
Sign up to save your podcasts
Or


O Azeri türküsü…” Biz bu son baharda buluşacaktık… Bahar geldi geçti sen gelmez oldun…..Taşlara mı döndü galbin gelmedin….Aylar geldi geçti sen gelmez oldun” diye başlar, sonra “Sen gelmez oldun, sen gelmez oldun, sen gelmez oldun” nakaratlarıyla devam eder.
Aleyev’i bekledi Ankara… Türk Devletler Topluluğu (TDT) zirvesi için… Gelmedi Aliyev. Cumhurbaşkanı Erdoğan özel olarak aradı, yine gelmedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan zirvede yaptığı konuşmada “Türk dünyasının aile fotoğrafında ayrılığa yer yoktur, hepimiz biriz, ezelden ebede kadar kardeşiz.” dedi, ama TDT’nin aile fotoğrafı Aliyevsiz çekildi.
Bu arada bir şey daha oldu. Türkiye’nin BM Genel Sekreterliği için eski Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu’nu aday göstermeyi değerlendirdiği bir dönemde Bakü yönetimi, BAE adayı Lana Nusseibeh’in adaylığını memnuniyetle karşıladığını açıkladı.
“Bir hadise var cân ile cânân arasında…”
Dramatik yazılar yazıyoruz ister istemez, “Bir millet iki devlet” söylemi damarlarımıza işlediği için…
Ne oldu birdenbire?
Bizim çözmek için yıllarca kıvrandığımız başörtüsü sancısı, birdenbire Azerbaycan’da nüksetti. Ne “simge” imiş ama… Bizde bitiyor, Fransa’da ya da Azerbaycan’da ortaya çıkıyor.
İşe bakın ki hadise tam da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önünde yaşanıyor. “Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çözdüğü en önemli sorun nedir?” diye sorulsa, ekonomi – mekonomi hikâye, “başörtüsü yasağını kaldırmak” birinci sırada yer alır. Türkiye’de Fransız usulü laiklikten bu günlere gelinceye kadar ülkenin alnının damarı çatladı dense yanlış olmaz.
Onun için şimdi, tam da başörtüsü meselesi dolayısıyla Türkiye – Azerbaycan arasında bunca gerilimin çıkması, en çok Erdoğan’ı huzursuz ediyordur.
Azerbaycan’da bir başörtüsü yasağı olsun ve Türkiye’den bir tepki gelmesin, bunu beklemek abes. Henüz kabuk bağlayan bir yaranın kardeş coğrafyanın çocuklarını bulmasına tepki gelecekti.
Türkiye, siyaseten derin çalkantılar yaşıyor, hukuk alanı sorunlarla dolu, özgürlüklerin başına ne geleceğini kimse öngöremiyor, ama gene de ses çıkarılan bir demokratik esnekliğe sahip.
Üstelik konu başörtüsü olunca, bu noktada iktidar cenahının da belli duyarlılıkları olacağını öngörmek zor değil.
Azerbaycan’da hangi akıl, başörtüsü yasağı uygulayıp da Türkiye’denzharhingi bir ses çıkmayacağını öngörmüş olabilir?
Cumhurbaşkanının baş danışmanları (meselâ Oktay Saral) bile ülkedeki başörtüsü hassasiyetine katılmamak edemedi. Saral bunu yaparken herhalde aklına Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından görevden alınmak gelmemiştir.
Ama öyle oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, başörtüsü yasağını eleştiren danışmanını, sırf Aliyev’in öfkesini dindirmek için istifaya yönlendirdi.
Şöyle bir soru sormak yanlış mı?
-Acaba Bakü’de bir irade, böyle bir gerilim olacağını bile bile bu yola girmiş olabilir mi?
Yanlış anlaşılmasın diye daha en baştan belirteyim: Futbolu seviyorum… Fenerbahçe’yi de… Siyaseti gözlemlemeyi de…
Yabancı ligleri, özellikle İngiliz Premier League ile İspanyol La Liga’yı yakından izlediğimden bizdeki futbol seviyesinin hayli düşük olduğunun farkındayım.
Son yıllarda bu görünümü tersine çevirecek arayışlara girildiğini de görüyor ve seviniyorum.
Marx’ın meşhur sözünü futbola uygulamak ve futbolun ‘kitlelerin afyonu’ olduğunu söylemek pekala mümkün; ülkede işlerin yolunda gitmediği dönemlerde futbolun böyle bir işlevi de var çünkü.
Partilerin içleri kadar kulüplerde de sorunlar yaşanıyor; aksi halde Fenerbahçe’de o kadar yıl aradan sonra eski başkandan medet aranır mıydı?
Fenerbahçe’de şu sıralarda bir loca krizi yaşanıyor. Eski yönetimden medyatik bir ismin parasını ödeyerek sahibi olduğu loca, yeni yönetim tarafından kullanılmaz hale getirilmiş…
Ne kadar da partilerin iç rekabetinde erişilen boyuta benziyor, değil mi? Siyasette de, aynı yolun yolcusu olanların kolayca yol ayrımına gelebildikleri ve birbirlerinin gözünü oyacak kadar ciddi husumete yol açıldığı biliniyor.
Bilmeyenler son bir yılda CHP’de yaşananları hatırlasın.
Hafızası güçlü olanlar için misaller çok siyasette…
Zaten bu yüzden ülkede olup bitenler en çok kişiler ve gruplar arasındaki husumetten etkileniyor ve ülkenin iki yakası biraz da bu yüzden bir araya gelemiyor…
Fenerbahçe bu durumu José Mourinho teknik direktörlüğü döneminde yaşadı.
Dünyanın en iyi teknik direktörleri arasında birinci değilse en iyi ikinci Portekizli teknik adam. Gittiği her takımı bulunduğu zor durumdan kısa sürede kurtarıp liderliğe oynar duruma getirmesiyle ünlü. İspanya ligini Barcelona kasıp kavurduğu için, ‘dünyanın en iyi takımı’ unvanının elinden gideceği telaşıyla Real Madrid, yıllar önce yollarını ayırdığı, eski kurtarıcısına koştu…
Mourinho’ya…
Takip edebildiğim kadarıyla sihirli değneği bu defa da iş yarayacağa benziyor…
Son derbide Barcelona’yı yenilgiye uğrattı Real…
Halbuki Mourinho’nun sihirli değneği Türkiye’de işe yaramamıştı.
Neden acaba?
Sorunun cevabını Netflix’te, kendisiyle ve geçmişte yolunun kesiştiği ünlü oyuncularla mülakatlarla zenginleştirilmiş üç bölümlük dizide buldum…
Bundan 10 gün sonra, 9 ve 10 Kasım’da Antalya’da Birleşmiş Milletler’in İklim Değişikliği Konferansı COP 31 yapılacak.
Bu konferanslar, eğer etkili kararlar da alınabilirse kuşkusuz çok önemli.
İklim değişimi veya benim tercih ettiğim isimlendirmesiye iklim krizi, insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük ve en yaşamsal kriz.
Bu krize burun kıvıranlar, yeterince ciddiye almayanlar, iklim krizinden söz edenleri “korku yaymak”la suçlayanlar var; bugün biraz da onlara hitaben yazmak istiyorum bu yazıyı.
Yıllardır duyuyoruz, işte buzullar eriyecek, deniz seviyesi yükselecek, deniz kenarındaki şehirler sular altında kalacak.
İklim bilimcilerin yıllardır söylediği bu senaryo artık bir senaryo değil; hayatın gerçeği.
Bakın, ekim ayının başında Los Angeles şehrinin bazı bölümleri çok ilginç bir olay yaşadı. Şehrin Okyanus kıyısındaki bazı mahallelerini yükselen okyanus suları bastı. Sular sadece deniz kıyısındaki yalı evlere girmedi, içerilere, mahalle içlerine kadar da gitti.
Derken aynı şey Amerika’nın Doğu kıyısında, bu sefer Atlantik Okyanusu kıyısındaki Florida’da oldu, Miami şehrinin bazı bölümleri deniz suyunun altında kaldı.
Peki neden oldu bu?
Deniz seviyesini, özellikle de devasa su kütleleri olan Okyanus’un seviyesini ölçmek hiç kolay bir şey değil; çünkü bu seviye son derece dinamik.
Dünyamızın kendi ekseni etrafında dönüşü ve Ay’ın çekim gücü, Okyanus seviyesini sürekli değiştiriyor. Ama biz bu değişime alışığız. Dünyanın pek çok yerinde “Gel-Git” hareketi oldukça güvenilir biçimde yaşanıyor; suyun nereye geleceğini de, sonra nereye kadar çekileceğini de dakikası dakikasına biliyoruz.
Ama gerek Ay’ın çekim gücünden kaynaklanan gel-git hareketi ve gerekse okyanus suyunun genel seviyesi aslında yıllardır değişiyor, su yükseliyor.
Bu yükselme, buzulların erimesinin anıştırdığı gibi sadece suyun miktarındaki artıştan kaynaklanmıyor. Okyanus suyunun yüzey sıcaklığındaki artış da suyun seviyesini yükseltiyor.
Burada basit bir fizik kuralından söz ediyoruz. Sıcaklığı artan şeyler genleşir. Sisteme verilen ısı enerjisi, atomların arasındaki mesafeyi açar.
Söz konusu olan okyanus gibi dev bir su kütlesi olunca bu genleşme suyun seviyesini 90-100 santime kadar arttırır. Ve arttırdı nitekim.
Normal şartlarda son derece önceden tahmin edilebilir olan gel-git hareketindeki su yükselmesi bu kez Los Angeles’te ve Miami’de o tahminlerin çok ötesine geldi; deniz kıyısından yüzlerce metre içeriye kadar deniz suları girdi.
Bu tek seferlik bir olay değil. Bundan sonra Okyanus kıyısındaki bütün şehirler sık sık gel-git sırasında böyle şeyler yaşayacaklar, deniz suyu eskiden olduğundan çok daha yükseklere kadar çıkacak.
Bakın birkaç hafta önce İstanbul’da bir yağmur afeti yaşandı. Evet, mevsim sonbahar yağmur yağması çok doğal ama o gün yağan yağmur hiç de doğal değildi. Düşünün metrekareye 240 kilo yağmur düştü.
Şöyle düşünün: Eğer evinizin çatısı 100 metrekare büyüklükteyse, sizin çatınıza o gün 24 ton su düştü. 24 ton, dile kolay…
Peki neden bu kadar çok yağdı? Onun sebebi de, Karadeniz’deki yüzey sıcaklığı. Karadeniz’in yüzey sıcaklığı artınca bu denizde buharlaşma da arttı. Başka zamanlarda ülkemizin Karadeniz kıyısındaki şehirlerine düşen bu yağmur, o gün özel meteorolojik şartların etkisiyle İstanbul’u vurdu.
Karadeniz’deki bu aşırı buharlaşma, yaz aylarında da kış aylarında da artık daha fazla aşırı iklim olayı yaşamamıza neden oluyor.
Gerek Amerika’nın Doğu ve Batı kıyısında, gerekse İstanbul’da, Rize’de, Bartın’da, Hopa’da yaşadığımız seller, su baskınları tek bir sebepten kaynaklanıyor: Atmosferimizin ısınması, bu sıcaklığın deniz yüzeyini ısıtması, ısınan suyun ya genleşerek ya da buharlaşarak kıyıları basması…
İklim krizi dediğimiz şey öyle uzakta, bir gün yaşanacak ve bugün yeterli önlem almayı başarırsak belki de önüne geçilebilecek bir şey olmaktan çıkmış durumda.
İklim krizi bugünün bir gerçeği artık.
eee… Ne de olsa seçim yaklaşıyor. En büyük seçmen kitlesi olan emeklilere bir şeyler vermek gerekiyor.
Hadi, adına da ‘iktidarımızın müjdesi’ diyelim.
“Siz emekliler hiç aklımızdan çıkmadınız. Gece gündüz hep sizi düşündük ama aaaa, ancak nasip oldu… “
Mesaj net: “Siz emeklileri çok seviyoruz, çok düşünüyoruz.”
“Vallahi, oy için falan değil. Size tam da seçime yaklaşırken vereceğimiz bu kıyak başka bir şey.“
“Tek derdimiz siz emeklilerdi. Yıllarca düşündük durduk… Ama ne yapalım, ancak şimdi çözüm bulabildik. O yüzden emekli kıyağını şimdi veriyoruz. “
Yerseniz…
***
Önce emeklilerin AK Parti iktidarındaki durumuna bakalım. Öyle en düşük emekli maaşına ve benzerlerine değil, toplamda ne verilmiş, ortalama ne olmuş, ona bakalım.
Not: Emekli dediğimizde, emekli, dul ve yetim aylığı alanların toplamının ortalaması olarak veriyoruz.
Yıl 2002: GSYH verilerine göre aylık kişi başına gelir (KBG) 458 lira. Kişi başına aylık emekli maaşı ortalaması 212,3 lira. Emeklinin ortalama maaşı ülke gelirinin yüzde 53,7’si düzeyinde.
2026’da ise KBG aylık geliri 70,7 bin lira. Ortalama emekli maaşı 22.981 lira. Emeklinin ortalama maaşı, ülke gelirinin yüzde 67,5’i düzeyinde.
Aaaa, o da ne? Emeklinin durumu daha da bozulmuş. Hiç farkında değildik…
Peki, asgari ücrete göre emeklinin maaşı ne olmuş?
Yıl 2002: Asgari ücret 173,9 lira iken emekli, bunun yüzde 22,1 fazlası kadar maaş alıyormuş (212,3 TL).
2026 yılında asgari ücret 28.075 lira iken emekli bunun yüzde 18,1 daha düşüğü maaş alıyor (22.981 TL).
Aaaa, emeklinin durumu ne ülke gelirine ne de asgari ücrete göre iyileşmiş; tersine durum daha da bozulmuş.
Bir de açlık sınırına göre duruma bakalım. 2002 yılında maaşın açlık sınırından yüzde 37,1 düşük olduğunu, bugün ise yüzde 31,7 düşük kaldığını görüyoruz. Ancak 2003 yılında verilen zamlardan sonra bile bugünkü durumun daha kötü olduğunu görüyoruz. Yani AK Parti iktidarının ilk yılında verdiği emekli zamları bile geri alınmış… Ne ilginç…
***
Gelelim asıl meseleye.
Yıl: Nisan 2022
TÜİK, enflasyon hesabında kullandığı madde sepeti listesini yayından kaldırıyor. Bir bakıma enflasyon verisi sansürleniyor.
Grafikte net olarak görüyorsunuz.
Nisan 2022 ve öncesinde aralarında artı-eksi yüzde 2-3 fark olabilen İTO ve TÜİK fiyat endeksleri arasındaki fark birden açılıyor.
Veeee bugün İTO-TÜİK fiyat farkı tam olarak yüzde 40-45 aralığına oturuyor.
İTO 1995 Geçinme Endeksi’ne göre fiyatlar, TÜİK verilerine kıyasla yüzde 43,8 daha fazla artmış… İyi ama emekliye TÜİK enflasyonuna göre zam yapılmadı mı?
Peki, bu ne demektir, biliyor musunuz? Emeklinin yüzde 40-45 oranında maaş zammı TÜİK verilerine göre eksik verilmiş demektir.
2022 yılından bugüne emeklinin, İTO fiyatlarına göre yüzde 40-45 daha yüksek maaş alması gerekirken bu fark verilmemiştir. Emekli aslında bu yüzden sürünüyor. Emekli aslında bu yüzden aç ve sefil kalıyor.
Peki, bu konuda uyaranlara ne denmiş? Hain denmiş, din düşmanı denmiş, ülke düşmanı denmiş… Kısacası ‘kutsal ittifakın düşmanları’ olarak görülmüşüz.
***
Bir önceki yazımızda asgari ücretin ülke gelirine oranla hiç artmadığını belirtmiştik. Şimdi emekliye bakıyoruz ve emeklinin durumunun çok daha vahim olduğunu görüyoruz.
Ancak iktidarımız şimdi emekliyi hatırladı. Seyyanen zam ve benzeri vaatlerden söz ediyorlar. Oysa emeklinin TÜİK enflasyon verisiyle kırpılan yüzde 43,8’lik zam hakkı zaten saklı duruyor.
Önce gerçek veriler açıklansın ve oluşan enflasyon farkları hesaplara yatırılsın; sonra bir lütuf varsa o verilsin.
Kısacası emekliler, geçmiş enflasyon nedeniyle yüzde 43,8 oranında zammı hak etmiş durumdadır. Önce bu hakları verilmelidir.
Bir de şu seçimden seçime hatırlanma meselesi başka bir vakadır. O hâlde seçimden sonra verilenlerin geri alınması da doğal bir gelişme olacaktır.
Karar sizindir.
Çatışmaların bir tarihi olduğu kadar, çatışma çözümlerinin bir tarihi vardır. Bu tarih düz bir hat üzerinde ilerlemez, inişler çıkışlar içerir, ama esas olan sonuç olarak ilerlemesidir.
Çatışma çözümlerinin tarihi bir toplumun ve çatışmanın ait olduğu devlet-siyaset belleğinde önemli bir parça oluşturduğu unutmamak gerekir.
Damlayan su ve boş bardak misali.
Su bazen damlar damlar, bazen damlamaz, ama sonunda damlalar bardağı doldurur.
Dolu bardak bir ilerlemeyi, bir olgunluğu ve çözüm iradesini temsil eder.
Kürt meselesini biraz böyle ele almak gerek.
Bugün ilerleyen son çözüm hamlesine iki türlü bakış mümkün.
Yakın açı ve uzak açıyla bakış…
Yakın açıyla bakıldığında, silahın yerini siyasete bırakması, daha doğrusu bu istikamette yol alınması ülkenin son 40 yıllık tarihinden önemli gelişmelerden birisidir. Mecliste oluşturulan komisyon, aldığı karar, son entegrasyon yasası açık ve önemli örnekler.
Buna şüphe yok…
Bununla birlikte, sürecin yavaşladığı da ortada. PKK, yapabileceklerimizin sınırına geldik, devam etmek için demokratik adıma ihtiyaç var diyor. Erdoğan bu tür adımlara sıcak gibi durmuyor, belki de seçimlere doğru bu adımları pazarlık meselesi yapmak istiyor. Erdoğan’ın varlığı muhalif toplumsal kesimlerin çeşitli nedenlerle sürece olumlu bakmasını engelliyor.
İkinci bakışa veya duruma takılıp kalmamak aklıselim düşüncenin davetidir ve su yatağına ve akışına uygundur.
İlk bakış çetrefil toplumsal sorunların örneğin başörtüsü meselesinin, örneğin Kürt sorununun zaman içinde kaçınılmaz çözümü, en azından yönetilebilir, birlikte yaşanabilir bir hâle gelmesini içerir.
Şimdiki zamanın davetine boyun eğmemek gerekir.
2016’da, ilk çözüm süreci iflas ettikten sonra bir muhtarlar toplantısında Erdoğan söylediklerini hatırlatayım size:
“Önümüzdeki süreçte ne bölücü terör örgütü ne de onun güdümündeki parti ve diğer yapılar asla muhatap alınmayacaktır, o iş bitmiştir,” diyordu…
Bu sözlerden, “Kürt meselesinde siyaset kapısının tümüyle kapandığı” anlamını çıkarmak doğru olmazdı.
Nitekim bugün geldiğimiz nokta bunun kanıtıdır.
Mevcut süreç, bir Öcalan’la, DEM Parti’yi, MİT’in yaptığı örtülü görüşmeler sürdürdü ve sürdürülüyor.
Damlalar bardağa akmaya devam edecek.
Bir an gelecek, siyaset üzerinden bu meselenin demokrasi ve hukuk boyutu da devreye girecek.
Ne Erdoğan ne mevcut konjonktür ne mevcut siyasi rejim bu beklentiyi, umudu, hatta istikameti ortadan kaldıramaz.
Devletin, siyasi partilerin, Kürt hareketinin yeni dönemde yeni siyaset araçlarını aradığı bir dönemdeyiz.
Şu üç hususun altını çizerek bitirelim:
Türkiye’de, sistemde ve örgütte çözüm arayışı ve iradesi açısından bir süreklilik vardır ve Türkiye belli bir deneyim olgunluğuna erişmiştir. Çatışma 50 yıllıktır, ancak bunun son 22 yılı çatışmaya çözüm bulma çabalarına, son 10 yılı ise bir temas-diyalog-görüşme evresine tanıklık etmiştir.
Yol daimi kazanımlarla şekillenmiştir. Zaman, deneyim ve etkileşim ilk temastan bugüne uzanan çizgide, çatışma çözümü arayışını, her geçen gün biraz daha derinleştirmiştir. Meşruiyet, beklenti, hatta kurumlaşma açısından geri dönülmez noktaları geride bırakarak yol alınmıştır. Bu çerçevede kalıcı girdiler kriz dönemlerinin tahribatından çok daha güçlü olmuştur.
Gerek Kürt hareketi gerek siyasi iktidar için ise barış süreci, Kürt sorununun genel evrimine, ülke içi siyasi gelişmelere, seçmen eğilimlerine, Orta Doğu’da dengelere, yeni girdilere ve imkânlara bağlı, dolayısıyla dinamik ve değişken nitelikler taşıyan bir süreçtir.
Umudu yitirmek, kimi koşullara bağlamak, ölmeye yatmaktır.
Son zamanların en şaşırtıcı ama aynı zamanda en ürkütücü hadisesi olan fon soygunu karşısında toplumun genelinde büyük bir tepki var. Olmaması düşünülemez zaten. Yönetim zaafı yüzünden, ihmaller, suistimaller, siyasi himaye ve kollamalar yüzünden milletin cebinden göz göre göre trilyonlar gitmiş. 86 milyon vatandaş doğrudan veya dolaylı şekilde zarar görmüş. Toplumun buna ses çıkarmaması düşünülemez. İnsanların siyasi görüşleri ne olursa olsun…
Ancak öyle bir kesim de var ki onların odaklandığı nokta bir siyasi partinin bu konudan zarar görüp görmeyeceği meselesinden ibaret. Yani milletin kaybından daha önemli soygunun siyasi sonuçları…
Fon vurgunu kadar ürkütücü bir bakış açısı bu. Dolayısıyla böyle bir düşünceyi mümkün kılan sebepler üzerinde de düşünmemiz lazım.
Üç sebep var bence. Türkiye’de maalesef hâlâ tam manasıyla mevcut olmayan üç değer: Kurallı toplum, hesap verme/sorma kültürü, vatandaşlık bilinci… Bunlar aslında üç ayrı alan değil, modern devlet yapısının üç taşıyıcı sütunu. Bunlar olmayınca doğru dürüst hukuk düzeni olmuyor. Toplumun genelinde geçerli standart ahlak normları bulunmuyor. Aslında halkın yönetime katılması da gerçek anlamıyla gerçekleşemiyor.
Çünkü “modern devlet” yapısının bu üç taşıyıcı sütunu belirli bir zihniyet temeli üzerinde ayakta durabiliyor ancak. Siyasetten ne anladığımız, devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin mahiyetini nasıl tasavvur ettiğimiz, millet kavramının içini hangi anlayışla doldurduğumuz belirleyici burada.
Bizim geleneksel siyaset anlayışımızda hukuk herkesi bağlayan ortak bir norm olmaktan ziyade merkezi otoritenin hükmetme aracı gibi görülür. Çünkü bizim gibi bütünleşmemiş veya sonradan bütünlüğünü kaybetmiş toplumsal yapılarda ortak değerler öne çıkamıyor ve ortak “ahlak normları” olmuyor. Ayrıca ortak hukuk anlayışı da yerleşmeyince yasalar ve kurallar herkesi bağlamayabiliyor.
Birtakım küçüklü büyüklü “mahalle”lerdeki sınır duvarlarının ayırdığı bu toplum, modern anlamdaki “millet” kavramının tarifine de uymuyor. Kendisini bir milletin üyesi olarak -veya devletin sahibi bir vatandaş olarak- görmeyen kişi farklı siyasi görüşte olan, farklı din anlayışı olan, farklı yaşayan kişileri “kendinden” saymıyor. Hatta biraz kışkırtılırsa bunları düşman olarak da görebiliyor.
Böylesi bütünleşik olmayan (parçalı) toplumlarda devlet ortak hukuk çatısı değil, “ele geçirilen bir mevzi” demek zaten.
Bireyin devletle (kurumla) ilişkisini dikey bir ilişki olarak tasavvur eden bir kültür, doğal olarak, toplumda vatandaşlık duygusunun gelişmesine de izin vermiyor. Bir toplumda vatandaşlık duygusu -veya bilinci- gelişmemiş ise demokrasi de gelişmiyor.
Çünkü demokrasi “vatandaş rejimi”dir. Bir ülkenin özgür vatandaşlarının her biri o ülkede işleyen siyasi düzenin patronudur, sahibidir, varlık sebebidir. Aynı zamanda da altına imza attığı (varsayılan) sözleşmenin mükellefidir.
Problem şu ki Türkiye’de insanların ciddi bölümü kendilerini “vatandaş” olarak değil, bir partinin taraftarı, bir cemaatin üyesi, bir bölgenin hemşerisi, bir ideolojinin mensubu vs. olarak görüyor.
Bu yüzden sosyal ve siyasi sistemin işleyişi büyük ölçüde kişisel ilişkilere, sadakat kültürüne, lider merkezli yapılara dayalı durumda. Bu “aidiyetlere bağlı düzen”, belli ihtiyaçlarımıza iyi kötü cevap verdiği için de “kurallara bağlı düzen” arayışı pek görünmüyor.
Anlamakta -veya kabullenmekte- zorlandığımız hususlardan biri de demokratik temsilin tek başına iyi yönetimi sağlamıyor olması.
Halk iradesi demokrasinin temelidir elbette ama modern demokrasinin özü denetimdir. Modern demokrasi sandıkta başlayıp biten bir süreç değildir. Modern demokrasilerde halkın oyunu alıp devletin çarkını çevirme görevini üstlenen kadroların siyasi ve idari sorumlulukları bağımsız yargı, medya baskısı, meclis denetimi gibi araçlarla çerçevelenir.
Siyasi iktidarın yapabileceği yanlış (kural dışı) işler karşısında bu araçlar devreye girer. Türkiye’de ise söz konusu araçlar çoktan ortadan kalktı.
Ülke, bir demokraside olabilmesi asla düşünülemeyecek ve Türkiye gibi uluslararası finans sistemine sıkı sıkıya bağlı bir ekonomide akla dahi getirilmesi mümkün olmayan bir soygunla karşı karşıya kaldı. Fon vurgunu ne kadar anlatılsa, üzerinde ne kadar konuşulsa yine de eksik kalacak bir ahlaki ve finansal rezalettir.
Bir kez daha özetleyelim.
Bir avuç paragöz birkaç teşkilat kurdular. Önce borsada, hisse senetleri üzerinde manipülasyona başladılar. Beş para etmez hisse senetlerinin değerini yüzlerce, binlerce kat artırdılar. O hisselerin sözde sahibi olan şirketler birkaç ayda ülkenin en büyük sanayi kuruluşlarından bile daha değerli hale geldiler. Manipülasyonda vurdukları paranın hesabı bilinmiyor. Haddi hesabı yok desek yeridir. Bazıları, böyle işler yaparken yatırım bankası sahibi bile oldular. Yani onlara banka imtiyazı verildi. Şirketleri birkaç haftada holding olarak anılmaya başlandı. Sonra bu tayfa manipüle ederek değerini binlerce hatta on binlerce kat artırdıkları hisselerden 130 civarında fon tertiplediler. Yüksek kazanç vaadiyle bu fonları millete sattılar. Ayrıca vaatleri doğruydu ve bütün enstrümanlara kıyasla çok yüksek kazanç veriyorlardı. Ta ki batana kadar.
Bütün bunlar olurken, Nihat Zeybekci’nin tespitiyle 6 kamu kuruluşunun kılı kıpırdamadı. Herkesin gözü önünde birkaç sene boyunca sürüp giden bu vurguna dönüp bakan olmadı. 6 milyona yakın kişinin borsada yatırım yaptığı, 500 binin üzerinde insanın batık fonlara para yatırdığı ortamda kimse oynanan oyuna laf etmedi. Kamu kuruluşları da paralarını fonlara yatırdılar… Foncular sadece vatandaştan çalmadılar, bankalardan kredi alarak da paralarına para eklediler.
Bir avuç adam, milyarlarca doları sağa sola taşırken yüzbinlerce yatırımcı fonlara para akıtırken ne denetim vardı ne kontrol ne ikaz. Sonradan anlaşıldı ki siyasette üst düzey bazı isimler, bizzat hisse ve fonlardan para kazanarak, sisteme dahil olarak foncuları himaye ediyordu.
Sistemin tamamını saran ve kuşatan bir vurgun organizasyonu…
Faturası büyük bir vurgun. Sadece fon ve borsadaki kayıplar şu anda 3 trilyon liraya ulaşmış durumda. Kerim Rota ve Ömer Gencal dahil birçok ekonomistin analizine göre asıl sıkıntı ekonominin genelinde yaşanacak ve birkaç ay içinde bunun da etkisini yaşayarak göreceğiz. Kalıcı bir tahribatın izleri şimdiden belirmeye başladı.
Doğal olarak fon vurgununa dair sorular da zaman geçtikçe azalacağı yerde artıyor. Çünkü, vurguna sessiz kalan kurumlar hala sessiz ve bu tutum da kaçınılmaz olarak şüpheleri artırıyor.
Gelelim başlıktaki soruya…
Ülkenin en iyi denetlenen, anlık takip edilen finans sisteminde böylesine büyük bir vurgun yaşanıyorsa, paranın, rantın ve nüfuzun geçerli olduğu diğer alanlarda işlerin yolunda gittiğine emin olabilir miyiz? Borsada birkaç paragöz vurgun vurdu, kurumlar da bunu gözden kaçırdı ama diğer kamu kurumlarında asla böyle bir şey olmuyordur, diyebilir miyiz?
Kaygılanmamak, endişelenmemek ve bunu düşünmemek mümkün mü?
“Fon vurgunu sanki çözüldü de sıra diğerlerine mi geldi?” diyenler de çıkabilir ama “Fark edilmesi en kolay vurgun böyle kolay yapılabilmişse varın ötekileri hesap edin” demekten de geri durmak zor…
Yolsuzluk, usulsüzlük ve çürüme bileşik kaplar gibidir ve hiçbirinde seviye bir diğerlerinden yüksek veya düşük olamaz. Bir sistem denetim, şeffaflık ve hesap verebilirliği dışlamışsa bütün alanlarda risk var demektir. Basit bir akıl yürütmeyle de anlaşılacağı gibi paragözler, vurguncular ve onların hamileri sadece bir alanda olamaz, sadece tek kanaldan çalışamaz.
Bilmem, memleket fonla yatıp kalkarken akıl edip de başka alanları da kontrol eden birileri var mı? Hasılı, bu işlerin bir sahibi var mı?
Bakü ile Ankara arasında Azerbaycan’ın başörtüsü yasakları ile toplumsallaşan ayrışma aslında iki ülke arasında farklı seviyelerde yaşanan bir “normalleşme” sürecinin daha görünür hale gelmesinden ibaret. “Normalleşme” kendi içerisinde olumlu bir hava taşısa da iki ülke ilişkileri arasında her iki taraf için de aynı oranda olumlu bir gelecek vadetmiyor.
Azerbaycan’ın Türkiye’den daha özerk bir politika izlemesinin temeli İkinci Karabağ Savaşı’nda Ermenistan işgalindeki topraklarını geri almasında yatıyor. Toprak bütünlüğünü sağlama ve savunma yapısını tahkim etme konusundaki bu kazanım Azerbaycan’ın hem Türkiye hem de diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerini yeniden tarif etmesini mümkün kıldı.
Ankara’da kimi zaman ortak zafer olarak tanımlanan Ermenistan işgalinin sona erdirilmesi Bakü için kendi kazandığı bir zafer. Üstelik kullandığı silahların parasını da kimi zaman piyasa fiyatlarının da üzerinde vererek ödediğini belirtiyor. Yani kimseye borçlu değil. Kazanımının kredisini kimseyle paylaşmak istemiyor. Fakat Sovyetler’den sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Azerbaycan ordusuna sağladığı katkıyı sadece son savaştaki role indirgemek çok sağlıklı durmuyor.
Bakü, işgal altındaki toprakları kurtarılana kadar takip ettiği Rusya, Türkiye, ABD arasındaki denge politikasından daha özerk ve kendi ilişkilerini kendi öncelikleri çerçevesinde kurguladığı bir ilişki zeminine geçiyor. Ankara’yla derin yapısal ilişkilerin yok sayılması zaten mümkün değil ancak çerçevesi daha belirli bir zeminde ilerleyeceğini öngörebiliriz.
Ankara-Erivan arasındaki normalleşme sürecinde Bakü’nün Türkiye’deki siyasi ve toplumsal etki kapasitesi, jeopolitik olarak daha güçlü olması beklenen Ankara’yı nasıl etkileyebildiği görülmüştü. Son süreçte Türkiye’nin Azerbaycan üzerinde aynı etki gücü eğer varsa da an itibarıyla çok görünmüyor.
Ankara’da artık sorulması gereken sorular İsrail’le bu kadar yakın ve Türkiye’ye rağmen ilişki kurabilen bir Azerbaycan’ın Türkiye’nin enerji, ticaret ve nakil hatlarındaki payının orta vadede bir risk içerip içermediğidir. Son yaşananlar Türkiye’nin neden Hazar’dan İsrail’e giden enerji akışını –istediyse bile- kesemediğine dair de fikir veriyor.
Azerbaycan ile yaşananların Ankara’da düzenlenen Türk Devletleri Zirvesi bağlamında diğer üye ülkelerle ilişkilere de ışık tutmasını beklemek gerek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kullandığı “Türk dünyasının aile fotoğrafında ayrılığa, gayrılığa, ihtilafa yer yoktur. Hepimiz biriz, ezelden ebede kadar kardeşiz” sözleri kulağa hoş gelse de kriz ve çatışma anları ile ittifak yapılanmalarında bu kardeşliğin ne kadar işlevsel olacağı tartışılır. Aliyev’in o aile fotoğrafında olmaması bile çok şey söylüyor. Azerbaycan’ın bölgedeki en önemli risk unsuru olan Ermenistan konusunda Ankara on yıllarca Bakü’nün endişelerini dikkate alırken Azerbaycan için Türkiye’nin İsrail’le ilgili kaygılarının aynı şekilde dikkate alındığını söylemek de zor.
Aslında Türkiye’deki milliyetçilik algısının her geçen gün sekülerleşmesi diğer Türk devletleriyle ilişkileri daha sürdürülebilir kılıyor. İsrail ile söylem düzeyinde baskın olsa da pratik ilişkilerde zayıflayan ya da Trump ABD’deki Müslüman kitlelere hakaret ettiğinde neredeyse tümüyle silikleşen muhafazakâr ton, dinin Türk dış politikasında daha araçsal ve iç tüketim odaklı bir konuma evrildiğini gösteriyor.
Milliyetçi retorik söz konusu ülkeler arası çıkar ve öncelik örtüşmesi yaşandığı sürece bir katalizör görevi ifa edebilir. Ancak sadece etnik-kültürel akrabalık ortak bir gelecek hayal etmek için yeterli zemin değil. Demokrasi, hukuk devleti, refah ve gelir adaleti gibi ortak bir değer zemini kurulamadığında milliyetçilik bu boşluğu dolduran kullanışlı bir söyleme dönüşüyor. Fakat dış politikada bunun taşıma kapasitesi sınırlı.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı istedi diye Türkiye’de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı’nı fedâ etmek, oradaki başörtüsü yasağına burada tepki gösterenleri gözaltına almak da yanlıştı...
Yaranmak için yapmadığımızı bırakmadık, Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat aradı, Ankara’daki Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi’ne yine gelmedi diye Aliyev’le ipleri koparmak da yanlış...
Ne Aliyev’in Karabağ Zaferi’ni sahiplenme havalarına gerek vardı ne de o vur, dediğinde öldürmeye.
İfratla tefrit uçları arasında gidip gelmektense ortası bulunabilirdi.
28 Şubat asker-yargı vesayeti döneminde kendi devlet organlarının başörtüsü zulmüne karşı mücadele edenler, kardeş ülke Azerbaycan’daki yasağı mı eleştiremeyecek...
Türkiye’den gelen tepkiler Aliyev yönetiminin iç işlerine müdahale, saygısızlık ve saldırı değildi. Bilâkis, başörtüsüne özgürlüğü savunan vatandaşlarımızın cezalandırılmasını Ankara’dan istemeleri Türkiye’nin iç işlerine müdahale, hukukuna saygısızlık ve demokrasisine saldırıdır.
İktidar, Yeniden Refah lideri Erbakan’la bir milletvekilimizin bile Azerbaycan’da istenmeyen kişi ilan edilmesine ses çıkarmadı.
Yetmedi; Bakü’nün kara listesindeki kimi aktivistler, yabancı ülke devlet başkanına hakaretten gözaltına alındı.
Fazla alttan aldık da sonuç mu değişti, yatıştırdı mı, Aliyev’in hatırımızı kırmayıp davete icabetini sağladı mı? Değer miydi?
Ölçüyü kaçıran tavizler yerine orta yol tutturulsa, diklenmeden dik durulsa ilişkilere daha sağlıklı etki ederdi.
İktidar, hem sivil ve siyasilerimizin demokratik protesto hakkına karışamayacağını söyleyip hem de sadece resmi tepkilerden sorumlu olduğunu, devlet katında Aliyev’in duyarlılıklarını gözettiğini, rahatsız etmekten kaçındığını, yakın münasebetleri korumaktan yana olduğunu, daha fazlasının beklenmemesi gerektiğini anlatabilirdi.
Azerbaycan’la iyi geçinmeye bakıp ipleri germemek için doğru mesaj buydu.
İktidar, vatandaşlarımızın ve partilerimizin ne yapıp yapmayacağına kendisi karışamayacağı gibi, başka ülkelerin karışmasına da müsaade edemeyeceğini bildirse kıyamet kopmazdı.
Bakın, haksızken üste çıkmalarına izin verince inceldiği yerden kopmasını göze alabiliyor karşı taraf. Gerilimin kötüleşmesini engellemiyor.
Başımıza ne geldiyse dış politikada gücümüzün üstünde gösteri merakından gelmedi mi zaten?
Yağamayacağımız hâlde esip gürlemek hep pahalıya patladı bize.
Suud’la, Mısır’la, Emirlikler’le ipleri koparmanın yanlışlığını Ankara, 10 yılda anlayıp döndü. Ama hasar hâlâ tamir edilmiş değil, millet de bedelini ödemeye devam ediyor.
Karşınızda o eski Türkiye yok, alışacak öğreneceksiniz, tarih sahnesine biz yeniden çıkıyoruz, ekonomimiz maşallah şahlanıyor, dünyada bizim muhteşem devrimiz başladı, artık Türkiye Yüzyılı’ndayız, bölge bizden sorulacak, etrafımıza biz nizam vereceğiz diye büyüklenip duruşumuzu başka aktörlere empoze etme maceralarının hepsi kötü sonla bitti. Tek istisnası var mı?
Suud’la askeri desteklerimizden yararlanacağı bir savunma ittifakına girdik. Ama İran’dan atılan füzelere karşı bizi NATO kalkanı koruyor. Karşılığında Suud’dan ne destek ve dayanışma alacağız? Mekke İttifakı anlaşması Meclis’e getirilince muhalefet sordu, açıklanamıyor.
Libya’yla deniz yetki alanları mutabakatı imzalıyoruz. Mısır, Emirlikler ve Bahreyn Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın yanında yer alıyor.
Neyse ki rest çekip meydan okumak yerine bu kez bize katılırsa Yunanistan’la hareket etmekten daha kazançlı çıkacağına Sisi’yi iknaya uğraşıyoruz. Milli Savunma Bakanlığı, Kahire’yi cazip bir teklifle yanımıza davet etti.
Azerbaycan’la krizi de devletler arası ilişkiyi şahsileştirmeden, kaprissiz bir sağduyuyla yönetmekte yarar var. Koparacağımız ipler gün gelip lâzım oluyor.
Diplomatik yaklaşımın soğukkanlı öngörü ve yapıcılığına sarılmaktan başka çıkış yok.
29 Temmuz 2026.
Fon skandalından sadece iki ay önce.
Tera Yatırım Bankası’nın kredi notu A- olarak teyit edildi. Görünüm durağandı.
Banka için sürpriz değildi. Zaten uzun süredir kredi notları yüksekti.
Hatta 2025 tarihli raporda güçlü yönleri arasında şöyle bir değerlendirme bile vardı:
“Kurumsal yönetim uygulamalarına uyum ve köklü bir risk yönetimi organizasyonu.”
Tera Grubu’nun “finans sektöründeki yerleşik konumu, deneyimli yönetimi, sektör ortalamasının üzerindeki net faiz marjı ve fonlama yapısı“ da övülmüştü.
Yalnızca Tera değildi yüksek notlar alan.
Hedef Yatırım Bankası’nın A- notunun görünümü pozitifti.
Mart 2026 tarihli raporda bankanın güçlü yönleri arasında şu ifade yer alıyordu:
“2025 yılında sürdürülebilir temel kârlılık göstergeleri.”
“Bankanın aktif büyümesi, sermaye yeterliliği, deneyimli yönetimi ve kurumsal yönetim uygulamaları“ da olumlu bulunmuştu.
Destek Yatırım Bankası A-, Destek Yatırım Menkul Değerler BBB seviyesindeydi.
30 Ocak 2026’da Bulls Yatırım’ın notu da BBB-‘den BBB’ye yükseltilmişti.
Raporda şirket şu özelliği nedeniyle övülüyordu:
“Yasal gerekliliklerin üzerinde tutulan güçlü sermaye tamponu.”
“Kârlılıktaki artış, hisse senetleriyle teminatlandırılmış alacaklar ve finansman kaynaklarının çeşitliliği“ de olumlu değerlendirilmişti.
Bulls, Temmuz 2026’da 737 milyon, Ağustos’ta 710 milyon, 11 Eylül’de 700 milyon liralık finansman bonosu ihraç etti. İhraçlara ilişkin haberlerde BBB notu da yer alıyordu.
Graintürk Holding de yüksek notlardan nasibini almıştı.
30 Nisan 2026’da A+ kredi notu verilmişti. Şirket, not ölçeğinde “yüksek kredi kalitesine sahip yatırım yapılabilir kategori”deydi.
Peki, birkaç ay sonra fon skandalının merkezinde yer alacak bu şirketleri inceleyip mali yapılarını, yönetimlerini, sermaye yeterliliklerini öven, yüksek kredi notları dağıtan bu eli bol hoca kimdi?
Yeni Partili Ümit Özlale, bu yüksek notlardan aylar sonra adları fon skandalında karşımıza çıkacak bütün bu şirketlere aynı derecelendirme kuruluşunun not verdiğini ortaya çıkardı.
Adı JCR Eurasia.
Tam uzun adı: Japan Credit Rating Eurasia.
Peki, bir Japon kuruluş nasıl olup da patlayacak balona yıllarca övgüler düzmüştü?
Hikâye, iktidarın uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına duyduğu öfkeyle başlıyor.
Moody’s, Standard & Poor’s ve Fitch, Türkiye’nin kredi notlarını düşürdükçe iktidar bu kararların siyasi ve ideolojik olduğunu söylüyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha 2012’de S&P’nin kararına şöyle tepki göstermişti:
“Tamamen ideolojik bir yaklaşım. Bunu Tayyip Erdoğan’a yutturamazsın.”
Çözüm, Türkiye’nin kendi kredi derecelendirme kuruluşunu oluşturmasıydı.
2018’de Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle bu proje hızlandı.
Dönemin BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben, 6 Temmuz 2018’de atılan adımı gururla duyurdu:
“Bağımsız yerel bir derecelendirme kuruluşu kurulmasının önünü açabilecek düzenlemeleri yaptık.”
Fakat sıfırdan kurulacak bir şirketin uluslararası itibarı ve kabul görmesi sorun olabilirdi.
Bu yüzden daha pratik bir yol bulundu.
Türkiye’de zaten faaliyet gösteren, Japonya merkezli Japan Credit Rating Agency ile bağlantılı JCR Eurasia’nın çoğunluk hisseleri satın alındı.
29 Kasım 2019’da duyurulan anlaşmayla şirketin yüzde 85,05’i Türk finans kuruluşlarının kontrolüne geçti.
Japon ortağın payı yüzde 14,95’te kaldı.
Anadolu Ajansı bu harika formülü bu başlıkla haber yapmıştı:
“Türkiye JCR Avrasya hamlesiyle kredi derecelendirmede bir taşla üç kuş avladı.”
Gerçekten de bir taşla üç kuş vurulmuştu.
Sıfırdan şirket kurma zahmetinden kurtulunmuş, Japon adı ve uluslararası geçmiş korunmuş, şirketin kontrolü Türk finans sektörüne geçmişti.
En büyük ortak yüzde 18,5 payla Borsa İstanbul’du.
Ziraat Bankası, Halkbank, VakıfBank, İş Bankası, Akbank, Garanti BBVA ve diğer bankalarla finans sektörü birlikleri de hissedardı.
Böylece finans kuruluşlarının kredi risklerini bağımsız biçimde değerlendirmesi beklenen şirketin sahipleri, yine finans sektörünün büyük aktörleri olmuştu.
From the publisher's feed