemişti… Dışarıda UCM’nin tutuklama kararı… Destekçisi Almanya’ya bile gitmesi kolay değildir, tutuklanabilir.

    Sadece iktidar hırsıyla değil, bu korkuyla politika yaptı. Kendisinin “Tevrat mucizeleri” dediği katliamlarla Gazze’yi kan gölüne çevirdi. Zaferin “Armegeddon”u (Büyük Savaş) getireceğine inanmasının yanında, kendisine seçim garantisi getireceğine de inanıyordu…

    İSRAİL TOPLUMU

    İsrail toplumu, çok parçalı ve kaygandır. İkide bir irili ufaklı partilen kurulur, dağılır. Rusya’dan gelenler de Avrupa’dan gelenler de Yahudi’dir ama siyasi refleksleri farklıdır. Seküler ve sofu Yahudiler vardır.

    Eski Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin 2015’te Herzliya Konferansı’nda İsrail’in “dört kabileye” bölündüğünü söylemişti:

    “Seküler Yahudiler, dindar Siyonistler, Harediler ve Araplar...”

    Hareditler çeşitli tarikatlardan oluşan “ultra ortodoks” Yahudilerdir. İsrail vatandaşı Arapların oranı yüzde 20 civarında, ama seçmenlerdeki oyu yüzde 8 civarında … Son seçimlerde Knesset’te temsil oranını artırmaları sevindirici ama belirleyici değil.

    Hareditler ve Araplarda doğurganlık diğer Yahudi gruplarına göre yüksektir.

    İsrail’in sosyolojik yapısı ile seçimler ve partiler hakkında Ekopolitik’te Doç. Dr. Uğur Özdemir’in araştırmasını tavsiye ederim.

    YÜZDE 92!

    İsrail siyasetinde İsrail vatandaşı Arapların önemli bir etkisi olmadığı gibi ılımların da etkisi çok zayıftır. Tel-Aviv ve Batı Kudüs’te katil Netanyahu’yu proteste eden ve “Yahudi Arap koalisyonu” kurulmasını isteyen sağduyulu azınlık da maalesef etkili olamayacaktır.

    Çünkü, “dış düşman” korkusu Yahudi aşırı sağını sürekli köpürtüyor.

    Dinci-Siyonist partiler ve Netanyahu’nun Likud Partisi sürekli “düşman kapıda” korkusunu körüklüyor.

    Hamas’ın binden fazla Yahudi’yi öldürdüğü “7 Ekim Saldırısı” üzerine Gazze katliamını başlattılar.

    Seçimlerde de 11 parti adı altında 30 kadar “liste” yarıştı ama İsrailli Yahudilerin yüzde 92’si Gazze katliamını onaylayan dinci ve Siyonist partilere oy verdi. Netanyahu’nun baş rakibi Eisenkot eski Genelkurmay Başkanıdır. “Düşmanın alt yapısını hedef alma doktrini” onundur. Yani Gazze’de okulları, hastaneleri, su ve elektrik tesislerini, sivil kamu binalarını vurma doktrini!

    Hitler’in de Polonya’daki doktrini buydu!

    Netanyahu’nun yerine Eisenkot gelseydi biraz iyi mi olurdu? Politika değişmezdi. Hatta henüz eline soykırım kanı şimdilik bulaşmamış biri, İsrail için daha iyi olabilirdi.

    Temel sorun, ABD’nin desteğidir.

    TRUMP KAYBEDER Mİ?

    İsrail Gazze’de yaptığı çapta sivil katliamını, Trump dışında hiçbir Başkan döneminde yapamadı.

    Beyaz Saray’ın en sık ve en çok itibar gören misafiri, Trump döneminde Netatanyahu oldu. Kudüs’ü İsrail’in başkenti sayan da dünyada sadece Trump’tır.

    Netanyahu Trump’ı “İsrail’in Beyaz Saray’da gördüğü en büyük dostu” ilan etti. Seçimlerde “Trump dostluğunu” kullandı.

    Trump Netanyahu için oy istedi.

    Trump’ın elinde de İranlı çocukların kanı vardır.

    Bir umut, 2 Kasım seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kaybetmesidir. Hatta her eyaletten 2 senatör seçilen Senato’da bile çoğunluğu kaybedebileceğini gösteren işaretler var.

    New York Times, Beyaz Saray’ı “seçimleri kaybetme korkusu” sardığını yazdı.

    Trump kaybederse sadece mağdur ve mazlum Gazzeliler için değil, dünyada demokratik değerlerin itibar kazanması için de iyi olacak.

    Polonya, Macaristan, Brezilya ve Yugoslavya’nın ardından orada da otoriter popülizm sandıkta mağlup edilirse iyi olmaz mı?

    5 min
  • Emekli yangını kimi yakar? Ahmet Taşgetiren

    Emeklilerin siyaseti etkileyecek bir güç olduğunu Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2023 seçimlerinde kabul etmişti.

    Aslında erken emekliliğe kesinlikle karşı idi. 2019 yılında erken emeklilikle ilgili ilk talepler siyasete ve dolayısıyla medyaya yansımaya başladığında çok net konuşmuştu. Şu sözler 16 Kasım 2019 tarihli:

    “Tutturmuş bir EYT, erken emeklilik. İskandinav ülkelerinin hepsi bu sistemle battı.

    “Arkadaşlarıma söylüyorum. Beni bu yola asla teşvik etmeyin. Milletimin zararına olan bir şeye asla yokum. Seçim kaybetsek de yokum. Bütün dünya bizim sistemimizi kendine uyarlamaya çalışıyor, bizdeki bazı köhne zihniyetler sistemi çökertmek için hinlik peşinde koşuyor.”

    Erdoğan o gün, erken emekli olanların ikinci bir işte çalışacağını, bunun sonucu işsizliğin artacağını, SGK sisteminin çökmesiyle oluşacak kaos ortamından siyasi rant devşirileceğini belirterek “Biz bunu yapmayacağız” diyor.

    Ancak 2023 seçimlerine doğru erken emeklilik talepleri meydanları dolduruyor. Tahminler Erdoğan için seçimin riske girdiği yönünde. Ve 1 Mart 2023’te yaş şartını kaldıran, kadınlarda 20, erkeklerde 25 yıl sigortalılık süresini dolduranların erken emekliliğini öngören 7438 numaralı yasa Meclis’te kabul edilip, 3 Mart’ta da resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giriyor.

    Ama emekli sancısı bitmiyor. Bu defa 1 gün ile, 1 ay ile emekliliği kaçıranların mücaelesi başlıyor meydanlarda…

    Ve emekli olup, mevcut maaşla geçinemeyenlerin ikinci iş arama çabaları…

    En düşük emekli maaşı ile yaşama çabaları…

    Milyonlarca insan… (17 milyon civarında)

    Bin liralık bayram ikramiyesini iki bin liraya çıkarırken bile devletin durumu müsait mi sorusunun sorulduğu bir zemin…

    Bugünler 2028’e, yani yeni bir seçime gidiş gündeminin siyaset arenasını ısıttığı günler.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üçüncü (bir bakışa göre dördüncü) defa seçilme talebinin konuşulduğu, bunun sağlanabilmesi için Meclis’te oy hesaplarının yapıldığı, transferlerin siyasi ahlâk gündemini hareketlendirdiği günler…

    Bugünler, yine 2028 seçimi için muhalefetin favori adaylarının birer birer yargısal hamlelerle adaylıktan düşürülmeye çalışıldığı günler…

    Ama Meclis’te, yargıda operasyonlar yapılır da, gene de iş sandıkta biteceği için ve sandığa da insanların memnuniyeti – memnuniyetsizliği yansıyacağı için ve emekliler 16 milyon gibi bir seçmen topluluğu oluşturduğu için Erdoğan da Cumhur İttifakı da “Emekli sancısı”nı gündeme alma zorunluluğunu hissediyor.

    Şu sıralar emeklilere “Kaç kuruş” verilirse bu sancı sandığa yansımaz hesapları yapılıyor.

    “Kaç kuruş” ifadesinin kimseyi şaşırtmadığından eminim.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, hafta başında kabine toplantısının ardından şunları söyledi:

    “Emeklilerimizin yaşadığı zorlukların farkında olduğumuzu daha önce pek çok defa samimiyetle ifade ettim. Bu konuda her zaman yapıcı olmaya, şartları zorlama pahasına elimizden geleni yapmaya gayret ettik. İnşallah 2027 bütçesinde başımızın tacı olan emeklilerimizin durumunu biraz daha iyileştirecek mali imkanları oluşturuyoruz. Bunun için ihtiyaç duyulan yasal düzenlemeyi adalet ve hakkaniyet çerçevesinde Türkiye Büyük Millet Meclisimizin de takdiriyle sene sonuna kadar hayata geçirmeyi ümit ediyoruz.”

    Bu ifadeleri okurken neler dikkatinizi çekti? Meselâ “başımızın tacı olan emeklilerimiz”in altını çizmişsinizdir. Bunlar tanıdık siyasetçi ifadeleri. Ben “şartları zorlama pahasına…” ile peşinden gelen “Elimizden geleni yapmaya gayret ettik” ifadesinin altını çizdim.

    Bu ifadeler bize, emeklilere ancak şartlar zorlanarak bir şeyler yapılacağını, o da elden ne geliyorsa onun yapılabileceğini anlatmaya çalışıyor.

    Bu sözlerle önünüze çıkan bir, diyelim işverenden ne talep edebilirsiniz? Her kuruşu verirken zorlanan bir işverenden meselâ…

    Onun için emekliye verilecek her kuruş, bütçenin canından koparılan yonga haline geliyor.

    6 min
  • Esas mesele başörtüsü değil insan hakları ihlali - Mehmet Ocaktan

    Azerbaycan’daki başörtüsü yasağı konusunda yaşanan tartışmaların kesinlikle ilgimi çekmediğini belirtmek istiyorum. Halen yaşamakta olduğumuz problemler dikkate alındığında, gündemimizin ön sıralarında yer alması gereken bir mesele değil çünkü…

    Bunu, başörtüsünü yasaklamanın bir ‘insan hakları ihlali’ olduğunu yok farz ederek söylemiyorum elbette. Çünkü inancı gereği kızların, kadınların başlarını örtmesi bireysel bir tercihtir ama özü itibariyle özgürlüğünü kullanma hakkıdır. Dolayısıyla Azerbaycan’daki ’yasaklama’ hadisesi, sadece başı açma ya da örtmeden ibaret değildir, kelimenin tam anlamıyla bir özgürlük gaspıdır.

    Ancak bu meselenin bir de devletler arası ilişkiler boyutu var. Hemen belirtelim, bağımsız bir devletin kendi içinde aldığı kararlar, kesinlikle ikinci ülkeleri ilgilendirmez ve bu konu tartışmaya açık değildir.

    Bu konuların bir tek istisnası vardır, o da soykırım suçu… Mesela 21. Yüzyılın Hitler’i Netanyahu’nun Gazze’de işlediği soykırım suçunu, biraz olsun insanlık onuru taşıyan ülkeler ve bütün bir insanlık alemi eleştirmek, hatta lanetlemek zorundadır, eğer insanlığa inanıyorlarsa… Yani, insanlık suçu niteliği taşıyan konularda devletler, başka ülkeleri rahatlıkla eleştirebilirler ve gerektiğinde onlarla ilişkilerini askıya alabilirler.

    İnsan hakları ihlali olan Azerbaycan’daki başörtüsü yasağına iktidar eleştirel anlamda müdahil olamaz ama Türkiye dahil, dünyanın farklı coğrafyalarındaki bireyler çatır çatır eleştirirler.

    Kaldı ki biz sivil insanlar olarak, şu anda Avrupa’da yükselişe geçen ırkçı dalganın insanlığa yeni acılar getireceğine inandığımız için en sert şekilde eleştiriyoruz.

    Kadınları insan olarak bile görmeyen Taliban rejimini de başlarını örtmeyen kadınlara, kızlara işkence uygulayan molla despotizmini de eleştiriyoruz.

    Bu çerçeveden bakıldığında, başörtülü öğrenciler konusunda insan hakları ihlali yapan Azerbaycan da eleştirilerden muaf değildir. Ayrıca Türk oldukları için, insan hakları ihlali yapmak gibi bir ayrıcalıklığı da olamaz…

    Kimse kusura bakmasın, başörtüsü yasağı da başını açanlara yapılan baskı da bir insan hakkı ihlalidir. Özgürlük meselesini sadece başörtüsüne indirgersek, yanlış sonuçlara varırız. İnancı, kimliği, ideolojisi, mezhebi-meşrebi ne olursa olsun, esas olan bireylerin özgürlüğünü savunmak ve baskılara karşı çıkmaktır.

    Galiba Azerbaycan’la yaşanan krizi esas tetikleyen, başörtü yasağının Türkiye’deki bir devlet yetkilisi tarafından eleştirilmiş olmasıdır. Neyse ki o yetkili, Aliyev’in isteği üzerine görevden alınarak pozitif bir adım atılmış oldu.

    Esas izaha muhtaç olan durum, iktidar adına konuşan birisinin Türkiye’deki hukuksuzlukları, adaletsizlikleri, insan hakları ihlallerini, özgülüklere yapılan baskıları görmezden gelerek başka ülkelere parmak sallayabilmesidir.

    Anlaşılan ayar verme işlerine bakan bazı iktidar yetkilileri, muhalefete yaptıkları gibi Aliyev’e de parmak sallayabileceklerini zannetmişler. Anlaşılan bu kez parmak yanlış adrese sallanmış…

    Nitekim Aliyev, ülkesinin içişlerine müdahale edildiği iddiasıyla bir kez daha sert ifadeler kullandı ve dedi ki: “Bağımsız bir ülkeye nasıl yaşaması gerektiğini söylemek için ahlaki hakkınız var mı? Önce aynaya bakın.”

    Demek ki neymiş, kendi evinin içine bakmadan başka ülkelere parmak sallamamak gerekmiyormuş…

    Devletler arasındaki ilişkiler, kesinlikle diplomatik nezaket ve saygı çerçevesinde yürütülmeli, buna kimsenin itirazı olamaz elbette. Ama gerek toplumsal gerekse bireysel anlamda sivil yapıların eleştirilerine karşı Azerbaycan’ın gösterdiği tahammülsüzlük de asla kabul edilemez.

    Azerbaycan’ın, Türkiye’deki iktidarla nasıl bir hesabı var onu bilemeyiz, her neyse onu kendi aralarında halletsinler, zaten ama sivillere dokunmasınlar.


    6 min
  • Yapay zekâ ve inekler - Yusuf Ziya Cömert

    Bulunduğum ortamlarda fon vurgununda büyük darbe yemiş insanlara çok rastlamıyorum. Daha çok ikinci ağızdan işitiyorum. Filanca iki tane dairesini satmış, fona girmiş, iki daire de gitmiş.

    Filanca otuz milyon batırmış. Bir milyonunu geri alacak gerisi battı!

    Fon vurgunda doğrudan çarpılmamış ama borsadaki çöküş sebebiyle büyük para kaybetmiş insanlardan tanıdıklarım var.

    Bu dediklerin zengin insanlar değil. Kaybettikleri para da görece büyük.

    Yoksulsan on bin lira, yirmi bin lira büyük paradır. Zenginsen büyük para sınırın daha yukarılardan başlar. Mesela milyon dolardan.

    Fon vurgununda ‘çarpılan’ların sayısı 500 bin civarında.

    Ama borsada darbe yiyenler kalabalık, birkaç milyon kişi.

    Fon vurgunu ansızın, bir çığın düşmesi gibi geldi.

    Bazıları çığın düşeceğini önceden haber almıştı. Bunların çoğu siyasi sosyetenin civarındaki uyanıklardı.

    Kazançları en üst seviyedeyken, mesela bir milyar, iki milyar, beş-on milyar seviyesindeyken sistemden çıktılar.

    Ama haber alamayanlar çığın altında kaldı.

    (Bir fayın kırılmasına da benzetebilirsiniz. Bu defa beton blokların altında kalırsınız.)

    Kerim Rota önemli bir iktisatçı. Dün Karar TV’de Taha Akyol ve Elif Çakır’ın konuğuydu.

    Programdan sonra biraz konuştuk.

    Fon vurgununu Lübnanlı düşünür ve romancı Nassim Nicholas Taleb’in Siyah Kuğu romanındaki bir metaforla anlattı.

    İnekler mezbahaya götürülecekleri saate kadar günlük hayatlarını sürdürürler. Kırda bayırda otlarlar, keyiflerine bakarlar.

    Mezbahaya götürüldüklerinde bile hiçbir şeyin farkında değillerdir.

    Ama sonunda boğazlanırlar.

    Fon krizinde de öyle oldu, sistem bir anda başlarına çöktü.

    Bu cümleler Kerim Rota’ya ait değil. Anlattıklarına bakarak ben yorumladım.

    Ayrıca, bazen okuyacak kitap sıkıntısı çekiyorum. Rota sayesinde okuyabileceğim bir roman bulmuş oldum.

    Bizim ülke olarak yolsuzluklar konusunda muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıktığımızı ara sıra yazıyordum.

    Bu fon vurgunu da yolsuzlukta muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkışımızın bir misali oldu.

    Norveç muasır medeniyet seviyesinde bir ülke sayılır.

    Bizim milli fon vurguncularımız Norveç’in varlık fonunu bile dolandırmayı başarmışlar.

    Demek Norveç’ten ilerideyiz!

    Muasır medeniyetin bugün ulaştığı seviye yapay zekâ teknolojisidir.

    Bugünlerde önüme sık sık Yoval Noah Harari’nin yapay zekâ hakkında konuştuğu videolar geliyor.

    Harari İsrailli bir yazar. Zamanı iyi okuyanlardan biri. Bir videosu özellikle dikkatimi çekti.

    Çek televizyonundan Daniel Statch’a verdiği röportajda “İnekler parayı bilmezler” diyordu Harari.

    Yine tırnak içinde aktarmayacağım, anladığımı anlatacağım.

    İnekler parayla alınıp satıldıklarını, etlerinin sütlerinin para ettiğini bilmezler. Arkalarında işlemekte olan finansal sistemleri bilmezler.

    Parayı da bilmezler.

    İnsanlar bürokrasinin içinde doğmamıştır. Avcı ve toplayıcıdırlar. Bürokrasinin yerlisi değillerdir. İnsanlar bürokrasiyi aşağı yukarı son on bin senede geliştirdi.

    Yapay zekâ ise ofiste/büroda doğmuştur. Bürokrasinin ‘yerli’sidir.

    Bürokrasiyi bilir.

    Gelecekte robotlar sokakları istila etmeyecek. Yapay zeka insanlara saldırmayacak. Asıl tehlike bu değil.

    Yapay zekâ bilgileri, insanlığın birikimini depolayabiliyor ve işleyebiliyor.

    10-20 yıl içinde yapay zekâ insanlığı, işleyişini anlayamadığı karmaşık finansal ve bürokratik sistemlerin nesnesi haline getirebilir. Dolayısıyla biz geleceğin inekleri olabiliriz.

    Biraz ağır konuşmuş Harari. Ama kendisini de istisna etmemiş.

    Harari’nin anlattığının bir benzeri fon vurgunu sırasında bizde gerçekleşti.

    Fon sosyetesi, vatandaşın bilmediği, anlamadığı sistemler kurarak, anlamadığı yöntemler geliştirerek yüz binlerce kişiyi çarptı.

    Şimdi yetkililerimiz rezillik şüyu bulmadan, kimin kimi nasıl çarptığına dair malumat iyice ortaya saçılmadan ortalığı toparlamaya çalışıyor.

    5 min
  • Trump-Erdoğan görüşmesinde konuşulmayan konu… Fehmi Koru

    ABD’de seçimler pek çok ülkeden farklı olarak hafta tatilinde değil, hep çift rakamlı yıllarda ve Kasım ayının ilk Pazartesinden sonraki Salı günü yapılır…

    Bu yıl 3 Kasım’da Amerikan seçimi…

    Amerikalılar, her dört yılda bir başkanlarını seçerler; 435 üyeli Temsilciler Meclisi’nin üyeleri iki yılda bir seçilirken, 100 üyeli Senato’nun üçte bir üyesini de oylarıyla yenilerler…

    Dört yıl için seçilen başkanın ne kadar sevilip güvenildiğini daha ikinci yılı bitmeden bir ara-seçimle sınar Amerikalılar…

    Seçimler genellikle iddialı ve çekişmeli geçse de, iki yılda bir tekrarlandığı için olacak, katılım bizdeki kadar yüksek olmaz. Gününden haftalar önce mektupla veya kurulan merkezlere giderek oy kullanma imkanı da vardır seçimlerde ve seçmenlerin büyük bölümü bu yolu tercih eder…

    Uzun yıllardır devam edegelen erken oy kullanma sistemine ikinci kez başkan seçilmiş Donald Trump karşı. Posta ile oy kullanma yolunu kapatmak için bu seçim öncesinde de kararnameler çıkardı Trump, ancak federal yargıçların vetosuyla karşılaştı.

    [Karşı olmasına karşı ama Trump da bu seçim için günler öncesinde oyunu kullandı.]

    Birkaç gün sonra yapılacak seçimde Amerikalı seçmenler haftalardır oy kullanıyorlar… Bu da, nabız tutarak seçmenlerin eğilimini günler öncesinden öğrenme fırsatı sağlıyor gözlemcilere…

    ABD başkanının Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile kendisi için hayati önem taşıyan seçime az kala telefonla görüştüğü haberini ilk duyduğumda, konuşmalarının mahiyetini merak ettiğimi gizleyemem.

    [Bir gün arayla, dün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bir kez daha aradı Trump.]

    İletişim Başkanlığı tarafından görüşme sonrasında yapılan açıklamada duyurulan konu başlıkları arasında ‘ABD ara-seçimi’ bulunmuyor. İki lider, ülkeler arası ilişkileri, Hürmüz Boğazı, Yemen ve Rusya-Ukrayna Savaşı, Mekke İttifakı gibi konuları konuşmuşlar…

    Birkaç gün sonra sandıktan çıkacak sonuçla, beklendiği gibi Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’deki sandalye sayısı azalacak olursa, rakip Demokrat Parti’nin kendisinin başkanlık süresini kısaltacak yollara başvurmak üzere harekete geçmesini sanki Trump beklemiyormuş gibi…

    Trump için işler yolunda değil oysa…

    Amerikan seçmeninin önemli bir bölümü Demokratları beğendiği için değilse de, Cumhuriyetçi yönetimin ülkelerine getirdiği sorunlarla baş etmek zorunda bırakıldıkları için, bu ara-seçimde Trump’a bir ders vermek niyetinde görünüyorlar.

    Burunlarından soludukları izlenimi alınıyor seçmenlerden…

    İlk sorun, ekonomi.

    Amerikan Merkez Bankası önceki gün enflasyonun belinin kırılamadığını kabul eden bir karar aldı. Politika faizini 3.75-4.00 aralığında sabit bıraktı.

    İkinci sorun, ekonomiyi de derinden etkileyen İran’a açılan savaş. Hürmüz Boğazı’na hakim olunamadığı için zirveye tırmanan petrol fiyatının bireylere yansıması tahammül sınırlarını zorluyor.

    Anlamsız savaş ayrıca içeride hakim sistem açısından hoş olmayan tartışmalara yol açıyor ve bu da Trump’ın günahları listesine yazılıyor…

    Pentagon’un Kongre’ye ilettiği İran savaşının maliyetiyle ilgili rapor medyada yayımlanınca, Amerikan halkı Trump’ın yol açtığı anlamsız savaşın gerçek mali yükünü öğrenmiş oldu: 47.1 milyar dolar…


    6 min
  • Rahmet dilerken - Sacide Özlem

    Günlük hayat kendi seyrinde akarken yaşadığımız kayıpların ardından bile tartışma çıkarmayı başaran bir toplum haline gelmemiz gerçekten çok üzücü. Bu durum ne zaman bir ünlü cenazesi olsa görünür oluyor. Cenazenin ardından “Allah, rahmet eylesin.” demeyenler, “Işıklar içinde uyu.” gibi bazı cümleleri tercih ediyorlar. Haklı olarak “Allah rahmet eylesin demek bu kadar mı zor?” diyenler çıkıyor ve bir tartışma kopuyor.

    Aslında bu konu hakkında biraz daha bilgi sahibi olunsa böyle bir tartışmaya gerek kalmayacak çünkü bu konu çerçevesi olan bir konu; yani kimin ölümünün ardından rahmet okunup okunmayacağı Kur’an’da belirtilmiş. Bugün bu konuda tartışmalar oluyorsa bunun başlıca iki sebebi var. Birincisi konuyu yeteri kadar bilmemek yani kimin arkasından rahmet dileneceği, kimin arkasından rahmet dilenmeyeceği pek bilinmiyor. İkincisi ise bunu bilenler bile, hayata nasıl uygulanacağı hakkında fikir sahibi değiller. Bu sebeple üzerinde durmakta fayda var.

    İslam dininde “rahmet” kavramı, önemli bir kavramdır; fakat Türkçesi ne demektir diye sorsam pek çok kişi bilmez. Halk arasında “merhamet” ile özdeşleştirildiği için çoğu kişi “Allah, rahmet eylesin.” cümlesini “Allah, merhamet eylesin.” cümlesi ile aynı şekilde anlar. Yanlış mıdır, tam olarak değil ama anlam daha geniştir ve incelikleri vardır. Bu yüzden önce “rahmet” kavramının anlam dünyasından biraz söz edeyim.

    “Rahmet” kelime anlamı olarak “iyilik ve ikramı gerektiren incelik” anlamındadır ve Allah’a ait bir özellik olarak ifade edildiğinde sadece “iyilik ve ikram” anlaşılır. Mesela bir işe başlarken her zaman söylediğimiz besmelede anlamca “Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla (başlarım)” derken, rahmet kavramının iyilik ve ikram anlamlarını aynı kökten gelen iki ayrı kelime olan “rahman ve rahim” ile karşılarız. Böylece besmelenin anlamı “İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla…” şeklinde verilebilir. Kısaca rahmet, Allah’ın iyilik ve ikramıdır.

    Kur’an’da Tevbe suresi 113. ayet açıkça belirtmiş olmasaydı bile, sadece rahmet kelimesinin anlam dünyasına bakarak, herkesin arkasından “Allah, rahmet eylesin.” denmeyeceğini anlamış olurduk çünkü karşınızda ömrünü Müslüman olmayarak geçirmiş biri varsa, ona Allah’ın iyilik ve ikramını dilemek açık bir çelişki oluşturacaktır. İşte burada kimin “Müslüman olduğunu, kimin olmadığını nereden bileceğiz?” şeklinde bir soru çıkar karşımıza. Bu durumda da çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede yaşadığımız için, ölen kişiye hüsnü zanda bulunmak gerekir; yani günahları çok olsa bile Müslüman olarak öldüğünü düşünmekte fayda vardır. Bu hüsnü zannın sınırlarını çok genişletip de yaşarken ateist olduğunu vb belirtenlere ulaştırmamakta da fayda vardır çünkü bir insan nasıl kendi tercihiyle Müslüman oluyorsa aynı şekilde kendi tercihiyle ateist veya başka bir dine mensup da olabilir. Yaşarken söz ve davranışlarıyla bunu dile getirmişse o kişi için ölümünden sora rahmet yani Allah’ın iyilik ve ikramı dilenmez. Bu yüzden cenazelerde, ölenin arkasından “Işıklar içinde uyu.” veya “Toprağı bol olsun.” gibi farklı temennilerde bulunanları da yadırgamamak gerekir. Belki onlar, ölen kişinin herkesin bilmediği dinî düşüncelerini biliyorlardır. Kısaca, “Allah rahmet eylesin.” cümlesi Müslüman olarak öldüğü düşünülen kişiler için kullanılan bir temenni cümlesidir. Hatta Tevbe suresi 113. ayette Müslüman olarak ölmediği düşünülen kişiler için rahmet dilenmeyeceği açıkça belirtilmiştir. Ayet meali şöyledir:

    “Bu nebinin ve müminlerin, yakıcı ateşin ahalisi oldukları kendilerine açıkça belli olduktan sonra müşriklerin bağışlanmasını isteme hakları yoktur. İsterse o müşrikler en yakınları olsun.” (Tevbe 9/113)

    Cenazelerde ölenin ardından farklı temenni cümleleri kurulmasında yadırganacak bir durum yoktur ancak Müslüman olarak öldüğü düşünülen kişiler için farklı temennilerde bulunmaya çalışmak da gereksizdir. Allah’ın rahmeti günahları çok olanları kuşatacak kadar geniştir.

    5 min
  • Mansur Yavaş da mı AK Parti parantezine alınıyor? Akif Beki

    ABB Başkanı Yavaş’ın Bakan Kurum’la dünkü görüşmesi, iktidara yardımcı medyayı heyecanlandırdı.

    İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tugay’ın da Kurum’la görüşten sonra AK Parti’ye geçtiğini hatırlatıyorlar.

    Cemil Tugay, AK Parti’ye geçmeye nasıl karar verdiğini şöyle anlatmıştı:

    “Benim için kırılma, Çevre ve Şehircilik Bakanı’mız Murat Kurum’la görüşmemizden sonra oldu.

    Kentsel dönüşüm sorunumuzu konuşmak üzere bakanlığımıza gittik, görüştük.

    Tecrübeli bir siyasetçi olduğu için bu noktada ‘keşke sen AK Parti’ye gelsen de daha uyumlu çalışsak’ dedi.

    ‘Bağımsız olarak da bunu yapamaz mıyız’ dedim. ‘Öyle de olur ama siyasetin doğası gereği AK Parti’yle olursan daha da başarılı işler yaparsın’ dedi ve kafamda böyle bir parantez açtı.

    Açıkçası o andan sonra düşünmeye başladım. O gün Bakan Murat Kurum’un bana olan sıcak ve dostane tavrından çok etkilendim.”

    İktidara yardımcı gazetecilerin, Kurum’un Yavaş’la görüşmesi üzerine ellerini sevinçle oğuşturmalarının nedeni işte bu açıklama.

    Oysa Tugay’ınki bir itiraftı, işin iç yüzünü ifşa ediyor ve AK Parti’nin transferlerle ilgili anlatısını çürütüyordu.

    Çünkü CHP’li belediye başkanlarını kendilerinin ikna etmediğini, davet beklemeden hizmet aşkıyla iktidarın kapısında sıra olduklarını, ısrarla geçmek istediklerini, geri çeviremedikleri için partilerine aldıklarını, gönüllü gelenleri kabul etmeyip de ne yapacaklarını, muhalefetten daha caziplerse kendi suçları mı olduğunu filan söylüyorlardı.

    Meğer Tugay’a teklif Bakan Kurum’dan çıkmış, bir sabah kafasına dank edip kendiliğinden ikna olmamış. Konuyu açan ve AK Parti’ye çağırarak iknaya uğraşan bir bakanmış.

    Hatta bağımsız kalsam olmaz mı, diye Tugay direnme şansını denemiş ama onun bile yetmeyeceğine ikna edilmiş. Kırılma böyle yaşanmış.

    Şimdi sıra Yavaş’ta mı, o da mı aynı parantezle kuşatılıyor? Belirsiz.

    Yeni bir ileri demokrasi zaferi için kutlamalar şimdiden başladı gibi ama tablo hâlâ netleşmiş değil.

    Yavaş’ın da Cemil Tugay’ın yolundan geçeceğini, dünkü görüşmeden çok etkilenerek çıkacağını, düşünmeye başlayacağını ve bunun bir kırılmaya yol açacağını, sonunda ise dayanamayıp Kurum’un açacağı AK Parti parantezine gireceğini umuyorlar.

    İzmir’in çiçeklerini Ankara’nın da dağlarında açtırıp koklamak AK Parti’ye nasip kısmet olacak mı? Bana sorarsanız erken seviniyorlar.

    Yavaş, Tugay gibi yola bağımsız devam etmek üzere CHP’den eylülde ayrılmıştı.

    Belediye işleri için Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmüş, butlan CHP’sinin tacizleri nedeniyle de istifayı seçmişti.

    O günden beri transfer spekülasyonları sürüyor.

    Yavaş’ın Kurum’la görüşme açıklamasında ipucu yok.

    Daha önce Cumhurbaşkanı’na sunduğu ve bakanlığı ilgilendiren belediye meselelerini görüşmüşler. Başka detay verilmiyor.

    Nazik kabulü için Kurum’a teşekküründe, Yavaş’ın “önümüzdeki döneme ilişkin konuları değerlendirdik” ifadesi bir ima barındırıyor mu? Sanmam.

    Kurum’un paylaşımı da kapalı, çok şey içermiyor. Ankara için ortak akılla çalışmaktan ve desteklemekten söz ediyor.

    Yavaş CHP’den ayrıldığından bu yana emareler değişmedi, o gün neredeydiyse bugün de orada görünüyor.

    Durduğu yeri, “Mansur Yavaş’ın üçüncü yolu” başlığıyla yorumlamıştım.

    İstifa açıklamasında muhalif seçmenden ve siyasi iddiasından vazgeçmediği anlaşılıyordu. Muhalif seçmene ‘siz de benden vazgeçmeyin’ mesajıydı.

    Ne Yeni Parti ne AK Parti’ye geçiyordu, muhalif seçmene bağlılığını bildirmekle birlikte üçüncü bir yol tutturacaktı.

    Peki, cumhurbaşkanı adaylığının risk ve tehlikelerinden korunurken siyasi iddiasını da koruyabilecek miydi?

    Hiçbir seçeneğin garanti başarısı taşımadığı şartlarda, kendisini ortada konumlandırmak akıllıca olabilirdi.

    Fakat üçüncü bir yol açmayı bırakıp Kurum’un açacağı paranteze girmek de öyle mi? Yine sanmam.

    5 min
  • Seçim ne güzel şey, bizde olmadıkça - Osman Sert

    Mini bir seçim fırtınası yaşıyoruz. Yaklaşık on gün içerisinde Brezilya, Sırbistan, İsrail’deki genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ve ABD’de ara seçimler, sadece sandığın seçmen önüne konulacağı ülkeler için değil ülkelerin küresel anlamları ve sonuçları açısından da önemli. Sosyal medya ve sınırları aşan yatay endişeler, umutlar ve heyecanlar açısından sandıktan çıkan sonuçlar birçok ülkede yakından izleniyor.

    Bundan yarım asır önce seçimler yine sınırları aşan öneme sahipti ama ne ülkelerdeki seçim dinamikleri birbirlerinden etkileniyor, ne başka ülke seçmenleri diğer sonuçlardan kendisine ders çıkarıyor ne de seçim geceleri başka şehirlerde elinde telefon ya da televizyon başında hatırı sayılır bir kitle seçim sonucu takip ediyordu.

    Şimdi toplumun önemli bir kesiminden bahsetmek zor olsa da her ülkede diğer ülke seçimlerindeki adaylar arasında farklı aktörleri destekleyenler var. En basiti dünyada milyonlarca insan Netanyahu’nun kaybetmesi ihtimalini sevdi. İsrail’in Gazze ve Filistin politikası çok değişmeyecek olsa da dünya tarihine geçen katliamlara imza atan eli kanlı bir liderin koltuğunu kaybedecek, sonrasında da cinayetlerinden değilse de yolsuzluk iddialarından hesap verecek olma ihtimali insanlara iyi geldi.

    İsrail seçimleri bu hevesleri çok tatmin etmedi. Yazı yazılırken Netanyahu çoğunluğu kazanamamıştı ama seçimleri kaybettiğini söylemek için de erken. Aslında en çok beklenen ihtimal gerçekleşti. İktidar da muhalefet de 120 sandalyeli Knesset’te iktidar olacak güce sahip değil. Seçimin en büyük kazananları Arap partileri. Oylarını da milletvekili sayılarını da artırdılar. Ancak muhalefetin Arap partilerle iş birliği yapması tümüyle imkansız değilse de zor. Şimdi hükümet kurulana kadar Netanyahu hala savaş kararı verebilir. Tabii kurulursa. Aksi takdirde ufukta tekrar seçimler var. Bu da yine Netanyahu’yu avantajlı hale getirebilir.

    Bu arada seçim sonuçları başta Gazze olmak üzere İsrail hükümetinin katliam politikalarının toplumda da karşılık bulduğunu bir kez daha gösterdi. Nitekim muhalefetin ana itirazı da birincisi Netanyahu’nun kendisine, ikincisi savaşların istenen sonucu üretmemesine. Yoksa Filistinlilerin öldürülmesine itiraz eden çok istisnai birkaç politikacı.

    Brezilya’da ırkçı ve yabancı düşmanı oğul Flávio Bolsonaro ile Lula’nın rekabetinde, üstelik de birinci turdaki kaybın ardından, Lula’nın zaferle çıkması da demokrasinin zaferi olarak okundu. Gariptir kendi ülkesinde ırkçı ve yabancı düşmanı olup demokrasinin nimetlerinden çok da haz etmeyenler arasında da buna sevinenler var. Ne de olsa benim ırkçılığım iyi. Başkası olursa kötü. Lula’nın zaferi nihayetinde ülkenin karpuz gibi bölündüğünü de bir kez daha gösterdi. Bizim bildiğimiz dengeler.

    Brezilya’nın küresel güneydeki rolü nedeniyle Lula’nın zaferi daha kritik. Aynı zamanda Netanyahu-Trump ekseninin de kaybı anlamına geliyor. Nitekim kaybeden Bolsonaro’nun soluğu ABD’de alması da bunu gösteriyor. Aşırı sağın yükselişinin kaçınılmaz olmadığı da bir kere daha görünür oldu. ABD’de daha çok Trump’ın kötü performansı nedeniyle de olsa demokratların yükselişi, Avrupa’da sol söylemin göreceli olarak zemin kazanması, Macaristan’da Orban’ın yenilgisi, Lula’nın zaferi ile birleşince küresel bir hava değişimi oldu. Ama bunun her ülkede aynı şekilde işleyeceğinin bir garantisi yok. Nihayetinde aşırı sağa karşı kazananların hala demokrasinin sorunlarına ve gelir adaletine dair yeni bir sistem vadetmeleri gerekiyor.

    Asıl çarpıcı gelişme ise aslında Sırbistan’da. 2024 yılında bir tren istasyonunda yaşanan göçük, 16 kişinin hayatını kaybetmesi ve sonrasında yaşanan protestolar Vucic iktidarının yolsuz, hesap vermeyen, yönetemeyen sisteminin sonunu hazırladı. Yani mesele istasyonda yaşananlardan daha büyüktü. Öğrenciler kendileri aday olmak yerine, üniversite meclislerinde belirledikleri ve büyük bölümü profesyonel siyasetin dışından gelen 250 kişilik bağımsız bir liste oluşturdu. Ve kazandılar.

    6 min

About KARAR Podcast

From the publisher's feed

DOĞRU HABER, DOĞRU KARAR